Otuz Üçüncü Söz



İzahlı Metin

Otuz Üçüncü Söz

Otuz Üç Penceredir

Bir Yönüyle Otuz Üçüncü Mektup ve Bir Yönüyle Otuz Üçüncü Söz.

*Bismillahirrahmanirrahim*

(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

*Senurîhim âyâtinâ fi’l-âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehu’l-hakk, e ve lem yekfi bi-rabbike ennehu alâ kulli şey’in şehîd*

(Biz onlara hem dış dünyada hem de kendi içlerinde delillerimizi göstereceğiz ki, Kur’an’ın gerçeğin ta kendisi olduğu onlar için açıkça belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?)

Soru: “Bu iki kapsamlı ayetin ifade ettiği, Allah’ın varlığının zorunluluğu ve birliği ile O’nun sıfatları ve ilahi işlerine dair, küçük ve büyük âlem olan insan ve kâinatın delillerini özet ve kısa bir şekilde açıklamanızı istiyoruz. Çünkü inkârcılar çok ileri gittiler. Ne zamana kadar *ve huve alâ kulli şey’in kadîr* (O, her şeye gücü yetendir) deyip ellerimizi kaldıracağız?” diyorlar.

Cevap: Yazılan otuz üç adet Söz’ün tamamı, o ayetin denizinden ve feyiz verdiği hakikat okyanusundan otuz üç damladır. Onlara bakarsanız cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik sadece o denizden bir damlanın sızıntılarına işaret etmek amacıyla şöyle deriz ki:

Mesela, nasıl ki mucizeler gösteren bir zat, büyük bir saray yapmak istese, önce temellerini ve esaslarını düzenli bir şekilde, hikmetle yerleştirir ve gelecekteki sonuçlarına ve amaçlarına uygun bir tarzda düzenler. Sonra odaları ve bölümleri ustalıkla ayırır ve detaylandırır. Sonra o odaları düzenler ve tertip eder. Sonra nakışlarla süsler. Sonra elektrik lambalarıyla aydınlatır. Sonra o muhteşem ve süslü sarayda ustalığını ve iyiliklerini yenilemek için her bir katta yeni yeni icatlar, değiştirmeler ve dönüştürmeler yapar. Sonra her bir odada kendi makamına bağlı bir telefon bağlayıp, birer pencere açarak her birinden onun makamı görünür.

Aynen öyle de –ve en yüce misaller Allah’a aittir– Sonsuz Yücelik Sahibi Sanatkâr, Her Şeye Hükmeden ve Sonsuz Hikmet Sahibi, Adaletli ve Hüküm Veren ve bin bir kutsal isimle anılan Eşsiz Yaratıcı, şu büyük âlem olan kâinat sarayını ve yaratılış ağacını yaratmayı diledi. Altı günde o sarayın, o ağacın temellerini hikmet prensipleri ve ezelî ilminin kanunlarıyla yerleştirdi. Sonra onu yüksek ve alçak tabakalara ve dallara ayırıp kaza ve kader prensipleriyle detaylandırdı ve şekillendirdi. Sonra her bir yaratılmış varlık grubunu ve her tabakayı sanat ve lütuf prensibiyle düzenledi. Sonra her şeyi, her bir âlemi ona layık bir tarzda, örneğin gökyüzünü yıldızlarla, yeryüzünü çiçeklerle süslediği gibi süsleyip bezedi. Sonra o genel kanunlar ve evrensel prensipler meydanlarında isimlerini tecelli ettirip aydınlattı. Sonra bu genel kanunun baskısından feryat eden fertlere Rahman ve Rahim isimlerini özel bir şekilde yardıma yetiştirdi. Demek ki o genel ve evrensel prensipler içinde özel iyilikleri, özel yardımları, özel tecellileri var ki her şey her zaman her ihtiyacı için O’ndan yardım isteyebilir, O’na bakabilir. Sonra her odadan, her tabakadan, her âlemden, her türden, her fertten, her şeyden Kendini gösterecek, yani varlığını ve birliğini bildirecek pencereler açmış. Her kalp içine bir telefon bırakmış.

Şimdi bu sayısız pencerelerden bahse girişmek elbette haddimizi aşar. Onları Allah’ın her şeyi kuşatan ilmine havale edip, sadece Kur’an ayetlerinin parıltıları olan otuz üç pencereyi, Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektup’unun, namazdan sonraki tesbihatın mübarek otuz üç sayısına uygun olması için otuz üç pencereye özet ve kısa bir şekilde işaret edip, açıklamasını diğer Sözlere havale ederiz.

Birinci Pencere

Gözümüzle görüyoruz ki bütün varlıkların, özellikle de canlıların pek çok farklı ihtiyacı ve çok çeşitli istekleri vardır. Bu istekleri, bu ihtiyaçları, beklemedikleri, bilmedikleri ve ellerinin yetişmediği yerlerden uygun ve layık bir zamanda onlara veriliyor, yardımlarına yetiştiriliyor. Hâlbuki o sayısız amaçların en küçüğüne bile o muhtaçların gücü yetmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak! Dış ve iç duyuların ve onların gerektirdiği şeyler gibi elinin yetişmediği ne kadar çok şeye muhtaçsın. Bütün canlıları kendinle kıyasla.

İşte bütün onlar, birer birer, Varlığı Zorunlu Olan’ın varlığına şahitlik ve birliğine işaret ettikleri gibi, hep birlikte de güneşin ışığının güneşi göstermesi gibi, bu durum ve bu keyfiyet, görünmezlik perdesinin arkasında Varlığı Zorunlu Olan, Tek ve Bir Olan bir Zat’ı, hem de son derece Cömert, Merhametli, Terbiye Edici ve İdare Edici unvanlarıyla akla gösterir.

Şimdi ey cahil inkârcı ve ey gafil günahkâr! Bu hikmetli, her şeyi gören ve merhametli faaliyeti ne ile açıklayabilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, aciz, cansız sebeplerle mi açıklayabilirsin?

İkinci Pencere

Varlıklar, vücut bulma ve şekillenmelerinde, sonsuz olasılıklar yolları içinde kararsız, şaşkın ve şekilsiz bir durumdayken, birdenbire o kadar düzenli ve hikmetli bir yüz şekli veriliyor ki, mesela her bir insanın yüzünde, kendi türünden diğer bütün insanlara karşı birer ayırt edici işaret o küçük yüzde bulunması ve dış ve iç duygularıyla tam bir hikmetle donatılması yönüyle o yüz, Allah’ın birliğinin çok parlak bir mührü olduğunu ispat eder. Her bir yüz, yüzlerce yönden Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’ın varlığına şahitlik ve birliğine işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin hep birlikte ortaya koyduğu o mühür, bütün varlıkların Yaratıcısı’na özgü bir damga olduğunu akıl gözüne gösterir.

Ey inkârcı! Hiçbir şekilde taklit edilmesi mümkün olmayan şu mühürleri ve onların bütünündeki o parlak Samediyet (her şeyin O’na muhtaç oluşu) mührünü hangi tezgâha havale edebilirsin?

Üçüncü Pencere

Yeryüzünde dört yüz bin farklı türden (Dipnot[1]) oluşan bütün hayvan ve bitki türlerinin ordusu; gözle görülecek şekilde ayrı ayrı rızıkları, suretleri, silahları, elbiseleri, talimatları ve terhis edilmeleri tam bir ölçü ve düzen içinde, hiçbir şey unutulmadan ve hiçbiri karıştırılmadan bir şekilde idare ve terbiye edilmesi öyle bir mühürdür ki hiçbir şüphe kabul etmez, güneş gibi parlak bir Tek ve Bir Olan’ın mührüdür.

Sınırsız bir kudret, her şeyi kuşatan bir ilim ve sonsuz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede harika olan şu idareye karışsın? Çünkü şu iç içe girmiş olan türleri, milletleri hepsini birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracaktır. Hâlbuki *fârci’ıl-basara hel terâ min futûr* (Gözünü çevir de bak, bir bozukluk görüyor musun?) sırrıyla hiçbir karışıklık belirtisi yoktur. Demek ki hiçbir parmak karışamıyor.

Dördüncü Pencere

Yetenek diliyle bütün tohumlar tarafından, fıtri ihtiyaç diliyle bütün hayvanlar tarafından ve zorunluluk diliyle bütün zorda kalanlar tarafından edilen duaların kabul edilmesidir.

İşte bu sonsuz duaların gözle görülür şekilde kabul edilmesi ve cevap verilmesi, her biri Varlığın Zorunluluğuna ve Birliğe şahitlik ve işaret ettikleri gibi, tamamı büyük bir ölçekte apaçık bir şekilde Merhametli, Cömert ve Dualara Cevap Veren bir Yaratıcı’ya delalet eder ve O’nu gösterir.

Beşinci Pencere

Görüyoruz ki varlıklar, özellikle de canlı olanlar, sanki bir defada, ani bir zamanda vücuda gelirler. Hâlbuki bir defada ve ani bir surette basit bir maddeden çıkan şeylerin son derece basit, şekilsiz ve sanatsız olması gerekirken; çok ustalığa muhtaç bir sanat güzelliğinde, çok zamana muhtaç özenli nakışlarla işlenmiş, çok aletlere muhtaç şaşırtıcı sanatlarla süslenmiş, çok maddelere muhtaç bir surette yaratılıyorlar.

İşte bu bir defada ve ani bir surette gerçekleşen bu harika sanat ve güzel görünüm, her biri Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğuna şahitlik ve Rabliğinin birliğine işaret ettikleri gibi, hepsi birden son derece parlak bir tarzda sonsuz Güç Sahibi, sonsuz Hikmet Sahibi, Varlığı Zorunlu bir Zat’ı gösterir.

Şimdi ey sersem inkârcı! Haydi bunu ne ile açıklarsın? Senin gibi sersem, aciz, cahil tabiatla mı? Yoksa hadsiz derecede hata ederek o Kutsal Sanatkâr’a “tabiat” ismini verip O’nun kudret mucizelerini, o isimlendirme bahanesiyle tabiata yükleyip binlerce imkânsızlığı birden işlemek mi istersin?

Altıncı Pencere

*İnne fî halkı’s-semâvâti ve’l-ardı vahtilâfi’l-leyli ve’n-nehâri ve’l-fulki’l-letî tecrî fi’l-bahri bimâ yenfe’u’n-nâse ve mâ enzela’llâhu mine’s-semâi min mâin fe-ahyâ bihi’l-arda ba’de mevtihâ ve beśśe fîhâ min kulli dâbbetin ve tasrîfi’r-riyâhi ve’s-sehâbi’l-musahhari beyne’s-semâi ve’l-ardı le-âyâtin li-kavmin ya’kılûn*

(Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayarak denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirip onunla ölmüş toprağa can verdiği suda, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde, aklını kullanan bir toplum için nice deliller vardır.)

Şu ayet, Varlığın Zorunluluğunu ve Birliği gösterdiği gibi, bir İsm-i A’zam’ı (Allah’ın en büyük ismini) gösteren çok büyük bir penceredir.

İşte şu ayetin özetinin özeti şudur ki: Kâinatın yüksek ve alçak tabakalarındaki bütün âlemler, ayrı ayrı dillerle tek bir neticeyi, yani tek bir Hikmet Sahibi Sanatkâr’ın Rabliğini gösteriyorlar. Şöyle ki:

Nasıl göklerde (hatta kozmografyanın itirafıyla bile) çok büyük sonuçlar için son derece düzenli hareketler, Sonsuz Yücelik Sahibi bir Kudretlinin varlığını, birliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

Öyle de yeryüzünde gözle görülür şekilde (hatta coğrafyanın şahitliği ve ikrarıyla) çok büyük faydalar için mevsimlerdeki gibi son derece düzenli değişimler de yine aynı Sonsuz Yücelik Sahibi Kudretlinin varlığının zorunluluğunu, birliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

Hem nasıl karada ve denizde tam bir rahmetle rızıkları verilen, tam bir hikmetle çeşitli şekiller giydirilen ve tam bir Rablikle türlü türlü duygularla donatılan bütün hayvanlar, birer birer yine o Sonsuz Yücelik Sahibi Kudretlinin varlığına şahitlik ve birliğine işaret etmekle beraber, hep birlikte çok geniş bir ölçekte O’nun ulûhiyetinin azametini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

Öyle de bağlardaki düzenli bitkiler, bitkilerin gösterdiği süslü çiçekler, çiçeklerin gösterdiği ölçülü meyveler ve meyvelerin gösterdiği süslü nakışlar, birer birer yine o Hikmet Sahibi Sanatkâr’ın varlığına şahitlik ve birliğine işaret etmekle beraber, bütünüyle çok görkemli bir şekilde O’nun rahmetinin güzelliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

Hem nasıl gökyüzündeki bulutlardan önemli hikmetler, amaçlar, gerekli faydalar ve sonuçlar için görevlendirilen ve gönderilen damlalar, damlalar sayısınca yine o Hikmet Sahibi Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğunu, birliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

Öyle de yeryüzündeki bütün dağların ve dağlar içindeki madenlerin ayrı ayrı özellikleriyle beraber, ayrı ayrı faydalar için hazırlanması ve depolanması, dağ sağlamlığında bir kuvvetle yine o Hikmet Sahibi Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğunu, birliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

Hem nasıl çöllerdeki ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü düzenli çiçeklerle süslenmeleri, her biri bir Hikmet Sahibi Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğuna şahitlik ve birliğine işaret etmekle beraber, hep birlikte O’nun saltanatının haşmetini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

Öyle de bütün otlardaki ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü düzenli şekilleri, ayrı ayrı durumları ve cezbedici ölçülü hareketleri, yapraklar sayısınca yine o Hikmet Sahibi Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğunu, birliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

Hem nasıl büyüyen bütün cisimlerde, büyüme zamanındaki düzenli hareketleri, türlü türlü aletlerle donatılmaları ve çeşit çeşit meyvelere bilinçli bir şekilde yönelmeleri, her biri tek tek yine o Hikmet Sahibi Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğuna şahitlik ve birliğine işaret eder. Ve hep birlikte çok büyük bir ölçekte O’nun kudretinin kuşatıcılığını, hikmetinin kapsamlılığını, sanatının güzelliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

Öyle de bütün hayvan bedenlerinde tam bir hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü donanımlarla tam bir düzen içinde silahlandırmak, türlü türlü hizmetlerde tam bir hikmetle göndermek, hayvanlar sayısınca, belki de donanımları sayısınca yine o Hikmet Sahibi Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğuna ve birliğine şahitlik ve işaret ettikleri gibi, hep birlikte çok parlak bir şekilde O’nun rahmetinin güzelliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

Hem nasıl bütün kalplere, eğer insansa her türlü ilimleri ve hakikatleri bildiren, eğer hayvansa her türlü ihtiyaçlarının teminini öğreten bütün ilhamlar, Merhametli bir Rabbin varlığını hissettirir ve O’nun Rabliğine işaret eder.

Öyle de gözlere kâinat bahçesindeki manevi çiçekleri toplayan göz ışınları gibi, dış ve iç bütün duyguların ayrı ayrı âlemlere birer anahtar olmaları, yine o Hikmet Sahibi Sanatkâr, o Yüce Yaratıcı, o Merhametli Yaratan, o Cömert Rızık Veren’in varlığının zorunluluğunu, birliğini, tekliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini güneş gibi gösterir.

İşte yukarıda geçen on iki ayrı pencereden, on iki yönden en büyük bir pencere açılıyor ki on iki renkli bir hakikat ışığıyla Cenab-ı Hakk’ın tekliğini, birliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

İşte ey bedbaht inkârcı! Şu yeryüzü dairesi kadar, belki yeryüzünün yörüngesi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Ve güneş gibi parlak olan şu nur kaynağını ne ile söndürebilirsin ve hangi gaflet perdesinde saklayabilirsin?

Yedinci Pencere

Şu kâinat yüzüne serpilmiş olan sanat eserlerinin mükemmel düzenleri, mükemmel ölçüleri, mükemmel süsleri, yaratılışlarındaki kolaylık, birbirine benzemeleri ve tek bir fıtratı sergilemeleri, nasıl ki Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğunu, kudretinin mükemmelliğini ve birliğini çok geniş bir ölçekte gösteriyorlar.

Öyle de cansız ve basit elementlerden, sayısız, ayrı ayrı ve düzenli bileşiklerin yaratılması, bileşikler sayısınca yine o Hikmet Sahibi Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğuna şahitlik ve birliğine işaret etmekle beraber, hep birlikte son derece parlak bir tarzda kudretinin mükemmelliğini ve birliğini gösterdiği gibi…

Varlıkların bileşimleri olarak tabir edilen, birleşme ve ayrışma sırasındaki yenilenmede, son derece karışıklık içinde, son derece bir ayırt etme ve ayırma ile, mesela topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak bir şekilde filizlerini ve vücutlarını ayırt etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak, çiçek ve meyvelere ayırmak ve beden hücrelerine karışık bir şekilde giden gıda maddelerini tam bir hikmetle ve tam bir ölçüyle ayırıp dağıtmak, yine o Mutlak Hikmet Sahibi, o Mutlak İlim Sahibi ve o Mutlak Kudret Sahibi’nin varlığının zorunluluğunu, kudretinin mükemmelliğini ve birliğini gösterdiği gibi…

Zerreler âlemini sayısız ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada tam bir hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar mahsullerini ondan almak ve o cansız, aciz, cahil olan zerrelere son derece bilinçli, son derece hikmetli ve güçlü bir şekilde sayısız düzenli görevleri gördürmek, yine o Sonsuz Yücelik Sahibi Kudretlinin ve o Sonsuz Mükemmellik Sahibi Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğunu, kudretinin mükemmelliğini, Rabliğinin azametini, birliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

İşte bu dört yol ile Allah’ı tanımaya büyük bir pencere açılır. Ve büyük bir ölçekte Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’ı akla gösterir.

Şimdi ey bedbaht gafil! Şu halde O’nu görmek ve tanımak istemezsen aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul.

Sekizinci Pencere

İnsanlık türündeki bütün nurlu ruhların sahibi olan peygamberler (aleyhimüsselâm), apaçık ve göz kamaştırıcı mucizelerine dayanarak; bütün nurlu kalplerin kutupları olan evliyalar, keşif ve kerametlerine güvenerek ve bütün nurlu akılların sahibi olan asfiyalar, araştırmalarına dayanarak tek, Bir ve Tek olan, Varlığı Zorunlu, her şeyin Yaratıcısı’nın varlığının zorunluluğuna, birliğine ve Rabliğinin mükemmelliğine şahitlik etmeleri, pek büyük ve nurlu bir penceredir. Hem her zaman o Rablik makamını göstermektedir.

Ey çaresiz inkârcı! Kime güveniyorsun ki bunları dinlemiyorsun? Yoksa gündüz vakti gözünü kapamakla, dünyanın gece mi olduğunu sanıyorsun?

Dokuzuncu Pencere

Kâinattaki genel ibadetler, apaçık bir şekilde Mutlak bir Mabud’u (ibadet edileni) gösteriyor. Evet, ruhlar ve maneviyat âlemine giden ve ruhani varlıklarla ve meleklerle görüşen zatların şahitliğiyle sabit olan bütün ruhani varlıkların ve meleklerin tam bir teslimiyetle yaptıkları kullukları; gözle görülür şekilde bütün canlıların tam bir düzenle kulluk bilinciyle görevlerini yerine getirmeleri ve gözle görülür şekilde elementler gibi bütün cansız varlıkların tam bir itaatle kulluk bilinciyle hizmet etmeleri, Hakkıyla İbadet Edilen bir Zat’ın varlığının zorunluluğunu ve birliğini gösterdiği gibi…

Her bir grubu kendi içinde icma ve tevatür (kesin bilgi ifade eden nakil) kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatli marifetleri (Allah’ı tanımaları); bütün şükredenler grubunun meyveli şükürleri; bütün zikredenlerin feyizli zikirleri; bütün hamd edenlerin nimet artıran hamdleri; bütün tevhid ehlinin delilli tevhidleri (Allah’ı birlemeleri) ve vasıflandırmaları; bütün sevenlerin hakiki muhabbet ve aşkları; bütün irade sahiplerinin sadık irade ve rağbetleri ve bütün yönelenlerin ciddi talep ve yönelişleri, yine Tanınan, Anılan, Şükredilen, Övülen, Tek Olan, Sevilen, Arzulanan, Kastedilen o Ezelî Mabud’un varlığının zorunluluğunu, Rabliğinin mükemmelliğini ve birliğini gösterdiği gibi…

Kâmil insanlardaki bütün makbul ibadetlerin ve o makbul ibadetlerin sonucunda hasıl olan feyizlerin, duaların, müşahedelerin ve keşiflerin, yine o Ebedî Varlık ve o Zevalsiz Mabud’un varlığının zorunluluğunu, birliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

İşte şu üç yönden aydınlık ve büyük bir pencere, Allah’ın birliğine açılır.

Onuncu Pencere

*ve enzele mine’s-semâi mâen fe-ahrece bihî mine’s-śemerâti rızkan lekum, ve sehhara lekumu’l-fulke li-tecriye fi’l-bahri bi-emrihî ve sehhara lekumu’l-enhâr, ve sehhara lekumu’ş-şemse ve’l-kamere dâibeyn, ve sehhara lekumu’l-leyle ve’n-nehâr, ve âtâkum min kulli mâ seeltumûh, ve in te’uddû ni’meta’llâhi lâ tuhsûhâ*

(O, gökten su indirdi ve onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkardı. Emriyle denizde yüzmeleri için gemileri sizin hizmetinize verdi. Nehirleri de sizin hizmetinize verdi. Sürekli olarak yörüngelerinde hareket eden güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin hizmetinize verdi. O, istediğiniz her şeyden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayamazsınız.)

Şu kâinattaki varlıkların birbirine yardımlaşması, cevap vermesi, dayanışması gösterir ki bütün yaratılmışlar tek bir Terbiyecinin terbiyesindedirler, tek bir İdarecinin idaresindedirler, tek bir Tasarruf Sahibinin tasarrufu altındadırlar, tek bir Efendinin hizmetkârlarıdırlar.

Çünkü yeryüzündeki canlılara hayati ihtiyaçlarını Rabbanî bir emirle pişiren güneşten ve takvimcilik yapan aydan tutun, ışığın, havanın, suyun, gıdanın canlıların imdadına koşmalarına, bitkilerin de hayvanların imdadına koşmalarına ve hayvanların da insanların imdadına koşmalarına, hatta beden organlarının birbirinin yardımına koşmalarına ve hatta gıda zerrelerinin beden hücrelerinin imdadına koşmalarına kadar geçerli olan bir yardımlaşma prensibi ile; cansız ve şuursuz olan o yardımlaşan varlıkların, bir cömertlik kanunu, bir şefkat namusu, bir rahmet prensibi altında son derece hikmetli ve cömertçe birbirine yardım etmesi, birbirinin ihtiyaç sesine cevap vermesi, birbirini takviye etmesi, elbette apaçık bir şekilde tek, eşsiz, Bir ve Tek Olan, Ferd (benzersiz) ve Samed (her şeyin muhtaç olduğu) olan, Mutlak Kudret Sahibi, Mutlak İlim Sahibi, Mutlak Merhamet Sahibi, Mutlak Cömertlik Sahibi, Varlığı Zorunlu bir Zat’ın hizmetkârları, memurları ve eserleri olduklarını gösterir.

İşte ey çaresiz, iflas etmiş felsefeci! Bu muazzam pencereye ne diyorsun? Senin tesadüfün buna karışabilir mi?

On Birinci Pencere

*elâ bi-zikri’llâhi tatmeinnu’l-kulûb*

(Bilin ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.)

Bütün ruhların ve kalplerin, sapkınlıktan kaynaklanan ızdıraplardan, kargaşalardan ve bu ızdıraplardan doğan manevi elemlerden kurtulmaları, tek bir Yaratıcı’yı tanımakla olur. Bütün varlıkları tek bir Sanatkâr’a vermekle kurtuluş bulurlar. Tek bir Allah’ın zikriyle tatmin olurlar.

Çünkü sayısız varlık tek bir zata verilmezse (Yirmi İkinci Söz’de kesin olarak ispat edildiği gibi) o zaman her bir tek şeyi sayısız sebebe dayandırmak gerekir ki bu durumda tek bir şeyin varlığı, bütün varlıklar kadar zor olur. Çünkü Allah’a verse, sayısız varlığı bir zata verir. O’na vermezse, her bir şeyi sayısız sebebe vermek gerekir. O vakit bir meyve, kâinat kadar zorluk çıkarır, belki daha da zor olur. Çünkü nasıl bir asker yüz farklı adamın idaresine verilse yüz zorluk olur; ve yüz asker bir subayın idaresine verilse bir asker hükmünde kolay olur. Öyle de çok farklı sebeplerin tek bir şeyin yaratılışında birleşmeleri yüz kat zor olur. Ve pek çok varlığın yaratılması tek bir zata verilse yüz kat kolay olur.

İşte insan mahiyetindeki merak ve hakikati arama yönünden gelen sonsuz ızdıraptan kurtaracak olan, yalnız Yaratıcı’nın birliği ve Allah’ı tanımaktır. Mademki inkârda ve şirkte sonsuz zorluklar ve ızdıraplar var, elbette o yol imkânsızdır, hakikati yoktur. Mademki tevhidde, varlıkların yaratılışındaki kolaylığa, çokluğa ve sanat güzelliğine uygun olarak sonsuz kolaylık var, elbette o yol zorunludur, hakikattir.

İşte ey bedbaht sapkınlık ehli! Bak, sapkınlık yolu ne kadar karanlık ve elemli! Ne zorun var ki oradan gidiyorsun? Hem bak, iman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve huzurlu! Oraya gir, kurtul.

On İkinci Pencere

*Sebbih isme rabbike’l-a’lâ, ellezî halaka fe-sevvâ, ve’llezî kaddere fe-hedâ*

(Yüce Rabbinin adını tesbih et. O ki, yarattı ve düzene koydu. O ki, takdir etti ve yol gösterdi.)

sırrınca, bütün varlıklarda, özellikle de canlı sanat eserlerinde, hikmetli bir kalıptan çıkmış gibi her şeye düzenli bir ölçü ve bir suret hikmetle verildiği ve o suret ve o ölçüde faydalar ve yararlar için eğri büğrü sınırlar bulunması… Hem hayatları boyunca değiştirdikleri elbise suretleri ve ölçüleri yine hikmetlere, faydalara uygun bir tarzda, hayati takdirlerden oluşan manevi ve düzenli birer suret, birer ölçü bulunması, apaçık gösterir ki bir Sonsuz Yücelik Sahibi Kudretlinin ve bir Sonsuz Mükemmellik Sahibi Hikmetlinin kader dairesinde suretleri ve biçimleri tertip edilen ve kudret tezgâhında vücutları verilen o sayısız sanat eseri, o zatın varlığının zorunluluğuna delalet ve birliğine ve kudretinin mükemmelliğine sayısız dillerle şahitlik ederler.

Sen kendi cismine, organlarına ve onlardaki eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve faydalarına bak. Tam bir hikmet içinde tam bir kudreti gör.

On Üçüncü Pencere

*ve in min şey’in illâ yusebbihu bi-hamdihî*

(Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

sırrınca her şey, kendine özgü diliyle Yaratıcısını anar, takdis eder. Evet, bütün varlıkların hal ve söz diliyle ettiği tesbihat, tek bir Kutsal Zat’ın varlığını gösteriyor. Evet, fıtratın şahitliği reddedilmez. Durumun delaleti ise, özellikle çok yönlerden gelirse şüphe getirmez.

Bak, sayısız fıtri şahitliği içeren ve sonsuz tarzlarda hal diliyle delalet eden ve iç içe girmiş daireler gibi tek bir merkeze bakan şu varlıkların düzenli suretleri her biri birer dildir. Ve ölçülü yapıları, her biri birer şahitlik lisanıdır. Ve mükemmel hayatları, her biri birer tesbih lisanıdır ki Yirmi Dördüncü Söz’de kesin olarak ispat edildiği gibi, o bütün diller ile pek açık bir surette yaptıkları tesbihatları, tahiyyatları (selam ve hürmetleri) ve tek bir kutsal zata şahitlikleri, ışığın güneşi gösterdiği gibi Varlığı Zorunlu bir Zat’ı gösterir ve O’nun ulûhiyetinin mükemmelliğine delalet eder.

On Dördüncü Pencere

*Kul men bi-yedihî melekûtu kulli şey’, ve in min şey’in illâ ‘indenâ hazâinuh, mâ min dâbbetin illâ huve âhizun bi-nâsıyetihâ, inne rabbî alâ kulli şey’in hafîz*

(De ki: “Her şeyin mülkü ve yönetimi elinde olan kimdir?” Hiçbir şey yoktur ki hazineleri bizim yanımızda olmasın. Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, Allah onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim her şeyi koruyup gözetendir.)

sırlarınca, her şey, her şeyinde ve her işinde tek bir Yüce Yaratıcı’ya muhtaçtır.

Evet, kâinattaki varlıklara bakıyoruz ve görüyoruz ki mutlak bir zayıflık içinde mutlak bir kuvvetin tezahürü var. Ve mutlak bir acizlik içinde mutlak bir kudretin eserleri görünüyor. Mesela, bitkilerin tohumlarında ve köklerindeki hayat düğümlerinin uyanışları sırasında gösterdikleri harika durumlar gibi.

Hem mutlak bir fakirlik ve kuruluk içinde mutlak bir zenginliğin tezahürü var; kıştaki toprağın ve ağaçların fakir halleri ile bahardaki görkemli servet ve zenginlikleri gibi.

Hem mutlak bir cansızlık içinde mutlak bir hayatın sızıntıları görünüyor; cansız elementlerin canlı maddelere dönüşmesi gibi.

Hem mutlak bir cehalet içinde her şeyi kuşatan bir şuurun tezahürü görünüyor; zerrelerden yıldızlara kadar her şeyin hareketlerinde âlemin düzenine, hayatın faydalarına ve hikmetin gereklerine uygun bir tarzda hareket etmeleri ve bilinçli durumları gibi.

İşte bu acizlik içindeki kudret, zayıflık içindeki kuvvet, fakirlik içindeki servet ve zenginlik, cansızlık ve cehalet içindeki hayat ve şuur, apaçık ve zorunlu olarak Mutlak Kudret Sahibi, Mutlak Güç Sahibi, Mutlak Zenginlik Sahibi, Mutlak İlim Sahibi, Hayat Sahibi ve Her Şeyi Ayakta Tutan bir Zat’ın varlığının zorunluluğuna ve birliğine karşı her taraftan pencereler açar. Hep birlikte büyük bir ölçekte nurlu bir ana caddeyi gösterir.

İşte ey tabiat bataklığına düşen gafil! Eğer tabiatı bırakıp ilahi kudreti tanımazsan, her bir şeye, hatta her bir zerreye, sınırsız bir kuvvet ve kudret, sonsuz bir hikmet ve ustalık, belki de çoğu şeyi görecek, bilecek, idare edecek bir iktidarın her şeyde bulunduğunu kabul etmek zorunda kalırsın.

On Beşinci Pencere

*ellezî ahsene kulle şey’in halakahû*

(O ki, yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaptı.)

sırrınca, her şeye, o şeyin mahiyetinin kabiliyetine göre tam bir ölçü ve düzen ile biçilip, sanat güzelliği ile tertip edilip, en kısa yolda, en güzel bir surette, en hafif bir tarzda, kullanımı en kolay bir şekilde (mesela, kuşların elbiselerine ve her zaman tüylerini kolayca oynatmalarına ve kullanmalarına bak), hem israfsız, hikmetli bir tarzda vücut vermek, suret giydirmek, varlıklar adedince diller ile Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğuna şahitlik ve Mutlak Kudret ve İlim Sahibi bir Zat’a işaret ederler.

On Altıncı Pencere

Yeryüzünde mevsimden mevsime tazelenen yaratılmışların yaratılış ve idarelerindeki düzenlemeler ve tanzimler, apaçık bir şekilde genel bir hikmeti gösterir. Sıfat, nitelenensiz (mevsufsuz) olmadığından, elbette o genel hikmet, zorunlu olarak bir Hikmet Sahibi’ni gösterir.

Hem o hikmet perdesi içinde harika süslemeler, apaçık bir şekilde tam bir inayeti (özel ilgiyi) gösterir. Ve o tam inayet, zorunlu olarak inayetkâr, Cömert bir Yaratıcı’yı gösterir.

Ve o inayet perdesinde herkese şamil olan taltifler (güzellikler) ve ihsanlar, apaçık bir şekilde geniş bir rahmeti gösterir. Ve o geniş rahmet, zorunlu olarak Rahman ve Rahim bir Zat’ı gösterir.

Ve o rahmet perdesinin üstünde dahi rızka muhtaç bütün canlıların layık ve mükemmel bir tarzda beslenmeleri ve rızıklandırılmaları, apaçık bir şekilde terbiye edici bir rızık vericiliği ve şefkatli bir Rabliği gösterir. Ve o terbiye ve idare, zorunlu olarak Cömert bir Rızık Veren’i gösterir.

Evet, yeryüzünde tam bir hikmetle terbiye edilen, tam bir inayetle süslenen, tam bir rahmetle taltif edilen ve tam bir şefkatle beslenen bütün yaratılmışlar, birer birer Hikmet Sahibi, Cömert, Merhametli, Rızık Veren bir Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğuna şahitlik ve birliğine işaret ettikleri gibi, yeryüzünün tamamında ortaya çıkan, hepsinde görülen ve kasıt ve iradeyi apaçık gösteren genel hikmeti; ve hikmeti de içeren, bütün sanat eserlerine şamil olan tam inayeti; ve inayet ve hikmeti de içeren, bütün yeryüzü varlıklarına şamil olan geniş rahmeti; ve rahmet, hikmet ve inayeti de içeren, bütün canlılara şamil bir surette ve son derece cömertçe bir tarzda olan genel rızıklandırmayı ve beslemeyi birden nazara al, bak.

Nasıl ki yedi renk ışığı oluşturur ve yeryüzünü aydınlatan o ışık nasıl şüphesiz güneşi gösterir. Öyle de o hikmet içindeki inayet, inayet içindeki rahmet ve rahmet içindeki rızıklandırma; son derece Hikmetli, Cömert, Merhametli, Rızık Veren, Varlığı Zorunlu bir Zat’ın birliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini büyük bir ölçekte, yüksek bir derecede, parlak bir surette gösterir.

İşte ey sersem, gafil inkârcı! Göz önündeki bu hikmetli, cömert, merhametli, rızık verici terbiyeyi ve bu şaşırtıcı, harika ve mucizevi durumu ne ile açıklayabilirsin? Senin gibi serseri tesadüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi aciz, cansız, cahil sebeplerle mi? Yoksa sonsuz derecede kutsal, her türlü eksiklikten uzak ve yüce; sonsuz derecede Kudretli, Bilgin, İşiten, Gören olan Yüce Zat’a, sonsuz derecede aciz, cahil, sağır, kör, mümkün ve miskin olan “tabiat” adını verip sonsuz hata işlemek mi istersin? Hem güneş gibi parlak şu hakikati hangi kuvvetle söndürebilirsin? Hangi gaflet perdesi altında saklayabilirsin?

On Yedinci Pencere

*İnne fî’s-semâvâti ve’l-ardı le-âyâtin li’l-mu’minîn*

(Şüphesiz, göklerde ve yerde inananlar için nice deliller vardır.)

Yeryüzünü yaz zamanında seyredip görüyoruz ki varlıkların yaratılışında, kargaşayı gerektiren ve düzensizliğe sebep olan sonsuz bir cömertlik, son derece bir uyum ve düzen içinde görünüyor. İşte yeryüzünü süsleyen bütün bitkileri gör.

Hem ölçüsüzlüğü ve kabalığı gerektiren, varlıkların yaratılışındaki mutlak hız dahi, tam bir ölçülülük içinde görünüyor. İşte yeryüzünü süslendiren bütün meyvelere bak.

Hem önemsizliği, belki de çirkinliği gerektiren mutlak çokluk dahi, tam bir sanat güzelliği içinde görünüyor. İşte yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak.

Hem sanatsızlığı, basitliği gerektiren, varlıkların yaratılışındaki mutlak kolaylık dahi, sonsuz derecede sanatkârlık, ustalık ve özen içinde görünüyor. İşte yeryüzündeki ağaç ve bitki donanımlarının sandıkçıkları, programları ve hayat tarihlerinin kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak.

Hem ayrılığı ve farklılığı gerektiren mutlak uzaklık dahi, mutlak bir uyum içinde görünüyor. İşte yeryüzünün bütün köşelerinde ekilen her çeşit tahıla bak.

Hem karışmayı ve bulaşmayı gerektiren tam bir iç içelik, bilakis tam bir ayırt etme ve ayırma içinde görünüyor. İşte bütün yer altına karışık atılan ve madde itibarıyla birbirine benzeyen tohumların filizlenme vaktindeki tam ayırt edilişleri; ağaçlara giren çeşitli maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere tam bir ayırt etme ile ayrılmaları ve mideye giren karışık gıdaların çeşitli organ ve hücrelere göre tam bir ayırt etme ile ayrılmalarına bak. Tam bir hikmet içinde tam bir kudreti gör.

Hem önemsizliği, kıymetsizliği gerektiren son derece bolluk ve son derece ucuzluk dahi, yeryüzünde sanat eseri olarak, sanatça son derece kıymetli ve pahalı bir nitelikte görünüyor. İşte o sayısız sanat harikaları içinde, yeryüzünün Rahmanî sofrasında sadece kudretin şekerlemeleri olan dutların çeşitlerine bak. Tam bir rahmeti, tam bir sanat içinde gör.

İşte bütün yeryüzünde, son derece kıymetlilikle beraber sayısız ucuzluk; sayısız ucuzluk içinde sayısız karışıklıkla beraber sayısız ayırt etme ve ayırma; sayısız ayırt etme ve ayırma içinde son derece uzaklıkla beraber son derecede uyum ve benzeyiş; son derece benzeyiş içinde son derece kolaylıkla beraber son derece özenli yapılış; son derece güzel yapılış içinde mutlak hız ve çabuklukla beraber son derece ölçülü ve israfsızlık; son derece israfsızlık içinde son derece çoklukla beraber son derece sanat güzelliği; ve son derece sanat güzelliği içinde son derece cömertlikle beraber mutlak düzen, elbette gündüz ışığının güneşi gösterdiği gibi; Sonsuz Yücelik Sahibi bir Kudretlinin, Sonsuz Mükemmellik Sahibi bir Hikmetlinin, Sonsuz Güzellik Sahibi bir Merhametlinin varlığının zorunluluğuna, kudretinin mükemmelliğine, Rabliğinin güzelliğine, birliğine ve tekliğine şahitlik ederler, *lehu’l-esmâu’l-husnâ* (en güzel isimler O’nundur) sırrını gösterirler.

Şimdi ey çaresiz, cahil, gafil, inatçı, inkârcı! Bu büyük hakikati ne ile yorumlayabilirsin? Bu son derece mucizevi ve harika durumu ne ile açıklayabilirsin? Bu sayısız derecede şaşırtıcı sanatları neye dayandırabilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi gaflet perdesini atıp kapatabilirsin? Senin tesadüfün nerede? Tabiat dediğin ve güvendiğin şuursuz yoldaşın, sapkınlıkta dayanağın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece imkânsız değil mi? Ve şu harika işlerin binde birinin tabiata havale edilmesi, bin derece imkânsız olmuyor mu? Yoksa cansız, aciz tabiatın her bir şeyin içinde, o şeyden yapılan eşya adedince manevi makine ve matbaaları mı var?

On Sekizinci Pencere

*e ve lem yenzurû fî melekûti’s-semâvâti ve’l-ard*

(Onlar, göklerin ve yerin mülküne ve yönetimine bakmazlar mı?)

Yirmi İkinci Söz’de açıklanan şu temsile bak ki nasıl mükemmel, düzenli, sanatlı, saray gibi bir eser, apaçık bir şekilde düzenli bir fiile delalet eder. Yani bir bina, bir marangozluk sanatına delalet eder. Ve mükemmel, düzenli bir fiil, zorunlu olarak mükemmel bir faili (yapıcıyı), mahir bir ustayı, bir marangozu gösterir. Ve mükemmel usta ve marangoz unvanları, apaçık bir şekilde mükemmel bir sıfata, yani sanat yeteneğine delalet eder. Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel sanat yeteneği, apaçık bir şekilde mükemmel bir istidadın (kabiliyetin) varlığına delalet eder. Ve mükemmel bir istidat ise, yüce bir ruhun ve yüksek bir zatın varlığına delalet eder.

Öyle de yeryüzünü, belki kâinatı dolduran sürekli yenilenen eserler, apaçık bir şekilde son derece mükemmellikteki fiilleri gösteriyor. Ve şu son derecedeki düzen ve hikmet dairesindeki fiiller, apaçık bir şekilde unvanları ve isimleri mükemmel olan bir faili gösteriyor. Çünkü düzenli, hikmetli fiillerin failsiz olmadığı kesindir. Ve son derece mükemmel unvanlar, o failin son derece mükemmellikteki sıfatlarına delalet eder. Çünkü dilbilgisinde nasıl ism-i fail (yapan) masdardan (fiilin kökünden) yapılırsa, öyle de unvanların ve isimlerin de kaynakları ve menşeleri sıfatlardır. Ve son derece mükemmel sıfatlar, şüphesiz son derece mükemmel olan zati kabiliyetlere delalet eder. Ve (ifade edemediğimiz) o mükemmel zati kabiliyetler, kesin bir bilgiyle sonsuz derecede mükemmel olan bir zata delalet eder.

İşte bütün âlemdeki sanat eserleri ve bütün yaratılmışlar, her biri birer mükemmel eser olduğundan, her biri bir fiile, fiil ise bir isme, isim ise bir vasfa, vasıf ise bir kabiliyete ve kabiliyet ise bir Zata şahitlik ettikleri için; yaratılmışlar adedince tek bir Sonsuz Yücelik Sahibi Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğuna şahitlik ve tekliğine işaret ettikleri gibi; hep birlikte, yaratılmışlar zinciri kadar kuvvetli bir tarzda bir marifet (Allah’ı tanıma) miracıdırlar. Hiçbir yönden içine şüphe girmeyen, zincirleme bir hakikat delilidir.

Şimdi ey çaresiz, gafil inkârcı! Kâinat zinciri kadar kuvvetli şu delili ne ile kırabilirsin? Şu yaratılmışlar adedince hakikatin ışığını gösteren sayısız delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Hangi gaflet perdesini üstüne çekebilirsin?

On Dokuzuncu Pencere

*Tusebbihu lehu’s-semâvâtu’s-seb’u ve’l-ardu ve men fîhinne ve in min şey’in illâ yusebbihu bi-hamdihî*

(Yedi gök, yeryüzü ve onların içinde bulunanlar O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

sırrınca, Sonsuz Yücelik Sahibi Sanatkâr, gök cisimlerine o kadar hikmetler, manalar takmış ki, sanki celalini ve cemalini ifade etmek için gökleri güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle söylettirdiği gibi; gökyüzünde bulunan varlıklara da öyle hikmetler, manalar ve maksatlar takmış ki sanki o gökyüzünü yıldırımlar, şimşekler, gök gürültüleri, damlalar kelimeleriyle konuşturuyor ve hikmetinin mükemmelliğini ve rahmetinin güzelliğini ders veriyor.

Ve nasıl yeryüzü kafasını, hayvanlar ve bitkiler denilen manalı kelimelerle söyleştirip sanatının mükemmelliklerini kâinata gösteriyor. Öyle de o kafanın birer kelimesi olan bitkileri ve ağaçları dahi yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle konuşturup yine sanatının mükemmelliğini ve rahmetinin güzelliğini ilan ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup sanatının inceliklerini ve Rabliğinin mükemmelliğini şuur sahiplerine öğretiyor.

İşte bu sayısız tesbih kelimeleri içinde, yalnız tek bir başak ve tek bir çiçeğin ifade tarzına kulak verip dinleyeceğiz. Nasıl şahitlik eder, bileceğiz.

Evet, her bir bitki, her bir ağaç, pek çok dille Sanatkârlarını öyle gösteriyorlar ki dikkat ehlini hayretlerde bırakır ve bakanlara “Sübhanallah! Ne kadar güzel şahitlik ediyor!” dedirtirler.

Evet, her bir bitkinin çiçek açması zamanında ve başak vermesi anında, tebessüm edercesine yaptıkları manevi konuşmaları sırasındaki tesbihleri, kendileri gibi güzel ve açıktır. Çünkü her bir çiçeğin güzel ağzı ile, düzenli başağın diliyle ve ölçülü tohumların ve düzenli tanelerin kelimeleriyle hikmeti gösteren o nizam, gözle görülür şekilde ilmi gösteren bir ölçü içindedir. Ve o ölçü ise sanat ustalığını gösteren bir sanat nakışı içindedir. Ve o sanat nakışı, lütuf ve cömertliği gösteren bir süs içindedir. Ve o süs dahi rahmet ve ihsanı gösteren latif kokular içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu manalı durumlar, öyle bir şahitlik lisanıdır ki hem Sonsuz Güzellik Sahibi Sanatkârını isimleriyle tarif eder, hem vasıflarıyla tanıtır, hem isimlerinin tecellilerini açıklar, hem de sevdirmesini ve tanıtmasını ifade eder.

İşte bir tek çiçekten böyle bir şahitlik işitsen, acaba yeryüzündeki Rabbanî bağlarda bütün çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sonsuz Yücelik Sahibi Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğunu ve birliğini ilan ettiklerini işitsen, hiç şüphen, vesvesen ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa, sana insan ve şuur sahibi denilebilir mi?

Gel, şimdi bir ağaca dikkatle bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların düzenli bir şekilde çıkması, çiçeklerin ölçülü açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, masum çocuklar gibi rüzgârın esmesiyle oynaması içindeki latif ağzını gör. Nasıl bir cömertlik eliyle yeşeren yaprakların diliyle, bir lütuf neşesiyle tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir rahmet cilvesiyle gülen meyvelerin kelimeleriyle ifade edilen hikmetli nizam içindeki adaletli ölçü; ve adaleti gösteren ölçü içinde bulunan dikkatli sanatlar, nakışlar; ve ustalıklı nakışlar ve süsler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatlı tatlar, ayrı ayrı güzel kokular; ve hoş tatlar içinde birer kudret mucizesi olan tohumlar ve çekirdekler, son derece açık bir surette Hikmet Sahibi, Cömert, Merhametli, İhsan Eden, Nimet Veren, Güzelleştiren, Lütfeden bir Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğunu, birliğini, rahmetinin güzelliğini ve Rabliğinin mükemmelliğini gösterir.

İşte eğer bütün yeryüzündeki ağaçların hal dillerini birden dinleyebilsen, *yusebbihu lillâhi mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ard* (göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder) hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın.

İşte ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gafil! Bu derece sayısız dillerle kendini sana tanıttıran, bildiren ve sevdiren Sonsuz Güzellik Sahibi bir Cömert, tanınmak istenmezse bu dilleri susturmalı. Mademki susturulmaz, dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünkü sen kulağını kapamakla kâinat susmaz, varlıklar susmaz, birliğin şahitleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler.

Yirminci Pencere (Dipnot[2])

*Fe-subhânellezî bi-yedihî melekûtu kulli şey’, ve in min şey’in illâ ‘indenâ hazâinuhû ve mâ nunezziluhû illâ bi-kaderin ma’lûm, ve erselne’r-riyâha levâkıha fe-enzelnâ mine’s-semâi mâen fe-eskaynâkumûhu ve mâ entum lehû bi-hâzinîn*

(Her şeyin mülkü ve yönetimi elinde olan Allah, her türlü eksiklikten uzaktır. Hiçbir şey yoktur ki hazineleri bizim katımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz. Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık. Onu depolayanlar siz değilsiniz.)

Nasıl ki ayrıntılarda, neticelerde ve teferruatta hikmetin mükemmelliği ve sanatın güzelliği görünüyor. Öyle de tesadüfî ve karışık zannedilen genel unsurların, büyük yaratılmışların görünüşte karışık durumları dahi bir hikmet ve sanat ile şekil alıyorlar.

İşte ışığın parlaması, diğer hikmetli hizmetlerinin delaletiyle, yeryüzündeki ilahi sanat eserlerini Rabbin izniyle sergilemek ve ilan etmektir. Demek, Hikmet Sahibi bir Sanatkâr tarafından ışık istihdam ediliyor. Âlem çarşısı sergilerindeki antika sanatlarını onunla gösteriyor.

Şimdi rüzgârlara bak ki diğer hikmetli, cömertçe faydalarının ve vazifelerinin şahitliğiyle, çok önemli ve çok sayıda vazifeye koşuyorlar. Demek, o dalgalanmak, Hikmet Sahibi bir Sanatkâr tarafından bir görevlendirmedir, bir yönlendirmedir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise Rabbin emrinin çabuk yerine getirilmesine süratle çalışmaktır.

Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara… Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Çünkü onlara bağlı olan rahmet eserleri olan faydaların ve meyvelerin şahitliğiyle, dağlarda bir ihtiyaç ölçüsüyle depolanmalarının ifadesiyle ve bir hikmet ölçüsüyle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki Hikmet Sahibi bir Rabbin emri altında tutmasıyla ve depolamasıyladır. Ve kaynamaları ise O’nun emrine heyecanla uymalarıdır.

Şimdi yerdeki bütün taşların, cevherlerin ve madenlerin çeşitlerine bak! Bunların süslemeleri ve faydalı özellikleri, onlara bağlı hikmetli faydaları ve hayatî menfaatleri, insani ihtiyaçları ve hayvani gereksinimlere uygun bir tarzda hazırlanmaları gösteriyor ki, Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’ın süslemesiyle, tertibiyle, tedbiriyle ve şekillendirmesiyledir.

Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri, tatları, güzellikleri, nakışları ve koku vermeleri; Cömert bir Sanatkâr’ın, Merhametli bir Nimet Veren’in sofrasında birer tarife, birer davetname hükmünde olarak, farklı renk, koku ve tatlarla her türe ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir.

Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’ın konuşturması olduğuna kesin delil ise, hayret verici bir tarzda birbirlerine o seslerle duygularını aktarmaları ve maksatlarını ifade etmeleridir.

Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, manasız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kesin delil ise, boş bir alanda o acayip şeyleri yaratmak ve onlardan hayat suyu hükmündeki damlaları sağmak ve yeryüzündeki muhtaç ve istekli canlılara emzirmek gösteriyor ki o şırıltı, o gürültü son derece manidar ve hikmetlidir ki Cömert bir Rabbin emriyle, isteklilere o yağmur bağırıyor ki “Size müjde, geliyoruz!” manasını ifade ederler.

Şimdi göğe bak! Gök içindeki sayısız cisimden sadece aya dikkat et! Onun hareketi, Hikmet Sahubi bir Kudretlinin emriyle olduğu, ona bağlı ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki başka yerde açıkladığımızdan kısa kesiyoruz.

İşte ışıktan tutun da aya kadar saydığımız bu genel unsurlar, çok geniş bir tarzda ve büyük bir ölçekte bir pencere açar. Varlığı Zorunlu Olan’ın birliğini, kudretinin mükemmelliğini ve saltanatının azametini gösterir, ilan ederler.

İşte ey gafil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sesi susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ışığı söndürebilirsen Allah’ı unut! Yoksa aklını başına al! *Subhâne men tusebbihu lehu’s-semâvâtu’s-seb’u ve’l-ardu ve men fîhinn* (Yedi göğün, yerin ve içindekilerin kendisini tesbih ettiği Zat, her türlü eksiklikten uzaktır) de.

Yirmi Birinci Pencere

*ve’ş-şemsu tecrî li-mustekarrin lehâ, zâlike takdîru’l-azîzi’l-alîm*

(Güneş de kendi yörüngesinde akıp gider. Bu, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir.)

Şu kâinatın lambası olan güneş, kâinatın Sanatkârı’nın varlığına ve birliğine güneş gibi parlak ve nurlu bir penceredir.

Evet, güneş sistemi denilen, gezegenimizle beraber on iki gezegen; kütleleri büyüklük küçüklük bakımından pek çok farklı, konumları uzaklık yakınlık noktasında pek çok çeşitli ve hareket hızları çok değişken olduğu halde, tam bir düzen ve hikmet ile, tam bir ölçü ile ve bir saniye bile şaşırmayarak hareketleri, dönüşleri ve güneş ile çekim kanunu olarak adlandırılan bir ilahi kanunla bağlanmaları, yani imamlarına uymaları; büyük bir ölçekte ilahi kudretin azametini ve Rabbanî birliği gösterir.

Çünkü o cansız cisimleri, o şuursuz büyük kütleleri, son derece düzen ve hikmet ölçüsü içinde farklı şekillerde, farklı mesafelerde ve farklı hareketlerde döndürmek, çalıştırmak, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti ispat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre kadar tesadüf karışsa, öyle bir patlamaya sebep olur ki kâinatı dağıtır. Çünkü bir dakika tesadüf birisini durdursa, yörüngesinden çıkmasına sebep olur, başkalarıyla çarpışmasına yol açar. Yerküreden bin kat büyük cisimlerle çarpışmanın ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.

Güneş sisteminin, yani güneşin cemaati ve meyveleri olan on iki gezegenin şaşırtıcı hallerini Allah’ın her şeyi kuşatan ilmine havale edip, yalnız gözümüzün önünde olan gezegenimiz Dünya’ya bakıyoruz, görüyoruz ki bu gezegenimiz, Rabliğin azametli haşmetini, ulûhiyet saltanatının görkemini ve rahmet ve hikmetin mükemmelliğini gösterir bir surette, güneşin etrafında Rabbin emriyle (Birinci Mektup’ta açıklandığı gibi) pek büyük bir hizmet için uzun bir yolculuğa çıkarılıyor. Bir Rabbanî gemi olarak, ilahi sanatın harikalarıyla doldurulmuş ve şuur sahibi kullarına bir seyir yeri gibi gezici bir mesken vaziyeti verilmiş. Vakitleri ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi ay dahi hassas hesaplarla, büyük hikmetlerle ona takılmış ve o aya başka menzillerde ayrı bir yolculuk verilmiş.

İşte bu mübarek gezegenimizin şu halleri, yerküre kuvvetinde bir şahitlikle, Mutlak Kudret Sahibi bir Zat’ın varlığının zorunluluğunu ve birliğini ispat eder. Mademki gezegenimiz böyledir, güneş sistemini ona kıyas edebilirsin.

Hem güneşe kendi ekseni üzerinde, çekim denilen manevi ipleri yumak yapmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, Sonsuz Yücelik Sahibi bir Kudretlinin emriyle döndürüp, o gezegenleri o manevi iplerle bağlayıp düzenlemek ve güneşi bütün gezegenleriyle saniyede beş saatlik bir mesafeyi kat edecek kadar bir hızla, bir tahmine göre “Herkül Burcu” tarafına veya “Şemsü’ş-Şümus” (Güneşler Güneşi) yönüne sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultanı olan Yüce Zat’ın kudretiyle ve emriyledir. Sanki Rabliğinin haşmetini göstermek için bu emir eri neferleri hükmünde olan güneş sistemi ordusu ile bir manevra yaptırır.

Ey kozmografyacı efendi! Hangi tesadüf bu işlere karışabilir? Hangi sebeplerin eli buna ulaşabilir? Hangi kuvvet buna yanaşabilir? Haydi sen söyle. Hiç böyle Yüce bir Sultan, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı? Özellikle kâinatın meyvesi, neticesi, gayesi, özeti olan canlıları başka ellere verir mi? Başkasının müdahale etmesine izin verir mi? Özellikle o meyvelerin en kapsamlısı, o neticelerin en mükemmeli, yeryüzünün halifesi ve o sultanın aynası olan bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı? Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip saltanatının haşmetini hiçe indirir mi, hikmetinin mükemmelliğini düşürür mü?

Yirmi İkinci Pencere

*Elem nec’ali’l-arda mihâdâ, ve’l-cibâle evtâdâ, ve halaknâkum ezvâcâ*

(Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer kazık yapmadık mı? Ve sizi çiftler halinde yarattık.)

*Fenzur ilâ âsâri rahmeti’llâhi keyfe yuhyi’l-arda ba’de mevtihâ*

(Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Nasıl da yeryüzünü ölümünden sonra diriltiyor.)

Yerküre, yüz bin ağzı olan bir kafadır. Her bir ağzında yüz bin dili vardır. Her dilinde yüz bin delili vardır ki her biri pek çok yönden Varlığı Zorunlu, Bir ve Tek Olan, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Yüce bir Zat’ın varlığının zorunluluğuna, birliğine, kutsal sıfatlarına ve güzel isimlerine şahitlik ederler.

Evet, yeryüzünün ilk yaratılışına bakıyoruz ki sıvı hale gelen akışkan bir maddeden taş ve taştan toprak yaratılmış. Sıvı kalsaydı, üzerinde yaşanabilir olmazdı. O sıvı taş olduktan sonra, demir gibi sert olsaydı, ondan faydalanılamazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yeryüzü sakinlerinin ihtiyaçlarını gören Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’ın hikmetidir.

Sonra toprak tabakası, dağlar direği üzerine atılmış ki içindeki dâhilî değişimlerden gelen depremler, dağlarla nefes alıp yeryüzünü hareketinden ve görevinden şaşırtmasın. Hem denizin istilasından toprağı kurtarsın. Hem canlıların hayati ihtiyaçlarına birer hazine olsun. Hem havayı tarasın, zararlı gazlardan temizlesin ki nefes alınabilir olsun. Hem suları biriktirip depolasın. Hem canlılara lazım olan diğer madenlere kaynak ve merkez olsun.

İşte bu durum, Mutlak Kudret Sahibi ve Merhametli, Hikmetli bir Zat’ın varlığının zorunluluğuna ve birliğine son derece kesin ve kuvvetli bir şekilde şahitlik eder.

Ey coğrafyacı efendi! Bunu ne ile açıklarsın? Hangi tesadüf, şaşırtıcı sanatlarla dolu bu Rabbanî gemiyi, harikalar sergisi yaparak yirmi dört bin senelik bir mesafede, bir senede süratle çevirip onun yüzüne dizilmiş eşyadan hiçbir şeyi düşürmesin?

Hem yeryüzündeki şaşırtıcı sanatlara bak! Elementler ne derece hikmetle görevlendirilmişler. Hikmet Sahibi bir Kudretlinin emriyle yeryüzündeki Rahman’ın misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar, hizmetlerine koşuyorlar.

Hem şaşırtıcı ve garip sanatlar içinde rengârenk, şaşırtıcı hikmetli yeryüzü çehresindeki bu nakışlı çizgilere bak! Nasıl sakinlerine nehirleri ve çayları, denizleri ve ırmakları, dağları ve tepeleri, ayrı ayrı yaratılmışlarına ve kullarına layık birer mesken ve ulaşım aracı yapmış. Sonra yüz binlerce bitki ve hayvan türleriyle tam bir hikmet ve düzen ile doldurup hayat vererek şenlendirmek, vakit vakit düzenli olarak ölümle terhis ederek boşaltıp yine düzenli olarak ölümden sonra diriltme suretinde doldurmak; Sonsuz Yücelik Sahibi bir Kudretlinin ve Sonsuz Mükemmellik Sahibi bir Hikmetlinin varlığının zorunluluğuna ve birliğine yüz binlerce dille şahitlik ederler.

Özetle: Yüzü, şaşırtıcı sanatlara bir sergi, garip yaratılmışlara bir toplanma yeri, varlıklar kafilesine bir geçit ve kullarının saflarına bir mescit ve karargâh olan yeryüzü, bütün kâinatın kalbi hükmünde olduğundan, kâinat kadar birliğin nurunu gösterir.

İşte ey coğrafyacı efendi! Bu yeryüzü kafası yüz bin ağız, her birinde yüz bin dil ile Allah’ı tanıttırsa ve sen O’nu tanımazsan, başını tabiat bataklığına soksan, suçunun derecesini düşün. Ne derece dehşetli bir cezayı hak ettiğini bil, ayıl ve başını bataklıktan çıkar. *Âmentu billâhillezî bi-yedihî melekûtu kulli şey’* (Her şeyin mülkü ve yönetimi elinde olan Allah’a iman ettim) de.

Yirmi Üçüncü Pencere

*Ellezî halaka’l-mevte ve’l-hayâte*

(O ki, ölümü ve hayatı yarattı.)

Hayat, Rabbanî kudretin mucizelerinin en nurlusu, en güzelidir. Ve birliğin delillerinin en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve Samedanî (her şeyin O’na muhtaç olduğu) tecellilerin aynalarının en kapsamlısı ve en berrakıdır.

Evet, hayat tek başına, Hayat Sahibi ve Her Şeyi Ayakta Tutan bir Zat’ı bütün isimleri ve işleriyle bildirir. Çünkü hayat, pek çok sıfatın karışmış bir macunu hükmünde bir ışık, bir panzehirdir. Yedi rengin ışıkta ve çeşitli ilaçların panzehirde nasıl karışmış halde bulunduğu gibi, hayat dahi pek çok sıfattan yapılmış bir hakikattir. O hakikatteki sıfatlardan bir kısmı, duygular vasıtasıyla yayılarak gelişir ve ayrılır. Büyük bir kısmı ise hisler suretinde kendilerini hissettirirler ve hayattan kaynama suretinde kendilerini bildirirler.

Hem hayat, kâinatın tedbir ve idaresinde hüküm süren rızık, rahmet, inayet ve hikmeti de içerir. Sanki hayat, onları arkasına takıp girdiği yere çeker. Mesela hayat bir cisme, bir bedene girdiği vakit; Hakîm (Hikmet Sahibi) ismi de tecelli eder, hikmetle yuvasını güzelce yapıp düzenler. Aynı anda Kerîm (Cömert) ismi de tecelli edip, meskenini ihtiyaçlarına göre düzenler ve süsler. Yine aynı anda Rahîm (Merhametli) isminin cilvesi görünüyor ki o hayatın devamı ve kemali için türlü türlü ihsanlarla taltif eder. Yine aynı anda Rezzak (Rızık Veren) isminin cilvesi görünüyor ki o hayatın devamı ve gelişmesi için lazım olan maddi, manevi gıdaları yetiştiriyor ve kısmen bedeninde depoluyor.

Demek hayat, bir odak noktası hükmünde; farklı sıfatlar birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur. Sanki hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı anda kudrettir, aynı anda da hikmet ve rahmettir ve bu şekilde devam eder. İşte hayat bu kapsamlı mahiyeti itibarıyla, Allah’ın zati işlerine aynalık eden bir Samediyet aynasıdır.

İşte bu sırdandır ki Hayat Sahibi ve Her Şeyi Ayakta Tutan, Varlığı Zorunlu Olan Zat, hayatı pek çok ve bolca yaratıp yayar ve sergiler. Ve her şeyi hayatın etrafına toplatıp ona hizmetkâr eder. Çünkü hayatın vazifesi büyüktür. Evet, Samediyetin aynası olmak kolay bir şey değil, sıradan bir vazife değil.

İşte göz önünde her zaman gördüğümüz bu haddi hesaba gelmeyen yeni yeni hayatlar ve hayatların asılları ve özleri olan ruhlar, birden ve hiçten vücuda gelmeleri ve gönderilmeleri, Varlığı Zorunlu, Hayat Sahibi ve Her Şeyi Ayakta Tutan bir Zat’ın varlığının zorunluluğunu, kutsal sıfatlarını ve güzel isimlerini; ışıkların güneşi gösterdiği gibi gösteriyorlar. Güneşi tanımayan ve kabul etmeyen adam, nasıl gündüzü dolduran ışığı inkâr etmeye mecbur oluyor. Öyle de Hayat Sahibi ve Her Şeyi Ayakta Tutan, Dirilten ve Öldüren olan Ehadîyet (Teklik) Güneşi’ni tanımayan adam, yeryüzünü, belki geçmişi ve geleceği dolduran canlıların varlığını inkâr etmeli ve yüz derece hayvandan aşağı düşmeli. Hayat mertebesinden düşüp cansız, en cahil bir varlık olmalı.

Yirmi Dördüncü Pencere

*lâ ilâhe illâ huve kullu şey’in hâlikun illâ vecheh, lehu’l-hukmu ve ileyhi turce’ûn*

(O’ndan başka ilah yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olucudur. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.)

Ölüm, hayat kadar bir Rablik delilidir. Çok kuvvetli bir birlik ispatıdır. *ellezî halaka’l-mevte ve’l-hayâte* (O ki, ölümü ve hayatı yarattı) ayetinin delaletiyle ölüm; yokluk, yok edilme, fena bulma, hiçlik, failsiz bir son bulma değil, belki Hikmet Sahibi bir Fail tarafından hizmetten terhis edilme, mekân değiştirme, beden değiştirme, vazifeden paydos etme ve beden hapsinden azat edilme ve düzenli bir hikmet eseri olduğu, Birinci Mektup’ta gösterilmiştir.

Evet, nasıl yeryüzündeki sanat eserleri, canlılar ve hayat dolu yeryüzü, Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğuna ve birliğine şahitlik ediyorlar. Öyle de o canlılar ölümleriyle, Baki (Ebedî) olan Hayat Sahibi’nin sonsuzluğuna ve tekliğine şahitlik ediyorlar. Yirmi İkinci Söz’de ölümün son derece kuvvetli bir birlik delili ve bir sonsuzluk ispatı olduğu ispat ve izah edildiğinden, bu bahsi o söze havale edip yalnız önemli bir nüktesini açıklayacağız. Şöyle ki:

Nasıl canlılar varlıklarıyla Varlığı Zorunlu Olan’ın varlığına delalet ediyorlar. Öyle de o canlılar ölümleriyle, Baki olan Hayat Sahibi’nin sonsuzluğuna, tekliğine şahitlik ediyorlar. Mesela, yalnız bir tek canlı olan yeryüzü, düzeniyle, halleriyle Sanatkâr’ını gösterdiği gibi, öldüğü vakit, yani kışın beyaz kefeniyle ölmüş o yeryüzünü kapamasıyla, insanın nazarını ondan çeviriyor. Veyahut nazar, o giden bahar cenazesinin arkasından geçmişe gider, daha geniş bir manzarayı gösterir.

Yani, her biri birer kudret mucizesi olan yeryüzü dolusu bütün geçen baharlar gibi, yeni gelecek birer kudret harikası ve birer hayat dolu yeryüzü olan, bahar dolusu hayat dolu yeryüzü varlıklarının gelmelerini hissettirip varlıklarına şahitlik ettiklerinden; öyle geniş bir ölçekte, öyle parlak bir surette, öyle kuvvetli bir derecede bir Sonsuz Yücelik Sahibi Sanatkâr’ın, bir Sonsuz Mükemmellik Sahibi Kudretlinin, bir Baki olan Her Şeyi Ayakta Tutan’ın, bir Ebedî Güneş’in varlığının zorunluluğuna, birliğine, bekasına ve sonsuzluğuna şahitlik ederler ve öyle parlak deliller gösterirler ki, ister istemez apaçıklık derecesinde *Âmentu billâhi’l-vâhidi’l-ehad* (Tek ve Bir olan Allah’a iman ettim) dedirtir.

Özetle, *ve yuhyi’l-arda ba’de mevtihâ* (yeryüzünü ölümünden sonra diriltir) sırrınca, bu hayat dolu yeryüzü, bir baharda Sanatkâr’ına şahitlik ettiği gibi, onun ölmesiyle, zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına dizilmiş kudret mucizelerine nazarı çeviriyor. Bir bahar yerine binlerce baharı gösteriyor. Bir mucize yerine binlerce kudret mucizesine işaret eder. Ve onlardan her bahar, şu hazır bahardan daha kesin şahitlik eder. Çünkü geçmişe gidenler, görünürdeki sebepleriyle beraber gitmişler; arkalarında yine kendileri gibi başkaları yerlerine gelmişler.

Demek, görünürdeki sebepler hiçtir. Yalnız Sonsuz Yücelik Sahibi bir Kudretli, onları yaratıp, hikmetiyle sebeplere bağlayarak gönderdiğini gösteriyor. Ve gelecek zamanda dizilmiş hayat dolu olan yeryüzleri ise daha parlak şahitlik eder. Çünkü yeniden, yoktan, hiçten yapılıp gönderilecek, yeryüzüne konulup vazife gördürülüp sonra gönderilecekler.

İşte ey tabiata saplanan ve bataklıkta boğulmak derecesine gelen gafil! Bütün geçmişe ve geleceğe ulaşacak hikmetli ve kudretli manevi el sahibi olmayan bir şey, nasıl bu yeryüzünün hayatına karışabilir? Senin gibi hiçten de hiç olan tesadüf ve tabiat buna karışabilir mi? Kurtulmak istersen, “Tabiat, olsa olsa ilahi kudretin bir defteridir. Tesadüf ise cehaletimizi örten gizli bir ilahi hikmetin perdesidir” de, hakikate yanaş.

Yirmi Beşinci Pencere

Nasıl ki vurulan, elbette vurana delalet eder. Sanatlı bir eser, sanatkârı gerektirir. Çocuk, ebeveyni gerektirir. Altta olmak, üstte olmayı gerektirir ve bunun gibi… Bütün “izafi kavramlar” denilen, biri birisiz olmayan nispi nitelikler gibi, şu kâinatın parçalarında ve genel yapısında görünen imkân (olabilirlik) dahi zorunluluğu (vücubu) gösterir. Bütün onlarda görünen edilgenlik, bir fiili gösterir. Hepsinde görünen yaratılmışlık, yaratıcılığı gösterir. Hepsinde görünen çokluk ve birleşmişlik, birliği gerektirir. Zorunluluk, fiil, yaratıcılık ve birlik, apaçık ve zorunlu olarak, mümkün, edilgen, çok, birleşmiş, yaratılmış olmayan; varlığı zorunlu, fail (yapıcı), tek ve yaratıcı olan nitelenenleri ister.

Öyle ise apaçık bir şekilde bütün kâinattaki bütün imkânlar, bütün edilgenlikler, bütün yaratılmışlıklar, bütün çokluk ve birleşmişlikler; Varlığı Zorunlu, Dilediğini Yapan, Her Şeyin Yaratıcısı, Bir ve Tek Olan bir Zata şahitlik eder.

Özetle, nasıl imkândan zorunluluk, edilgenlikten fiil, çokluktan birlik görünüyor ve bunların varlığı, onların varlığına kesin olarak delalet eder. Öyle de varlıklar üzerinde görünen yaratılmışlık ve rızıklandırılmışlık gibi sıfatlar dahi, yaratıcılık, rızık vericilik gibi ilahi işlerin varlığına kesin olarak delalet ediyor. Bu sıfatların varlığı dahi zorunlu ve apaçık bir şekilde, bir Yaratan ve bir Rızık Veren, Merhametli bir Sanatkâr’ın varlığına delalet eder.

Demek her bir varlık, taşıdığı yüzlerce bu çeşit sıfatların diliyle, Varlığı Zorunlu olan Zat’ın yüzlerce güzel ismine şahitlik eder. Bu şahitlikler kabul edilmezse, varlıkların bütün bu çeşit sıfatlarını inkâr etmek gerekir.

Yirmi Altıncı Pencere (Dipnot[3])

Şu kâinatın varlıkları yüzünde tazelenen ve gelip geçen güzellikler, ebedî bir güzelliğin cilvelerinin bir çeşit gölgeleri olduğunu gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin, gidenler gibi parlamaları, daimi bir güneşin ışınlarının aynaları olduklarını gösterdikleri gibi; akıp giden zaman ırmağında, seyyar varlıkların üstünde parlayan güzellik pırıltıları dahi ebedî bir güzelliğe işaret ederler ve onun bir çeşit belirtileridirler.

Hem kâinatın kalbindeki ciddi aşk, zeval bulmaz bir Sevgili’yi (Maşuk-u Lâyezalî’yi) gösterir. Evet, ağacın mahiyetinde olmayan bir şeyin, esaslı bir surette meyvesinde bulunmadığı gerçeğiyle; kâinat ağacının hassas meyvesi olan insan türündeki ciddi ilahi aşk gösterir ki bütün kâinatta –fakat başka şekillerde– hakiki aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise kâinatın kalbindeki şu hakiki muhabbet ve aşk, ezelî bir Sevgili’yi gösterir.

Hem kâinatın bağrında çok suretlerde ortaya çıkan çekimler, cezbeler, cazibeler; ezelî ve çekici bir hakikatin cezbiyle olduğunu uyanık kalplere gösterir.

Hem yaratılmışların en hassas ve nurlu taifesi olan keşif ve velayet ehlinin ittifakıyla, zevk ve müşahedeye dayanarak, Sonsuz Yücelik ve Güzellik Sahibi bir Zat’ın cilvesine, tecellisine mazhar olduklarını ve o Sonsuz Celal ve Güzellik Sahibi’nin (kendini) tanıttırmasına ve sevdirmesine zevk ile vakıf olduklarını birlikte haber vermeleri, yine Varlığı Zorunlu, Sonsuz Yücelik ve Güzellik Sahibi bir Zat’ın varlığına ve insanlara kendini tanıttırmasına kesin olarak şahitlik eder.

Hem kâinat yüzünde ve varlıklar üstünde işleyen güzelleştirme ve süsleme kalemi, o kalem sahibi zatın isimlerinin güzelliğini açıkça gösteriyor.

İşte kâinat yüzündeki güzellik, kalbindeki aşk, bağrındaki çekim ve gözlerindeki keşif ve müşahede, yapısındaki güzellik ve süslemeler; pek latif, nurlu bir pencere açar. Onun ile bütün isimleri güzel olan, Sonsuz Yücelik ve Güzellik Sahibi bir Zat’ı, Zeval Bulmaz bir Sevgili’yi ve Ebedî bir Mabud’u, uyanık olan akıl ve kalplere gösterir.

İşte ey maddiyat karanlığında, evham zulmetinde, boğucu şüpheler içinde çırpınan gafil! Kendine gel. İnsanlığa layık bir şekilde yüksel. Şu dört delikten bak; birliğin güzelliğini gör, imanın kemalini kazan, hakiki insan ol!

Yirmi Yedinci Pencere

*Allâhu hâliku kulli şey’in ve huve alâ kulli şey’in vekîl*

(Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şey üzerinde vekildir.)

Kâinatta “sebepler ve sonuçlar” olarak görünen varlıklara bakıyoruz ve görüyoruz ki en üstün bir sebep, en basit bir sonuca gücü yetmiyor. Demek, sebepler bir perdedir, sonuçları yapan başkadır.

Mesela, sayısız sanat eserinden sadece küçük bir misal olarak, insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen hafıza gücüne bakıyoruz. Görüyoruz ki öyle kapsamlı bir kitap, belki de kütüphane hükmündedir ki bütün hayat macerası, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor.

Acaba şu kudret mucizesine hangi sebep gösterilebilir? Beyin kıvrımları mı? Basit, şuursuz hücre zerreleri mi? Tesadüf rüzgârları mı? Hâlbuki o sanat mucizesi, öyle bir zatın sanatı olabilir ki insanın haşirde açılacak büyük amel defterinden, hesap vaktinde hatırlatılacak ve işlediği her fiilin yazıldığını bildirmek için küçük bir senet kopyası çıkarıp, yazıp aklının eline verecek Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’ın sanatı olabilir.

İşte insanın hafıza gücüne misal olarak bütün yumurtaları, çekirdekleri, tohumları kıyas et ve bu kapsamlı küçücük mucizelere, diğer sonuçları da kıyas et. Çünkü hangi sonuca ve sanat eserine baksan, o derece harika bir sanat var ki değil onun basit sebebi, belki bütün sebepler toplansa ona karşı acizliklerini ilan edecekler. Mesela, büyük bir sebep zannedilen güneşi; bilinçli, şuurlu farz ederek ona denilse: “Bir sineğin vücudunu yapabilir misin?” Elbette diyecek ki: “Yaratıcımın ihsanıyla dükkânımda ışık, renkler, sıcaklık çok. Fakat sineğin vücudunda göz, kulak, hayat gibi öyle şeyler var ki ne benim dükkânımda bulunur ne de benim gücüm dâhilindedir.”

Hem nasıl ki sonuçtaki harika sanat ve süslemeler, sebepleri devreden çıkarıp, Sebepleri Yaratan ve Varlığı Zorunlu olan Zat’a işaret ederek *ve ileyhi yurce’u’l-emru kulluhû* (bütün işler O’na döndürülür) sırrınca işleri O’na teslim eder. Öyle de sonuçlara takılan neticeler, gayeler, faydalar; apaçık bir şekilde sebepler perdesinin arkasında Cömert bir Rabbin, Merhametli ve Hikmetli bir Zat’ın işleri olduğunu gösterir.

Çünkü şuursuz sebepler, elbette bir gayeyi düşünüp çalışmaz. Hâlbuki görüyoruz; vücuda gelen her yaratılmış, bir gaye değil, belki çok gayeleri, çok faydaları, çok hikmetleri takip ederek vücuda geliyor. Demek, Hikmetli ve Cömert bir Rab, o şeyleri yapıp gönderiyor. O faydaları onlara varlıklarının gayesi yapıyor.

Mesela, yağmur geliyor. Yağmuru görünüşte ortaya çıkaran sebepler; hayvanları düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzak olduğu malumdur. Demek, hayvanları yaratan ve rızıklarını taahhüt eden Merhametli bir Yaratıcı’nın hikmetiyle imdada gönderiliyor. Hatta yağmura “rahmet” deniliyor. Çünkü çok rahmet eserlerini ve faydaları içerdiğinden, sanki yağmur şeklinde rahmet cisimleşmiş, yoğunlaşmış, damla damla geliyor.

Hem bütün yaratılmışların yüzüne tebessüm eden bütün süslü bitkiler ve hayvanlardaki süslemeler ve gösterişler, apaçık bir şekilde gayb perdesinin arkasında, bu süslü ve güzel sanatlarla kendini tanıttırmak, sevdirmek ve bildirmek isteyen Sonsuz Yücelik Sahibi bir Zat’ın varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet ederler. Demek eşyadaki süslü durumlar, gösterişli keyfiyetler; tanıttırmak ve sevdirmek sıfatlarına kesin olarak delalet eder. Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise apaçık bir şekilde, Vedud (çok seven ve sevilen), Maruf (bilinen) olan Kudretli bir Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğuna ve birliğine şahitlik eder.

Özetle: Sebep son derece basit, aciz ve ona isnat edilen sonuç ise son derece sanatlı ve kıymetli olduğundan, sebebi devreden çıkarır. Hem sonucun gayesi, faydası dahi cahil ve cansız olan sebepleri ortadan atar, Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’ın eline teslim eder. Hem sonucun yüzündeki süslemeler ve ustalıklar, kendi kudretini şuur sahiplerine bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’a işaret eder.

Ey sebeplere tapan çaresiz! Bu üç önemli hakikati ne ile açıklayabilirsin? Sen nasıl kendini kandırabilirsin? Aklın varsa sebepler perdesini yırt. *vahdehû lâ şerîke leh* (O tektir, ortağı yoktur) de, sayısız vehimlerden kurtul.

Yirmi Sekizinci Pencere

*ve min âyâtihî halku’s-semâvâti ve’l-ardı vahtilâfu elsinetikum ve elvânikum, inne fî zâlike le-âyâtin li’l-âlimîn*

(Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.)

Şu kâinata bakıyoruz, görüyoruz ki beden hücrelerinden tutun da bütün âlemi kapsayan bir hikmet ve tanzim var. Beden hücrelerine bakıyoruz, görüyoruz ki bedenin menfaatlerini gören ve idare eden birisinin emriyle, kanunuyla o küçücük hücrelerde önemli bir tedbir var. Mideye nasıl bir kısım rızık, iç yağı suretinde depolanıp ihtiyaç vaktinde harcanırsa, aynen o küçücük hücrelerde de o tasarruf ve depolama var. Bitkilere bakıyoruz, son derece hikmetli bir terbiye, bir tedbir görünüyor. Hayvanlara bakıyoruz, son derece cömertçe bir terbiye ve besleme görüyoruz. Kâinatın büyük unsurlarına bakıyoruz, önemli gayeler için haşmetli bir idare ve aydınlatma görüyoruz. Âlemin bütününe bakıyoruz, düzenli bir memleket, bir şehir, bir saray hükmünde yüce hikmetler, değerli gayeler için mükemmel bir düzenleme görüyoruz.

Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nda açıklandığı ve ispat edildiği üzere, bir zerreden tutun da yıldızlara kadar zerre miktar şirke (ortaklığa) yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine manen ilişkili ki, bütün yıldızları emri altına almayan ve elinde tutmayan, bir zerreye Rabliğini dinletemez. Bir zerreye hakiki Rab olmak için bütün yıldızlara sahip olmak gerekir. Hem Otuz İkinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nda açıklandığı ve ispat edildiği üzere, gökleri yaratmaya ve düzenlemeye gücü yetmeyen, insanın yüzündeki kişiselliği yapamaz. Demek, bütün göklerin Rabbi olmayan, bir tek insanın yüzündeki ayırt edici işaret olan yüz nakşını yapamaz.

İşte kâinat kadar büyük bir pencere ki onunla bakılsa, *Allâhu hâliku kulli şey’in ve huve alâ kulli şey’in vekîl, lehû makālîdu’s-semâvâti ve’l-ard* (Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şey üzerinde vekildir. Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur) ayetleri, büyük harflerle kâinat sahifelerinde yazılı olduğu, akıl gözüyle de görülecektir. Öyle ise görmeyenin ya aklı yok ya kalbi yok veya insan suretinde bir hayvandır.

Yirmi Dokuzuncu Pencere

*ve in min şey’in illâ yusebbihu bi-hamdihî*

(Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

Bir bahar mevsiminde, garip bir halde, düşünceli bir şekilde seyahate çıkmıştım. Bir tepeciğin eteğinden geçerken parlak bir sarıçiçek gözüme ilişti. Eskiden vatanımda ve diğer memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri hatırlattı. Şöyle bir mana kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin imzası ise, kimin mührü ise, kimin damgası ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün yeryüzündeki o tür çiçekler, O’nun mühürleridir, damgalarıdır.

Şu mühür hayalinden sonra şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühürle mühürlenmiş bir mektup; o mühür, o mektubun sahibini gösterir. Öyle de şu çiçek, bir Rahmanî mühürdür. Şu çeşitli nakışlarla ve manalı bitki satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi bu çiçeğin Sanatkârı’nın mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir Rahmanî mektup görünümünü aldı.

Bu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Her bir şey, bir Rabbanî mühür hükmünde bütün varlıkları kendi Yaratıcısına dayandırır. Kendi kâtibinin mektubu olduğunu ispat eder. İşte her bir şey, öyle bir tevhid (birlik) penceresidir ki bütün varlıkları Bir ve Tek olan Zat’a mal eder.

Demek her bir şeyde, özellikle de canlılarda öyle harika bir nakış, öyle mucizevi bir sanat var ki onu öyle yapan ve öyle manalı nakşeden, bütün varlıkları yapabilir ve bütün varlıkları yapan, elbette o olacaktır. Demek bütün varlıkları yapamayan, bir tek şeyi yaratamaz.

İşte ey gafil! Şu kâinatın yüzüne bak ki birbiri içinde sayısız Samedanî (Allah’a ait) mektuplar hükmünde olan varlık sahifeleri ve her bir mektup üstünde sayısız tevhid mührü ile mühürlenmiş. Bütün bu mühürlerin şahitliğini kim yalanlayabilir? Hangi kuvvet onları susturabilir? Kalp kulağı ile hangisini dinlesen, *eşhedu en lâ ilâhe illâllâh* (Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur) dediğini işitirsin.

Otuzuncu Pencere

*lev kâne fîhimâ âlihetun illâllâhu le-fesedetâ, kullu şey’in hâlikun illâ vecheh, lehu’l-hukmu ve ileyhi turce’ûn*

(Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de kesinlikle bozulup giderdi. O’nun zatından başka her şey yok olucudur. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.)

Şu pencere, imkân (olabilirlik) ve hudûs (sonradan olma) üzerine kurulu olan bütün kelam âlimlerinin penceresidir ve Varlığı Zorunlu Olan’ı ispat etme ana yollarıdır. Bunun detaylarını “Şerhü’l-Mevakıf” ve “Şerhü’l-Makasıd” gibi muhakkiklerin büyük kitaplarına havale ederek, yalnız Kur’an’ın feyzinden ve şu pencereden ruha gelen bir iki ışığı göstereceğiz. Şöyle ki:

Amirliğin ve hâkimiyetin gereği; rakip kabul etmemektir, ortaklığı reddetmektir, müdahaleyi ortadan kaldırmaktır. Onun içindir ki küçük bir köyde iki muhtar bulunsa köyün rahatını ve düzenini bozarlar. Bir nahiyede iki müdür, bir vilayette iki vali bulunsa kargaşa çıkarırlar. Bir memlekette iki padişah bulunsa fırtınalı bir karmakarışıklığa sebep olurlar.

Mademki hâkimiyet ve amirliğin zayıf bir gölgesi ve küçük bir numunesi, yardıma muhtaç aciz insanlarda böyle rakibi, zıddı ve benzerinin müdahalesini kabul etmezse; acaba mutlak saltanat suretindeki hâkimiyet ve Rablik derecesindeki amirlik, Mutlak Kudret Sahibi bir Zat’ta o müdahaleyi reddetme kanununun ne kadar esaslı bir surette hükmünü icra ettiğini kıyas et.

Demek, ulûhiyet ve rububiyetin en kesin ve daimi gereği; birlik ve tek olmaktır. Buna parlak bir delil ve kesin bir şahit, kâinattaki en mükemmel düzen ve en güzel uyumdur. Sinek kanadından tut, gökyüzü kandillerine kadar öyle bir nizam var ki akıl onun karşısında hayretinden ve beğenisinden “Sübhanallah, mâşâallah, bârekellah” der, secde eder.

Eğer zerre miktar ortağa yer bulunsaydı, müdahalesi olsaydı, *lev kâne fîhimâ âlihetun illâllâhu le-fesedetâ* (Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de kesinlikle bozulup giderdi) ayetinin delaletiyle nizam bozulacaktı, suret değişecekti, bozulmanın eserleri görünecekti. Hâlbuki *fârci’ıl-basara hel terâ min futûr, śümmerci’ıl-basara kerreteyni yenkalib ileyke’l-basaru hâsien ve huve hasîr* (Gözünü çevir de bak, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulamadan) âciz ve bitkin bir halde sana dönecektir) delaletiyle ve şu ifade ile insanın nazarı, kusuru aramak için ne kadar çabalasa da hiçbir yerde kusuru bulamayarak, yorgun olarak menzili olan göze gelip onu gönderen eleştirmen akla, “Boşuna yoruldum, kusur yok” demesiyle gösteriyor ki nizam ve intizam son derece mükemmeldir. Demek kâinatın düzeni, birliğin kesin şahididir.

Gelelim “hudûs” (sonradan olma) meselesine. Kelam âlimleri demişler ki:

“Âlem değişkendir. Her değişken sonradan olandır (hâdistir). Her sonradan olanın bir yaratıcısı (muhdisi) vardır. Öyle ise bu kâinatın ezelî (kadîm) bir yaratıcısı vardır.”

Biz de deriz: Evet, kâinat sonradan olandır. Çünkü görüyoruz her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir. Demek, Sonsuz Yücelik Sahibi bir Kudretli var ki bu kâinatı hiçten yaratıp her senede, belki her mevsimde, belki her günde birisini yaratır, şuur sahiplerine gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp zincirleme bir surette zamanın şeridine asıyor. Elbette bu âlem gibi sürekli yenilenen birer kâinat hükmünde olan her baharda, gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinatları yaratan Kudretli bir Zat’ın kudret mucizeleridirler. Elbette âlem içinde her zaman âlemleri yaratıp değiştiren zat, mutlaka şu âlemi de o yaratmıştır. Ve şu âlemi ve yeryüzünü, o büyük misafirlere misafirhane yapmıştır.

Gelelim “imkân” bahsine. Kelam âlimleri demişler ki:

“İmkân, iki tarafı eşit olandır.” Yani yokluk ve varlık, ikisi de eşit olsa bir tahsis edici, bir tercih edici, bir yaratıcı lazımdır. Çünkü mümkün varlıklar, birbirini yaratıp sonsuza dek gidemezler (teselsül). Yahut o onu, o da onu yaratıp bir döngü (devir) suretinde de olamaz. Öyle ise bir Vâcibü’l-vücud (Varlığı Zorunlu Olan) vardır ki bunları yaratıyor. Devir ve teselsülü, on iki delil yani arşî ve süllemî gibi isimlerle anılan meşhur on iki kesin delil ile devri iptal etmişler ve teselsülü imkânsız göstermişler. Sebepler zincirini kesip Varlığı Zorunlu Olan’ın varlığını ispat etmişler.

Biz de deriz ki: Sebeplerin, teselsül delilleriyle âlemin sonunda kesilmesinden ise, her şeyde Her Şeyin Yaratıcısı’na has mührü göstermek daha kesin, daha kolaydır. Kur’an’ın feyziyle bütün Pencereler ve bütün Sözler, o esas üzerine gitmişler. Bununla beraber, imkân noktasının sayısız bir genişliği var. Sayısız yönlerle Varlığı Zorunlu Olan’ın varlığını gösteriyor. Yalnız, kelam âlimlerinin teselsülün kesilmesi yoluna, gerçekten geniş ve büyük olan o caddeye münhasır değildir. Belki haddi hesaba gelmeyen yollarla Varlığı Zorunlu Olan’ı tanımaya yol açar. Şöyle ki:

Her bir şey varlığında, sıfatlarında, varlığının devamı süresince sayısız imkânlar, yani çok fazla yollar ve yönler içinde kararsız iken, görüyoruz ki o sayısız yönler içinde, varlık bakımından düzenli bir yolu takip ediyor. Her bir sıfatı da özel bir tarzda ona veriliyor. Varlığının devamı süresince değiştirdiği bütün sıfat ve haller dahi böyle bir tahsis ile veriliyor. Demek, bir Tahsis Edicinin iradesiyle, bir Tercih Edicinin tercihiyle, Hikmet Sahibi bir Yaratıcının yaratmasıyladır ki sayısız yollar içinde, hikmetli bir yolda onu sevk eder, düzenli sıfatları ve halleri ona giydiriyor.

Sonra tekillikten çıkarıp birleşik bir cisme parça yapar, imkânlar artar. Çünkü o cisimde binlerce tarzda bulunabilir. Hâlbuki neticesiz o durumlar içinde, neticeli, özel bir durum ona verilir ki önemli sonuçlar ve faydalar ve o cisimde vazifeler gördürülüyor. Sonra o cisim dahi diğer bir cisme parça yaptırılıyor. İmkânlar daha da artar. Çünkü binlerce tarzda bulunabilir. İşte o binlerce tarz içinde, bir tek durum veriliyor. O durum ile mühim vazifeler gördürülüyor ve bu şekilde devam eder… Gittikçe daha ziyade kesin bir şekilde Hikmetli, İdare Edici bir Zat’ın varlığının zorunluluğunu gösteriyor. Bilgin bir Amir’in emriyle sevk edildiğini bildiriyor.

Cisim içinde cisim, birbiri içinde parça olup giden bütün bu birleşimlerde, nasıl bir asker; takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda iç içe girmiş o heyetlerden her birisine özgü birer vazifesi, hikmetli birer ilişkisi, düzenli birer hizmeti bulunuyor. Hem nasıl ki senin göz bebeğindeki bir hücrenin, gözünde bir ilişkisi ve bir vazifesi var. Senin başının genel yapısı ile ilişkili olarak dahi hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre miktar şaşırsa, sağlık ve beden idaresi bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket sinirlerine, hatta bedenin genel yapısında birer özel vazifesi, hikmetli birer durumu vardır. Binlerce imkân içinde, Hikmet Sahibi bir Sanatkâr’ın hikmetiyle o belirli durum verilmiştir.

Öyle de bu kâinattaki varlıklar, her biri kendi zatı ile, sıfatları ile çok imkân yolları içinde özel bir varlığı, hikmetli bir sureti ve faydalı sıfatları, nasıl Varlığı Zorunlu Olan’a şahitlik ederler. Öyle de birleşik yapılara girdikleri vakit, her bir birleşik yapıda daha başka bir dille yine Sanatkâr’ını ilan eder. Gittikçe, ta en büyük birleşik yapıya kadar ilişkisi, vazifesi, hizmeti itibarıyla Hikmet Sahibi Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğuna, seçimine ve iradesine şahitlik eder. Çünkü bir şeyi, bütün birleşik yapılara hikmetli ilişkileri koruyacak surette yerleştiren, bütün o birleşik yapıların Yaratıcısı olabilir. Demek bir tek şey, binlerce dille O’na şahitlik eder hükmündedir.

İşte kâinatın varlıkları kadar değil, belki varlıkların sıfatları ve birleşik yapıları adedince imkânlar noktasından da Varlığı Zorunlu Olan’ın varlığına karşı şahitlikler geliyor.

İşte ey gafil! Kâinatı dolduran bu şahitlikleri, bu sesleri işitmemek; ne derece sağır ve akılsız olmak lazım geliyor? Haydi sen söyle…

Otuz Birinci Pencere

*lekad halakne’l-insâne fî ahseni takvîm, ve fi’l-ardı âyâtun li’l-mûkınîn, ve fî enfusikum, efelâ tubsirûn*

(Andolsun, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Kesin olarak inananlar için yeryüzünde nice deliller vardır. Kendi nefislerinizde de. Görmüyor musunuz?)

Şu pencere insan penceresidir ve insanın iç dünyasına aittir. İç dünya yönünde şu pencerenin detaylarını, binlerce evliya olan muhakkikin ayrıntılı kitaplarına havale ederek, yalnız Kur’an’ın feyzinden aldığımız birkaç esasa işaret ederiz. Şöyle ki:

On Birinci Söz’de açıklandığı gibi: “İnsan, öyle kapsamlı bir nüshadır ki Cenab-ı Hak bütün isimlerini, insanın nefsi ile insana hissettiriyor.” Ayrıntılarını başka Sözlere havale edip, yalnız üç noktayı göstereceğiz.

Birinci Nokta: İnsan, üç yönden ilahi isimlere bir aynadır.

Birinci Yön: Gecede karanlığın ışığı göstermesi gibi, insan da zayıflığı ve acizliğiyle, fakirliği ve ihtiyaçlarıyla, eksikliği ve kusuruyla, Sonsuz Yücelik Sahibi bir Kudretlinin kudretini, kuvvetini, zenginliğini, rahmetini bildiriyor ve bunun gibi pek çok ilahi sıfata bu şekilde aynalık ediyor. Hatta sınırsız acizliğinde ve sonsuz zayıflığında, sayısız düşmanına karşı bir dayanak noktası aramakla, vicdan daima Varlığı Zorunlu Olan’a bakar. Hem sonsuz fakirliğinde, sonsuz ihtiyaçları içinde, sonsuz maksatlara karşı bir yardım noktası aramaya mecbur olduğundan, vicdan daima o noktadan Cömert ve Merhametli bir Zat’ın dergâhına dayanır, dua ile el açar.

Demek, her vicdanda şu dayanak noktası ve yardım noktası yönünde iki küçük pencere, Kudretli ve Merhametli Zat’ın rahmet dergâhına açılır, her zaman onunla bakabilir.

İkinci Yön aynalık ise: İnsana verilen numuneler türünden küçük ilim, kudret, görme, işitme, sahiplik, hâkimiyet gibi cüz’i özellikler ile, kâinat Sahibinin ilmine, kudretine, görmesine, işitmesine, Rabliğinin hâkimiyetine aynalık eder. Onları anlar, bildirir. Mesela, ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum, görüyorum, onun sahibiyim ve idare ediyorum. Öyle de şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve bunun gibi…

Üçüncü Yön aynalık ise: İnsan, üzerinde nakışları görünen ilahi isimlere aynalık eder. Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nın başında bir nebze açıklanan, insanın kapsamlı mahiyetinde nakışları görünen yetmişten fazla isim vardır. Mesela, yaratılışından Sanatkâr (Sâni’), Yaratıcı (Hâlık) ismini; en güzel biçimde yaratılışından Rahman ve Rahîm isimlerini; güzel terbiye edilişinden Kerîm (Cömert), Latîf (Lütufkâr) isimlerini ve bunun gibi… Bütün organları ve aletleriyle, donanımları ve azalarıyla, latifeleri ve maneviyatıyla, duyuları ve hisleriyle ayrı ayrı isimlerin ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor.

Demek, nasıl isimlerde bir İsm-i A’zam (en büyük isim) varsa, öyle de o isimlerin nakışlarında dahi bir Nakş-ı A’zam (en büyük nakış) var ki o da insandır.

Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku… Yoksa hayvan ve cansız hükmünde insan olmak ihtimali var.

İkinci Nokta: Ehadîyetin (Allah’ın her bir varlıktaki özel tecellisinin) mühim bir sırrına işaret eder. Şöyle ki:

İnsanın ruhunun bütün cesediyle öyle bir ilişkisi var ki bütün organlarını ve parçalarını birbirine yardım ettirir. Yani, ilahi iradenin bir cilvesi olan tekvinî (yaratılışla ilgili) emirler ve o emirlerden dış varlık giydirilmiş bir emir kanunu ve Rabbanî bir latife olan ruh, onların idaresinde, onların manevi seslerini hissetmesinde ve ihtiyaçlarını görmesinde birbirine engel olmaz, ruhu şaşırtmaz. Ruha nispeten uzak yakın bir hükmündedir. Birbirine perde olmaz. İsterse çoğunu birinin yardımına yetiştirir. İsterse bedenin her parçası ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hatta çok nurlanmış ise her bir parçası ile görebilir ve işitebilir.

Öyle de –ve en yüce misaller Allah’a aittir– Cenab-ı Hakk’ın, madem O’nun bir emir kanunu olan ruh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve organlarında bu durumu gösteriyor. Elbette büyük âlem olan kâinatta o Varlığı Zorunlu olan Zat’ın külli iradesine ve mutlak kudretine sayısız fiiller, sayısız sesler, sayısız dualar, sayısız işler, hiçbir şekilde O’na ağır gelmez, birbirine engel olmaz. O Yüce Yaratıcı’yı meşgul etmez, şaşırtmaz. Hepsini birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın uzak birdir. İsterse hepsini birinin yardımına gönderir. Her şey ile her şeyi görebilir, seslerini işitebilir ve her şey ile her şeyi bilir ve bunun gibi…

Üçüncü Nokta: Hayatın pek mühim bir mahiyeti ve önemli bir vazifesi var. Fakat o bahis, Hayat Penceresi’nde ve Yirminci Mektup’un Sekizinci Kelimesi’nde ayrıntılı olarak geçtiğinden ona havale edip yalnız şunu ihtar ederiz ki:

Hayatta hisler suretinde kaynayan karışmış nakışlar, pek çok isme ve zati işlere işaret eder. Son derece parlak bir surette Hayat Sahibi ve Her Şeyi Ayakta Tutan’ın zati işlerine aynalık eder. Şu sırrın açıklaması, Allah’ı tanımayanlara ve daha tam tasdik etmeyenlere karşı zamanı olmadığından kapıyı kapıyoruz.

Otuz İkinci Pencere

*Huvellezî ersele rasûlehû bi’l-hudâ ve dîni’l-hakkı li-yuzhirahû ale’d-dîni kullihî ve kefâ billâhi şehîdâ*

(Bütün dinlere üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.)

*Kul yâ eyyuhe’n-nâsu innî rasûlullâhi ileykum cemîanillezî lehû mulku’s-semâvâti ve’l-ard, lâ ilâhe illâ huve yuhyî ve yumît*

(De ki: “Ey insanlar! Ben, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan, kendisinden başka ilah bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim.”)

Şu pencere, peygamberlik semasının güneşi, belki güneşler güneşi olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın penceresidir. Şu son derece parlak, pek büyük ve çok nurlu pencerenin, Otuz Birinci Söz olan Mi’rac Risalesi’yle, On Dokuzuncu Söz olan Nübüvvet-i Ahmediye (Aleyhissalatu Vesselam) Risalesi’nde ve on dokuz işaretli olan On Dokuzuncu Mektup’ta ne derece nurlu ve açık olduğu ispat edildiğinden, o iki Söz’ü, o Mektup’u ve o Mektubun On Dokuzuncu İşaret’ini bu makamda düşünüp, sözü onlara havale ederek yalnız deriz ki:

Tevhidin konuşan bir delili olan Ahmedî Zat Aleyhissalatu Vesselam, risalet ve velayet kanatlarıyla, yani kendinden önceki bütün peygamberlerin tevatürle (kesin nakille) gelen icmalarını (görüş birliklerini) ve ondan sonraki bütün evliya ve asfiyanın icma niteliğindeki tevatürlerini içeren bir kuvvetle, bütün hayatında bütün kuvvetiyle birliği gösterip ilan etmiş ve İslam âlemi gibi geniş, parlak, nurlu bir pencereyi Allah’ı tanımaya açmıştır. İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylanî gibi milyonlarca muhakkik asfiya ve sıddıkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar. Acaba böyle bir pencereyi kapatacak bir perde var mı? Ve onu itham edip bu pencereden bakmayanın aklı var mı? Haydi sen söyle!

Otuz Üçüncü Pencere

*el-hamdu lillâhillezî enzele alâ abdihî’l-kitâbe ve lem yec’al lehû ‘ivecâ, kayyimen*

(Hamd, o Allah’a mahsustur ki kuluna Kitab’ı indirdi ve onda hiçbir eğriliğe yer vermedi. Onu dosdoğru kıldı.)

*Elif-Lâm-Râ, kitâbun enzelnâhu ileyke li-tuhrice’n-nâse mine’z-zulumâti ile’n-nûr*

(Elif, Lâm, Râ. Bu, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.)

Bütün geçmiş pencerelerin Kur’an denizinden bazı damlalar olduğunu düşün. Sonra Kur’an’da ne kadar hayat suyu hükmünde olan tevhid nurları var olduğunu kıyas edebilirsin. Fakat bütün o pencerelerin kaynağı, madeni ve aslı olan Kur’an’a son derece özet bir surette, çok basit bir tarzda bakılsa dahi, yine son derece parlak, nurlu ve kapsamlı bir penceredir.

O pencerenin ne kadar kesin, parlak ve nurlu olduğunu, Yirmi Beşinci Söz olan İ’caz-ı Kur’an Risalesi’ne ve On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’ine havale ediyoruz. Ve Kur’an’ı bize gönderen Yüce Zat’ın Rahmanî arşına niyaz edip deriz:

*Rabbenâ lâ tuâhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ, Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ, Rabbenâ tekabbel minnâ inneke ente’s-semî’u’l-alîm, ve tub aleynâ inneke ente’t-tevvâbu’r-rahîm*

(Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Rabbimiz! Bizden kabul eyle. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin. Ve tevbelerimizi kabul et. Şüphesiz sen tevbeleri çok kabul edensin, çok merhametlisin.)

*

İhtar

Şu Otuz Üç Pencereli olan Otuz Üçüncü Mektup, imanı olmayanı inşallah imana getirir. İmanı zayıf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kuvvetli ve taklidî olanın imanını tahkikî (araştırmaya dayalı) yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlettirir. İmanı geniş olana, bütün gerçek kemalatın kaynağı ve esası olan Allah’ı tanımada ilerlemeler sağlar; daha nurlu, daha parlak manzaralar açar.

İşte bunun için, “Bir pencere bana kâfi geldi, yeter” diyemezsin. Çünkü senin aklın kanaat getirdi, hissesini aldı ise kalbin de hissesini ister, ruhun da hissesini ister. Hatta hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Bu yüzden her bir pencerenin ayrı ayrı faydaları vardır.

Mi’rac Risalesi’nde asıl muhatap mümin idi; inkârcı ikinci derecede dinleme makamında idi. Şu risalede ise muhatap inkârcıdır; dinleme makamlarında mümindir. Bunu düşünüp öylece bakmalı.

Fakat maalesef önemli bir sebepten dolayı, şu mektup çok hızlı yazıldığından ve hatta müsvedde halinde kaldığından, elbette bana ait olan ifade tarzında karışıklık ve kusurlar olacaktır. Hoşgörüyle bakmalarını, ellerinden gelirse düzeltmelerini ve mağfiret ile bana dua etmelerini kardeşlerimden isterim.

*ve’s-selâmu alâ meni’ttebe’a’l-hudâ ve’l-melâmu alâ meni’ttebe’a’l-hevâ*

(Selam, hidayete uyanların üzerine olsun. Kınama ise, hevasına uyanların üzerine olsun.)

*subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm*

(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi hakkıyla bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin.)

*Allâhumme salli ve sellim alâ men erseltehû rahmeten li’l-âlemîn ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim, âmîn*

(Allah’ım! Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zata, onun ailesine ve ashabına salât ve selam eyle, âmin.)

*

[1] Dipnot: Hatta o türlerden bir kısmı vardır ki bir senedeki fertleri, Âdem zamanından kıyamete kadar vücuda gelen bütün insan fertlerinden daha fazladır.

[2] Dipnot: Şu Yirminci Pencere’nin hakikati, bir zaman Arapça bir surette şöyle kalbe gelmişti:

*Tele’luü’d-dıyâi min tenvîrike teşhîrike* (Işığın parlaması, Senin nurlandırman ve eserlerini sergilemendendir.)

*Temevvucü’l-i’sâri min tasrîfike tavzîfike* (Fırtınaların dalgalanması, Senin yönlendirmen ve görevlendirmenledir.)

*Subhâneke mâ a’zame sultâneke* (Seni tenzih ederiz, ne büyüktür saltanatın!)

*Tefeccuru’l-enhâri min tedhîrike teshîrike* (Nehirlerin fışkırması, Senin depolaman ve emre amade kılmandandır.)

*Tezeyyunu’l-ahcâri min tedbîrike tasvîrike* (Taşların süslenmesi, Senin tedbirin ve şekil vermendendir.)

*Subhâneke mâ ebde’a hikmeteke* (Seni tenzih ederiz, ne harikadır hikmetin!)

*Tebessumu’l-ezhâri min tezyînike tahsînike* (Çiçeklerin tebessümü, Senin süslemen ve güzelleştirmendendir.)

*Teberrucu’l-eśmâri min in’âmike ikrâmike* (Meyvelerin kendini göstermesi, Senin nimet vermen ve ikram etmendendir.)

*Subhâneke mâ ahsene san’ateke* (Seni tenzih ederiz, ne güzeldir sanatın!)

*Tesaccu’u’l-etyâri min intâkike irfâkike* (Kuşların ötüşmesi, Senin konuşturman ve şefkat etmendendir.)

*Tehezzucu’l-emtâri min inzâlike ifdâlike* (Yağmurların şırıltısı, Senin indirmen ve lütfetmendendir.)

*Subhâneke mâ evse’a rahmeteke* (Seni tenzih ederiz, ne geniştir rahmetin!)

*Teharruku’l-akmâri min takdîrike tedbîrike tedvîrike tenvîrike* (Ayların hareketi, Senin takdirin, tedbirin, döndürmen ve nurlandırmandandır.)

*Subhâneke mâ envere burhâneke mâ ebhere sultâneke* (Seni tenzih ederiz, ne nurludur delilin, ne göz kamaştırıcıdır saltanatın!)

[3] Dipnot: Şu pencere genel değildir. Kalp ehli ve muhabbet ehline özeldir.

Lügatçeli Metin

Otuz Üçüncü Söz

Otuz Üç Penceredir

Bir cihette Otuz Üçüncü Mektup ve bir cihette Otuz Üçüncü Söz.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.

Anlamı: Rahmân ve Rahîm (çok merhametli ve lütufkâr) Allah’ın adıyla.

سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖٓى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَهٖيدٌ

Okunuşu: Senurîhim âyâtinâ fil âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakkı, eve lem yekfi bi rabbike ennehû alâ kulli şey’in şehîd.

Anlamı: Biz onlara hem âfakta (dış dünyada), hem enfüste (kendi nefislerinde, iç dünyalarında) âyetlerimizi (delillerimizi) göstereceğiz ki, Kur’ân’ın hak olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhid olması yetmez mi? (Fussilet Sûresi, 41:53)

Sual: “Şu iki âyet-i câmianın (her şeyi içine alan iki âyetin) ifade ettiği vücub-u vücud (Allah’ın varlığının zorunlu oluşu) ve vahdaniyet-i İlahiye (Allah’ın birliği) ve evsaf (sıfatlar) ve şuunat-ı Rabbaniyeye (Rabliğe ait tecelliler/işler), âlem-i asgar (küçük âlem, yani insan) ve ekber (büyük âlem, yani kâinat) olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini (delil olma yönlerini), mücmel (özet) ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünkü münkirler (inkâr edenler), pek ileri gittiler. Ne vakte kadar وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ (Okunuşu: Ve hüve alâ kulli şey’in kadîr. Anlamı: Ve O, her şeye güç yetirendir) deyip elimizi kaldıracağız?” diyorlar.

Elcevap: Yazılan bütün otuz üç adet Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden (taşırıp akıttığı hakikat denizinden) otuz üç katredir (damladır). Onlara baksanız cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik yalnız o denizden bir katrenin reşehatına (damlacıklarına) işaret nevinden şöyle deriz ki:

Mesela, nasıl ki bir zat-ı mu’ciz-nüma (mucize gösteren bir zat), büyük bir saray yapmak istese evvela temellerini, esaslarını muntazaman (düzenli bir şekilde) hikmetle vaz’eder (koyar) ve ilerideki neticelerine ve gayelerine muvafık (uygun) bir tarzda tertip eder. Sonra menzillere, kısımlara maharetle tefrik (ayırma) ve tafsil (ayrıntılı açıklama) ediyor. Sonra o menzilleri tanzim ve tertip ediyor. Sonra nukuşlarla (nakışlarla) tezyin (süsleme) ediyor. Sonra elektrik lambalarıyla tenvir (aydınlatma) ediyor. Sonra o muhteşem ve müzeyyen (süslü) sarayda maharetini, ihsanatını (iyiliklerini, lütuflarını) tecdid etmek (yenilemek) için her bir tabakada yeni yeni icadlar (yaratmalar), tebdiller (değiştirmeler), tahviller (dönüştürmeler) yapıyor. Sonra her bir menzilde kendi makamına merbut (bağlı) bir telefon rabtedip (bağlayıp), birer pencere açarak her birinden onun makamı görünür.

Aynen öyle de وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى (Okunuşu: Ve lillâhil meselül a’lâ. Anlamı: Allah’a ait olan örnek, en yüce ve üstün olandır). Sâni’-i Zülcelal (Yücelik ve haşmet sahibi Sanatkâr), Hâkim-i Hakîm (Her şeyi hikmetle hükmeden, bütün varlıklar üzerinde hükmü geçerli, hikmet sahibi Hakim), Adl-i Hakem (Adaletli Hakem) ve bin bir esma-yı kudsiye (mukaddes isimler) ile müsemma (isimlendirilmiş) Fâtır-ı Bîmisal (emsalsiz Yaratıcı), şu âlem-i ekber (büyük âlem) olan kâinat sarayının ve hilkat şeceresinin (yaratılış ağacının) icadını irade etti (diledi). Altı günde o sarayın, o şecerenin esasatını (esaslarını) desatir-i hikmet (hikmet düsturları) ve kavanin-i ilm-i ezelîsi (ezelî ilminin kanunları) ile vaz’etti (koydu). Sonra ulvi (yüksek) ve süflî (aşağı) tabakata ve dallara ayırıp kaza ve kader desatiri (ilâhî hüküm ve takdir düsturları) ile tafsil (açıklama) ve tasvir (şekil verme) etti. Sonra her mahlukatın her taifesini (türünü) ve her tabakasını sun’ (sanat) ve inayet (yardım ve merhamet) düsturu ile tanzim etti. Sonra her şeyi, her bir âlemi ona lâyık bir tarzda, mesela semayı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi süslendirip tezyin etti. Sonra o kavanin-i külliye (küllî kanunlar) ve desatir-i umumiye (umumî düsturlar) meydanlarında esmalarını tecelli (görünme, açığa çıkma) ettirip tenvir etti. Sonra bu kanun-u küllînin tazyikinden (genel kanunun baskısından) feryat eden fertlere Rahman-ı Rahîm (Esirgeyen ve Bağışlayan) isimlerini hususi bir surette imdada yetiştirdi. Demek, o küllî ve umumî desatiri içinde hususi ihsanatı, hususi imdatları, hususi cilveleri (tecellileri, yansımaları) var ki her şey her vakit her hâceti (ihtiyacı) için ondan istimdad eder (yardım ister), ona bakabilir. Sonra her menzilden her tabakadan her âlemden her taifeden her fertten her şeyden kendini gösterecek yani vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalp içinde bir telefon bırakmış.

Şimdi şu hadsiz pencerelerden elbette haddimizin fevkinde (üstünde) olarak bahse girişmeyeceğiz. Onları ilm-i muhit-i İlahîye (Allah’ın her şeyi kuşatan ilmine) havale edip (bırakıp), yalnız âyât-ı Kur’aniyenin lemaatı (Kur’ân âyetlerinin parıltıları) olan otuz üç pencereyi Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektup’unun namazdan sonraki tesbihatın otuz üç aded-i mübareğine (mübarek sayısına) muvafık (uygun) olmak için otuz üç pencereye icmalî (özet olarak) ve muhtasar (kısa) bir surette işaret edip, izahını sair (diğer) Sözlere havale ederiz.

Birinci Pencere

Bilmüşahede (gözlemleyerek) görüyoruz ki bütün eşya, hususan zîhayat (canlı) olanların pek çok muhtelif (çeşitli) hâcatı (ihtiyaçları) ve pek çok mütenevvi metalibi (çeşitli istekleri) vardır. O matlabları (istekleri), o hâcetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münasip ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz (sınırsız) maksudların (istenilen şeylerin) en küçüğüne o muhtaçların kudreti (gücü) yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak! Zahirî (dış) ve bâtınî (iç) hâsselerin (duyguların) ve onların levazımatı (gerekli şeyleri) gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyas et.

İşte bütün onlar, birer birer, vücud-u Vâcib’e (varlığı zorunlu olan Allah’ın varlığına) şehadet ve vahdetine (birliğine) işaret ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla (toplamıyla) güneşin ziyası (ışığı), güneşi gösterdiği gibi o hal ve bu keyfiyet, perde-i gayb (görünmeyen âlemin perdesi) arkasında bir Vâcibü’l-vücud’u (varlığı zorunlu olanı), bir Vâhid-i Ehad’i (bir ve tek olanı) hem gayet Kerîm (çok cömert), Rahîm (çok merhametli), Mürebbi (terbiye edici), Müdebbir (işleri yoluna koyucu) unvanları içinde akla gösterir.

Şimdi ey münkir-i cahil (cahil inkârcı) ve ey fâsık-ı gafil (gafil günahkâr)! Bu faaliyet-i hakîmaneyi (hikmetli faaliyeti), basîraneyi (basiretli faaliyeti), rahîmaneyi (merhametli faaliyeti) ne ile izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz (güçsüz), camid (cansız) esbabla (sebeplerle) mı izah edebilirsin?

İkinci Pencere

Eşya, vücud ve teşahhusatlarında (şahsiyet kazanmalarında), nihayetsiz imkânat (imkânlar, olasılıklar) yolları içinde mütereddid (tereddüt içinde), mütehayyir (hayretler içinde), şekilsiz bir surette iken birdenbire gayet muntazam, hakîmane öyle bir teşahhus-u vechî (yüze mahsus şahsiyet, yüzün bireyselleşmesi) veriliyor ki mesela, her bir insanın yüzünde, bütün ebna-yı cinsinden (kendi cinsinden olanlardan) her birisine karşı birer alâmet-i farika (ayırt edici özellik), o küçük yüzde bulunduğu ve zahir (dış) ve bâtın (iç) duygularıyla kemal-i hikmetle (tam bir hikmetle) teçhiz edildiği (donatıldığı) cihetle o yüz, gayet parlak bir sikke-i ehadiyet (birlik mührü/parası) olduğunu ispat eder. Her bir yüz, yüzer cihetle bir Sâni’-i Hakîm’in (hikmetli Sanatkârın) vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla (toplamıyla) izhar (gösterme) ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlık’ına (Yaratıcısına) mahsus (özel) bir hâtem (mühür) olduğunu akıl gözüne gösterir.

Ey münkir (inkârcı)! Hiçbir cihetle kabil-i taklit (taklit edilebilir) olmayan şu sikkeleri ve mecmuundaki (toplamındaki) parlak sikke-i samediyeti (Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmamasını gösteren mührü) hangi tezgâha (atölyeye) havale edebilirsin (yükleyebilirsin)?

Üçüncü Pencere

Zeminin yüzünde dört yüz bin muhtelif (çeşitli) taifeden (türden) (Hâşiye[1]) ibaret olan bütün hayvanat ve nebatat (bitkiler) envaının (çeşitlerinin) ordusu; bilmüşahede (gözlemleyerek) ayrı ayrı erzakları (rızıkları), suretleri (şekilleri), silahları, libasları (elbiseleri), talimatları (yönergeleri), terhisatları (terhis edilmeleri) kemal-i mizan ve intizamla (tam bir denge ve düzenle) hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir surette tedbir ve terbiye etmek (yönetmek ve eğitmek) öyle bir sikkedir ki hiçbir şüphe kabul etmez, güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad’dir (bir ve tek olanın mührüdür).

Hadsiz (sınırsız) bir kudret (güç) ve muhit bir ilim (her şeyi kuşatan bir ilim) ve nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki o hadsiz derecede hârika (harika) olan şu idareye karışsın. Çünkü şu birbiri içinde girift (iç içe geçmiş) olan envaları (çeşitleri), milletleri, umumunu (hepsini) birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak. Halbuki فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ (Okunuşu: Fârci’il basara hel terâ min futûr. Anlamı: Haydi gözünü tekrar çevir de bir bak, bir çatlak (bozukluk) görüyor musun?) sırrıyla hiçbir karışık alâmeti yoktur. Demek ki hiçbir parmak karışamıyor.

Dördüncü Pencere

İstidat lisanıyla (yetenek diliyle) bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla (fıtrî ihtiyaç diliyle) bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ıztırarî (zaruret/çaresizlik dili) ile bütün muztarlar (çaresizler) tarafından edilen duaların makbuliyetidir (kabul edilmesidir).

İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede kabul ve icabeti (gözlemle kabul ve karşılık bulması), her biri vücuba ve vahdete (varlığı zorunlu olana ve birliğe) şehadet ve işaret ettikleri gibi mecmuu (toplamı) büyük bir mikyasta (ölçekte) bilbedahe (apaçık, kendiliğinden) bir Hâlık-ı Rahîm (merhametli Yaratıcı) ve Kerîm (cömert) ve Mücîb’e (dualara cevap verene) delâlet eder ve baktırır.

Beşinci Pencere

Görüyoruz ki eşya, hususan zîhayat olanlar, def’î gibi âni (bir anda, hemen) bir zamanda vücuda gelir. Halbuki def’î ve âni bir surette basit bir maddeden çıkan şeyler, gayet basit, şekilsiz, sanatsız olması lâzım gelirken; çok maharete muhtaç bir hüsn-ü sanatta (sanat güzelliğinde), çok zamana muhtaç ihtimamkârane (özenle) nakışlarla münakkaş (nakışlı), çok âlâta (aletlere) muhtaç acib (şaşırtıcı) sanatlarla müzeyyen (süslenmiş), çok maddelere muhtaç bir surette halk olunuyorlar (yaratılıyorlar).

İşte bu def’î ve âni bir surette bu hârika sanat ve güzel heyet (görünüş), her biri bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna (hikmet sahibi Sanatkârın varlığının zorunlu oluşuna) şehadet ve vahdet-i rububiyetine (Allah’ın tek rububiyetine/Rabliğine) işaret ettikleri gibi mecmuu (toplamı) gayet parlak bir tarzda nihayetsiz Kadîr (sonsuz güçlü), nihayetsiz Hakîm (sonsuz hikmet sahibi) bir Vâcibü’l-vücud’u (varlığı zorunlu olanı) gösterir.

Şimdi ey sersem münkir (sersem inkârcı)! Haydi bunu ne ile izah edersin? Senin gibi sersem, âciz (güçsüz), cahil tabiatla mı? Veyahut hadsiz derece hata ederek o Sâni’-i Mukaddes’e (mukaddes Sanatkâra) “tabiat” ismini verip onun mu’cizat-ı kudretini (kudret mucizelerini), o tesmiye bahanesiyle (adlandırma bahanesiyle) tabiata isnad (dayandırma) edip bin derece muhali (imkânsızı) birden irtikâb etmek (yapmak, işlemek) mi istersin?

Altıncı Pencere

اِنَّ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖى تَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖيهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرٖيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Okunuşu: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri vel fulkilletî tecrî fil bahri bimâ yenfeun nâse ve mâ enzelallâhu mines semâi min mâin fe ahyâ bihil arda ba’de mevtihâ ve besse fîhâ min kulli dâbbeh, ve tasrîfir riyâhı ves sehâbil musahhari beynes semâi vel ardı le âyâtin li kavmin ya’kılûn.

Anlamı: Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği suda ve yeryüzünde her türlü canlıyı yaymasında, rüzgârları estirmesinde, gök ile yer arasında emre âmade kılınmış bulutlarda elbette düşünen bir kavim için (ibret alınacak) nice âyetler (deliller) vardır. (Bakara Sûresi, 2:164)

Şu âyet, vücub (Allah’ın varlığının zorunlu oluşu) ve vahdeti (birliği) gösterdiği gibi bir ism-i a’zamı (Allah’ın en büyük ismini) gösteren gayet büyük bir penceredir.

İşte şu âyetin hülâsatü’l-hülâsası (hülasanın hülasası, özün özü) şudur ki kâinatın ulvi (yüksek) ve süflî (aşağı) tabakatındaki (tabakalarındaki) bütün âlemler ayrı ayrı lisanla bir tek neticeyi, yani bir tek Sâni’-i Hakîm’in (hikmet sahibi Sanatkârın) rububiyetini (Rabliğini) gösteriyorlar. Şöyle ki:

Nasıl göklerde (hattâ kozmoğrafyanın (evrenbilimin) itirafıyla dahi) gayet büyük neticeler için gayet muntazam hareketler, bir Kadîr-i Zülcelal’in (celal sahibi, kudretli Allah’ın) vücud ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini (Rabliğinin mükemmelliğini) gösterir.

Öyle de zeminde bilmüşahede (hattâ coğrafyanın şehadetiyle ve ikrarıyla (coğrafya ilminin şahitliği ve kabulüyle) gayet büyük maslahatlar (faydalar, maslahatlar) için mevsimlerdeki gibi gayet muntazam tahavvülatlar (değişimler) dahi aynı o Kadîr-i Zülcelal’in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Hem nasıl berrde ve bahirde (karada ve denizde) kemal-i rahmet ile rızıkları verilen (tam bir merhametle rızıkları verilen) ve kemal-i hikmet ile muhtelif şekiller giydirilen (tam bir hikmetle çeşitli şekiller giydirilen) ve kemal-i rububiyetle türlü türlü duygularla teçhiz edilen (tam bir Rablikle türlü türlü duygularla donatılan) bütün hayvanat, birer birer yine o Kadîr-i Zülcelal’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla (toplamıyla) gayet geniş bir mikyasta (ölçekte) azamet-i uluhiyetini (uluhiyetinin azametini) ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Öyle de bağlardaki muntazam nebatat ve nebatatın gösterdikleri müzeyyen çiçekler (süslü çiçekler) ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun meyveler (dengeli, ölçülü meyveler) ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar, birer birer yine o Sâni’-i Hakîm’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, külliyetleriyle (genel olarak) gayet şaşaalı (görkemli) bir surette cemal-i rahmetini (rahmetinin güzelliğini) ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Hem nasıl cevv-i semadaki (gökyüzü atmosferindeki) bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faydalar ve semereler (meyveler) için tavzif edilen (görevlendirilen) ve gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücubunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Öyle de zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki madenlerin ayrı ayrı hâsiyetleriyle (özellikleriyle) beraber ayrı ayrı maslahatlar için ihzar ve iddiharları (hazırlanmaları ve depolanmaları), dağ metanetinde (sağlamlığında) bir kuvvetle yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Hem nasıl sahralarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri, her biri bir Sâni’-i Hakîm’in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla (toplamıyla) haşmet-i saltanatını (saltanatının görkemini) ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Öyle de bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntazamaları (düzenli şekilleri) ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârane mevzun hareketleri (çekici ve ölçülü hareketleri), yapraklar adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücudunu (varlığının zorunlu oluşunu) ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Hem nasıl bütün ecsâm-ı nâmiyede (büyüyen cisimlerde), büyümek zamanında muntazaman hareketleri ve türlü türlü âlât (aletler) ile teçhizleri (donatılmaları) ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârane teveccühleri (şuurlu yönelişleri), her biri ferden ferdâ (tek tek) yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret eder. Ve heyet-i mecmuasıyla gayet büyük bir mikyasta ihata-i kudretini (kudretinin kuşatıcılığını) ve şümul-ü hikmetini (hikmetinin her şeyi kapsayıcılığını) ve cemal-i sanatını (sanatının güzelliğini) ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Öyle de bütün hayvanî cesetlerde kemal-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazat (donanımlar) ile kemal-i intizam ile teslih etmek (tam bir düzenle silahlandırmak/donatmak), türlü türlü hizmetlerde kemal-i hikmetle göndermek, hayvanat adedince belki cihazatları sayısınca yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ve işaret ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla gayet parlak bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Hem nasıl bütün kalplere, insan ise her nevi ulûm (ilimler) ve hakikatleri bildiren, hayvan ise her nevi hâcetlerinin tedarikini (ihtiyaçlarının karşılanmasını) öğreten bütün ilhamat-ı gaybiye (gaybî ilhamlar), bir Rabb-i Rahîm’in (merhametli Rabbin) vücudunu ihsas eder (hissettirir) ve rububiyetine işaret eder.

Öyle de gözlere kâinat bostanındaki manevî çiçekleri toplayan şuâat-ı ayniye (göz ışınları) gibi zahirî ve bâtınî bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere her biri birer anahtar olmaları, yine o Sâni’-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm (her şeyi en güzel şekilde yaratan, bilen Allah), o Hâlık-ı Rahîm (merhametli Yaratıcı), o Rezzak-ı Kerîm’in (cömert Rızık Vericinin) vücub-u vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemal-i rububiyetini güneş gibi gösterir.

İşte şu yukarıda geçen on iki ayrı ayrı pencerelerden, on iki vecihten (yönden) bir pencere-i a’zam (en büyük pencere) açılıyor ki on iki renkli bir ziya-yı hakikat (hakikat ışığı) ile Cenab-ı Hakk’ın ehadiyetini (Allah’ın mutlak birliğini), vahdaniyetini (birliğini) ve kemal-i rububiyetini gösterir.

İşte ey bedbaht münkir (ey talihsiz inkârcı)! Şu daire-i arz (dünya dairesi) kadar, belki medar-ı senevîsi (yıllık yörüngesi) kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Ve güneş gibi parlak olan şu maden-i nuru (nur madenini) ne ile söndürebilirsin ve hangi perde-i gaflette (gaflet perdesinde) saklayabilirsin?

Yedinci Pencere

Şu kâinat yüzünde serpilen masnuatın (sanatlı eserlerin) kemal-i intizamları (kusursuz düzenleri) ve kemal-i mevzuniyetleri (kusursuz ölçülü oluşları) ve kemal-i ziynetleri (kusursuz güzellikleri) ve icadlarının suhuleti (kolaylığı) ve birbirine benzemeleri ve bir tek fıtrat (yaratılış) izhar (gösterme) etmeleri, nasıl ki bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini (tam kudretini) ve vahdetini gayet geniş bir mikyasta gösteriyorlar.

Öyle de camid (cansız) ve basit unsurlardan, hadsiz ve ayrı ayrı ve muntazam mürekkebatın (bileşiklerin) icadı, mürekkebat adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gayet parlak bir tarzda kemal-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi…

Terkibat-ı mevcudat (varlıkların terkibi) tabir edilen (adlandırılan) terkip ve tahlil (birleştirme ve ayrıştırma) hengâmındaki teceddüdde (yenilenmede) nihayet derecede ihtilat (karışma) ve karışma içinde nihayet derecede bir imtiyaz (ayırt edilme) ve tefrik (ayırma) ile mesela, topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak bir surette sümbüllerini (filizlerini) ve vücudlarını temyiz (ayırt etme) ve tefrik etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrat-ı bedene (vücut hücrelerine) karışık bir surette giden gıdaî maddeleri kemal-i hikmetle ve kemal-i mizanla (tam bir dengeyle) ayırıp tefrik etmek, yine o Hakîm-i Mutlak (mutlak hikmet sahibi) ve o Alîm-i Mutlak (mutlak ilim sahibi) ve o Kadîr-i Mutlak’ın (mutlak güç sahibi) vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi…

Zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemal-i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulatını ondan almak ve o camide, âcize (güçsüze), cahile (bilmeyene) olan zerrata (zerrelere) gayet şuurkârane (şuurlu bir şekilde) ve gayet hakîmane ve muktedirane (güçlü bir şekilde) hadsiz muntazam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelal’in ve o Sâni’-i Zülkemal’in (kemal sahibi Sanatkârın) vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve azamet-i rububiyetini (Rabliğinin azametini) ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

İşte bu dört yol ile büyük bir pencere marifetullaha (Allah’ı tanımaya) açılır. Ve büyük bir mikyasta bir Sâni’-i Hakîm’i akla gösterir.

Şimdi ey bedbaht gafil (talihsiz gafil)! Şu halde onu görmek ve tanımak istemezsen aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul.

Sekizinci Pencere

Nev-i beşerdeki (insan türündeki) bütün ervah-ı neyyire ashabı (aydınlık ruh sahipleri) olan enbiyalar (aleyhimüsselâm) (Peygamberler [Allah’ın selamı ve bereketi onlara olsun]), bâhir (açık) ve zahir (belli) mu’cizatlarına (mucizelerine) istinad ederek (dayanarak) ve bütün kulûb-ü münevvere aktabı (aydınlanmış kalplerin kutupları) olan evliyalar (veliler), keşif (ilham yoluyla bilme) ve kerametlerine (olağanüstü hallerine) itimat ederek (güvenerek) ve bütün ukûl-ü nuraniye erbabı (nurlu akıl sahipleri) olan asfiyalar (Allah dostları, saf kalpli âlimler), tahkikatlarına (araştırmalarına) istinad ederek bir tek Vâhid-i Ehad (bir ve tek olan), Vâcibü’l-vücud (varlığı zorunlu olan), Hâlık-ı külli şey’in (her şeyin Yaratıcısı’nın) vücub-u vücuduna ve vahdetine ve kemal-i rububiyetine şehadetleri, pek büyük ve nurani bir penceredir. Hem her vakit o makam-ı rububiyeti (Rablik makamını) göstermektedir.

Ey bîçare münkir (çaresiz inkârcı)! Kime güveniyorsun ki bunları dinlemiyorsun? Veyahut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu zannediyorsun?

Dokuzuncu Pencere

Kâinattaki ibadat-ı umumiye (genel ibadetler), bilbedahe (apaçık bir şekilde) bir Mabud-u Mutlak’ı (mutlak Mabud’u, kulluk edileni) gösteriyor. Evet, âlem-i ervaha ve bâtına (ruhlar âlemine ve gayb âlemine) giden ve ruhanî ve meleklerle görüşen zatların şehadetleriyle sabit (kesinleşen) olan umum ruhanî ve melaikelerin kemal-i imtisal ile ubudiyetleri (tam bir itaatle kullukları) ve bilmüşahede bütün zîhayatların kemal-i intizamla ubudiyetkârane vazifeler görmeleri (tam bir düzenle kulluk vazifeleri yapmaları) ve bilmüşahede anâsır (elementler) gibi bütün cemadatın (cansız varlıkların) kemal-i itaatle ubudiyetkârane hizmetleri (tam bir itaatle kulluk hizmetleri), bir Mabud-u Bi’l-hakk’ın (hak Mabud’un, hakkıyla kendisine kulluk edilene) vücub-u vücudunu ve vahdetini gösterdiği gibi…

Her bir taifesi (grubu) icma ve tevatür (ittifak ve çok sayıda rivayetle gelme) kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatli marifetleri (Allah’ı bilenlerin hakikatli bilgileri), bütün şâkirler (şükredenler) taifesinin semeredar (verimli) şükürleri ve bütün zâkirlerin (Allah’ı zikredenlerin) feyizli (bereketli) zikirleri ve bütün hâmidlerin (hamdedenlerin) nimet artıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin (birleyenlerin, tevhid edenlerin) bürhanlı (delilli) tevhidleri ve tavsifleri (nitelendirmeleri) ve bütün muhiblerin (sevenlerin) hakiki muhabbet ve aşkları ve bütün müridlerin (irade edenlerin, isteyenlerin) sadık irade ve rağbetleri (istekleri) ve bütün münîblerin (Allah’a dönenlerin) ciddi talep ve inabeleri (yönelişleri), yine Maruf (tanınan), Mezkûr (zikredilen), Meşkûr (şükredilen), Mahmud (hamdedilen), Vâhid (bir), Mahbub (sevilen), Mergub (arzulanan), Maksud (kasıt olunan) olan o Mabud-u Ezelî’nin (ezelî Mabud’un) vücub-u vücudunu ve kemal-i rububiyetini ve vahdetini gösterdiği gibi…

Kâmil (olgun) insanlardaki bütün makbul (kabul edilmiş) ibadatın ve o makbul ibadatın neticesinden hasıl (meydana gelen) olan füyuzat (feyizler, bereketler) ve münâcat (yalvarışlar), müşahedat (gözlemler) ve keşfiyat (keşifler), yine o Mevcud-u Lemyezel (başlangıcı olmayan, hep var olan) ve o Mabud-u Lâyezal’in (sonu olmayan, hep Mabud olanın) vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

İşte şu üç cihette ziyadar (ışıklı) büyük bir pencere, vahdaniyete (birliğe) açılır.

Onuncu Pencere

وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهٖ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا

Okunuşu: Ve enzele mines semâi mâen fe ahrece bihî mines semerâti rızkan lekum ve sahhara lekumul fulke li tecriye fil bahri bi emrihî ve sahhara lekumul enhâr. Ve sahhara lekumuş şemse vel kamere dâibeyn. Ve sahhara lekumul leyle ven nehâr. Ve âtâkum min kulli mâ seeltumûh. Ve in teuddû ni’metallâhi lâ tuhsûhâ.

Anlamı: Ve gökten bir su indirip onunla size rızık olarak ürünler çıkardı. Ve emriyle denizde akıp gitmeleri için gemileri de size boyun eğdirdi. Irmakları da hizmetinize verdi. Güneşi ve Ay’ı da, belirli yörüngelerinde durmaksızın dönenler olarak size boyun eğdirdi. Geceyi ve gündüzü de size boyun eğdirdi. Ve size istediğiniz her şeyden verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız, onları sayamazsınız. (İbrahim Sûresi, 14:32-34)

Şu kâinattaki mevcudatın birbirine teavünü (yardımlaşması), tecavübü (karşılıklı cevap vermesi), tesanüdü (dayanışması) gösterir ki umum (bütün) mahlukat; bir tek Mürebbi’nin (terbiye edicinin) terbiyesindedirler, bir tek Müdebbir’in (işleri düzenleyenin) idaresindedirler, bir tek Mutasarrıf’ın taht-ı tasarrufundadırlar (her türlü tasarruf ve yönetim yetkisi altında), bir tek Seyyid’in (Efendi’nin) hizmetkârlarıdırlar.

Çünkü zemindeki zîhayatlara levazımat-ı hayatiyeyi (hayatî ihtiyaçları) emr-i Rabbanî (Allah’ın emri) ile pişiren güneşten ve takvimcilik eden kamerden (aydan) tut tâ ziya (ışık), hava, mâ (su), gıdanın zîhayatların imdadına koşmalarına ve nebatatın (bitkilerin) dahi hayvanatın imdadına koşmalarına ve hayvanat dahi insanların imdadına koşmalarına, hattâ aza-yı bedenin (beden uzuvlarının) birbirinin muavenetine (yardımına) koşmalarına ve hattâ gıda zerratının (zerrelerinin) hüceyrat-ı bedeniyenin (beden hücrelerinin) imdadına koşmalarına kadar cari olan (devam eden) bir düstur-u teavün (yardımlaşma kanunu) ile camid ve şuursuz olan o mevcudat-ı müteavine (birbirine yardım eden varlıklar), bir kanun-u kerem (cömertlik kanunu), bir namus-u şefkat (şefkat yasası), bir düstur-u rahmet (rahmet düsturu) altında gayet hakîmane, kerîmane birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-yı hâcetine (ihtiyaç sesine) cevap vermek, birbirini takviye etmek (güçlendirmek), elbette bilbedahe (apaçık) bir tek, yekta (eşsiz), Vâhid-i Ehad (bir ve tek), Ferd-i Samed (tek ve bütün ihtiyaçların kendisine arz edildiği), Kadîr-i Mutlak (mutlak güç sahibi), Alîm-i Mutlak (mutlak ilim sahibi), Rahîm-i Mutlak (mutlak merhamet sahibi), Kerîm-i Mutlak (mutlak cömertlik sahibi) bir Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un (varlığı zorunlu olan Zat’ın) hizmetkârları ve memurları ve masnuları (sanatlı eserleri) olduklarını gösterir.

İşte ey bîçare müflis felsefî (çaresiz, iflas etmiş filozof)! Bu muazzam (ulu) pencereye ne diyorsun? Senin tesadüfün buna karışabilir mi?

On Birinci Pencere

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

Okunuşu: Elâ bi zikrillâhi tatmeinnul kulûb.

Anlamı: Bilin ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. (Ra’d Sûresi, 13:28)

Bütün ervah (ruhlar) ve kulûbün (kalplerin) dalaletten neş’et eden ızdırabat (sapıklıktan doğan sıkıntılar) ve keşmekeş (karışıklık) ve ızdırabattan neş’et eden manevî elemlerden (sıkıntılardan doğan manevi acılardan) kurtulmaları, bir tek Hâlık’ı (Yaratıcıyı) tanımakla olur. Bütün mevcudatı (varlıkları), bir tek Sâni’e (Sanatkâra) vermekle necat (kurtuluş) buluyorlar. Bir tek Allah’ın zikriyle mutmain olurlar (huzur bulurlar, tatmin olurlar).

Çünkü hadsiz mevcudat bir tek zata verilmezse (Yirmi İkinci Söz’de kat’î ispat edildiği gibi (kesin olarak ispatlandığı gibi)) o zaman her bir tek şeyi, hadsiz esbaba (sebeplere) isnad (dayandırma) etmek lâzım gelir ki o halde bir tek şeyin vücudu, umum mevcudat kadar müşkül (zor) olur. Çünkü Allah’a verse hadsiz eşyayı bir zata verir. Ona vermezse her bir şeyi hadsiz esbaba vermek lâzım gelir. O vakit bir meyve, kâinat kadar müşkülat (zorluklar) peyda eder (ortaya çıkarır), belki daha ziyade müşkülat olur. Çünkü nasıl bir nefer (asker) yüz muhtelif adamın idaresine verilse yüz müşkülat olur. Ve yüz nefer, bir zabitin idaresine verilse bir nefer hükmünde kolay olur. Öyle de çok muhtelif esbabın bir tek şeyin icadında ittifakları (birleşmeleri), yüz derece müşkülatlı olur. Ve pek çok eşyanın icadı, bir tek zata verilse yüz derece kolay olur.

İşte mahiyet-i insaniyedeki (insan mahiyetindeki) merak ve taleb-i hakikat (hakikat arayışı) cihetinden gelen nihayetsiz ızdıraptan kurtaracak yalnız tevhid-i Hâlık (Yaratıcıyı birleme) ve marifet-i İlahiyedir (Allah bilgisi). Madem küfürde ve şirkte nihayetsiz müşkülat ve ızdırabat var. Elbette o yol muhaldir (imkânsızdır), hakikati yoktur. Madem tevhidde, mevcudatın yaratılışındaki suhulete (kolaylığa) ve kesrete (çokluğa) ve hüsn-ü sanata (sanat güzelliğine) muvafık (uygun) olarak nihayetsiz suhulet ve kolaylık var. Elbette o yol vâcibdir (gereklidir), hakikattir.

İşte ey bedbaht ehl-i dalalet (talihsiz sapkınlık ehli)! Bak, dalalet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli! Ne zorun var ki oradan gidiyorsun? Hem bak, iman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safalı (ferahlatıcı)! Oraya gir, kurtul.

On İkinci Pencere

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰى ۞ اَلَّذٖى خَلَقَ فَسَوّٰى ۞ وَالَّذٖى قَدَّرَ فَهَدٰى

Okunuşu: Sebbihi isme rabbikel a’lâ. Ellezî haleka fe sevvâ. Vellezî kaddere fe hedâ.

Anlamı: Yüce Rabbinin ismini tesbih et. O ki yarattı da şekil verdi. O ki takdir etti de yol gösterdi. (A’lâ Sûresi, 87:1-3)

Sırrınca umum eşyada hususan zîhayat masnularda (sanatlı eserlerde) hikmetli bir kalıptan çıkmış gibi her şeye bir miktar-ı muntazam (düzenli bir ölçü) ve bir suret, hikmetle verildiği ve o suret ve o miktarda maslahatlar (faydalar) ve faydalar için eğri büğrü hudutlar bulunması… Hem müddet-i hayatlarında değiştirdikleri suret-i libasları (elbise şekilleri) ve miktarları yine hikmetlere, maslahatlara muvafık (uygun) bir tarzda mukadderat-ı hayatiyeden terkip edilen manevî ve muntazam birer suret, birer miktar bulunması, bilbedahe (apaçık) gösterir ki bir Kadîr-i Zülcelal’in (celal sahibi, kudretli Allah’ın) ve bir Hakîm-i Zülkemal’in (kemal sahibi, hikmetli Allah’ın) kader dairesinde suretleri ve biçimleri tertip edilen ve kudretin destgâhında (atölyesinde) vücudları verilen o hadsiz masnuat, o zatın vücub-u vücuduna delâlet ve vahdetine ve kemal-i kudretine hadsiz lisan ile şehadet ederler.

Sen kendi cismine ve azalarına (organlarına) ve onlardaki eğri büğrü yerlerin meyvelerine (sonuçlarına) ve faydalarına bak. Kemal-i hikmet içinde kemal-i kudreti gör.

On Üçüncü Pencere

وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Okunuşu: Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdih.

Anlamı: Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)

Sırrınca her şey, lisan-ı mahsusuyla (kendine özel diliyle) Hâlık’ını (Yaratıcısını) yâd eder (anar), takdis eder (kutsar). Evet, bütün mevcudatın lisan-ı hal (hal dili) ve kāl (söz dili) ile ettiği tesbihat (Allah’ı anma ve yüceltme), bir tek Zat-ı Mukaddes’in (kutsal Zat’ın) vücudunu gösteriyor. Evet, fıtratın (yaratılışın) şehadeti reddedilmez. Delâlet-i hal (halin delaleti) ise hususan çok cihetlerle gelse şüphe getirmez.

Bak hadsiz fıtrî şehadeti tazammun eden (fıtrî şahitliği içeren) ve nihayetsiz tarzlarda lisan-ı hal ile delâlet eden (delil olan) ve mütedâhil daireler (iç içe geçmiş daireler) gibi bir tek merkeze bakan şu mevcudatın muntazam suretleri, her biri birer dildir. Ve mevzun heyetleri (ölçülü, dengeli yapıları), her biri birer lisan-ı şehadettir (şahitlik dilidir). Ve mükemmel hayatları, her biri birer lisan-ı tesbihtir (tesbih dilidir) ki Yirmi Dördüncü Söz’de kat’î ispat edildiği gibi o bütün diller ile pek zahir (açık) bir surette tesbihatları ve tahiyyatları (selamlamaları) ve bir tek mukaddes zata şehadetleri, ziya (ışık) güneşi gösterdiği gibi bir Zat-ı Vâcibü’l-vücud’u (varlığı zorunlu olan Zat’ı) gösterir ve kemal-i uluhiyetine (ilahlığının mükemmelliğine) delâlet eder.

On Dördüncü Pencere

قُلْ مَنْ بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ ۞ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ ۞ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ۞ اِنَّ رَبّٖى عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ حَفٖيظٌ

Okunuşu: Kul men biyedihî melekûtü kulli şey’in. Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinuh. Mâ min dâbbetin illâ huve âhızun bi nâsıyetihâ. İnne rabbî alâ kulli şey’in hafîz.

Anlamı: De ki: Her şeyin hükümranlığı elinde olan kimdir? (Mü’minun Sûresi, 23:88). Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim yanımızda olmasın. (Hicr Sûresi, 15:21). Hiçbir canlı yoktur ki, O alnından (perçeminden) tutmuş olmasın. (Hud Sûresi, 11:56). Şüphesiz Rabbim her şeyi gözetip koruyandır. (Hud Sûresi, 11:57)

Sırlarınca her şey, her şeyinde ve her şe’ninde (halinde, işinde) tek bir Hâlık-ı Zülcelal’e (celal sahibi Yaratıcıya) muhtaçtır.

Evet, kâinattaki mevcudata bakıyoruz ve görüyoruz ki zaaf-ı mutlak (mutlak zayıflık) içinde bir kuvvet-i mutlaka (mutlak kuvvet) tezahüratı (belirtileri) var. Ve acz-i mutlak (mutlak acizlik) içinde bir kudret-i mutlakanın (mutlak kudretin) âsârı (eserleri) görünüyor. Mesela, nebatatın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibahları zamanında (hayat düğümlerinin uyanışları sırasında) gösterdikleri hârika (harika) vaziyetleri gibi.

Hem fakr-ı mutlak (mutlak fakirlik) ve kuruluk içinde bir gına-i mutlakın (mutlak zenginliğin) tezahüratı var, kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakiraneleri (fakir halleri) ve baharda şaşaalı (görkemli) servet ve gınaları (zenginlikleri) gibi.

Hem cümud-u mutlak (mutlak donukluk) içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhatı (mutlak hayatın sızıntıları) görünüyor, anâsır-ı camidenin (cansız elementlerin) zîhayat maddelere inkılabı (dönüşmesi) gibi.

Hem bir cehl-i mutlak (mutlak cahillik) içinde muhit bir şuurun (kuşatıcı bir şuurun) tezahüratı görünüyor, zerrelerden yıldızlara kadar her şeyin harekâtında nizamat-ı âleme (hareketlerinde âlem nizamına) ve mesalih-i hayata (hayatın maslahatlarına) ve metalib-i hikmete (hikmetin taleplerine) muvafık (uygun) bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârane vaziyetleri (şuurlu halleri) gibi.

İşte bu acz içindeki kudret ve zaaf içindeki kuvvet ve fakr içindeki servet ve gına ve cümud ve cehil içindeki hayat ve şuur, bilbedahe ve bizzarure (zaruretle) bir Kadîr-i Mutlak (mutlak güç sahibi) ve Kaviyy-i Mutlak (mutlak kuvvet sahibi) ve Ganiyy-i Mutlak (mutlak zengin) ve Alîm-i Mutlak (mutlak ilim sahibi) ve Hayy-ı Kayyum (Hayat sahibi ve her şeyi ayakta tutan) bir zatın vücub-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar. Heyet-i mecmuasıyla büyük bir mikyasta bir cadde-i nuraniyeyi (nurlu bir caddeyi) gösterir.

İşte ey tabiat bataklığına düşen gafil (tabiat bataklığına düşen gafil)! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlahiyeyi tanımazsan her bir şeye, hattâ her bir zerreye, hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve maharet, belki ekser (çoğu) eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, her şeyde bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir.

On Beşinci Pencere

اَلَّذٖٓى اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ

Okunuşu: Ellezî ahsene külle şey’in halekahu.

Anlamı: O ki, yarattığı her şeyi en güzel yapmıştır. (Secde Sûresi, 32:7)

Sırrınca her şeye, o şeyin kabiliyet-i mahiyetine (mahiyetinin/özelliğinin kabiliyetine) göre kemal-i mizan ve intizam ile biçilip (tam bir denge ve düzenle biçilip) hüsn-ü sanat (sanat güzelliği) ile tertip edilip en kısa yolda, en güzel bir surette, en hafif bir tarzda, istimalce (kullanım açısından) en kolay bir şekilde (mesela, kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve istimal etmelerine bak) hem israfsız (israf olmadan), hikmetli bir tarzda vücud vermek, suret giydirmek, eşya adedince diller ile bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlak’a (mutlak güçlü ve her şeyi bilen Allah’a) işaret ederler.

On Altıncı Pencere

Rûy-i zeminde (yer yüzünde) mevsim be-mevsim tazelenen mahlukatın icad ve tedbirlerindeki intizamat (düzenlilikler) ve tanzimat (düzenlemeler), bilbedahe (apaçık bir şekilde) bir hikmet-i âmme (genel bir hikmeti) gösterir. Sıfat, mevsufsuz (sıfatlanmış varlıksız) olmadığından elbette o hikmet-i âmme, bizzarure (zaruretle, kesinlikle) bir Hakîm’i gösterir.

Hem o perde-i hikmet içinde hârika tezyinat (süslemeler), bilbedahe bir inayet-i tamme (tam bir inayeti) gösterir. Ve o inayet-i tamme, bizzarure inayetkâr bir Hâlık-ı Kerîm’i (inayet sahibi, kerem sahibi bir Yaratıcıyı) gösterir.

Ve o perde-i inayette (inayet perdesinde) umuma şâmil (herkesi kapsayan) bir taltifat (ödüllendirme) ve ihsanat (iyilikler), bilbedahe bir rahmet-i vâsiayı (geniş bir rahmeti) gösterir. Ve o rahmet-i vâsia, bizzarure bir Rahman-ı Rahîm’i (çok esirgeyen ve çok bağışlayan Allah’ı) gösterir.

Ve o perde-i rahmet üstünde dahi bütün rızka muhtaç zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda iaşeleri (beslenmeleri) ve irzakları (rızıklandırılmaları), bilbedahe terbiyekârane bir rezzakıyet (terbiye edici bir rızık vericiliği) ve şefkatkârane bir rububiyeti (şefkatli bir Rabliği) gösterir. Ve o terbiye ve idare, bizzarure bir Rezzak-ı Kerîm’i (cömert Rezzak’ı) gösterir.

Evet, zeminin yüzünde kemal-i hikmetle terbiye edilen ve kemal-i inayetle tezyin edilen ve kemal-i rahmetle taltif edilen ve kemal-i şefkatle iaşe edilen bütün mahlukat, birer birer bir Sâni’-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak’ın vücubuna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi yeryüzünün mecmuunda (toplamında) tezahür eden (ortaya çıkan) ve umumunda görülen ve kasd (kasıt) ve iradeyi (dilemeyi) bilbedahe gösteren hikmet-i âmme (genel hikmet); ve hikmeti dahi tazammun eden (içeren) umum masnuata (sanatlı eserlere) şâmil inayet-i tamme (tam inayet); ve inayet ve hikmeti tazammun eden ve umum mevcudat-ı arziyeye (yeryüzü varlıklarına) şâmil olan rahmet-i vâsia; ve rahmet ve hikmet ve inayeti de tazammun eden umum zîhayata şâmil bir surette ve gayet kerîmane bir tarzda olan rızık ve iaşe-i umumiyeyi (genel beslenmeyi) birden nazara al, bak.

Nasıl ki elvan-ı seb’a (yedi renk), ziyayı (ışığı) teşkil eder. Ve yeryüzünü tenvir (aydınlatma) eden o ziya, nasıl şüphesiz güneşi gösterir. Öyle de o hikmet içindeki inayet ve inayet içindeki rahmet ve rahmet içindeki iaşe-i rızkî (rızıkla besleme), nihayet derecede Hakîm (hikmetli), Kerîm (cömert), Rahîm (merhametli), Rezzak (rızık verici) bir Vâcibü’l-vücud’un (varlığı zorunlu olanın) vahdetini ve kemal-i rububiyetini büyük bir mikyasta, yüksek bir derecede, parlak bir surette gösterir.

İşte ey sersem münkir-i gafil (sersem, gafil inkârcı)! Göz önündeki bu hakîmane (hikmetli), kerîmane (cömertçe), rahîmane (merhametli), rezzakane (rızık verici) terbiyeti ve bu acib (şaşırtıcı) ve hârika ve mu’cize (mucize) keyfiyeti (niteliği) ne ile izah edebilirsin? Senin gibi serseri tesadüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz (güçsüz), camid (cansız), cahil esbabla (sebeplerle) mı? Yoksa nihayetsiz derecede mukaddes (kutsal), münezzeh (noksanlıklardan arınmış) ve müberra (temizlenmiş), muallâ (yüce) ve nihayetsiz derecede Kadîr (güçlü), Alîm (bilen), Semî’ (işiten), Basîr (gören) olan Zat-ı Zülcelal’e (celal sahibi Zat’a) nihayetsiz derecede âciz, cahil, sağır, kör, mümkin (sonradan var olmuş, varlığı zorunlu olmayan), miskin (zavallı) olan “tabiat” namını (ismini) verip nihayetsiz hata işlemek mi istersin? Hem güneş gibi parlak şu hakikati, hangi kuvvet ile söndürebilirsin? Hangi perde-i gaflet (gaflet perdesi) altında saklayabilirsin?

On Yedinci Pencere

اِنَّ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِنٖينَ

Okunuşu: İnne fîs semâvâti vel ardı le âyâtin lil mu’minîn.

Anlamı: Şüphesiz göklerde ve yerde iman edenler için deliller vardır. (Câsiye Sûresi, 45:3)

Zeminin yüzünü yaz zamanında temaşa edip (seyredip) görüyoruz ki icad-ı eşyada (eşyanın yaratılışında), müşevveşiyeti iktiza eden (karışıklığı gerektiren) ve intizamsızlığa sebep olan nihayetsiz sehavet (cömertlik) ve bir cûd-u mutlak (mutlak cömertlik), gayet derecede bir insicam (uyum) ve intizam içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü tezyin eden bütün nebatatı gör.

Hem mizansızlığı (dengesizliği) ve kabalığı iktiza eden icad-ı eşyadaki sürat-i mutlaka (mutlak hız) dahi kemal-i mevzuniyet (tam bir ölçülü oluş) içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak.

Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden kesret-i mutlaka (mutlak çokluk) dahi kemal-i hüsn-ü sanat (tam bir sanat güzelliği) içinde görünüyor. İşte yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak.

Hem sanatsızlığı, basitliği iktiza eden icad-ı eşyadaki suhulet-i mutlaka (mutlak kolaylık) dahi nihayetsiz derecede sanatkârlık ve maharet ve ihtimamkârlık (özenlilik) içinde görünüyor. İşte yeryüzündeki ağaç ve nebatat cihazatının sandukçaları ve programları ve tarihçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan (hayat hikayelerinin küçük kutuları hükmünde olan) bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak.

Hem ihtilaf (ayrılık) ve ayrılığı iktiza eden uzaklık ve bu’d-u mutlak (mutlak uzaklık) dahi bir ittifak-ı mutlak (mutlak birlik) içinde görünüyor. İşte bütün aktar-ı zeminde (yerin her tarafında) zer’edilen (ekilen) her nevi hububata (tahıllara) bak.

Hem karışmayı ve bulaşmayı iktiza eden kemal-i ihtilat (tam karışıklık), bilakis (aksine) kemal-i imtiyaz (tam bir ayırt edicilik) ve tefrik (ayırma) içinde görünüyor. İşte bütün yer altına karışık atılan ve madde itibarıyla birbirine benzeyen tohumların sümbül vaktinde kemal-i imtiyazları (filizlenme zamanındaki tam ayırt edilmeleri) ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemal-i imtiyaz ile tefrikleri ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif aza (organ) ve hüceyrata (hücrelere) göre kemal-i imtiyazla ayrılmalarına bak. Kemal-i hikmet içinde kemal-i kudreti gör.

Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gayet derecede mebzuliyet (bolluk) ve nihayet derecede ucuzluk dahi yeryüzünde masnuatça (sanatlı eserler açısından), sanatça (sanatsal açıdan) nihayet derecede kıymettar ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte o hadsiz acayib-i sanat (sanat harikaları) içinde yeryüzünün Rahmanî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nevilerine bak. Kemal-i rahmeti, kemal-i sanat içinde gör.

İşte bütün rûy-i zeminde (yer yüzünde) gayet kıymettarlık ile beraber hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz ihtilat ve karışıklık ile beraber hadsiz imtiyaz ve tefrik; ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde gayet uzaklık ile beraber son derecede muvafakat (uygunluk) ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde gayet derecede suhulet ve kolaylık ile beraber gayet derecede ihtimamkârane yapılış (özenli yapılış); ve gayet derecede güzel yapılış içerisinde sürat-i mutlaka (mutlak hız) ve çabuklukla beraber gayet derecede mevzun (ölçülü) ve mizanlı ve israfsızlık; ve gayet derecede israfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret (çokluk) ile beraber son derecede hüsn-ü sanat (sanat güzelliği); ve son derece hüsn-ü sanat içinde nihayet derecede sehavet ile beraber intizam-ı mutlak (mutlak düzen) elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi; bir Kadîr-i Zülcelal’in (celal sahibi, kudretli Allah’ın), bir Hakîm-i Zülkemal’in (kemal sahibi, hikmetli Allah’ın), bir Rahîm-i Zülcemal’in (cemal sahibi, merhametli Allah’ın) vücub-u vücuduna ve kemal-i kudretine ve cemal-i rububiyetine (Rabliğinin güzelliğine) ve vahdaniyetine ve ehadiyetine şehadet ederler لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى (Okunuşu: Lehül esmâul husnâ. Anlamı: En güzel isimler O’nundur) sırrını gösterirler.

Şimdi ey bîçare cahil, gafil, muannid (inatçı), muattıl (Allah’ın sıfatlarını inkâr eden)! Bu hakikat-i uzmayı (en yüce hakikati) ne ile tefsir (açıklama) edebilirsin? Bu nihayet derecede mu’cize ve hârika keyfiyeti ne ile izah edebilirsin? Bu hadsiz derecede acib şu sanatları neye isnad (dayandırma) edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti (gaflet perdesini) atıp kapatabilirsin? Senin tesadüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuursuz yoldaşın ve dalalette istinadgâhın (dayanağın) ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece muhal değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birinin tabiata havalesi, bin derece muhal olmuyor mu? Yoksa camid, âciz tabiatın; her bir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince manevî makine ve matbaaları mı var?

On Sekizinci Pencere

اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فٖى مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ

Okunuşu: Eve lem yenzurû fî melekûtis semâvâti vel ard.

Anlamı: Onlar göklerin ve yerin hükümranlığına bakmadılar mı? (A’râf Sûresi, 7:185)

Yirmi İkinci Söz’de izah edilen şu temsile bak ki nasıl mükemmel, muntazam, sanatlı, saray gibi bir eser, bilbedahe (apaçık) muntazam bir fiile delâlet eder. Yani bir bina, bir dülgerliğe (marangozluğa) delâlet eder. Ve mükemmel, muntazam bir fiil, bizzarure (zorunlu olarak) mükemmel bir fâile (yapana) ve mahir bir ustaya, bir dülgere (marangoza) delâlet eder. Ve mükemmel usta ve dülger unvanları, bilbedahe mükemmel bir sıfata, yani sanat melekesine delâlet eder. Ve mükemmel bir istidat (yetenek) ise âlî (yüce) bir ruh ve yüksek bir zatın vücuduna delâlet eder.

Öyle de zeminin yüzünü, belki kâinatı dolduran müteceddid (yenilenen) eserler, bilbedahe gayet derece-i kemalde (mükemmellik derecesinde) bulunan ef’ali (fiilleri) gösteriyor. Ve şu nihayet derecedeki intizam ve hikmet dairesindeki ef’al, bilbedahe unvanları ve isimleri mükemmel olan bir fâili gösteriyor. Çünkü muntazam, hakîmane fiiller, fâilsiz olmadığı kat’iyen (kesinlikle) malûm (belli). Ve son derece mükemmel unvanlar, o fâilin son derece kemaldeki sıfatlarına delâlet eder. Çünkü fenn-i sarfça (dilbilgisi açısından) nasıl ism-i fâil (fail ismi) masdardan (mastardan) yapılır. Öyle de unvanların ve isimlerin dahi masdarları ve menşeleri (kaynakları), sıfatlardır. Ve son derece-i kemalde sıfatlar, şüphesiz son derece mükemmel olan şuunat-ı zatiyeye (zatî işlere/tecellilere) delâlet eder. Ve kabiliyet-i zatiye (zatî kabiliyet) (tabir edemediğimiz) o mükemmel şuun-u zatiye, bihakkalyakîn (hakkalyakîn ile, tam bir kesinlikle) hadsiz derece-i kemalde olan bir zata delâlet eder.

İşte bütün âlemdeki âsâr-ı sanat (sanat eserleri) ve bütün mahlukat, her biri birer eser-i mükemmel (mükemmel eser) olduğundan, her biri bir fiile ve fiil ise isme, isim ise vasfa (sıfata) ve vasıf ise şe’ne ve şe’n ise zata şehadet ettikleri için; masnuat adedince bir tek Sâni’-i Zülcelal’in (celal sahibi, Sanatkârın) vücub-u vücuduna şehadet ve ehadiyetine işaret ettikleri gibi; heyet-i mecmuasıyla, silsile-i mahlukat (mahluklar zinciri) kadar kuvvetli bir tarzda bir mi’rac-ı marifettir (Allah’ı tanıma yolunda bir yükseliştir). Hiçbir cihette içine şüphe girmeyen müteselsil (ardışık, zincirleme) bir bürhan-ı hakikattir (hakikat delilidir).

Şimdi ey bîçare münkir-i gafil (çaresiz, gafil inkârcı)! Silsile-i kâinat kadar kuvvetli şu bürhanı (delili) ne ile kırabilirsin? Şu masnuat adedince hakikatin şuâını (ışınını) gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Hangi perde-i gafleti (gaflet perdesini) üstüne çekebilirsin?

On Dokuzuncu Pencere

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Okunuşu: Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinne ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdih.

Anlamı: Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. (İsrâ Sûresi, 17:44)

Sırrınca Sâni’-i Zülcelal (celal sahibi, Sanatkâr), semavatın ecramına (göklerin cisimlerine) o kadar hikmetler, manalar takmış ki güya celal ve cemalini ifade etmek için semavatı güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle söylettirdiği gibi; cevv-i semada (hava boşluğunda) dahi olan mevcudata öyle hikmetler ve manalar ve maksatlar takmış ki güya o cevv-i semayı berkler (şiddetli şimşekler), şimşekler, ra’dlar (gök gürlemeleri), katreler (damlalar) kelimeleriyle intak ediyor (konuşturuyor). Ve kemal-i hikmet (hikmetinin mükemmelliğini) ve cemal-i rahmetini (rahmetinin güzelliğini) ders veriyor.

Ve nasıl zemin kafasını, hayvanat ve nebatat denilen manidar kelimeleriyle söyleştirip kemalât-ı sanatını (sanatının kemallerini) kâinata gösteriyor. Öyle de o kafanın birer kelimesi olan nebatları ve ağaçları dahi yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip (konuşturup) yine kemal-i sanatını ve cemal-i rahmetini ilan ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-ı sanatını (sanatının inceliklerini) ve kemal-i rububiyetini ehl-i şuura (şuurlu kimselere) talim ediyor (öğretiyor).

İşte bu hadsiz kelimat-ı tesbihiye (tesbih kelimeleri) içinde yalnız tek bir sümbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine (ifade tarzına) kulak verip dinleyeceğiz. Nasıl şehadet eder, bileceğiz.

Evet her bir nebat, her bir ağaç, pek çok lisan ile Sâni’lerini öyle gösteriyorlar ki ehl-i dikkati (dikkat edenleri) hayretlerde bırakır ve bakanlara “Sübhanallah! Ne kadar güzel şehadet ediyor!” dedirtirler.

Evet, her bir nebatın çiçek açması zamanında ve sümbül vermesi anında, tebessümkârane manevî tekellümleri (gülümseyen manevî konuşmaları) hengâmındaki tesbihleri, kendileri gibi güzel ve zahirdir. Çünkü her bir çiçeğin güzel ağzı ile ve muntazam sümbülün lisanıyla ve mevzun tohumların (ölçülü tohumların) ve muntazam habbelerin (tanelerin) kelimatıyla hikmeti gösteren o nizam, bilmüşahede ilmi gösteren bir mizan (denge) içindedir. Ve o mizan ise maharet-i sanatı (sanat maharetini) gösteren bir nakş-ı sanat (sanat nakşı) içindedir. Ve o nakş-ı sanat, lütuf ve keremi (ihsanı ve cömertliği) gösteren bir ziynet içindedir. Ve o ziynet dahi rahmet ve ihsanı gösteren latîf kokular (hoş kokular) içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu manidar keyfiyetler (anlamlı özellikler), öyle bir lisan-ı şehadettir (şahitlik dilidir) ki hem Sâni’-i Zülcemal’ini (güzellik sahibi Sanatkârını) esmasıyla tarif eder hem evsafıyla (sıfatlarıyla) tavsif eder hem cilve-i esmasını (isimlerinin tecellisini) tefsir eder (açıklar) hem teveddüd ve taarrüfünü (yani sevdirilmesini ve tanıttırılmasını) ifade eder.

İşte bir tek çiçekten böyle bir şehadet işitsen, acaba zemin yüzündeki Rabbanî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni’-i Zülcelal’in (celal sahibi, Sanatkârın) vücub-u vücudunu ve vahdetini ilan ettiklerini işitsen, hiç şüphen ve vesvesen (kuruntun) ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa sana insan ve zîşuur (şuurlu) denilebilir mi?

Gel, şimdi bir ağaca dikkatle bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin mevzunen (ölçülü bir şekilde) açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, masum çocuklar gibi nesîmin esmesiyle (tatlı rüzgarın esmesiyle) oynaması içindeki latîf ağzını (hoş ağzını) gör. Nasıl bir dest-i kerem (cömertlik eli) ile yeşillenen yaprakların dili ile ve bir neşe-i lütuf (lütuf neşesi) ile tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir cilve-i rahmet (rahmet tecellisi) ile gülen meyvelerin kelimatı ile ifade edilen hikmetli nizam içindeki adilli mizan (adaletli denge) ve adli gösteren mizan içinde bulunan dikkatli sanatlar, nakışlar ve maharetli nakışlar ve ziynetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mu’cize-i kudret (kudret mucizesi) olan tohumlar ve çekirdekler, gayet zahir (açık) bir surette bir Sâni’-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Muhsin (iyilik eden), Mün’im (nimet veren), Mücemmil (güzelleştiren), Mufaddıl’ın (üstün kılanın) vücub-u vücudunu ve vahdetini ve cemal-i rahmetini (rahmetinin güzelliğini) ve kemal-i rububiyetini gösterir.

İşte eğer bütün rûy-i zemindeki (yer yüzündeki) ağaçların lisan-ı hallerini (hal dillerini) birden dinleyebilsen

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ

Okunuşu: Yusebbihu lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fil ard.

Anlamı: Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. (Hadid Sûresi, 57:1)

hazinesinde ne kadar güzel cevherler (özler) bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın.

İşte ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gafil (talihsiz gafil)! Bu derece hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerîm-i Zülcemal (güzellik ve cömertlik sahibi Allah), tanımak istenilmezse bu lisanları susturmalı. Mademki susturulmaz, dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünkü sen kulağını kapamakla kâinat sükût etmez (susmaz), mevcudat susmaz, vahdaniyet (birlik) şahitleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler (suçlu bulurlar).

Yirminci Pencere (Hâşiye[2])

فَسُبْحَانَ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ ۞ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ۞ وَ اَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَ مَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنٖينَ ۞

Okunuşu: Fesubhânellezî bi yedihî melekûtü kulli şey’in. Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinuhû vemâ nunziluhu illâ bi kaderin ma’lûm. Ve erselnâr riyâha levâkıha fe enzelnâ mines semâi mâen fe eskaynâkumûhu ve mâ entum lehu bi hâzinîn.

Anlamı: Her şeyin melekûtu (kudret ve egemenliği) elinde bulunan (Allah) ne yücedir. (Yâsin Sûresi, 36:83). Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz. (Hicr Sûresi, 15:21). Biz rüzgârları (bitkileri) aşılayıcı olarak gönderdik. Sonra gökten su indirdik de onunla sizi suladık. Onu (suyu) hazinelerde depolayan siz değildiniz. (Hicr Sûresi, 15:22)

Nasıl cüz’iyat (parçalar) ve neticelerde ve teferruatta (ayrıntılarda) kemal-i hikmet ve cemal-i sanat (sanat güzelliği) görünüyor. Öyle de tesadüfî ve karışık tevehhüm edilen (zannedilen) küllî unsurların (genel elementlerin), büyük mahlukatın zahiren (dıştan) karışık vaziyetleri dahi bir hikmet ve sanat ile vaziyetler alıyorlar.

İşte ziyanın (ışığın) parlaması, sair (diğer) hikmetli hidematının (hizmetlerinin) delâletiyle, yeryüzünde masnuat-ı İlahiyeyi (Allah’ın sanatlı eserlerini) izn-i Rabbanî (Allah’ın izni) ile teşhir ve ilan etmektir (sergilemek ve duyurmaktır). Demek, bir Sâni’-i Hakîm tarafından ziya istihdam (kullanım) ediliyor. Çarşı-yı âlem (âlem çarşısı) sergilerindeki antika sanatlarını onun ile irae ediyor (gösteriyor).

Şimdi rüzgârlara bak ki sair hakîmane, kerîmane faydalarının ve vazifelerinin şehadetiyle gayet mühim ve kesretli (çok sayıda) vazifelere koşuyorlar. Demek, o dalgalanmak bir Sâni’-i Hakîm tarafından bir tavziftir (görevlendirmedir), bir tasriftir (yönlendirmedir), bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise emr-i Rabbanînin (Allah’ın emrinin) çabuk yerine getirilmesine süratle çalışmaktır.

Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara… Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Çünkü onlara terettüp eden âsâr-ı rahmet (üzerlerine terettüp eden rahmet eserleri) olan faydaların ve semerelerin (meyvelerin) şehadetiyle ve dağlarda bir mizan-ı hâcetle (ihtiyaç dengesiyle) iddiharlarının (depolanmalarının) ifadesiyle ve bir mizan-ı hikmetle (hikmet dengesiyle) gönderilmelerinin delâletiyle gösteriliyor ki bir Rabb-i Hakîm’in (hikmet sahibi Rabbin) teshiriyle (boyun eğdirmesiyle) ve iddiharıyla (depolamasıyla)dır. Ve kaynamaları ise onun emrine heyecanla imtisal etmeleridir (uymalarıdır).

Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevahirlerin (mücevherlerin) ve madenlerin envaına (çeşitlerine) bak! Bunların tezyinatları (süslemeleri) ve menfaatli hâsiyetleri (özellikleri) bir Sâni’-i Hakîm’in tezyini ile tertibi ile tedbiri ile tasviri ile olduğunu, onlara müteallik (ilgili) hakîmane faydaları ve mesalih-i hayatiye (hayatî faydalar) ve levazımat-ı insaniye (insanî ihtiyaçlar) ve hâcat-ı hayvaniyeye (hayvanî ihtiyaçlara) muvafık (uygun) bir tarzda ihzarları (hazırlanmaları) gösteriyor.

Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri ve tatları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni’-i Kerîm’in (cömert Sanatkârın), bir Mün’im-i Rahîm’in (nimet veren, merhametli Allah’ın) sofrasında birer tarife, birer davetname hükmünde olarak muhtelif (çeşitli) renk ve koku ve tatlarla her nev’e (türe) ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir.

Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, bir Sâni’-i Hakîm’in intak (konuşturma) ve söyletmesi olduğuna delil-i kat’î (kesin delil) ise hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdavele-i hissiyat (duyguların değişimi) ve ifade-i maksat (maksatların ifadesi) etmeleridir.

Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, manasız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat’î delil ise hâlî bir boşlukta (boş bir alanda) o acayibi icad etmek ve onlardan âb-ı hayat (hayat suyu) hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak (şevkli, istekli) zîhayatlara emzirmek, gösteriyor ki o şırıltı, o gürültü gayet manidar ve hikmettardır ki bir Rabb-i Kerîm’in emriyle, müştaklara o yağmur bağırıyor ki “Sizlere müjde, geliyoruz!” manasını ifade ederler.

Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecramdan (cisimlerden) yalnız kamere (aya) dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr-i Hakîm’in emriyle olduğu, ona müteallik (ilgili) ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki başka yerde beyan ettiğimizden kısa kesiyoruz.

İşte ziyadan (ışıktan) tut tâ kamere kadar saydığımız küllî unsurlar (genel elementler) gayet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyasta bir pencere açar. Bir Vâcibü’l-vücud’un (varlığı zorunlu olanın) vahdetini ve kemal-i kudretini ve azamet-i saltanatını (saltanatının azametini) gösterir, ilan ederler.

İşte ey gafil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sadâyı (sesi) susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyayı söndürebilirsen Allah’ı unut! Yoksa aklını başına al! سُبْحَانَ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ (Okunuşu: Subhâne men tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinne. Anlamı: Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şeyin Kendisini tesbih ettiği Zat bütün noksanlardan yücedir) de.

Yirmi Birinci Pencere

وَ الشَّمْسُ تَجْرٖى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْدٖيرُ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِ

Okunuşu: Veş şemsu tecrî li mustekarrin lehâ zâlike takdîrul azîzil alîm.

Anlamı: Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. İşte bu, Azîz ve Alîm olan (mutlak güç sahibi ve her şeyi hakkıyla bilen Allah’ın) takdiridir. (Yâsin Sûresi, 36:38)

Şu kâinatın lambası olan güneş, kâinat Sâni’inin (Sanatkârının) vücuduna ve vahdaniyetine güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir.

Evet, manzume-i şemsiye (Güneş Sistemi) denilen küremizle beraber on iki seyyare (gezegen); cirmleri (cisimleri) küçüklük büyüklük itibarıyla pek çok muhtelif ve mevkileri uzaklık yakınlık noktasında pek çok mütefavit (farklı) ve sürat-i hareketleri çok mütenevvi (çeşitli) olduğu halde kemal-i intizam ve hikmet ile (tam bir düzen ve hikmetle) ve kemal-i mizan ile (tam bir dengeyle) ve bir saniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deveranları (dönüşleri) ve güneş ile cazibe kanunu (çekim kanunu) tabir edilen bir kanun-u İlahî (Allah’ın kanunu) ile bağlanmaları, yani onlar imamlarına iktidaları (uymaları); büyük bir mikyasta bir azamet-i kudret-i İlahiyeyi (ilâhî kudretin azametini) ve vahdaniyet-i Rabbaniyeyi (Allah’ın Rabliğinin birliğini) gösterir.

Çünkü o camid (cansız) cirmleri (cisimleri), o şuursuz büyük kütleleri, nihayet derecede intizam ve mizan-ı hikmet (hikmet dengesi) içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek (kullanmak), ne derece bir kudreti ve bir hikmeti ispat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre miktar tesadüf karışsa öyle bir patlayış verecek ki kâinatı dağıtacak. Çünkü bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse (durdursa) mihverinden (ekseninden) çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsademe etmesine (çarpışmasına) yol açar. Küre-i arzdan (dünya küresinden) bin defa büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.

Manzume-i şemsiyenin yani şemsin (güneşin) me’mumları (uyduları) ve meyveleri olan on iki seyyarenin acayibini ilm-i muhit-i İlahîye (Allah’ın her şeyi kuşatan ilmine) havale edip yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz, görüyoruz ki bu seyyaremiz, bir azamet-i şevket-i rububiyeti (Rabliğin haşmetinin azametini) ve haşmet-i saltanat-ı uluhiyeti (ilahî saltanatın görkemini) ve kemal-i rahmet ve hikmeti gösterir bir surette güneşin etrafında, emr-i Rabbanî (Allah’ın emri) ile (Birinci Mektup’ta beyan edildiği gibi) pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ü seyahat (seyahat ve yolculuk) ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbaniye (ilâhî gemi) olarak acayib-i masnuat-ı İlahiye (Allah’ın acayip sanatlı eserleri) ile doldurulmuş ve zîşuur ibadullaha (şuurlu Allah kullarına) seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar (gezinti yeri gibi hareketli bir mesken) vaziyeti verilmiş. Ve evkat (vakitler) ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi kamer (ay) dahi dakik hesaplarla, azîm hikmetlerle (büyük hikmetlerle) ona takılmış ve o kamere başka menzillerde ayrı seyr ü seyahat verilmiş.

İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde (dünya küresinin kuvvetinde) bir şehadetle, bir Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini ispat eder. Madem şu seyyaremiz böyledir, manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin.

Hem şemse (güneşe) kendi mihveri (ekseni) üstünde cazibe (çekim) denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadîr-i Zülcelal’in (celal sahibi, kudretli Allah’ın) emriyle döndürüp, o seyyaratı (gezegenleri) o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratıyla saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir süratle, bir tahmine göre “Herkül Burcu” tarafına veya Şemsü’ş-şümus (güneşlerin güneşi) canibine (yönüne) sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultanı (başlangıcı ve sonu olmayan Sultan) olan Zat-ı Zülcelal’in (celal sahibi Zat’ın) kudretiyle ve emriyledir. Güya haşmet-i rububiyetini (Rabliğinin görkemini) göstermek için bu emirber neferleri (emre uyan askerleri) hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır.

Ey kozmoğrafyacı (evrenbilimci) efendi! Hangi tesadüf bu işlere karışabilir? Hangi esbabın eli buna ulaşabilir? Hangi kuvvet buna yanaşabilir? Haydi sen söyle. Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelal (celal sahibi Sultan), aczini (güçsüzlüğünü) gösterip mülküne başkasını karıştırır mı? Bâhusus (özellikle) kâinatın meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası (özeti) olan zîhayatları, başka ellere verir mi? Başkasını müdahale ettirir mi? Bâhusus o meyvelerin en câmii (kapsamlısı) ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halifesi ve o sultanın âyinedar (ayna tutan) bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı? Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip haşmet-i saltanatını (saltanatının görkemini) hiçe indirir mi, kemal-i hikmetini (hikmetinin mükemmelliğini) sukut ettirir (düşürür) mi?

Yirmi İkinci Pencere

اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا ۞ وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا ۞ وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا ۞

Okunuşu: E lem nec’alil arda mihâdâ. Vel cibâle evtâdâ. Ve halaknâkum ezvâcâ.

Anlamı: Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı? Dağları da kazıklar kılmadık mı? Ve sizi eşler (erkekli dişili) olarak yaratmadık mı? (Nebe’ Sûresi, 78:6-8)

فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا

Okunuşu: Fenzur ilâ âsâri rahmetillâhi keyfe yuhyîl arda ba’de mevtihâ.

Anlamı: Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor! (Rum Sûresi, 30:50)

Küre-i arz (dünya küresi) bir kafadır ki yüz bin ağzı vardır. Her bir ağzında, yüz bin lisanı vardır. Her lisanında, yüz bin bürhanı (delili) var ki her biri çok cihetle Vâcibü’l-vücud (varlığı zorunlu olan), Vâhid-i Ehad (bir ve tek olan), her şeye kadîr, her şeye alîm bir Zat-ı Zülcelal’in (celal sahibi Zat’ın) vücub-u vücuduna ve vahdetine ve evsaf-ı kudsiyesine (kutsal sıfatlarına) ve esma-i hüsnasına (güzel isimlerine) şehadet ederler.

Evet, arzın evvel-i hilkatine (ilk yaratılışına) bakıyoruz ki mayi (sıvı) haline gelen bir madde-i seyyaleden (akıcı maddeden) taş ve taştan toprak halk edilmiş. Mayi kalsaydı kabil-i sükna (ikamet edilebilir) olmazdı. O mayi taş olduktan sonra, demir gibi sert olsa idi kabil-i istifade (istifade edilebilir) olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin (sakinlerinin) hâcetlerini (ihtiyaçlarını) gören bir Sâni’-i Hakîm’in hikmetidir.

Sonra tabaka-i turabiye (toprak tabakası), dağlar direği üzerine atılmış, tâ içindeki dâhilî inkılablardan (iç dönüşümlerden) gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip (nefes alıp) zemini hareketinden ve vazifesinden şaşırtmasın. Hem denizin istilasından (işgalinden) toprağı kurtarsın. Hem zîhayatların levazımat-ı hayatiyesine (hayatî ihtiyaçlarına) birer hazine olsun. Hem havayı tarasın, gazat-ı muzırradan (zararlı gazlardan) tasfiye etsin (temizlesin), tâ teneffüse (nefes almaya) kabil (mümkün) olsun. Hem suları biriktirip iddihar etsin (depolasın). Hem zîhayata lâzım olan sair madenlere menşe (kaynak) ve medar (vesile) olsun.

İşte bu vaziyet bir Kadîr-i Mutlak ve bir Hakîm-i Rahîm’in vücub-u vücuduna ve vahdetine gayet kat’î ve kuvvetli şehadet eder.

Ey coğrafyacı (coğrafya bilgini) efendi! Bunu ne ile izah edersin? Hangi tesadüf şu acayib-i masnuat (harika sanat eserleri) ile dolu sefine-i Rabbaniyeyi (ilâhî gemiyi) bir meşher-i acayip (harikalar sergisi) yaparak yirmi dört bin sene bir mesafede, bir senede süratle çevirip onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin?

Hem zeminin yüzündeki acib sanatlara bak! Anâsırlar (elementler), ne derece hikmetle tavzif edilmişler (görevlendirilmişler). Bir Kadîr-i Hakîm’in emriyle zemin yüzündeki Rahman (çok merhametli Allah) misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar, hizmetlerine koşuyorlar.

Hem acib ve garib sanatlar içinde rengârenk acib hikmetli zemin yüzünün simasındaki bu nakışlı çizgilere bak! Nasıl sekenelerine (sakinlerine) enhar (nehirler) ve çayları, deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri, ayrı ayrı mahluklarına ve ibadına (kullarına) lâyık birer mesken ve vesait-i nakliye (nakil araçları) yapmış. Sonra yüz binler ecnas-ı nebatat (bitki cinsleri) ve enva-ı hayvanatıyla (hayvan çeşitleriyle) kemal-i hikmet ve intizam ile doldurup hayat vererek şenlendirmek, vakit be-vakit muntazaman mevt (ölüm) ile terhis (görevden çıkarma) ederek boşaltıp yine muntazaman بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ (Okunuşu: Ba’sü ba’del mevt. Anlamı: Ölümden sonra diriliş) suretinde doldurmak; bir Kadîr-i Zülcelal’in ve bir Hakîm-i Zülkemal’in (kemal sahibi, hikmetli Allah’ın) vücub-u vücuduna ve vahdetine yüz binler lisanlarla şehadet ederler.

Elhasıl (Kısacası): Yüzü, acayib-i sanata bir meşher (sanat harikalarına bir sergi) ve garaib-i mahlukata bir mahşer (garip yaratıklara bir toplanma yeri) ve kafile-i mevcudata bir memer (varlıklar kervanına bir geçit) ve sufûf-u ibadına bir mescid ve makar (kullar safına bir mescid ve mesken) olan zemin, bütün kâinatın kalbi hükmünde olduğundan kâinat kadar nur-u vahdaniyeti (Allah’ın birliği nurunu) gösterir.

İşte ey coğrafyacı efendi! Bu zemin kafası yüz bin ağız, her birinde yüz bin lisan ile Allah’ı tanıttırsa ve sen onu tanımazsan, başını tabiat bataklığına soksan derece-i kabahatini (suçunun derecesini) düşün. Ne derece dehşetli bir cezaya seni müstahak eder (haklı kılar), bil, ayıl ve başını bataklıktan çıkar. اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ (Okunuşu: Âmentu billahillezî biyedihî melekûtü kulli şey’in. Anlamı: Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah’a iman ettim) de.

Yirmi Üçüncü Pencere

اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ

Okunuşu: Ellezî halakal mevte vel hayât.

Anlamı: O ki, ölümü ve hayatı yarattı. (Mülk Sûresi, 67:2)

Hayat, kudret-i Rabbaniye (Allah’ın kudreti) mu’cizatının (mucizelerinin) en nuranisidir (nurlusudur), en güzelidir. Ve vahdaniyet bürhanlarının (delillerinin) en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve tecelliyat-ı Samedaniye (Samediyet tecellilerinin) âyinelerinin (aynlarının) en câmii (kapsamlısı) ve en berrakıdır (temizidir).

Evet, hayat tek başıyla bir Hayy-ı Kayyum’u (diri ve her şeyi ayakta tutan Allah’ı) bütün esma ve şuunatıyla (işleriyle, tecellileriyle) bildirir. Çünkü hayat, pek çok sıfâtın memzuç (karışık) bir macunu hükmünde bir ziya (ışık), bir tiryaktır (panzehir). Elvan-ı seb’a (yedi renk), ziyada ve muhtelif (çeşitli) edviyeler (ilaçlar), tiryakta nasıl ki mümtezicen (birbirine karışmış bir şekilde) bulunur. Öyle de hayat dahi pek çok sıfâttan yapılmış bir hakikattir. O hakikatteki sıfatlardan bir kısmı, duygular vasıtasıyla inbisat ederek (genişleyerek) inkişaf edip (ortaya çıkıp) ayrılırlar. Kısm-ı ekseri (büyük kısmı) ise hissiyat suretinde kendilerini ihsas ederler (hissettirirler) ve hayattan kaynama suretinde kendilerini bildirirler.

Hem hayat, kâinatın tedbir ve idaresinde hüküm-ferma olan (hükmeden) rızık ve rahmet ve inayet ve hikmeti tazammun ediyor (içine alıyor, kapsıyor). Güya hayat, onları arkasına takıp girdiği yere çekiyor. Mesela hayat bir cisme, bir bedene girdiği vakit; Hakîm ismi dahi tecelli eder, hikmetle yuvasını güzelce yapıp tanzim eder. Aynı halde Kerîm ismi de tecelli edip, meskenini hâcatına (ihtiyaçlarına) göre tertip ve tezyin eder. Yine aynı halde Rahîm isminin cilvesi görünüyor ki o hayatın devam ve kemali için türlü türlü ihsanlarla taltif eder. Yine aynı halde Rezzak isminin cilvesi görünüyor ki o hayatın bekasına ve inkişafına (gelişimine) lâzım maddî, manevî gıdaları yetiştiriyor. Ve kısmen bedeninde iddihar (depolama) ediyor.

Demek hayat, bir nokta-i mihrakıye (odak noktası) hükmünde; muhtelif sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur. Güya hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı halde kudrettir, aynı halde de hikmet ve rahmettir ve hâkeza (bunun gibi devam eder)… İşte hayat bu câmi’ mahiyeti (kapsamlı yapısı) itibarıyla şuun-u zatiye-i Rabbaniyeye (Allah’a mahsus işlere ve tecellilere) âyinedarlık eden (ayna olan) bir âyine-i samediyettir (Samediyetin aynasıdır).

İşte bu sırdandır ki Hayy-ı Kayyum olan Zat-ı Vâcibü’l-vücud (varlığı zorunlu olan Zat), hayatı pek çok kesretle (çoklukla) ve mebzuliyetle (bollukla) halk edip neşir ve teşhir (yayma ve gösterme) eder. Ve her şeyi hayatın etrafına toplattırıp ona hizmetkâr eder. Çünkü hayatın vazifesi büyüktür. Evet, samediyetin (Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmamasının) âyinesi olmak kolay bir şey değil, âdi (sıradan) bir vazife değil.

İşte göz önünde her vakit gördüğümüz bu hadd ü hesaba gelmeyen (sayılamayacak kadar çok) yeni yeni hayatlar ve hayatların asılları ve zatları olan ruhlar, birden ve hiçten vücuda gelmeleri ve gönderilmeleri, bir Zat-ı Vâcibü’l-vücud ve Hayy-ı Kayyum’un vücub-u vücudunu ve sıfât-ı kudsiyesini (kutsal sıfatlarını) ve esma-i hüsnasını (güzel isimlerini); lemaatın (parıltıların) güneşi gösterdiği gibi gösteriyorlar. Güneşi tanımayan ve kabul etmeyen adam, nasıl gündüzü dolduran ziyayı (ışığı) inkâr etmeye mecbur oluyor. Öyle de Hayy-ı Kayyum, Muhyî (hayat veren) ve Mümît (ölüm veren) olan Şems-i Ehadiyet’i (mutlak birliğin güneşini) tanımayan adam, zeminin yüzünü belki mazi ve müstakbeli (geçmişi ve geleceği) dolduran zîhayatların vücudunu inkâr etmeli ve yüz derece hayvandan aşağı düşmeli. Hayat mertebesinden düşüp camid (cansız) bir cahil-i echel (en cahil bir cahil) olmalı.

Yirmi Dördüncü Pencere

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Okunuşu: Lâ ilâhe illâ hû. Kullu şey’in hâlikun illâ vechehû. Lehul hukmu ve ileyhi turceûn.

Anlamı: O’ndan başka ilah yoktur. O’nun zatından başka her şey helâk olucudur. Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz. (Kasas Sûresi, 28:88)

Mevt (ölüm), hayat kadar bir bürhan-ı rububiyettir (Rabliğin delilidir). Gayet kuvvetli bir hüccet-i vahdaniyettir (birliğin kesin delilidir). اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ (Okunuşu: Ellezî halakal mevte vel hayât. Anlamı: O ki, ölümü ve hayatı yarattı.) delâletince mevt; adem (yokluk), idam (yok etme), fena (sona erme), hiçlik, fâilsiz bir inkıraz (faili olmayan bir çöküş) değil belki bir Fâil-i Hakîm (hikmetli bir Fail, İşleyici) tarafından hizmetten terhis (görevden çıkarma) ve tahvil-i mekân (mekân değiştirme) ve tebdil-i beden (beden değiştirme) ve vazifeden paydos ve haps-i bedenden âzad etmek (beden hapsinden azat etmek) ve muntazam bir eser-i hikmet (hikmetli bir eser) olduğu, Birinci Mektup’ta gösterilmiştir.

Evet, nasıl zemin yüzündeki masnuat ve zîhayatlar ve hayattar zemin yüzü, bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna ve vahdaniyetine şehadet ediyorlar. Öyle de o zîhayatlar ölümleriyle bir Hayy-ı Bâki’nin (ebedî diri olan Allah’ın) sermediyetine (ebediliğine) ve vâhidiyetine (birliğine) şehadet ediyorlar. Yirmi İkinci Söz’de mevt, gayet kuvvetli bir bürhan-ı vahdet (birlik delili) ve bir hüccet-i sermediyet (ebedilik delili) olduğu ispat ve izah edildiğinden, şu bahsi o söze havale edip yalnız mühim bir nüktesini (inceliğini) beyan edeceğiz. Şöyle ki:

Nasıl zîhayatlar, vücudlarıyla bir Vâcibü’l-vücud’un vücuduna delâlet ediyorlar. Öyle de o zîhayatlar, ölümleriyle bir Hayy-ı Bâki’nin sermediyetine, vâhidiyetine şehadet ediyorlar. Mesela, yalnız bir tek zîhayat olan zemin yüzü, intizamatıyla, ahvaliyle Sâni’i gösterdiği gibi öldüğü vakit yani kış, beyaz kefeni ile ölmüş o zemin yüzünü kapaması ile nazar-ı beşeri (insan bakışını) ondan çeviriyor. Veyahut nazar, o giden bahar cenazesinin arkasından maziye (geçmişe) gider, daha geniş bir manzarayı gösterir.

Yani her biri birer mu’cize-i kudret (kudret mucizesi) olan zemin dolusu bütün geçen baharlar misillü (gibi) yeni gelecek birer hârika-i kudret (kudret harikası) ve birer hayattar zemin olan, bahar dolusu hayattar mevcudat-ı arziyenin (yerdeki varlıkların) gelmelerini ihsas (hissettirme) ve vücudlarına şehadet ettiklerinden; öyle geniş bir mikyasta, öyle parlak bir surette, öyle kuvvetli bir derecede bir Sâni’-i Zülcelal’in (celal sahibi Sanatkârın) bir Kadîr-i Zülkemal’in (kemal sahibi, kudretli Allah’ın), bir Kayyum-u Bâki’nin (ebedî ve her şeyi ayakta tutan Allah’ın), bir Şems-i sermedî’nin (ebedî güneşin) vücub-u vücuduna ve vahdetine ve beka ve sermediyetine şehadet ederler ve öyle parlak delaili (delilleri) gösterirler ki ister istemez bedahet derecesinde (apaçık bir şekilde) اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الْوَاحِدِ الْاَحَدِ (Okunuşu: Âmentü billâhil Vâhidil Ehad. Anlamı: Bir ve tek olan Allah’a iman ettim) dedirtir.

Elhasıl (Kısacası), وَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا (Okunuşu: Ve yuhyîl arda ba’de mevtihâ. Anlamı: Ve yeryüzünü ölümünden sonra diriltiyor.) sırrınca hayattar bu zemin, bir baharda Sâni’e şehadet ettiği gibi onun ölmesiyle, zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına dizilmiş mu’cizat-ı kudretine (kudret mucizelerine) nazarı çeviriyor. Bir bahar yerine binler baharı gösteriyor. Bir mu’cize yerine binler mu’cizat-ı kudretine işaret eder. Ve onlardan her bahar, şu hazır bahardan daha kat’î (kesin) şehadet eder. Çünkü mazi tarafına geçenler, zahirî esbablarıyla (görünen sebepleriyle) beraber gitmişler; arkalarında yine kendileri gibi başkalar yerlerine gelmişler.

Demek, esbab-ı zahiriye (görünen sebepler) hiçtir. Yalnız bir Kadîr-i Zülcelal, onları halk edip, hikmetiyle esbaba bağlayarak gönderdiğini gösteriyor. Ve gelecek zamanda dizilmiş hayattar olan zemin yüzleri ise daha parlak şehadet eder. Çünkü yeniden, yoktan, hiçten yapılıp gönderilecek, yere konup vazife gördürüp sonra gönderilecekler.

İşte ey tabiata saplanan ve bataklıkta boğulmak derecesine gelen gafil! Bütün mazi ve müstakbele (geçmiş ve geleceğe) ulaşacak hikmetli ve kudretli manevî el sahibi olmayan bir şey, nasıl bu zeminin hayatına karışabilir? Senin gibi hiç-ender hiç olan (hiç içinde hiç olan) tesadüf ve tabiat buna karışabilir mi? Kurtulmak istersen “Tabiat, olsa olsa bir defter-i kudret-i İlahiyedir. Tesadüf ise cehlimizi örten gizli bir hikmet-i İlahiyenin perdesidir.” de, hakikate yanaş.

Yirmi Beşinci Pencere

Nasıl ki madrub (vurulan), elbette dâribe (vurana) delâlet eder. Sanatlı bir eser, sanatkârı icab (gerektirme) eder. Veled (evlat), validi (ebeveyni) iktiza (gerektirme) eder. Tahtiyet (ast olma), fevkiyeti (üstünlüğü) istilzam (gerektirme) eder ve hâkeza (bunun gibi)… Bütün umûr-u izafiye (izafi işler) tabir ettikleri (adlandırdıkları) biri birisiz olmayan evsaf-ı nisbiye (nisbî sıfatlar) misillü (gibi) şu kâinatın cüz’iyatında (cüzlerinde, parçalarında) ve heyet-i umumiyesinde (genel yapısında) görünen imkân (varlığı mümkün olup zorunlu olmayan hal) dahi vücubu (varlığın zorunlu oluşunu) gösterir. Ve bütün onlarda görünen infial (edilgenlik, bir şeye maruz kalma), bir fiili gösterir. Ve umumunda görünen mahlukıyet (yaratılmışlık), hâlıkıyeti (yaratıcılığı) gösterir. Ve umumunda görünen kesret (çokluk) ve terkip (birleşme, bileşik olma), vahdeti istilzam (birliği gerektirme) eder. Ve vücub ve fiil ve hâlıkıyet ve vahdet, bilbedahe ve bizzarure (zorunlu olarak) mümkin (varlığı mümkün), münfail (edilgen), kesîr (çok), mürekkeb (bileşik), mahluk (yaratılmış) olmayan; vâcib (varlığı zorunlu) ve fâil (fail, yapan), vâhid (bir) ve hâlık (yaratıcı) olan mevsuflarını (sıfatlandıklarını) ister.

Öyle ise bilbedahe bütün kâinattaki bütün imkânlar, bütün infialler, bütün mahlukıyetler, bütün kesret ve terkipler bir Zat-ı Vâcibü’l-vücud (varlığı zorunlu olan Zat), Fa’alün limâ yürîd (dilediğini yapan), Hâlık-ı külli şey’ (her şeyin Yaratıcısı), Vâhid-i Ehad’e (bir ve tek olan Allah’a) şehadet eder.

Elhasıl (Kısacası), nasıl imkândan vücub görünüyor, infialden fiil ve kesretten vahdet; bunların vücudu, onların vücuduna kat’iyen (kesinlikle) delâlet eder. Öyle de mevcudat üstünde görünen mahlukıyet (yaratılmışlık) ve merzûkıyet (rızıklandırılmışlık) gibi sıfatlar dahi sâni’iyet (sanatkârlık), rezzakıyet (rızık vericilik) gibi şe’nlerin (hallerin, işlerin) vücudlarına kat’î delâlet ediyor. Şu sıfâtın vücudu dahi bizzarure ve bilbedahe bir Hallak (çokça yaratan) ve bir Rezzak Sâni’-i Rahîm’in (merhametli Sanatkârın) vücuduna delâlet eder.

Demek her bir mevcud, taşıdığı yüzler bu çeşit sıfatlar lisanıyla, Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un (varlığı zorunlu olan Zat’ın) yüzler esma-i hüsnasına (güzel isimlerine) şehadet ederler. Bu şehadetler kabul edilmezse mevcudatın bütün bu çeşit sıfatlarını inkâr etmek lâzım gelir.

Yirmi Altıncı Pencere (Hâşiye[3])

Şu kâinatın mevcudatı yüzünde tazelenen ve gelip geçen cemaller ve hüsünler (güzellikler), bir cemal-i sermedî (ebedî güzellik) cilvelerinin (tecellilerinin) bir nevi gölgeleri olduğunu gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, daimî bir şemsin (daimî bir güneşin) şuâlarının (ışınlarının) âyineleri (aynları) olduklarını gösterdikleri gibi; seyyal zaman ırmağında (akan zaman ırmağında), seyyar mevcudatın (hareketli varlıkların) üstünde parlayan lemaat-ı cemaliye (cemal parıltıları) dahi bir cemal-i sermedîye işaret ederler ve onun bir nevi emareleridirler (işaretleridirler).

Hem kâinat kalbindeki ciddi aşk, bir Maşuk-u Lâyezalî’yi (sonu olmayan, ebedî Maşuk’u) gösterir. Evet, ağacın mahiyetinde olmayan bir şey, esaslı bir surette meyvesinde bulunmadığı delâletiyle; şecere-i kâinatın hassas meyvesi (kâinat ağacının hassas meyvesi) olan nev-i insandaki ciddi aşk-ı lahutî (insan türündeki ciddi ilahî aşk) gösterir ki bütün kâinatta –fakat başka şekillerde– hakiki aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise kalb-i kâinattaki (kâinatın kalbindeki) şu hakiki muhabbet ve aşk, bir Mahbub-u Ezelî’yi (ezelî Sevgiliyi) gösterir.

Hem kâinatın sinesinde (göğsünde) çok suretlerde tezahür eden incizablar (cezbedilmeler), cezbeler (çekimler), cazibeler (çekicilikler); ezelî bir hakikat-i cazibedarın (cezbedici bir hakikatin) cezbiyle olduğunu hüşyar kalplere (uyanık kalplere) gösterir.

Hem mahlukatın en hassas ve nurani taifesi (türü) olan ehl-i keşif ve velayetin (keşif ve velayet ehli kimselerin) ittifakıyla, zevk ve şuhuda (manevi haz ve müşahedeye) istinad ederek bir Cemil-i Zülcelal’in (celal ve güzellik sahibi Allah’ın) cilvesine, tecellisine mazhar (nail) olduklarını ve o Celil-i Zülcemal’in (celal ve güzellik sahibi Allah’ın) (kendini) tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile muttali (haberdar) olduklarını, müttefikan (ittifakla) haber vermeleri, yine bir Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un (varlığı zorunlu olan Zat’ın), bir Cemil-i Zülcelal’in vücuduna ve insanlara kendini tanıttırmasına kat’iyen şehadet eder.

Hem kâinat yüzünde ve mevcudat üstünde işleyen kalem-i tahsin ve tezyin (güzelleştirme ve süsleme kalemi), o kalem sahibi zatın esmasının güzelliğini vâzıhan (açıkça) gösteriyor.

İşte kâinat yüzündeki cemal ve kalbindeki aşk ve sinesindeki incizab ve gözlerindeki keşif ve şuhud (görme, müşahede) ve hey’atındaki (yapısındaki) hüsün ve tezyinat; pek latîf, nurani bir pencere açar. Onun ile bütün esması cemile bir Cemil-i Zülcelal’i ve bir Mahbub-u Lâyezalî’yi (ebedî Maşuk’u) ve bir Mabud-u Lemyezel’i (başlangıcı olmayan, ebedî Mabud’u), hüşyar olan akıl ve kalplere gösterir.

İşte ey maddiyat karanlığında, evham zulümatında (kuruntuların karanlıklarında), boğucu şübehat (şüpheler) içinde çırpınan gafil! Kendine gel. İnsaniyete lâyık bir surette yüksel. Şu dört delik ile bak; cemal-i vahdeti (birliğin güzelliğini) gör, kemal-i imanı kazan, hakiki insan ol!

Yirmi Yedinci Pencere

اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكٖيلٌ

Okunuşu: Allâhu hâliku kulli şey’in ve huve alâ kulli şey’in vekîl.

Anlamı: Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şeye Vekîl’dir (vekil, gözetici). (Zümer Sûresi, 39:62)

Kâinatta “esbab ve müsebbebat” (sebepler ve sonuçlar) görünen eşyaya bakıyoruz ve görüyoruz ki en a’lâ (en yüksek) bir sebep, en âdi (sıradan) bir müsebbebe (sonuca) kuvveti yetmiyor. Demek esbab bir perdedir, müsebbebleri yapan başkadır.

Mesela, hadsiz masnuattan (sanatlı eserlerden) yalnız cüz’î (küçük) bir misal olarak insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve-i hâfızaya (hafıza kuvvetine) bakıyoruz. Görüyoruz ki öyle bir câmi’ kitap (kapsamlı kitap) belki kütüphane hükmündedir ki bütün sergüzeşt-i hayatı (hayat macerası), içinde karıştırılmaksızın yazılıyor.

Acaba şu mu’cize-i kudrete (kudret mucizesine) hangi sebep gösterilebilir? Telâfif-i dimağiye (beyin kıvrımları) mi? Basit, şuursuz hüceyrat (hücre) zerreleri mi? Tesadüf rüzgârları mı? Halbuki o mu’cize-i sanat, öyle bir zatın sanatı olabilir ki beşerin (insanlığın) haşirde (dirilişte) neşredilecek (yayımlanacak)

Risale-i Nur Külliyatından

Otuz Üçüncü Söz

Otuz Üç Penceredir

Bir cihette Otuz Üçüncü Mektup ve bir cihette Otuz Üçüncü Söz.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖٓى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَهٖيدٌ

Sual: “Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdaniyet-i İlahiye ve evsaf ve şuunat-ı Rabbaniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini, mücmel ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünkü münkirler, pek ileri gittiler. Ne vakte kadar وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ deyip elimizi kaldıracağız?” diyorlar.

Elcevap: Yazılan bütün otuz üç adet Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuz üç katredir. Onlara baksanız cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik yalnız o denizden bir katrenin reşehatına işaret nevinden şöyle deriz ki:

Mesela, nasıl ki bir zat-ı mu’ciz-nüma, büyük bir saray yapmak istese evvela temellerini, esaslarını muntazaman hikmetle vaz’eder ve ilerideki neticelerine ve gayelerine muvafık bir tarzda tertip eder. Sonra menzillere, kısımlara maharetle tefrik ve tafsil ediyor. Sonra o menzilleri tanzim ve tertip ediyor. Sonra nukuşlarla tezyin ediyor. Sonra elektrik lambalarıyla tenvir ediyor. Sonra o muhteşem ve müzeyyen sarayda maharetini, ihsanatını tecdid etmek için her bir tabakada yeni yeni icadlar, tebdiller, tahviller yapıyor. Sonra her bir menzilde kendi makamına merbut bir telefon rabtedip, birer pencere açarak her birinden onun makamı görünür.

Aynen öyle de وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Sâni’-i Zülcelal, Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem ve bin bir esma-yı kudsiye ile müsemma Fâtır-ı Bîmisal, şu âlem-i ekber olan kâinat sarayının ve hilkat şeceresinin icadını irade etti. Altı günde o sarayın, o şecerenin esasatını desatir-i hikmet ve kavanin-i ilm-i ezelîsi ile vaz’etti. Sonra ulvi ve süflî tabakata ve dallara ayırıp kaza ve kader desatiri ile tafsil ve tasvir etti. Sonra her mahlukatın her taifesini ve her tabakasını sun’ ve inayet düsturu ile tanzim etti. Sonra her şeyi, her bir âlemi ona lâyık bir tarzda, mesela semayı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi süslendirip tezyin etti. Sonra o kavanin-i külliye ve desatir-i umumiye meydanlarında esmalarını tecelli ettirip tenvir etti. Sonra bu kanun-u küllînin tazyikinden feryat eden fertlere Rahman-ı Rahîm isimlerini hususi bir surette imdada yetiştirdi. Demek, o küllî ve umumî desatiri içinde hususi ihsanatı, hususi imdatları, hususi cilveleri var ki her şey her vakit her hâceti için ondan istimdad eder, ona bakabilir. Sonra her menzilden her tabakadan her âlemden her taifeden her fertten her şeyden kendini gösterecek yani vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalp içinde bir telefon bırakmış.

Şimdi şu hadsiz pencerelerden elbette haddimizin fevkinde olarak bahse girişmeyeceğiz. Onları ilm-i muhit-i İlahîye havale edip, yalnız âyât-ı Kur’aniyenin lemaatı olan otuz üç pencereyi Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektup’unun namazdan sonraki tesbihatın otuz üç aded-i mübareğine muvafık olmak için otuz üç pencereye icmalî ve muhtasar bir surette işaret edip, izahını sair Sözlere havale ederiz.

Birinci Pencere

Bilmüşahede görüyoruz ki bütün eşya, hususan zîhayat olanların pek çok muhtelif hâcatı ve pek çok mütenevvi metalibi vardır. O matlabları, o hâcetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münasip ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak! Zahirî ve bâtınî hâsselerin ve onların levazımatı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyas et.

İşte bütün onlar, birer birer, vücud-u Vâcib’e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla güneşin ziyası, güneşi gösterdiği gibi o hal ve bu keyfiyet, perde-i gayb arkasında bir Vâcibü’l-vücud’u, bir Vâhid-i Ehad’i hem gayet Kerîm, Rahîm, Mürebbi, Müdebbir unvanları içinde akla gösterir.

Şimdi ey münkir-i cahil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i hakîmaneyi, basîraneyi, rahîmaneyi ne ile izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz, camid esbabla mı izah edebilirsin?

İkinci Pencere

Eşya, vücud ve teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir surette iken birdenbire gayet muntazam, hakîmane öyle bir teşahhus-u vechî veriliyor ki mesela, her bir insanın yüzünde, bütün ebna-yı cinsinden her birisine karşı birer alâmet-i farika, o küçük yüzde bulunduğu ve zahir ve bâtın duygularıyla kemal-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle o yüz, gayet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu ispat eder. Her bir yüz, yüzer cihetle bir Sâni’-i Hakîm’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlık’ına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.

Ey münkir! Hiçbir cihetle kabil-i taklit olmayan şu sikkeleri ve mecmuundaki parlak sikke-i samediyeti hangi tezgâha havale edebilirsin?

Üçüncü Pencere

Zeminin yüzünde dört yüz bin muhtelif taifeden (Hâşiye[1]) ibaret olan bütün hayvanat ve nebatat envaının ordusu; bilmüşahede ayrı ayrı erzakları, suretleri, silahları, libasları, talimatları, terhisatları kemal-i mizan ve intizamla hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir surette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki hiçbir şüphe kabul etmez, güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad’dir.

Hadsiz bir kudret ve muhit bir ilim ve nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki o hadsiz derecede hârika olan şu idareye karışsın. Çünkü şu birbiri içinde girift olan envaları, milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak. Halbuki فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ sırrıyla hiçbir karışık alâmeti yoktur. Demek ki hiçbir parmak karışamıyor.

Dördüncü Pencere

İstidat lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ıztırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir.

İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede kabul ve icabeti, her biri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi mecmuu büyük bir mikyasta bilbedahe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerîm ve Mücîb’e delâlet eder ve baktırır.

Beşinci Pencere

Görüyoruz ki eşya, hususan zîhayat olanlar, def’î gibi âni bir zamanda vücuda gelir. Halbuki def’î ve âni bir surette basit bir maddeden çıkan şeyler, gayet basit, şekilsiz, sanatsız olması lâzım gelirken; çok maharete muhtaç bir hüsn-ü sanatta, çok zamana muhtaç ihtimamkârane nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç acib sanatlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir surette halk olunuyorlar.

İşte bu def’î ve âni bir surette bu hârika sanat ve güzel heyet, her biri bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdet-i rububiyetine işaret ettikleri gibi mecmuu gayet parlak bir tarzda nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir Vâcibü’l-vücud’u gösterir.

Şimdi ey sersem münkir! Haydi bunu ne ile izah edersin? Senin gibi sersem, âciz, cahil tabiatla mı? Veyahut hadsiz derece hata ederek o Sâni’-i Mukaddes’e “tabiat” ismini verip onun mu’cizat-ı kudretini, o tesmiye bahanesiyle tabiata isnad edip bin derece muhali birden irtikâb etmek mi istersin?

Altıncı Pencere

اِنَّ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖى تَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖيهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرٖيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Şu âyet, vücub ve vahdeti gösterdiği gibi bir ism-i a’zamı gösteren gayet büyük bir penceredir.

İşte şu âyetin hülâsatü’l-hülâsası şudur ki kâinatın ulvi ve süflî tabakatındaki bütün âlemler ayrı ayrı lisanla bir tek neticeyi, yani bir tek Sâni’-i Hakîm’in rububiyetini gösteriyorlar. Şöyle ki:

Nasıl göklerde (hattâ kozmoğrafyanın itirafıyla dahi) gayet büyük neticeler için gayet muntazam hareketler, bir Kadîr-i Zülcelal’in vücud ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Öyle de zeminde bilmüşahede (hattâ coğrafyanın şehadetiyle ve ikrarıyla) gayet büyük maslahatlar için mevsimlerdeki gibi gayet muntazam tahavvülatlar dahi aynı o Kadîr-i Zülcelal’in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Hem nasıl berrde ve bahirde kemal-i rahmet ile rızıkları verilen ve kemal-i hikmet ile muhtelif şekiller giydirilen ve kemal-i rububiyetle türlü türlü duygularla teçhiz edilen bütün hayvanat, birer birer yine o Kadîr-i Zülcelal’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gayet geniş bir mikyasta azamet-i uluhiyetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Öyle de bağlardaki muntazam nebatat ve nebatatın gösterdikleri müzeyyen çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun meyveler ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar, birer birer yine o Sâni’-i Hakîm’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, külliyetleriyle gayet şaşaalı bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Hem nasıl cevv-i semadaki bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faydalar ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücubunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Öyle de zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki madenlerin ayrı ayrı hâsiyetleriyle beraber ayrı ayrı maslahatlar için ihzar ve iddiharları, dağ metanetinde bir kuvvetle yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Hem nasıl sahralarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri, her biri bir Sâni’-i Hakîm’in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla haşmet-i saltanatını ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Öyle de bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntazamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârane mevzun hareketleri, yapraklar adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Hem nasıl bütün ecsam-ı nâmiyede, büyümek zamanında muntazaman hareketleri ve türlü türlü âlât ile teçhizleri ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârane teveccühleri, her biri ferden ferdâ yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret eder. Ve heyet-i mecmuasıyla gayet büyük bir mikyasta ihata-i kudretini ve şümul-ü hikmetini ve cemal-i sanatını ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Öyle de bütün hayvanî cesetlerde kemal-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazat ile kemal-i intizam ile teslih etmek, türlü türlü hizmetlerde kemal-i hikmetle göndermek, hayvanat adedince belki cihazatları sayısınca yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ve işaret ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla gayet parlak bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

Hem nasıl bütün kalplere, insan ise her nevi ulûm ve hakikatleri bildiren, hayvan ise her nevi hâcetlerinin tedarikini öğreten bütün ilhamat-ı gaybiye, bir Rabb-i Rahîm’in vücudunu ihsas eder ve rububiyetine işaret eder.

Öyle de gözlere kâinat bostanındaki manevî çiçekleri toplayan şuâat-ı ayniye gibi zahirî ve bâtınî bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere her biri birer anahtar olmaları, yine o Sâni’-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı Rahîm, o Rezzak-ı Kerîm’in vücub-u vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemal-i rububiyetini güneş gibi gösterir.

İşte şu yukarıda geçen on iki ayrı ayrı pencerelerden, on iki vecihten bir pencere-i a’zam açılıyor ki on iki renkli bir ziya-yı hakikat ile Cenab-ı Hakk’ın ehadiyetini ve vahdaniyetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

İşte ey bedbaht münkir! Şu daire-i arz kadar, belki medar-ı senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Ve güneş gibi parlak olan şu maden-i nuru ne ile söndürebilirsin ve hangi perde-i gaflette saklayabilirsin?

Yedinci Pencere

Şu kâinat yüzünde serpilen masnuatın kemal-i intizamları ve kemal-i mevzuniyetleri ve kemal-i ziynetleri ve icadlarının suhuleti ve birbirine benzemeleri ve bir tek fıtrat izhar etmeleri, nasıl ki bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gayet geniş bir mikyasta gösteriyorlar.

Öyle de camid ve basit unsurlardan, hadsiz ve ayrı ayrı ve muntazam mürekkebatın icadı, mürekkebat adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gayet parlak bir tarzda kemal-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi…

Terkibat-ı mevcudat tabir edilen terkip ve tahlil hengâmındaki teceddüdde nihayet derecede ihtilat ve karışma içinde nihayet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile mesela, topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak bir surette sümbüllerini ve vücudlarını temyiz ve tefrik etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrat-ı bedene karışık bir surette giden gıdaî maddeleri kemal-i hikmetle ve kemal-i mizanla ayırıp tefrik etmek, yine o Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi…

Zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemal-i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulatını ondan almak ve o camide, âcize, cahile olan zerrata gayet şuurkârane ve gayet hakîmane ve muktedirane hadsiz muntazam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelal’in ve o Sâni’-i Zülkemal’in vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve azamet-i rububiyetini ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

İşte bu dört yol ile büyük bir pencere marifetullaha açılır. Ve büyük bir mikyasta bir Sâni’-i Hakîm’i akla gösterir.

Şimdi ey bedbaht gafil! Şu halde onu görmek ve tanımak istemezsen aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul.

Sekizinci Pencere

Nev-i beşerdeki bütün ervah-ı neyyire ashabı olan enbiyalar aleyhimüsselâm, bâhir ve zahir mu’cizatlarına istinad ederek ve bütün kulûb-ü münevvere aktabı olan evliyalar, keşif ve kerametlerine itimat ederek ve bütün ukûl-ü nuraniye erbabı olan asfiyalar, tahkikatlarına istinad ederek bir tek Vâhid-i Ehad, Vâcibü’l-vücud, Hâlık-ı külli şey’in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve kemal-i rububiyetine şehadetleri, pek büyük ve nurani bir penceredir. Hem her vakit o makam-ı rububiyeti göstermektedir.

Ey bîçare münkir! Kime güveniyorsun ki bunları dinlemiyorsun? Veyahut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu zannediyorsun?

Dokuzuncu Pencere

Kâinattaki ibadat-ı umumiye, bilbedahe bir Mabud-u Mutlak’ı gösteriyor. Evet, âlem-i ervaha ve bâtına giden ve ruhanî ve meleklerle görüşen zatların şehadetleriyle sabit olan umum ruhanî ve melaikelerin kemal-i imtisal ile ubudiyetleri ve bilmüşahede bütün zîhayatların kemal-i intizamla ubudiyetkârane vazifeler görmeleri ve bilmüşahede anâsır gibi bütün cemadatın kemal-i itaatle ubudiyetkârane hizmetleri, bir Mabud-u Bi’l-hakk’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini gösterdiği gibi…

Her bir taifesi icma ve tevatür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatli marifetleri, bütün şâkirler taifesinin semeredar şükürleri ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin nimet artıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin bürhanlı tevhidleri ve tavsifleri ve bütün muhiblerin hakiki muhabbet ve aşkları ve bütün müridlerin sadık irade ve rağbetleri ve bütün münîblerin ciddi talep ve inabeleri, yine Maruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmud, Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Mabud-u Ezelî’nin vücub-u vücudunu ve kemal-i rububiyetini ve vahdetini gösterdiği gibi…

Kâmil insanlardaki bütün makbul ibadatın ve o makbul ibadatın neticesinden hasıl olan füyuzat ve münâcat, müşahedat ve keşfiyat, yine o Mevcud-u Lemyezel ve o Mabud-u Lâyezal’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

İşte şu üç cihette ziyadar büyük bir pencere, vahdaniyete açılır.

Onuncu Pencere

وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهٖ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا

Şu kâinattaki mevcudatın birbirine teavünü, tecavübü, tesanüdü gösterir ki umum mahlukat; bir tek Mürebbi’nin terbiyesindedirler, bir tek Müdebbir’in idaresindedirler, bir tek Mutasarrıf’ın taht-ı tasarrufundadırlar, bir tek Seyyid’in hizmetkârlarıdırlar.

Çünkü zemindeki zîhayatlara levazımat-ı hayatiyeyi emr-i Rabbanî ile pişiren güneşten ve takvimcilik eden kamerden tut tâ ziya, hava, mâ, gıdanın zîhayatların imdadına koşmalarına ve nebatatın dahi hayvanatın imdadına koşmalarına ve hayvanat dahi insanların imdadına koşmalarına, hattâ aza-yı bedenin birbirinin muavenetine koşmalarına ve hattâ gıda zerratının hüceyrat-ı bedeniyenin imdadına koşmalarına kadar cari olan bir düstur-u teavün ile camid ve şuursuz olan o mevcudat-ı müteavine, bir kanun-u kerem, bir namus-u şefkat, bir düstur-u rahmet altında gayet hakîmane, kerîmane birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-yı hâcetine cevap vermek, birbirini takviye etmek, elbette bilbedahe bir tek, yekta, Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerîm-i Mutlak bir Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un hizmetkârları ve memurları ve masnuları olduklarını gösterir.

İşte ey bîçare müflis felsefî! Bu muazzam pencereye ne diyorsun? Senin tesadüfün buna karışabilir mi?

On Birinci Pencere

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

Bütün ervah ve kulûbün dalaletten neş’et eden ızdırabat ve keşmekeş ve ızdırabattan neş’et eden manevî elemlerden kurtulmaları, bir tek Hâlık’ı tanımakla olur. Bütün mevcudatı, bir tek Sâni’e vermekle necat buluyorlar. Bir tek Allah’ın zikriyle mutmain olurlar.

Çünkü hadsiz mevcudat bir tek zata verilmezse (Yirmi İkinci Söz’de kat’î ispat edildiği gibi) o zaman her bir tek şeyi, hadsiz esbaba isnad etmek lâzım gelir ki o halde bir tek şeyin vücudu, umum mevcudat kadar müşkül olur. Çünkü Allah’a verse hadsiz eşyayı bir zata verir. Ona vermezse her bir şeyi hadsiz esbaba vermek lâzım gelir. O vakit bir meyve, kâinat kadar müşkülat peyda eder, belki daha ziyade müşkül olur. Çünkü nasıl bir nefer yüz muhtelif adamın idaresine verilse yüz müşkülat olur. Ve yüz nefer, bir zabitin idaresine verilse bir nefer hükmünde kolay olur. Öyle de çok muhtelif esbabın bir tek şeyin icadında ittifakları, yüz derece müşkülatlı olur. Ve pek çok eşyanın icadı, bir tek zata verilse yüz derece kolay olur.

İşte mahiyet-i insaniyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ızdıraptan kurtaracak yalnız tevhid-i Hâlık ve marifet-i İlahiyedir. Madem küfürde ve şirkte nihayetsiz müşkülat ve ızdırabat var. Elbette o yol muhaldir, hakikati yoktur. Madem tevhidde, mevcudatın yaratılışındaki suhulete ve kesrete ve hüsn-ü sanata muvafık olarak nihayetsiz suhulet ve kolaylık var. Elbette o yol vâcibdir, hakikattir.

İşte ey bedbaht ehl-i dalalet! Bak, dalalet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli! Ne zorun var ki oradan gidiyorsun? Hem bak, iman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safalı! Oraya gir, kurtul.

On İkinci Pencere

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰى ۞ اَلَّذٖى خَلَقَ فَسَوّٰى ۞ وَالَّذٖى قَدَّرَ فَهَدٰى

sırrınca umum eşyada hususan zîhayat masnularda hikmetli bir kalıptan çıkmış gibi her şeye bir miktar-ı muntazam ve bir suret, hikmetle verildiği ve o suret ve o miktarda maslahatlar ve faydalar için eğri büğrü hudutlar bulunması… Hem müddet-i hayatlarında değiştirdikleri suret-i libasları ve miktarları yine hikmetlere, maslahatlara muvafık bir tarzda mukadderat-ı hayatiyeden terkip edilen manevî ve muntazam birer suret, birer miktar bulunması, bilbedahe gösterir ki bir Kadîr-i Zülcelal’in ve bir Hakîm-i Zülkemal’in kader dairesinde suretleri ve biçimleri tertip edilen ve kudretin destgâhında vücudları verilen o hadsiz masnuat, o zatın vücub-u vücuduna delâlet ve vahdetine ve kemal-i kudretine hadsiz lisan ile şehadet ederler.

Sen kendi cismine ve azalarına ve onlardaki eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve faydalarına bak. Kemal-i hikmet içinde kemal-i kudreti gör.

On Üçüncü Pencere

وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

sırrınca her şey, lisan-ı mahsusuyla Hâlık’ını yâd eder, takdis eder. Evet, bütün mevcudatın lisan-ı hal ve kāl ile ettiği tesbihat, bir tek Zat-ı Mukaddes’in vücudunu gösteriyor. Evet, fıtratın şehadeti reddedilmez. Delâlet-i hal ise hususan çok cihetlerle gelse şüphe getirmez.

Bak hadsiz fıtrî şehadeti tazammun eden ve nihayetsiz tarzlarda lisan-ı hal ile delâlet eden ve mütedâhil daireler gibi bir tek merkeze bakan şu mevcudatın muntazam suretleri, her biri birer dildir. Ve mevzun heyetleri, her biri birer lisan-ı şehadettir. Ve mükemmel hayatları, her biri birer lisan-ı tesbihtir ki Yirmi Dördüncü Söz’de kat’î ispat edildiği gibi o bütün diller ile pek zahir bir surette tesbihatları ve tahiyyatları ve bir tek mukaddes zata şehadetleri, ziya güneşi gösterdiği gibi bir Zat-ı Vâcibü’l-vücud’u gösterir ve kemal-i uluhiyetine delâlet eder.

On Dördüncü Pencere

قُلْ مَنْ بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ ۞ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ ۞ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ۞ اِنَّ رَبّٖى عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ حَفٖيظٌ

sırlarınca her şey, her şeyinde ve her şe’ninde tek bir Hâlık-ı Zülcelal’e muhtaçtır.

Evet, kâinattaki mevcudata bakıyoruz ve görüyoruz ki zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezahüratı var. Ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor. Mesela, nebatatın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri gibi.

Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gına-i mutlakın tezahüratı var, kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakiraneleri ve baharda şaşaalı servet ve gınaları gibi.

Hem cümud-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhatı görünüyor, anâsır-ı camidenin zîhayat maddelere inkılabı gibi.

Hem bir cehl-i mutlak içinde muhit bir şuurun tezahüratı görünüyor, zerrelerden yıldızlara kadar her şeyin harekâtında nizamat-ı âleme ve mesalih-i hayata ve metalib-i hikmete muvafık bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârane vaziyetleri gibi.

İşte bu acz içindeki kudret ve zaaf içindeki kuvvet ve fakr içindeki servet ve gına ve cümud ve cehil içindeki hayat ve şuur, bilbedahe ve bizzarure bir Kadîr-i Mutlak ve Kaviyy-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyum bir zatın vücub-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar. Heyet-i mecmuasıyla büyük bir mikyasta bir cadde-i nuraniyeyi gösterir.

İşte ey tabiat bataklığına düşen gafil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlahiyeyi tanımazsan her bir şeye, hattâ her bir zerreye, hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve maharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, her şeyde bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir.

On Beşinci Pencere

اَلَّذٖٓى اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ

sırrınca her şeye, o şeyin kabiliyet-i mahiyetine göre kemal-i mizan ve intizam ile biçilip hüsn-ü sanat ile tertip edilip en kısa yolda, en güzel bir surette, en hafif bir tarzda, istimalce en kolay bir şekilde (mesela, kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve istimal etmelerine bak) hem israfsız, hikmetli bir tarzda vücud vermek, suret giydirmek, eşya adedince diller ile bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlak’a işaret ederler.

On Altıncı Pencere

Rûy-i zeminde mevsim be-mevsim tazelenen mahlukatın icad ve tedbirlerindeki intizamat ve tanzimat, bilbedahe bir hikmet-i âmmeyi gösterir. Sıfat, mevsufsuz olmadığından elbette o hikmet-i âmme, bizzarure bir Hakîm’i gösterir.

Hem o perde-i hikmet içinde hârika tezyinat, bilbedahe bir inayet-i tammeyi gösterir. Ve o inayet-i tamme, bizzarure inayetkâr bir Hâlık-ı Kerîm’i gösterir.

Ve o perde-i inayette umuma şâmil bir taltifat ve ihsanat, bilbedahe bir rahmet-i vâsiayı gösterir. Ve o rahmet-i vâsia, bizzarure bir Rahman-ı Rahîm’i gösterir.

Ve o perde-i rahmet üstünde dahi bütün rızka muhtaç zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda iaşeleri ve irzakları, bilbedahe terbiyekârane bir rezzakıyet ve şefkatkârane bir rububiyeti gösterir. Ve o terbiye ve idare, bizzarure bir Rezzak-ı Kerîm’i gösterir.

Evet, zeminin yüzünde kemal-i hikmetle terbiye edilen ve kemal-i inayetle tezyin edilen ve kemal-i rahmetle taltif edilen ve kemal-i şefkatle iaşe edilen bütün mahlukat, birer birer bir Sâni’-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak’ın vücubuna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi yeryüzünün mecmuunda tezahür eden ve umumunda görülen ve kasd ve iradeyi bilbedahe gösteren hikmet-i âmme; ve hikmeti dahi tazammun eden umum masnuata şâmil inayet-i tamme; ve inayet ve hikmeti tazammun eden ve umum mevcudat-ı arziyeye şâmil olan rahmet-i vâsia; ve rahmet ve hikmet ve inayeti de tazammun eden umum zîhayata şâmil bir surette ve gayet kerîmane bir tarzda olan rızık ve iaşe-i umumiyeyi birden nazara al, bak.

Nasıl ki elvan-ı seb’a, ziyayı teşkil eder. Ve yeryüzünü tenvir eden o ziya, nasıl şüphesiz güneşi gösterir. Öyle de o hikmet içindeki inayet ve inayet içindeki rahmet ve rahmet içindeki iaşe-i rızkî, nihayet derecede Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak bir Vâcibü’l-vücud’un vahdetini ve kemal-i rububiyetini büyük bir mikyasta, yüksek bir derecede, parlak bir surette gösterir.

İşte ey sersem münkir-i gafil! Göz önündeki bu hakîmane, kerîmane, rahîmane, rezzakane terbiyeti ve bu acib ve hârika ve mu’cize keyfiyeti ne ile izah edebilirsin? Senin gibi serseri tesadüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz, camid, cahil esbabla mı? Yoksa nihayetsiz derecede mukaddes, münezzeh ve müberra, muallâ ve nihayetsiz derecede Kadîr, Alîm, Semî’, Basîr olan Zat-ı Zülcelal’e nihayetsiz derecede âciz, cahil, sağır, kör, mümkin, miskin olan “tabiat” namını verip nihayetsiz hata işlemek mi istersin? Hem güneş gibi parlak şu hakikati, hangi kuvvet ile söndürebilirsin? Hangi perde-i gaflet altında saklayabilirsin?

On Yedinci Pencere

اِنَّ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِنٖينَ

Zeminin yüzünü yaz zamanında temaşa edip görüyoruz ki icad-ı eşyada, müşevveşiyeti iktiza eden ve intizamsızlığa sebep olan nihayetsiz sehavet ve bir cûd-u mutlak, gayet derecede bir insicam ve intizam içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü tezyin eden bütün nebatatı gör.

Hem mizansızlığı ve kabalığı iktiza eden icad-ı eşyadaki sürat-i mutlaka dahi kemal-i mevzuniyet içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak.

Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden kesret-i mutlaka dahi kemal-i hüsn-ü sanat içinde görünüyor. İşte yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak.

Hem sanatsızlığı, basitliği iktiza eden icad-ı eşyadaki suhulet-i mutlaka dahi nihayetsiz derecede sanatkârlık ve maharet ve ihtimamkârlık içinde görünüyor. İşte yeryüzündeki ağaç ve nebatat cihazatının sandukçaları ve programları ve tarihçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak.

Hem ihtilaf ve ayrılığı iktiza eden uzaklık ve bu’d-u mutlak dahi bir ittifak-ı mutlak içinde görünüyor. İşte bütün aktar-ı zeminde zer’edilen her nevi hububata bak.

Hem karışmayı ve bulaşmayı iktiza eden kemal-i ihtilat, bilakis kemal-i imtiyaz ve tefrik içinde görünüyor. İşte bütün yer altına karışık atılan ve madde itibarıyla birbirine benzeyen tohumların sümbül vaktinde kemal-i imtiyazları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemal-i imtiyaz ile tefrikleri ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif aza ve hüceyrata göre kemal-i imtiyazla ayrılmalarına bak. Kemal-i hikmet içinde kemal-i kudreti gör.

Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gayet derecede mebzuliyet ve nihayet derecede ucuzluk dahi yeryüzünde masnuatça, sanatça nihayet derecede kıymettar ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte o hadsiz acayib-i sanat içinde yeryüzünün Rahmanî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nevilerine bak. Kemal-i rahmeti, kemal-i sanat içinde gör.

İşte bütün rûy-i zeminde gayet kıymettarlık ile beraber hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz ihtilat ve karışıklık ile beraber hadsiz imtiyaz ve tefrik; ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde gayet uzaklık ile beraber son derecede muvafakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde gayet derecede suhulet ve kolaylık ile beraber gayet derecede ihtimamkârane yapılış; ve gayet derecede güzel yapılış içerisinde sürat-i mutlaka ve çabuklukla beraber gayet derecede mevzun ve mizanlı ve israfsızlık; ve gayet derecede israfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber son derecede hüsn-ü sanat; ve son derece hüsn-ü sanat içinde nihayet derecede sehavet ile beraber intizam-ı mutlak elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi; bir Kadîr-i Zülcelal’in, bir Hakîm-i Zülkemal’in, bir Rahîm-i Zülcemal’in vücub-u vücuduna ve kemal-i kudretine ve cemal-i rububiyetine ve vahdaniyetine ve ehadiyetine şehadet ederler لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى sırrını gösterirler.

Şimdi ey bîçare cahil, gafil, muannid, muattıl! Bu hakikat-i uzmayı ne ile tefsir edebilirsin? Bu nihayet derecede mu’cize ve hârika keyfiyeti ne ile izah edebilirsin? Bu hadsiz derecede acib şu sanatları neye isnad edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesadüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuursuz yoldaşın ve dalalette istinadgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece muhal değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birinin tabiata havalesi, bin derece muhal olmuyor mu? Yoksa camid, âciz tabiatın; her bir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince manevî makine ve matbaaları mı var?

On Sekizinci Pencere

اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فٖى مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ

Yirmi İkinci Söz’de izah edilen şu temsile bak ki nasıl mükemmel, muntazam, sanatlı, saray gibi bir eser, bilbedahe muntazam bir fiile delâlet eder. Yani bir bina, bir dülgerliğe delâlet eder. Ve mükemmel, muntazam bir fiil, bizzarure mükemmel bir fâile ve mahir bir ustaya, bir dülgere delâlet eder. Ve mükemmel usta ve dülger unvanları, bilbedahe mükemmel bir sıfata, yani sanat melekesine delâlet eder. Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel meleke-i sanat, bilbedahe mükemmel bir istidadın vücuduna delâlet eder. Ve mükemmel bir istidat ise âlî bir ruh ve yüksek bir zatın vücuduna delâlet eder.

Öyle de zeminin yüzünü, belki kâinatı dolduran müteceddid eserler, bilbedahe gayet derece-i kemalde bulunan ef’ali gösteriyor. Ve şu nihayet derecedeki intizam ve hikmet dairesindeki ef’al, bilbedahe unvanları ve isimleri mükemmel olan bir fâili gösteriyor. Çünkü muntazam, hakîmane fiiller, fâilsiz olmadığı kat’iyen malûm. Ve son derece mükemmel unvanlar, o fâilin son derece kemaldeki sıfatlarına delâlet eder. Çünkü fenn-i sarfça nasıl ism-i fâil masdardan yapılır. Öyle de unvanların ve isimlerin dahi masdarları ve menşeleri, sıfatlardır. Ve son derece-i kemalde sıfatlar, şüphesiz son derece mükemmel olan şuunat-ı zatiyeye delâlet eder. Ve kabiliyet-i zatiye (tabir edemediğimiz) o mükemmel şuun-u zatiye, bihakkalyakîn hadsiz derece-i kemalde olan bir zata delâlet eder.

İşte bütün âlemdeki âsâr-ı sanat ve bütün mahlukat, her biri birer eser-i mükemmel olduğundan, her biri bir fiile ve fiil ise isme, isim ise vasfa ve vasıf ise şe’ne ve şe’n ise zata şehadet ettikleri için; masnuat adedince bir tek Sâni’-i Zülcelal’in vücub-u vücuduna şehadet ve ehadiyetine işaret ettikleri gibi; heyet-i mecmuasıyla, silsile-i mahlukat kadar kuvvetli bir tarzda bir mi’rac-ı marifettir. Hiçbir cihette içine şüphe girmeyen müteselsil bir bürhan-ı hakikattir.

Şimdi ey bîçare münkir-i gafil! Silsile-i kâinat kadar kuvvetli şu bürhanı ne ile kırabilirsin? Şu masnuat adedince hakikatin şuâını gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Hangi perde-i gafleti üstüne çekebilirsin?

On Dokuzuncu Pencere

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

sırrınca Sâni’-i Zülcelal, semavatın ecramına o kadar hikmetler, manalar takmış ki güya celal ve cemalini ifade etmek için semavatı güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle söylettirdiği gibi; cevv-i semada dahi olan mevcudata öyle hikmetler ve manalar ve maksatlar takmış ki güya o cevv-i semayı berkler, şimşekler, ra’dlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor. Ve kemal-i hikmet ve cemal-i rahmetini ders veriyor.

Ve nasıl zemin kafasını, hayvanat ve nebatat denilen manidar kelimeleriyle söyleştirip kemalât-ı sanatını kâinata gösteriyor. Öyle de o kafanın birer kelimesi olan nebatları ve ağaçları dahi yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip yine kemal-i sanatını ve cemal-i rahmetini ilan ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-ı sanatını ve kemal-i rububiyetini ehl-i şuura talim ediyor.

İşte bu hadsiz kelimat-ı tesbihiye içinde yalnız tek bir sümbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine kulak verip dinleyeceğiz. Nasıl şehadet eder, bileceğiz.

Evet her bir nebat, her bir ağaç, pek çok lisan ile Sâni’lerini öyle gösteriyorlar ki ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara “Sübhanallah! Ne kadar güzel şehadet ediyor!” dedirtirler.

Evet, her bir nebatın çiçek açması zamanında ve sümbül vermesi anında, tebessümkârane manevî tekellümleri hengâmındaki tesbihleri, kendileri gibi güzel ve zahirdir. Çünkü her bir çiçeğin güzel ağzı ile ve muntazam sümbülün lisanıyla ve mevzun tohumların ve muntazam habbelerin kelimatıyla hikmeti gösteren o nizam, bilmüşahede ilmi gösteren bir mizan içindedir. Ve o mizan ise maharet-i sanatı gösteren bir nakş-ı sanat içindedir. Ve o nakş-ı sanat, lütuf ve keremi gösteren bir ziynet içindedir. Ve o ziynet dahi rahmet ve ihsanı gösteren latîf kokular içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu manidar keyfiyetler, öyle bir lisan-ı şehadettir ki hem Sâni’-i Zülcemal’ini esmasıyla tarif eder hem evsafıyla tavsif eder hem cilve-i esmasını tefsir eder hem teveddüd ve taarrüfünü, yani sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder.

İşte bir tek çiçekten böyle bir şehadet işitsen, acaba zemin yüzündeki Rabbanî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni’-i Zülcelal’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ilan ettiklerini işitsen, hiç şüphen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa sana insan ve zîşuur denilebilir mi?

Gel, şimdi bir ağaca dikkatle bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, masum çocuklar gibi nesîmin esmesiyle oynaması içindeki latîf ağzını gör. Nasıl bir dest-i kerem ile yeşillenen yaprakların dili ile ve bir neşe-i lütuf ile tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir cilve-i rahmet ile gülen meyvelerin kelimatı ile ifade edilen hikmetli nizam içindeki adilli mizan ve adli gösteren mizan içinde bulunan dikkatli sanatlar, nakışlar ve maharetli nakışlar ve ziynetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mu’cize-i kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gayet zahir bir surette bir Sâni’-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Muhsin, Mün’im, Mücemmil, Mufaddıl’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini ve cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.

İşte eğer bütün rûy-i zemindeki ağaçların lisan-ı hallerini birden dinleyebilsen

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ

hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın.

İşte ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gafil! Bu derece hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerîm-i Zülcemal, tanımak istenilmezse bu lisanları susturmalı. Mademki susturulmaz, dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünkü sen kulağını kapamakla kâinat sükût etmez, mevcudat susmaz, vahdaniyet şahitleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler.

Yirminci Pencere (Hâşiye[2])

فَسُبْحَانَ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ ۞ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ۞ وَ اَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَ مَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنٖينَ ۞

Nasıl cüz’iyat ve neticelerde ve teferruatta kemal-i hikmet ve cemal-i sanat görünüyor. Öyle de tesadüfî ve karışık tevehhüm edilen küllî unsurların, büyük mahlukatın zahiren karışık vaziyetleri dahi bir hikmet ve sanat ile vaziyetler alıyorlar.

İşte ziyanın parlaması, sair hikmetli hidematının delâletiyle, yeryüzünde masnuat-ı İlahiyeyi izn-i Rabbanî ile teşhir ve ilan etmektir. Demek, bir Sâni’-i Hakîm tarafından ziya istihdam ediliyor. Çarşı-yı âlem sergilerindeki antika sanatlarını onun ile irae ediyor.

Şimdi rüzgârlara bak ki sair hakîmane, kerîmane faydalarının ve vazifelerinin şehadetiyle gayet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek, o dalgalanmak bir Sâni’-i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise emr-i Rabbanînin çabuk yerine getirilmesine süratle çalışmaktır.

Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara… Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Çünkü onlara terettüp eden âsâr-ı rahmet olan faydaların ve semerelerin şehadetiyle ve dağlarda bir mizan-ı hâcetle iddiharlarının ifadesiyle ve bir mizan-ı hikmetle gönderilmelerinin delâletiyle gösteriliyor ki bir Rabb-i Hakîm’in teshiriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları ise onun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.

Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevahirlerin ve madenlerin envaına bak! Bunların tezyinatları ve menfaatli hâsiyetleri bir Sâni’-i Hakîm’in tezyini ile tertibi ile tedbiri ile tasviri ile olduğunu, onlara müteallik hakîmane faydaları ve mesalih-i hayatiye ve levazımat-ı insaniye ve hâcat-ı hayvaniyeye muvafık bir tarzda ihzarları gösteriyor.

Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri ve tatları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni’-i Kerîm’in, bir Mün’im-i Rahîm’in sofrasında birer tarife, birer davetname hükmünde olarak muhtelif renk ve koku ve tatlarla her nev’e ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir.

Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, bir Sâni’-i Hakîm’in intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kat’î ise hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdavele-i hissiyat ve ifade-i maksat etmeleridir.

Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, manasız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat’î delil ise hâlî bir boşlukta o acayibi icad etmek ve onlardan âb-ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara emzirmek, gösteriyor ki o şırıltı, o gürültü gayet manidar ve hikmettardır ki bir Rabb-i Kerîm’in emriyle, müştaklara o yağmur bağırıyor ki “Sizlere müjde, geliyoruz!” manasını ifade ederler.

Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız kamere dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr-i Hakîm’in emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki başka yerde beyan ettiğimizden kısa kesiyoruz.

İşte ziyadan tut tâ kamere kadar saydığımız küllî unsurlar gayet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyasta bir pencere açar. Bir Vâcibü’l-vücud’un vahdetini ve kemal-i kudretini ve azamet-i saltanatını gösterir, ilan ederler.

İşte ey gafil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sadâyı susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyayı söndürebilirsen Allah’ı unut! Yoksa aklını başına al! سُبْحَانَ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ de.

Yirmi Birinci Pencere

وَ الشَّمْسُ تَجْرٖى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْدٖيرُ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِ

Şu kâinatın lambası olan güneş, kâinat Sâni’inin vücuduna ve vahdaniyetine güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir.

Evet, manzume-i şemsiye denilen küremizle beraber on iki seyyare; cirmleri küçüklük büyüklük itibarıyla pek çok muhtelif ve mevkileri uzaklık yakınlık noktasında pek çok mütefavit ve sürat-i hareketleri çok mütenevvi olduğu halde kemal-i intizam ve hikmet ile ve kemal-i mizan ile ve bir saniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deveranları ve güneş ile cazibe kanunu tabir edilen bir kanun-u İlahî ile bağlanmaları, yani onlar imamlarına iktidaları; büyük bir mikyasta bir azamet-i kudret-i İlahiyeyi ve vahdaniyet-i Rabbaniyeyi gösterir.

Çünkü o camid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri, nihayet derecede intizam ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti ispat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre miktar tesadüf karışsa öyle bir patlayış verecek ki kâinatı dağıtacak. Çünkü bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsademe etmesine yol açar. Küre-i arzdan bin defa büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.

Manzume-i şemsiyenin yani şemsin me’mumları ve meyveleri olan on iki seyyarenin acayibini ilm-i muhit-i İlahîye havale edip yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz, görüyoruz ki bu seyyaremiz, bir azamet-i şevket-i rububiyeti ve haşmet-i saltanat-ı uluhiyeti ve kemal-i rahmet ve hikmeti gösterir bir surette güneşin etrafında, emr-i Rabbanî ile (Birinci Mektup’ta beyan edildiği gibi) pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ü seyahat ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbaniye olarak acayib-i masnuat-ı İlahiye ile doldurulmuş ve zîşuur ibadullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi kamer dahi dakik hesaplarla, azîm hikmetlerle ona takılmış ve o kamere başka menzillerde ayrı seyr ü seyahat verilmiş.

İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehadetle, bir Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini ispat eder. Madem şu seyyaremiz böyledir, manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin.

Hem şemse kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadîr-i Zülcelal’in emriyle döndürüp, o seyyaratı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratıyla saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir süratle, bir tahmine göre “Herkül Burcu” tarafına veya Şemsü’ş-şümus canibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultanı olan Zat-ı Zülcelal’in kudretiyle ve emriyledir. Güya haşmet-i rububiyetini göstermek için bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır.

Ey kozmoğrafyacı efendi! Hangi tesadüf bu işlere karışabilir? Hangi esbabın eli buna ulaşabilir? Hangi kuvvet buna yanaşabilir? Haydi sen söyle. Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelal, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı? Bâhusus kâinatın meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası olan zîhayatları, başka ellere verir mi? Başkasını müdahale ettirir mi? Bâhusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halifesi ve o sultanın âyinedar bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı? Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi, kemal-i hikmetini sukut ettirir mi?

Yirmi İkinci Pencere

اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا ۞ وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا ۞ وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا ۞

فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا

Küre-i arz bir kafadır ki yüz bin ağzı vardır. Her bir ağzında, yüz bin lisanı vardır. Her lisanında, yüz bin bürhanı var ki her biri çok cihetle Vâcibü’l-vücud, Vâhid-i Ehad, her şeye kadîr, her şeye alîm bir Zat-ı Zülcelal’in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve evsaf-ı kudsiyesine ve esma-i hüsnasına şehadet ederler.

Evet, arzın evvel-i hilkatine bakıyoruz ki mayi haline gelen bir madde-i seyyaleden taş ve taştan toprak halk edilmiş. Mayi kalsaydı kabil-i sükna olmazdı. O mayi taş olduktan sonra, demir gibi sert olsa idi kabil-i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin hâcetlerini gören bir Sâni’-i Hakîm’in hikmetidir.

Sonra tabaka-i turabiye, dağlar direği üzerine atılmış, tâ içindeki dâhilî inkılablardan gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip zemini hareketinden ve vazifesinden şaşırtmasın. Hem denizin istilasından toprağı kurtarsın. Hem zîhayatların levazımat-ı hayatiyesine birer hazine olsun. Hem havayı tarasın, gazat-ı muzırradan tasfiye etsin, tâ teneffüse kabil olsun. Hem suları biriktirip iddihar etsin. Hem zîhayata lâzım olan sair madenlere menşe ve medar olsun.

İşte bu vaziyet bir Kadîr-i Mutlak ve bir Hakîm-i Rahîm’in vücub-u vücuduna ve vahdetine gayet kat’î ve kuvvetli şehadet eder.

Ey coğrafyacı efendi! Bunu ne ile izah edersin? Hangi tesadüf şu acayib-i masnuat ile dolu sefine-i Rabbaniyeyi bir meşher-i acayip yaparak yirmi dört bin sene bir mesafede, bir senede süratle çevirip onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin?

Hem zeminin yüzündeki acib sanatlara bak! Anâsırlar, ne derece hikmetle tavzif edilmişler. Bir Kadîr-i Hakîm’in emriyle zemin yüzündeki Rahman misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar, hizmetlerine koşuyorlar.

Hem acib ve garib sanatlar içinde rengârenk acib hikmetli zemin yüzünün simasındaki bu nakışlı çizgilere bak! Nasıl sekenelerine enhar ve çayları, deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri, ayrı ayrı mahluklarına ve ibadına lâyık birer mesken ve vesait-i nakliye yapmış. Sonra yüz binler ecnas-ı nebatat ve enva-ı hayvanatıyla kemal-i hikmet ve intizam ile doldurup hayat vererek şenlendirmek, vakit be-vakit muntazaman mevt ile terhis ederek boşaltıp yine muntazaman بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ suretinde doldurmak; bir Kadîr-i Zülcelal’in ve bir Hakîm-i Zülkemal’in vücub-u vücuduna ve vahdetine yüz binler lisanlarla şehadet ederler.

Elhasıl: Yüzü, acayib-i sanata bir meşher ve garaib-i mahlukata bir mahşer ve kafile-i mevcudata bir memer ve sufûf-u ibadına bir mescid ve makar olan zemin, bütün kâinatın kalbi hükmünde olduğundan kâinat kadar nur-u vahdaniyeti gösterir.

İşte ey coğrafyacı efendi! Bu zemin kafası yüz bin ağız, her birinde yüz bin lisan ile Allah’ı tanıttırsa ve sen onu tanımazsan, başını tabiat bataklığına soksan derece-i kabahatini düşün. Ne derece dehşetli bir cezaya seni müstahak eder, bil, ayıl ve başını bataklıktan çıkar. اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ de.

Yirmi Üçüncü Pencere

اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ

Hayat, kudret-i Rabbaniye mu’cizatının en nuranisidir, en güzelidir. Ve vahdaniyet bürhanlarının en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve tecelliyat-ı Samedaniye âyinelerinin en câmii ve en berrakıdır.

Evet, hayat tek başıyla bir Hayy-ı Kayyum’u bütün esma ve şuunatıyla bildirir. Çünkü hayat, pek çok sıfâtın memzuç bir macunu hükmünde bir ziya, bir tiryaktır. Elvan-ı seb’a, ziyada ve muhtelif edviyeler, tiryakta nasıl ki mümtezicen bulunur. Öyle de hayat dahi pek çok sıfâttan yapılmış bir hakikattir. O hakikatteki sıfatlardan bir kısmı, duygular vasıtasıyla inbisat ederek inkişaf edip ayrılırlar. Kısm-ı ekseri ise hissiyat suretinde kendilerini ihsas ederler ve hayattan kaynama suretinde kendilerini bildirirler.

Hem hayat, kâinatın tedbir ve idaresinde hüküm-ferma olan rızık ve rahmet ve inayet ve hikmeti tazammun ediyor. Güya hayat, onları arkasına takıp girdiği yere çekiyor. Mesela hayat bir cisme, bir bedene girdiği vakit; Hakîm ismi dahi tecelli eder, hikmetle yuvasını güzelce yapıp tanzim eder. Aynı halde Kerîm ismi de tecelli edip, meskenini hâcatına göre tertip ve tezyin eder. Yine aynı halde Rahîm isminin cilvesi görünüyor ki o hayatın devam ve kemali için türlü türlü ihsanlarla taltif eder. Yine aynı halde Rezzak isminin cilvesi görünüyor ki o hayatın bekasına ve inkişafına lâzım maddî, manevî gıdaları yetiştiriyor. Ve kısmen bedeninde iddihar ediyor.

Demek hayat, bir nokta-i mihrakıye hükmünde; muhtelif sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur. Güya hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı halde kudrettir, aynı halde de hikmet ve rahmettir ve hâkeza… İşte hayat bu câmi’ mahiyeti itibarıyla şuun-u zatiye-i Rabbaniyeye âyinedarlık eden bir âyine-i samediyettir.

İşte bu sırdandır ki Hayy-ı Kayyum olan Zat-ı Vâcibü’l-vücud, hayatı pek çok kesretle ve mebzuliyetle halk edip neşir ve teşhir eder. Ve her şeyi hayatın etrafına toplattırıp ona hizmetkâr eder. Çünkü hayatın vazifesi büyüktür. Evet, samediyetin âyinesi olmak kolay bir şey değil, âdi bir vazife değil.

İşte göz önünde her vakit gördüğümüz bu hadd ü hesaba gelmeyen yeni yeni hayatlar ve hayatların asılları ve zatları olan ruhlar, birden ve hiçten vücuda gelmeleri ve gönderilmeleri, bir Zat-ı Vâcibü’l-vücud ve Hayy-ı Kayyum’un vücub-u vücudunu ve sıfât-ı kudsiyesini ve esma-i hüsnasını; lemaatın güneşi gösterdiği gibi gösteriyorlar. Güneşi tanımayan ve kabul etmeyen adam, nasıl gündüzü dolduran ziyayı inkâr etmeye mecbur oluyor. Öyle de Hayy-ı Kayyum, Muhyî ve Mümît olan Şems-i Ehadiyet’i tanımayan adam, zeminin yüzünü belki mazi ve müstakbeli dolduran zîhayatların vücudunu inkâr etmeli ve yüz derece hayvandan aşağı düşmeli. Hayat mertebesinden düşüp camid bir cahil-i echel olmalı.

Yirmi Dördüncü Pencere

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Mevt, hayat kadar bir bürhan-ı rububiyettir. Gayet kuvvetli bir hüccet-i vahdaniyettir. اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ delâletince mevt; adem, idam, fena, hiçlik, fâilsiz bir inkıraz değil belki bir Fâil-i Hakîm tarafından hizmetten terhis ve tahvil-i mekân ve tebdil-i beden ve vazifeden paydos ve haps-i bedenden âzad etmek ve muntazam bir eser-i hikmet olduğu, Birinci Mektup’ta gösterilmiştir.

Evet, nasıl zemin yüzündeki masnuat ve zîhayatlar ve hayattar zemin yüzü, bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna ve vahdaniyetine şehadet ediyorlar. Öyle de o zîhayatlar ölümleriyle bir Hayy-ı Bâki’nin sermediyetine ve vâhidiyetine şehadet ediyorlar. Yirmi İkinci Söz’de mevt, gayet kuvvetli bir bürhan-ı vahdet ve bir hüccet-i sermediyet olduğu ispat ve izah edildiğinden, şu bahsi o söze havale edip yalnız mühim bir nüktesini beyan edeceğiz. Şöyle ki:

Nasıl zîhayatlar, vücudlarıyla bir Vâcibü’l-vücud’un vücuduna delâlet ediyorlar. Öyle de o zîhayatlar, ölümleriyle bir Hayy-ı Bâki’nin sermediyetine, vâhidiyetine şehadet ediyorlar. Mesela, yalnız bir tek zîhayat olan zemin yüzü, intizamatıyla, ahvaliyle Sâni’i gösterdiği gibi öldüğü vakit yani kış, beyaz kefeni ile ölmüş o zemin yüzünü kapaması ile nazar-ı beşeri ondan çeviriyor. Veyahut nazar, o giden bahar cenazesinin arkasından maziye gider, daha geniş bir manzarayı gösterir.

Yani her biri birer mu’cize-i kudret olan zemin dolusu bütün geçen baharlar misillü yeni gelecek birer hârika-i kudret ve birer hayattar zemin olan, bahar dolusu hayattar mevcudat-ı arziyenin gelmelerini ihsas ve vücudlarına şehadet ettiklerinden; öyle geniş bir mikyasta, öyle parlak bir surette, öyle kuvvetli bir derecede bir Sâni’-i Zülcelal’in bir Kadîr-i Zülkemal’in, bir Kayyum-u Bâki’nin, bir Şems-i sermedî’nin vücub-u vücuduna ve vahdetine ve beka ve sermediyetine şehadet ederler ve öyle parlak delaili gösterirler ki ister istemez bedahet derecesinde اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الْوَاحِدِ الْاَحَدِ dedirtir.

Elhasıl, وَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا sırrınca hayattar bu zemin, bir baharda Sâni’e şehadet ettiği gibi onun ölmesiyle, zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına dizilmiş mu’cizat-ı kudretine nazarı çeviriyor. Bir bahar yerine binler baharı gösteriyor. Bir mu’cize yerine binler mu’cizat-ı kudretine işaret eder. Ve onlardan her bahar, şu hazır bahardan daha kat’î şehadet eder. Çünkü mazi tarafına geçenler, zahirî esbablarıyla beraber gitmişler; arkalarında yine kendileri gibi başkalar yerlerine gelmişler.

Demek, esbab-ı zahiriye hiçtir. Yalnız bir Kadîr-i Zülcelal, onları halk edip, hikmetiyle esbaba bağlayarak gönderdiğini gösteriyor. Ve gelecek zamanda dizilmiş hayattar olan zemin yüzleri ise daha parlak şehadet eder. Çünkü yeniden, yoktan, hiçten yapılıp gönderilecek, yere konup vazife gördürüp sonra gönderilecekler.

İşte ey tabiata saplanan ve bataklıkta boğulmak derecesine gelen gafil! Bütün mazi ve müstakbele ulaşacak hikmetli ve kudretli manevî el sahibi olmayan bir şey, nasıl bu zeminin hayatına karışabilir? Senin gibi hiç-ender hiç olan tesadüf ve tabiat buna karışabilir mi? Kurtulmak istersen “Tabiat, olsa olsa bir defter-i kudret-i İlahiyedir. Tesadüf ise cehlimizi örten gizli bir hikmet-i İlahiyenin perdesidir.” de, hakikate yanaş.

Yirmi Beşinci Pencere

Nasıl ki madrub, elbette dâribe delâlet eder. Sanatlı bir eser, sanatkârı icab eder. Veled, validi iktiza eder. Tahtiyet, fevkiyeti istilzam eder ve hâkeza… Bütün umûr-u izafiye tabir ettikleri biri birisiz olmayan evsaf-ı nisbiye misillü şu kâinatın cüz’iyatında ve heyet-i umumiyesinde görünen imkân dahi vücubu gösterir. Ve bütün onlarda görünen infial, bir fiili gösterir. Ve umumunda görünen mahlukıyet, hâlıkıyeti gösterir. Ve umumunda görünen kesret ve terkip, vahdeti istilzam eder. Ve vücub ve fiil ve hâlıkıyet ve vahdet, bilbedahe ve bizzarure mümkin, münfail, kesîr, mürekkeb, mahluk olmayan; vâcib ve fâil, vâhid ve hâlık olan mevsuflarını ister.

Öyle ise bilbedahe bütün kâinattaki bütün imkânlar, bütün infialler, bütün mahlukıyetler, bütün kesret ve terkipler bir Zat-ı Vâcibü’l-vücud, Fa’alün limâ yürîd, Hâlık-ı külli şey’, Vâhid-i Ehad’e şehadet eder.

Elhasıl, nasıl imkândan vücub görünüyor, infialden fiil ve kesretten vahdet; bunların vücudu, onların vücuduna kat’iyen delâlet eder. Öyle de mevcudat üstünde görünen mahlukıyet ve merzukıyet gibi sıfatlar dahi sâni’iyet, rezzakıyet gibi şe’nlerin vücudlarına kat’î delâlet ediyor. Şu sıfâtın vücudu dahi bizzarure ve bilbedahe bir Hallak ve bir Rezzak Sâni’-i Rahîm’in vücuduna delâlet eder.

Demek her bir mevcud, taşıdığı yüzler bu çeşit sıfatlar lisanıyla, Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un yüzler esma-i hüsnasına şehadet ederler. Bu şehadetler kabul edilmezse mevcudatın bütün bu çeşit sıfatlarını inkâr etmek lâzım gelir.

Yirmi Altıncı Pencere (Hâşiye[3])

Şu kâinatın mevcudatı yüzünde tazelenen ve gelip geçen cemaller ve hüsünler, bir cemal-i sermedî cilvelerinin bir nevi gölgeleri olduğunu gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, daimî bir şemsin şuâlarının âyineleri olduklarını gösterdikleri gibi; seyyal zaman ırmağında, seyyar mevcudatın üstünde parlayan lemaat-ı cemaliye dahi bir cemal-i sermedîye işaret ederler ve onun bir nevi emareleridirler.

Hem kâinat kalbindeki ciddi aşk, bir Maşuk-u Lâyezalî’yi gösterir. Evet, ağacın mahiyetinde olmayan bir şey, esaslı bir surette meyvesinde bulunmadığı delâletiyle; şecere-i kâinatın hassas meyvesi olan nev-i insandaki ciddi aşk-ı lahutî gösterir ki bütün kâinatta –fakat başka şekillerde– hakiki aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise kalb-i kâinattaki şu hakiki muhabbet ve aşk, bir Mahbub-u Ezelî’yi gösterir.

Hem kâinatın sinesinde çok suretlerde tezahür eden incizablar, cezbeler, cazibeler; ezelî bir hakikat-i cazibedarın cezbiyle olduğunu hüşyar kalplere gösterir.

Hem mahlukatın en hassas ve nurani taifesi olan ehl-i keşif ve velayetin ittifakıyla, zevk ve şuhuda istinad ederek bir Cemil-i Zülcelal’in cilvesine, tecellisine mazhar olduklarını ve o Celil-i Zülcemal’in (kendini) tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile muttali olduklarını, müttefikan haber vermeleri, yine bir Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un, bir Cemil-i Zülcelal’in vücuduna ve insanlara kendini tanıttırmasına kat’iyen şehadet eder.

Hem kâinat yüzünde ve mevcudat üstünde işleyen kalem-i tahsin ve tezyin, o kalem sahibi zatın esmasının güzelliğini vâzıhan gösteriyor.

İşte kâinat yüzündeki cemal ve kalbindeki aşk ve sinesindeki incizab ve gözlerindeki keşif ve şuhud ve hey’atındaki hüsün ve tezyinat; pek latîf, nurani bir pencere açar. Onun ile bütün esması cemile bir Cemil-i Zülcelal’i ve bir Mahbub-u Lâyezalî’yi ve bir Mabud-u Lemyezel’i, hüşyar olan akıl ve kalplere gösterir.

İşte ey maddiyat karanlığında, evham zulümatında, boğucu şübehat içinde çırpınan gafil! Kendine gel. İnsaniyete lâyık bir surette yüksel. Şu dört delik ile bak; cemal-i vahdeti gör, kemal-i imanı kazan, hakiki insan ol!

Yirmi Yedinci Pencere

اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكٖيلٌ

Kâinatta “esbab ve müsebbebat” görünen eşyaya bakıyoruz ve görüyoruz ki en a’lâ bir sebep, en âdi bir müsebbebe kuvveti yetmiyor. Demek esbab bir perdedir, müsebbebleri yapan başkadır.

Mesela, hadsiz masnuattan yalnız cüz’î bir misal olarak insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve-i hâfızaya bakıyoruz. Görüyoruz ki öyle bir câmi’ kitap belki kütüphane hükmündedir ki bütün sergüzeşt-i hayatı, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor.

Acaba şu mu’cize-i kudrete hangi sebep gösterilebilir? Telâfif-i dimağiye mi? Basit, şuursuz hüceyrat zerreleri mi? Tesadüf rüzgârları mı? Halbuki o mu’cize-i sanat, öyle bir zatın sanatı olabilir ki beşerin haşirde neşredilecek büyük defter-i a’malinden muhasebe vaktinde hatıra getirilecek ve işlediği her fiilleri yazıldığını bildirmek için bir küçük senet istinsah edip, yazıp aklının eline verecek bir Sâni’-i Hakîm’in sanatı olabilir.

İşte beşerin kuvve-i hâfızasına misal olarak bütün yumurtaları, çekirdekleri, tohumları kıyas et ve bu câmi’ küçücük mu’cizelere, sair müsebbebatı da kıyas et. Çünkü hangi müsebbebe ve masnua baksan o derece hârika bir sanat var ki değil onun âdi, basit sebebi, belki bütün esbab toplansa ona karşı izhar-ı acz edecekler. Mesela, büyük bir sebep zannedilen güneşi; ihtiyarlı, şuurlu farz ederek ona denilse: “Bir sineğin vücudunu yapabilir misin?” Elbette diyecek ki: “Hâlık’ımın ihsanıyla dükkânımda ziya, renkler, hararet çok. Fakat sineğin vücudunda göz, kulak, hayat gibi öyle şeyler var ki ne benim dükkânımda bulunur ve ne de benim iktidarım dâhilindedir.”

Hem nasıl ki müsebbebdeki hârika sanat ve tezyinat, esbabı azledip Müsebbibü’l-esbab olan Vâcibü’l-vücud’a işaret ederek وَ اِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ sırrınca ona teslim-i umûr eder. Öyle de müsebbebata takılan neticeler, gayeler, faydalar; bilbedahe perde-i esbab arkasında bir Rabb-i Kerîm’in, bir Hakîm-i Rahîm’in işleri olduğunu gösterir.

Çünkü şuursuz esbab, elbette bir gayeyi düşünüp çalışmaz. Halbuki görüyoruz; vücuda gelen her mahluk, bir gaye değil belki çok gayeleri, çok faydaları, çok hikmetleri takip ederek vücuda geliyor. Demek bir Rabb-i Hakîm ve Kerîm, o şeyleri yapıp gönderiyor. O faydaları onlara gaye-i vücud yapıyor.

Mesela, yağmur geliyor. Yağmuru zahiren intac eden esbab; hayvanatı düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzak olduğu malûmdur. Demek, hayvanatı halk eden ve rızıklarını taahhüd eden bir Hâlık-ı Rahîm’in hikmetiyle imdada gönderiliyor. Hattâ yağmura “rahmet” deniliyor. Çünkü çok âsâr-ı rahmet ve faydaları tazammun ettiğinden güya yağmur şeklinde rahmet tecessüm etmiş, takattur etmiş, katre katre geliyor.

Hem bütün mahlukatın yüzüne tebessüm eden bütün ziynetli nebatat ve hayvanattaki tezyinat ve gösterişler, bilbedahe perde-i gayb arkasında bu süslü ve güzel sanatlar ile kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bildirmek isteyen bir Zat-ı Zülcelal’in vücub-u vücuduna ve vahdetine delâlet ederler. Demek eşyadaki süslü vaziyetler, gösterişli keyfiyetler; tanıttırmak ve sevdirmek sıfatlarına kat’iyen delâlet eder. Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise bilbedahe Vedud, Maruf bir Sâni’-i Kadîr’in vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet eder.

Elhasıl: Sebep gayet âdi, âciz ve ona isnad edilen müsebbeb ise gayet sanatlı ve kıymetli olduğundan sebebi azleder. Hem müsebbebin gayesi, faydası dahi cahil ve camid olan esbabı ortadan atar, bir Sâni’-i Hakîm’in eline teslim eder. Hem müsebbebin yüzündeki tezyinat ve maharetler, kendi kudretini zîşuurlara bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden bir Sâni’-i Hakîm’e işaret eder.

Ey esbab-perest bîçare! Bu üç mühim hakikati ne ile izah edebilirsin? Sen nasıl kendini kandırabilirsin? Aklın varsa esbab perdesini yırt. ‌وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ‌ de, hadsiz evhamdan kurtul.

Yirmi Sekizinci Pencere

وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِمٖينَ

Şu kâinata bakıyoruz, görüyoruz ki hüceyrat-ı bedenden tut tâ mecmu-u âleme şâmil bir hikmet ve tanzim var. Hüceyrat-ı bedene bakıyoruz, görüyoruz ki mesalih-i bedeni gören ve idare eden birisinin emriyle, kanunuyla o küçücük hüceyrelerde ehemmiyetli bir tedbir var. Mideye, nasıl bir kısım rızık, iç yağı suretinde iddihar olunup vakt-i hâcette sarf edilir. Aynen o küçücük hüceyrelerde de o tasarruf ve iddihar var. Nebatata bakıyoruz, gayet hakîmane bir terbiye, bir tedbir görünüyor. Hayvanata bakıyoruz; nihayet derecede kerîmane bir terbiye ve iaşe görüyoruz. Kâinatın erkân-ı azîmesine bakıyoruz, mühim gayeler için haşmetkârane bir tedvir ve tenvir görüyoruz. Âlemin mecmuuna bakıyoruz, muntazam bir memleket, bir şehir, bir saray hükmünde âlî hikmetler, gâlî gayeler için mükemmel bir tanzimat görüyoruz.

Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nda izah ve ispat edildiği üzere, bir zerreden tut tâ yıldızlara kadar zerre miktar şirke yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine manen münasebettardırlar ki bütün yıldızları musahhar etmeyen ve elinde tutmayan, bir zerreye rububiyetini dinlettiremez. Bir zerreye hakiki Rab olmak için bütün yıldızlara sahip olmak lâzım gelir. Hem Otuz İkinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nda izah ve ispat edildiği üzere semavatın halk ve tesviyesine muktedir olmayan, beşerin simasındaki teşahhusu yapamaz. Demek, bütün semavatın Rabb’i olmayan, bir tek insanın simasındaki alâmet-i farika olan nakş-ı simavîyi yapamaz.

İşte kâinat kadar büyük bir pencere ki onunla bakılsa اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكٖيلٌ لَهُ مَقَالٖيدُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ âyetleri, büyük harflerle kâinat sahifelerinde yazılı olduğu, akıl gözüyle de görülecek. Öyle ise görmeyenin ya aklı yok ya kalbi yok veya insan suretinde bir hayvandır.

Yirmi Dokuzuncu Pencere

وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Bir bahar mevsiminde, garibane, mütefekkirane seyahate gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhatır ettirdi. Şöyle bir mana kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin turrası ise kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir.

Şu mühür tahayyülünden sonra şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektup; o mühür, o mektubun sahibini gösterir. Öyle de şu çiçek, bir mühr-ü Rahmanîdir. Şu enva-ı nakışlarla ve manidar nebatat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi bu çiçek Sâni’inin mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir mektub-u Rahmanî hey’atını aldı.

İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Her bir şey, bir mühr-ü Rabbanî hükmünde bütün eşyayı kendi Hâlık’ına isnad eder. Kendi kâtibinin mektubu olduğunu ispat eder. İşte her bir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad’e mal eder.

Demek her bir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mu’cizekâr bir sanat var ki onu öyle yapan ve öyle manidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette o olacaktır. Demek bütün eşyayı yapamayan, bir tek şeyi icad edemez.

İşte ey gafil! Şu kâinatın yüzüne bak ki birbiri içinde hadsiz mektubat-ı Samedaniye hükmünde olan sahaif-i mevcudat ve her bir mektup üstünde hadsiz sikke-i tevhid mühürleriyle temhir edilmiş. Bütün bu mühürlerin şehadetlerini kim tekzip edebilir? Hangi kuvvet onları susturabilir? Kalp kulağı ile hangisini dinlesen اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dediğini işitirsin.

Otuzuncu Pencere

لَوْ كَانَ فٖيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا ۞ كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Şu pencere, imkân ve hudûsa müesses umum mütekellimînin penceresidir ve ispat-ı Vâcibü’l-vücud’a karşı caddeleridir. Bunun tafsilatını “Şerhü’l-Mevakıf” ve “Şerhü’l-Makasıd” gibi muhakkiklerin büyük kitaplarına havale ederek yalnız Kur’an’ın feyzinden ve şu pencereden ruha gelen bir iki şuâyı göstereceğiz. Şöyle ki:

Âmiriyet ve hâkimiyetin muktezası; rakip kabul etmemektir, iştiraki reddetmektir, müdahaleyi ref’etmektir. Onun içindir ki küçük bir köyde iki muhtar bulunsa köyün rahatını ve nizamını bozarlar. Bir nahiyede iki müdür, bir vilayette iki vali bulunsa herc ü merc ederler. Bir memlekette iki padişah bulunsa fırtınalı bir karmakarışıklığa sebebiyet verirler.

Madem hâkimiyet ve âmiriyetin gölgesinin zayıf bir gölgesi ve cüz’î bir numunesi, muavenete muhtaç âciz insanlarda böyle rakip ve zıddı ve emsalinin müdahalesini kabul etmezse; acaba saltanat-ı mutlaka suretindeki hâkimiyet ve rububiyet derecesindeki âmiriyet, bir Kadîr-i Mutlak’ta ne derece o redd-i müdahale kanunu ne kadar esaslı bir surette hükmünü icra ettiğini kıyas et.

Demek, uluhiyet ve rububiyetin en kat’î ve daimî lâzımı; vahdet ve infiraddır. Buna bir bürhan-ı bâhir ve şahid-i kātı’, kâinattaki intizam-ı ekmel ve insicam-ı ecmeldir. Sinek kanadından tut, tâ semavat kandillerine kadar öyle bir nizam var ki akıl onun karşısında hayretinden ve istihsanından “Sübhanallah, mâşâallah, bârekellah” der, secde eder.

Eğer zerre miktar şerike yer bulunsa idi, müdahalesi olsa idi

لَوْ كَانَ فٖيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا

âyet-i kerîmesinin delâletiyle nizam bozulacaktı, suret değişecekti, fesadın âsârı görünecekti. Halbuki

فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ ۞ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَ هُوَ حَسٖيرٌ

delâletiyle ve şu ifade ile nazar-ı beşer, kusuru aramak için ne kadar çabalasa hiçbir yerde kusuru bulamayarak, yorgun olarak menzili olan göze gelip onu gönderen münekkid akla diyecek: “Beyhude yoruldum, kusur yok.” demesiyle gösteriyor ki nizam ve intizam, gayet mükemmeldir. Demek intizam-ı kâinat, vahdaniyetin kat’î şahididir.

Gel gelelim “hudûs”a. Mütekellimîn demişler ki:

“Âlem, mütegayyirdir. Her mütegayyir, hâdistir. Her bir hâdisin, bir muhdisi, yani mûcidi var. Öyle ise bu kâinatın kadîm bir mûcidi var.”

Biz de deriz: Evet, kâinat hâdistir. Çünkü görüyoruz her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir. Demek, bir Kadîr-i Zülcelal var ki bu kâinatı hiçten icad ederek her senede belki her mevsimde, belki her günde birisini icad eder, ehl-i şuura gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp zincirleme bir surette zamanın şeridine asıyor. Elbette bu âlem gibi birer kâinat-ı müteceddide hükmünde olan her baharda, gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinatları icad eden bir Zat-ı Kadîr’in mu’cizat-ı kudretidirler. Elbette âlem içinde her vakit âlemleri halk edip değiştiren zat, mutlaka şu âlemi dahi o halk etmiştir. Ve şu âlemi ve rûy-i zemini, o büyük misafirlere misafirhane yapmıştır.

Gelelim “imkân” bahsine. Mütekellimîn demişler ki:

“İmkân, mütesaviyü’t-tarafeyn”dir. Yani adem ve vücud, ikisi de müsavi olsa bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır. Çünkü mümkinat, birbirini icad edip teselsül edemez. Yahut o onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise bir Vâcibü’l-vücud vardır ki bunları icad ediyor. Devir ve teselsülü, on iki bürhan yani arşî ve süllemî gibi namlar ile müsemma meşhur on iki delil-i kat’î ile devri iptal etmişler ve teselsülü muhal göstermişler. Silsile-i esbabı kesip Vâcibü’l-vücud’un vücudunu ispat etmişler.

Biz de deriz ki: Esbab, teselsülün berahini ile âlemin nihayetinde kesilmesinden ise her şeyde Hâlık-ı külli şey’e has sikkeyi göstermek daha kat’î, daha kolaydır. Kur’an’ın feyziyle bütün Pencereler ve bütün Sözler, o esas üzerine gitmişler. Bununla beraber imkân noktasının hadsiz bir vüs’ati var. Hadsiz cihetlerle Vâcibü’l-vücud’un vücudunu gösteriyor. Yalnız, mütekellimînin teselsülün kesilmesi yoluna, elhak geniş ve büyük olan o caddeye münhasır değildir. Belki hadd ü hesaba gelmeyen yollar ile Vâcibü’l-vücud’un marifetine yol açar. Şöyle ki:

Her bir şey vücudunda, sıfâtında, müddet-i bekasında hadsiz imkânat, yani gayet çok yollar ve cihetler içinde mütereddid iken, görüyoruz ki o hadsiz cihetler içinde vücudca muntazam bir yolu takip ediyor. Her bir sıfatı da mahsus bir tarzda ona veriyor. Müddet-i bekasında bütün değiştirdiği sıfat ve haller dahi böyle bir tahsis ile veriliyor. Demek, bir muhassısın iradesiyle, bir müreccihin tercihiyle, bir mûcid-i hakîmin icadıyladır ki hadsiz yollar içinde, hikmetli bir yolda onu sevk eder, muntazam sıfâtı ve ahvali ona giydiriyor.

Sonra infiraddan çıkarıp bir terkipli cisme cüz yapar, imkânat ziyadeleşir. Çünkü o cisimde binler tarzda bulunabilir. Halbuki neticesiz o vaziyetler içinde neticeli, mahsus bir vaziyet ona verilir ki mühim neticeleri ve faydaları ve o cisimde vazifeleri gördürülüyor. Sonra o cisim dahi diğer bir cisme cüz yaptırılıyor. İmkânat daha ziyadeleşir. Çünkü binlerle tarzda bulunabilir. İşte o binler tarz içinde, bir tek vaziyet veriliyor. O vaziyet ile mühim vazifeler gördürülüyor ve hâkeza… Gittikçe daha ziyade kat’î bir Hakîm-i Müdebbir’in vücub-u vücudunu gösteriyor. Bir Âmir-i Alîm’in emriyle sevk edildiğini bildiriyor.

Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz olup giden bütün bu terkiplerde, nasıl bir nefer; takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedâhil o heyetlerden her birisine mahsus birer vazifesi, hikmetli birer nisbeti, intizamlı birer hizmeti bulunuyor. Hem nasıl ki senin göz bebeğinden bir hüceyre, gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var. Senin başın heyet-i umumiyesi nisbetine dahi hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre miktar şaşırsa sıhhat ve idare-i beden bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket âsablarına, hattâ bedenin heyet-i umumiyesinde birer mahsus vazifesi, hikmetli birer vaziyeti vardır. Binlerle imkânat içinde, bir Sâni’-i Hakîm’in hikmetiyle o muayyen vaziyet verilmiştir.

Öyle de bu kâinattaki mevcudat, her biri kendi zatı ile sıfâtı ile çok imkânat yolları içinde has bir vücudu ve hikmetli bir sureti ve faydalı sıfatları, nasıl bir Vâcibü’l-vücud’a şehadet ederler. Öyle de mürekkebata girdikleri vakit, her bir mürekkebde daha başka bir lisanla yine Sâni’ini ilan eder. Gitgide, tâ en büyük mürekkebe kadar nisbeti, vazifesi, hizmeti itibarıyla Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna ve ihtiyarına ve iradesine şehadet eder. Çünkü bir şeyi, bütün mürekkebata hikmetli münasebetleri muhafaza suretinde yerleştiren, bütün o mürekkebatın Hâlık’ı olabilir. Demek bir tek şey, binler lisanlarla ona şehadet eder hükmündedir.

İşte kâinatın mevcudatı kadar değil belki mevcudatın sıfât ve mürekkebatı adedince imkânat noktasından da Vâcibü’l-vücud’un vücuduna karşı şehadetler geliyor.

İşte ey gafil! Kâinatı dolduran bu şehadetleri, bu sadâları işitmemek; ne derece sağır ve akılsız olmak lâzım geliyor? Haydi sen söyle…

Otuz Birinci Pencere

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖٓى اَحْسَنِ تَقْوٖيمٍ ۞ وَ فِى الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِنٖينَ ۞ وَ فٖٓى اَنْفُسِكُمْ اَفَلَا تُبْصِرُونَ

Şu pencere insan penceresidir ve enfüsîdir. Ve enfüsî cihetinde şu pencerenin tafsilatını binler muhakkikîn-i evliyanın mufassal kitaplarına havale ederek yalnız feyz-i Kur’an’dan aldığımız birkaç esasa işaret ederiz. Şöyle ki:

On Birinci Söz’de beyan edildiği gibi: “İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır ki Cenab-ı Hak bütün esmasını, insanın nefsi ile insana ihsas ediyor.” Tafsilatını başka Sözlere havale edip yalnız üç noktayı göstereceğiz.

Birinci Nokta: İnsan, üç cihetle esma-i İlahiyeye bir âyinedir.

Birinci Vecih: Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir. Öyle de insan, zaaf ve acziyle, fakr u hâcatıyla, naks ve kusuruyla, bir Kadîr-i Zülcelal’in kudretini, kuvvetini, gınasını, rahmetini bildiriyor ve hâkeza pek çok evsaf-ı İlahiyeye bu suretle âyinedarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz zaafında, hadsiz a’dasına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdan daima Vâcibü’l-vücud’a bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcatı içinde, nihayetsiz maksatlara karşı bir nokta-i istimdad aramaya mecbur olduğundan vicdan, daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahîm’in dergâhına dayanır, dua ile el açar.

Demek, her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdad cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîm’in bârgâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.

İkinci Vecih âyinedarlık ise: İnsana verilen numuneler nevinden cüz’î ilim, kudret, basar, sem’, mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz’iyat ile kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem’ine, hâkimiyet-i rububiyetine âyinedarlık eder. Onları anlar, bildirir. Mesela ben, nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve hâkeza…

Üçüncü Vecih âyinedarlık ise: İnsan, üstünde nakışları görünen esma-i İlahiyeye âyinedarlık eder. Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nın başında bir nebze izah edilen insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zahir olan yetmişten ziyade esma vardır. Mesela, yaratılışından Sâni’, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Latîf isimlerini ve hâkeza… Bütün aza ve âlâtıyla, cihazat ve cevarihiyle, letaif ve maneviyatıyla, havas ve hissiyatıyla ayrı ayrı esmanın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor.

Demek, nasıl esmada bir ism-i a’zam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı a’zam var ki o da insandır.

Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku… Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var.

İkinci Nokta: Mühim bir sırr-ı ehadiyete işaret eder. Şöyle ki:

İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki bütün azasını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani, irade-i İlahiye cilvesi olan evamir-i tekviniye ve o evamirden vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve latîfe-i Rabbaniye olan ruh, onların idaresinde onların manevî seslerini hissetmesinde ve hâcetlerini görmesinde birbirine mani olmaz, ruhu şaşırtmaz. Ruha nisbeten uzak yakın bir hükmünde. Birbirine perde olmaz. İsterse çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her cüzü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ çok nuraniyet kesbetmiş ise her bir cüzü ile görebilir ve işitebilir.

Öyle de وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Cenab-ı Hakk’ın madem onun bir kanun-u emri olan ruh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve azasında bu vaziyeti gösteriyor. Elbette âlem-i ekber olan kâinatta o Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un irade-i külliyesine ve kudret-i mutlakasına hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz dualar, hadsiz işler, hiçbir cihette ona ağır gelmez, birbirine mani olmaz. O Hâlık-ı Zülcelal’i meşgul etmez, şaşırtmaz. Bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın uzak birdir. İsterse bütününü birinin imdadına gönderir. Her şey ile her şeyi görebilir, seslerini işitebilir ve her şey ile her şeyi bilir ve hâkeza…

Üçüncü Nokta: Hayatın pek mühim bir mahiyeti ve ehemmiyetli bir vazifesi var. Fakat o bahis, Hayat Penceresi’nde ve Yirminci Mektup’un Sekizinci Kelimesi’nde tafsili geçtiğinden ona havale edip yalnız bunu ihtar ederiz ki:

Hayatta hissiyat suretinde kaynayan memzuç nakışlar, pek çok esma ve şuunat-ı zatiyeye işaret eder. Gayet parlak bir surette Hayy-ı Kayyum’un şuunat-ı zatiyesine âyinedarlık eder. Şu sırrın izahı, Allah’ı tanımayanlara ve daha tam tasdik etmeyenlere karşı zamanı olmadığından kapıyı kapıyoruz.

Otuz İkinci Pencere

هُوَ الَّذٖٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدٖينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ وَ كَفٰى بِاللّٰهِ شَهٖيدًا ۞

قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَمٖيعًا الَّذٖى لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ

Şu pencere, sema-i risaletin güneşi, belki güneşler güneşi olan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın penceresidir. Şu gayet parlak ve pek büyük ve çok nurani pencere Otuz Birinci Söz olan Mi’rac Risalesi’yle, On Dokuzuncu Söz olan Nübüvvet-i Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm Risalesi’nde ve on dokuz işaretli olan On Dokuzuncu Mektup’ta, ne derece nurani ve zahir olduğu ispat edildiğinden, o iki Söz’ü ve o Mektup’u ve o Mektubun On Dokuzuncu İşaret’ini bu makamda düşünüp, sözü onlara havale edip yalnız deriz ki:

Tevhidin bir bürhan-ı nâtıkı olan Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm risalet ve velayet cenahlarıyla, yani kendinden evvel bütün enbiyanın tevatürle icmalarını ve ondan sonraki bütün evliyanın ve asfiyanın icmakârane tevatürlerini tazammun eden bir kuvvetle bütün hayatında bütün kuvvetiyle vahdaniyeti gösterip ilan etmiş. Ve âlem-i İslâmiyet gibi geniş, parlak, nurani bir pencereyi, marifetullaha açmıştır. İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylanî gibi milyonlar muhakkikîn-i asfiya ve sıddıkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar. Acaba böyle bir pencereyi kapatacak bir perde var mı? Ve onu ittiham edip bu pencereden bakmayanın aklı var mı? Haydi sen söyle!

Otuz Üçüncü Pencere

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖٓى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا قَيِّمًا ۞ الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ

Bütün geçmiş pencereler, Kur’an denizinden bazı katreler olduğunu düşün. Sonra Kur’an’da ne kadar âb-ı hayat hükmünde olan envar-ı tevhid var olduğunu kıyas edebilirsin. Fakat bütün o pencerelerin menbaı ve madeni ve aslı olan Kur’an’a gayet mücmel bir surette, gayet basit bir tarzda bakılsa dahi yine gayet parlak, nurani bir pencere-i câmiadır.

O pencere ne kadar kat’î ve parlak ve nurani olduğunu, Yirmi Beşinci Söz olan İ’caz-ı Kur’an Risalesi’ne ve On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’ine havale ediyoruz. Ve Kur’an’ı bize gönderen Zat-ı Zülcelal’in arş-ı Rahmanîsine niyaz edip deriz:

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا ۞ رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا ۞ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ ۞ وَ تُبْ عَلَيْنَا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ

*

İhtar

Şu Otuz Üç Pencereli olan Otuz Üçüncü Mektup, imanı olmayanı inşâallah imana getirir. İmanı zayıf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlettirir. İmanı geniş olana bütün kemalât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir; daha nurani, daha parlak manzaraları açar.

İşte bunun için “Bir pencere bana kâfi geldi, yeter.” diyemezsin. Çünkü senin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise kalbin de hissesini ister, ruhun da hissesini ister. Hattâ hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh her bir pencerenin ayrı ayrı faydaları vardır.

Mi’rac Risalesi’nde asıl muhatap, mü’min idi; mülhid ikinci derecede istima’ makamında idi. Şu risalede ise muhatap, münkirdir; istima’ makamlarında mü’mindir. Bunu düşünüp öylece bakmalı.

Fakat maatteessüf mühim bir sebebe binaen şu mektup gayet süratle yazıldığından ve hattâ müsvedde halinde kaldığından, elbette bana ait olan tarz-ı ifadede müşevveşiyet ve kusurlar olacaktır. Nazar-ı müsamaha ile bakmalarını ve ellerinden gelirse ıslahlarını ve mağfiret ile bana dua eylemelerini ihvanlarımdan isterim.

وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ اٰمٖينَ

*

[1] Hâşiye: Hattâ o taifelerden bir kısım var ki bir senedeki efradı, zaman-ı Âdem’den kıyamete kadar vücuda gelen bütün insan efradından ziyadedir.

[2] Hâşiye: Şu Yirminci Pencere’nin hakikati, bir zaman Arabî bir surette şöyle kalbe gelmişti:

تَلَئْلُأُ الضِّيَاءِ مِنْ تَنْوٖيرِكَ تَشْهٖيرِكَ § تَمَوُّجُ الْاِعْصَارِ مِنْ تَصْرٖيفِكَ تَوْظٖيفِكَ § سُبْحَانَكَ مَا اَعْظَمَ سُلْطَانَكَ

تَفَجُّرُ الْاَنْهَارِ مِنْ تَدْخٖيرِكَ تَسْخٖيرِكَ§ تَزَيُّنُ الْاَحْجَارِ مِنْ تَدْبٖيرِكَ تَصْوٖيرِكَ § سُبْحَانَكَ مَا اَبْدَعَ حِكْمَتَكَ

تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ مِنْ تَزْيٖينِكَ تَحْسٖينِكَ § تَبَرُّجُ الْاَثْمَارِ مِنْ اِنْعَامِكَ اِكْرَامِكَ § سُبْحَانَكَ مَا اَحْسَنَ صَنْعَتَكَ

تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ مِنْ اِنْطَاقِكَ اِرْفَاقِكَ § تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ مِنْ اِنْزَالِكَ اِفْضَالِكَ § سُبْحَانَكَ مَا اَوْسَعَ رَحْمَتَكَ

تَحَرُّكُ الْاَقْمَارِ مِنْ تَقْدٖيرِكَ تَدْبٖيرِكَ تَدْوٖيرِكَ تَنْوٖيرِكَ § سُبْحَانَكَ مَا اَنْوَرَ بُرْهَانَكَ مَا اَبْهَرَ سُلْطَانَكَ

[3] Hâşiye: Şu pencere umumî değil. Ehl-i kalp ve ehl-i muhabbete hususiyeti var.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir