Otuzuncu Söz



İzahlı Metin

Kâinatın Tılsımını Keşfeden, Kur’an-ı Hakîm’in Önemli Bir Tılsımını Çözen

Otuzuncu Söz

“Ene” ve “zerre”den ibaret bir “elif” ve bir “nokta”dır.

Bu Söz iki maksattan oluşur. Birinci Maksat, “ene”nin (benliğin) mahiyetinden ve sonucundan; İkinci Maksat, zerrenin hareketinden ve görevinden bahseder.

Birinci Maksat

*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Innâ aradnâl emânete alâs semâvâti vel ardı vel cibâli feebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehâl insânu innehu kâne zalûmen cehûlâ (Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim ve çok cahildir.)*

Bu ayetin büyük hazinesinden sadece bir cevhere işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Gök, yeryüzü ve dağların yüklenmekten çekindiği ve korktuğu emanetin pek çok yönünden biri, bir yüzü, “ene”dir (benliktir). Evet, benlik, Hazreti Âdem zamanından bugüne kadar insanlık âleminin etrafına dal budak salan nurlu bir Tûba ağacı ile dehşet verici bir Zakkum ağacının çekirdeğidir.

Bu büyük hakikate girmeden önce, o hakikatin anlaşılmasını kolaylaştıracak bir giriş yaparız. Şöyle ki:

Benlik, gizli hazineler olan Allah’ın isimlerinin bir anahtarı olduğu gibi, aynı zamanda kâinatın kapalı tılsımını da çözen zor bir bilmece ve hayret verici bir tılsımdır. O benlik, mahiyetinin bilinmesiyle, o garip bilmece ve o acayip tılsım olan benlik açılır ve kâinat tılsımını ve zorunlu varlık âleminin (Allah’ın zat ve sıfatlarının) hazinelerini de açar. Bu meseleye dair “Şemme” ismindeki Arapça bir risalemde şöyle bahsetmişiz:

Âlemin anahtarı insanın elindedir ve kendi nefsine takılmıştır. Kâinatın kapıları dışarıdan bakıldığında açık görünürken, hakikatte kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet olarak insana “ene” (benlik) adında öyle bir anahtar vermiştir ki, âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir benlik duygusu vermiştir ki, kâinatın Yaratıcısı’nın gizli hazinelerini onunla keşfeder. Fakat benliğin kendisi de son derece kapalı bir bilmece ve açılması zor bir tılsımdır. Eğer onun gerçek mahiyeti ve yaratılış sırrı bilinirse, kendisi açıldığı gibi kâinat da açılır. Şöyle ki:

Hikmet sahibi Sanatkâr (Allah), insanın eline emanet olarak, Rabliğinin sıfat ve özelliklerinin hakikatlerini gösterecek, tanıtacak işaret ve örnekleri içinde barındıran bir “ene” (benlik) vermiştir. Ta ki o benlik, bir karşılaştırma birimi olsun da Rabliğin vasıfları ve ilahlığın özellikleri bilinsin. Fakat karşılaştırma biriminin gerçek bir varlığa sahip olması gerekmez. Tıpkı geometrideki varsayımsal çizgiler gibi, varsayım ve hayal ile de bir karşılaştırma birimi oluşturulabilir. İlim ve gerçeklikle sabit bir varlığa sahip olması şart değildir.

Sual: Neden Cenab-ı Hakk’ın sıfat ve isimlerini tanımak, benlik duygusuna bağlıdır?

Cevap: Çünkü mutlak ve her şeyi kuşatan bir şeyin sınırı ve sonu olmadığı için ona bir şekil verilemez, üzerine bir suret ve belirli bir biçim oturtularak hakkında hükmedilemez ve mahiyetinin ne olduğu anlaşılamaz. Mesela, karanlığı olmayan sürekli bir ışık, bilinmez ve hissedilmez. Ne zaman ki gerçek veya hayalî bir karanlıkla bir sınır çekilse, o zaman bilinir.

İşte Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm (hikmet sahibi) ve Rahîm (merhametli) gibi sıfat ve isimleri; her şeyi kuşatıcı, sınırsız ve ortaksız olduğu için onlara bir hüküm biçilemez, ne oldukları bilinemez ve hissedilemez. Öyleyse, gerçek bir sonları ve sınırları olmadığından, varsayımsal ve hayalî bir sınır çizmek gerekir. Bunu da benlik duygusu yapar. Kendinde hayalî bir rablik, bir sahiplik, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir sınır çizer. Onunla, her şeyi kuşatan sıfatlara hayalî bir sınır koyar. “Buraya kadar benim, ondan sonrası O’nundur” diye bir ayrım yapar. Kendindeki küçük ölçülerle onların mahiyetini yavaş yavaş anlar.

Mesela, kendi mülkü dairesindeki hayalî rabliğiyle, mümkünat dairesindeki Yaratıcısı’nın rabliğini anlar. Dış görünüşteki sahipliğiyle, Yaratıcısı’nın gerçek sahipliğini anlar ve “Bu eve ben nasıl sahipsem, Yaratıcı da şu kâinatın sahibidir” der. Cüz’î bilgisiyle O’nun ilmini anlar. Kendi kazancıyla oluşturduğu küçük sanatıyla, o pek Yüce Sanatkâr’ın eşsiz sanatını anlar. Mesela, “Ben bu evi nasıl yaptım ve düzenledim, öyle de şu dünya evini birisi yapmış ve düzenlemiş” der ve bunun gibi… Allah’ın bütün sıfat ve özelliklerini bir derece bildirecek, gösterecek binlerce sırlı hâl, sıfat ve duygu, benliğin içinde yer almaktadır.

Demek ki ene (benlik); ayna gibi, karşılaştırma birimi gibi, keşfetme aleti gibi ve harf gibi anlamı kendinde olmayıp başkasının anlamını gösteren bir şeydir. İnsanlık vücudunun kalın ipinden şuur sahibi bir tel, insanlık mahiyetinin elbisesinden ince bir ip ve Âdem’in şahsiyet kitabından bir “elif” harfi gibidir ki, o elifin “iki yüzü” vardır.

Biri, hayra ve varlığa bakar. O yüzüyle sadece ilahî feyzi kabul edebilir. Vereni kabul eder, kendisi icat edemez. O yüzde yaratıcı değildir, yaratmaktan eli kısadır.

Diğer yüzü ise şerre bakar ve yokluğa gider. İşte bu yüzde o, yaratıcıdır, fiil sahibidir.

Hem onun mahiyeti harf gibidir; başkasının anlamını gösterir. Rabliği hayalîdir. Varlığı o kadar zayıf ve incedir ki, kendi başına hiçbir şeye dayanamaz ve yüklenemez. Aksine, eşyanın derecelerini ve miktarlarını bildiren termometre ve barometre gibi ölçüm aletleri türünden bir ölçektir ki, varlığı zorunlu olan Allah’ın mutlak, kuşatıcı ve sınırsız sıfatlarını bildiren bir ölçektir.

İşte mahiyetini bu şekilde bilen, buna inanan ve ona göre hareket eden, *Kad eflaha men zekkâhâ (Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir)* müjdesine dâhil olur. Emaneti hakkıyla yerine getirir. Ve o benliğin dürbünüyle, kâinatın ne olduğunu ve ne görev yaptığını görür. Dış dünyadan gelen bilgiler nefsine ulaştığında, benliğinde bir onaylayıcı bulur. O ilimler, nur ve hikmet olarak kalır; karanlığa ve anlamsızlığa dönüşmez.

Benlik, görevini bu şekilde yerine getirdiğinde; karşılaştırma birimi olan hayalî rabliğini ve varsayımsal sahipliğini terk eder. *Lehul mulku ve lehul hamdu ve lehul hukmu ve ileyhi turceûn (Mülk O’nundur, hamd O’nadır, hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz)* der. Gerçek kulluğunu takınır. “Ahsen-i takvim” (en güzel yaratılış) makamına çıkar.

Eğer o benlik, yaratılış hikmetini unutup fıtrî görevini terk ederek kendisine isim anlamıyla baksa, kendini sahip zannetse, o zaman emanete hıyanet eder ve *Ve kad hâbe men dessâhâ (Nefsini kötülüklere gömen ise ziyan etmiştir)* ayetinin kapsamına girer. İşte bütün şirkleri, şerleri ve sapkınlıkları doğuran benliğin bu yönündendir ki; gökler, yeryüzü ve dağlar dehşete düşmüşler, varsayımsal bir şirkten korkmuşlardır.

Evet, benlik; ince bir elif harfi, bir tel, varsayımsal bir çizgi iken, eğer mahiyeti bilinmezse gizlilik toprağı altında gelişip büyür, gittikçe kalınlaşır. İnsanın bütün vücuduna yayılır. Koca bir ejderha gibi insanın vücudunu yutar. Bütün o insan, tüm duyu ve latifeleriyle adeta benlik kesilir.

Sonra, ait olduğu türün benliği de bir tür ve millet taassubu yoluyla o benliğe kuvvet verir. O benlik, türünün benliğine dayanarak şeytan gibi, pek Yüce Sanatkâr’ın emirlerine karşı mücadele eder.

Sonra, kendinden yola çıkarak kıyaslama yoluyla herkesi, hatta her şeyi kendine benzetip Cenab-ı Hakk’ın mülkünü onlara ve sebeplere dağıtır. Çok büyük bir şirke düşer. *İnneş şirke le zulmun azîm (Şüphesiz ki şirk, büyük bir zulümdür)* ayetinin anlamını gösterir.

Evet, nasıl ki devlet malından kırk para çalan bir adam, yanında bulunan bütün arkadaşlarının birer dirhem almasını kabul ederek bu durumu hazmedebilir. Aynen öyle de, “Ben kendime sahibim” diyen adam, “Her şey kendi kendine sahiptir” demeye ve buna inanmaya mecbur kalır.

İşte benlik, bu haince durumundayken mutlak bir cehalet içindedir. Binlerce bilimi bilse de, katmerli bir cahillikle en cahil kişidir. Çünkü duyuları ve düşünceleri kâinatın mârifet nurlarını getirdiği zaman, nefsinde onu tasdik edecek, aydınlatacak ve devam ettirecek bir madde bulamadığı için o nurlar söner. Gelen her şey, nefsindeki renklerle boyanır. Tam bir hikmet gelse, nefsinde mutlak bir anlamsızlık suretini alır. Çünkü bu haldeki benliğin rengi, şirk ve inkârdır, Allah’ı inkârdır. Bütün kâinat parlak ayetlerle dolsa, o benlikteki karanlık bir nokta, onları bakışında söndürür, göstermez.

On Birinci Söz’de, insan mahiyetinin ve insan mahiyetindeki benliğin –harf gibi başkasına işaret eden anlamı yönüyle– ne kadar hassas bir terazi, doğru bir ölçü, kapsamlı bir fihrist, mükemmel bir harita, her şeyi yansıtan bir ayna, kâinat için güzel bir takvim ve bir günlük olduğu çok kesin bir şekilde detaylandırılmıştır. Oraya başvurulmalıdır. O Söz’deki detaylara yetinerek kısa kesip girişi sonlandırdık.

Eğer girişi anladıysan, gel, şimdi hakikate giriyoruz:

İşte bak: İnsanlık âleminde, Hazreti Âdem zamanından bugüne kadar iki büyük akım, iki düşünce silsilesi; her tarafta ve insanlığın her tabakasında dal budak salmış iki büyük ağaç gibidir. Biri, peygamberlik ve din silsilesi; diğeri, felsefe ve hikmet silsilesi, gelip gidiyor. Ne zaman bu iki silsile birleşmiş ve bütünleşmiş ise, yani felsefe silsilesi din silsilesine dâhil olup ona itaat ederek hizmet etmişse, insanlık âlemi parlak bir şekilde bir mutluluk ve toplumsal hayat geçirmiştir. Ne zaman ayrı gitmişlerse, bütün hayır ve nur peygamberlik ve din silsilesinin etrafında toplanmış; şerler ve sapkınlıklar ise felsefe silsilesinin etrafında birikmiştir. Şimdi bu iki silsilenin kaynaklarını ve temellerini bulmalıyız.

İşte din silsilesine itaat etmeyen felsefe silsilesi ki, bir Zakkum ağacı şeklini alıp, şirk ve sapkınlık karanlıklarını etrafına dağıtır. Hatta akıl gücü dalında dehrîleri (zamanın yaratıcı olduğuna inananlar), materyalistleri, tabiatçıları insan aklının eline vermiştir. Gazap gücü dalında Nemrutları, Firavunları, Şeddadları (Hâşiye[1]) insanlığın başına atmıştır. Hayvanî şehvet gücü dalında ise ilahları, putları ve ilahlık iddia edenleri meyve olarak vermiş, yetiştirmiştir.

O Zakkum ağacının kaynağı ile, bir kulluk Tûba ağacı hükmünde bulunan peygamberlik silsilesinin yeryüzü bağındaki mübarek dalları olan; akıl gücü dalında peygamberleri, elçileri, velileri ve sıddıkları meyve olarak yetiştirdiği gibi, savunma gücü dalında adil hükümdarları, melek gibi padişahları meyve veren ve çekim gücü dalında güzel ahlaklı, iffetli, güzel yüzlü, cömert ve kerem sahibi kişileri meyve olarak yetiştiren ve insanın bu kâinatın en mükemmel meyvesi olduğunu gösteren o ağacın kaynağı, benliğin iki yönünde yatmaktadır. O iki ağaca kaynak ve dayanak olan temel bir çekirdek olarak benliğin iki yüzünü açıklayacağız. Şöyle ki:

Benliğin bir yüzünü peygamberlik, diğer yüzünü ise felsefe ele almıştır.

Peygamberliğin ele aldığı birinci yüz: Katıksız kulluğun kaynağıdır. Yani benlik, kendini kul bilir. Başkasına hizmet ettiğini anlar. Mahiyeti harf gibidir; yani başkasının anlamını taşıdığını anlar. Varlığı bağımlıdır; yani başka birinin varlığıyla ayakta durduğunu ve O’nun yaratmasıyla sabit olduğunu kabul eder. Sahipliği hayalîdir; yani sahibinin izniyle görünüşte ve geçici bir sahipliği olduğunu bilir. Hakikati gölgeseldir; yani gerçek ve varlığı zorunlu olan bir hakikatin yansımasını taşıyan, mümkün ve muhtaç bir gölgedir. Görevi ise, Yaratıcısı’nın sıfat ve özelliklerine bir ölçü ve terazi olarak bilinçli bir şekilde hizmet etmektir.

İşte peygamberler ve peygamberler silsilesindeki seçkinler ve veliler, benliğe bu yüzüyle bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati anlamışlardır. Bütün mülkü, mülkün gerçek sahibine teslim etmişler ve hükmetmişlerdir ki; o pek Yüce Mâlik’in ne mülkünde, ne Rabliğinde, ne de ilahlığında ortağı ve benzeri yoktur, yardımcıya ve vezire ihtiyacı yoktur, her şeyin anahtarı O’nun elindedir, her şeye gücü yeten mutlak kudret sahibidir. Sebepler, yalnızca görünürde bir perdedir; tabiat, O’nun fıtrat kanunudur ve kanunlarının bir derlemesidir, kudretinin bir ölçüsüdür.

İşte bu parlak, nurlu, güzel yüz, hayat dolu ve anlamlı bir çekirdek hükmüne geçmiştir ki, pek Yüce Yaratıcı, ondan bir kulluk Tûba ağacı yaratmıştır. Öyle ki, onun mübarek dalları, insanlık âleminin her tarafını nurlu meyvelerle süslemiştir. Geçmiş zamanlardaki bütün karanlıkları dağıtıp, o uzun geçmiş zamanın; felsefenin gördüğü gibi büyük bir mezar, bir hiçlik diyarı olmadığını, aksine geleceğe ve ebedî mutluluğa atlamak için göçüp giden ruhlara nurların merkezi, farklı basamakları olan aydınlık bir miraç ve ağır yüklerini bırakıp serbest kalan ve dünyadan göçen ruhların nurlu bir nur diyarı ve bir bahçesi olduğunu gösterir.

İkinci yüzü ise felsefe ele almıştır: Felsefe, benliğe isim anlamıyla bakmış. Yani, “kendi kendine işaret eder” der. Anlamı kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Varlığının aslî ve zatî olduğunu kabul eder. Yani, zatında kendiliğinden bir varlığı vardır, der. Bir yaşam hakkı vardır, kendi tasarruf alanında gerçek bir sahiptir, diye zanneder. Onu sabit bir hakikat sanır. Görevini, benlik sevgisinden kaynaklanan kişisel bir olgunlaşma olarak bilir ve buna benzer birçok bozuk temel üzerine mesleklerini inşa etmişlerdir.

O temellerin ne kadar temelsiz ve çürük olduğunu diğer risalelerimde, özellikle Sözler’de, bilhassa On İkinci ve Yirmi Beşinci Sözler’de kesin olarak ispat ettik. Hatta felsefe silsilesinin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhileri olan Eflatun, Aristo, İbn-i Sina ve Farabi gibi kişiler, “İnsanlığın nihai hedefi, Vâcibü’l-vücud’a (varlığı zorunlu olana) benzemektir” deyip firavunvari bir hüküm vermişler ve benliği kamçılayıp şirk derelerinde serbestçe koşturarak; sebeplere, putlara, tabiata, yıldızlara tapanlar gibi birçok şirk türüne meydan açmışlardır. İnsanlığın temelinde bulunan acizlik, zayıflık, fakirlik, ihtiyaç, noksanlık ve kusur kapılarını kapatıp kulluk yolunu tıkamışlardır. Tabiat bataklığına saplanıp şirkten tamamen çıkamayarak şükrün geniş kapısını bulamamışlardır.

Peygamberlik ise, insanlığın hedefi ve görevinin, Allah’ın ahlakı ve güzel huylarıyla ahlaklanmakla beraber, aczini bilip Allah’ın kudretine sığınmak, zayıflığını görüp Allah’ın kuvvetine dayanmak, fakirliğini görüp Allah’ın rahmetine güvenmek, ihtiyacını görüp Allah’ın zenginliğinden yardım istemek, kusurunu görüp Allah’ın affına sığınmak, noksanlığını görüp Allah’ın kemalini tesbih ederek anmak olduğunu söyleyerek kulluk eksenli bir hüküm vermiştir.

İşte dine itaat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırmasındandır ki, ene (benlik) kendi dizginini eline almış, sapkınlığın her türüne koşmuştur. İşte bu yüzdeki benliğin başı üzerinde bir Zakkum ağacı gelişip büyümüş, insanlık âleminin yarısından fazlasını kaplamıştır.

İşte o ağacın hayvani şehvet gücü dalında, insanların gözü önüne serdiği meyveler ise putlar ve ilahlardır. Çünkü felsefenin temelinde kuvvet güzel görülür. Hatta “El-hukmu li’l-gâlib” (Hüküm, galip gelenindir) onun bir düsturudur. “Galip gelende bir kuvvet var, kuvvette ise hak vardır” der. (Hâşiye[2]) Böylece zulmü manen alkışlamış, zalimleri teşvik etmiştir ve zorbaları ilahlık iddiasına sevk etmiştir.

Hem sanattaki güzelliği ve nakıştaki hoşluğu, sanat eserine ve nakışa mal edip, Sanatkâr ve Nakkaş’ın soyut ve kutsal cemalinin yansımasına bağlamayarak “Ne güzel yapılmış” yerine “Ne güzeldir” der. Böylece tapılmaya layık bir put durumuna getirir.

Hem herkese satılan, kendini beğenmiş, gösterişçi, riyakâr ve değersiz bir güzelliği beğendiği için riyakârları alkışlamış, put gibi olanları, kendilerine tapanlar için birer anıt (Hâşiye[3]) yapmıştır.

O ağacın gazap gücü dalında, çaresiz insanlığın başında küçük büyük Nemrutlar, Firavunlar, Şeddadlar gibi meyveler yetiştirmiştir. Akıl gücü dalında ise, insanlık âleminin zihnine dehrîler (zamanın yaratıcı olduğuna inananlar), materyalistler, tabiatçılar gibi meyveler vermiş; insanın beynini bin parça etmiştir.

Şimdi bu hakikati aydınlatmak için, felsefe yolunun bozuk temellerinden kaynaklanan sonuçlarıyla, peygamberlik silsilesinin doğru temellerinden doğan sonuçlarının binlerce karşılaştırmasından örnek olarak üç dört misal zikrediyoruz.

Mesela: Peygamberliğin kişisel hayattaki temel sonuçlarından olan *Tehallakû bi ahlâkillâh (Allah’ın ahlakıyla ahlaklanın)* kaidesiyle, “Allah’ın ahlakıyla donanıp Cenab-ı Hakk’a alçakgönüllülükle yönelerek aczinizi, fakirliğinizi, kusurunuzu bilip O’nun dergâhına kul olunuz” düsturu nerede? Felsefenin, “İnsanlığın en yüce kemali, Vâcibü’l-vücud’a (varlığı zorunlu olana) benzemektir” kaidesiyle, “Vâcibü’l-vücud’a benzemeye çalışınız” şeklindeki kendini beğenmiş düsturu nerede? Evet, nihayetsiz acizlik, zayıflık, fakirlik ve ihtiyaçla yoğrulmuş olan insan mahiyeti nerede? Nihayetsiz kudretli, kuvvetli, zengin ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Vâcibü’l-vücud’un mahiyeti nerede?

İkinci Misal: Peygamberliğin toplumsal hayattaki temel sonuçlarından olan ve Güneş ve Ay’dan tutun, bitkilerin hayvanların imdadına, hayvanların insanın imdadına, hatta yiyecek zerrelerinin beden hücrelerinin imdadına ve yardımlaşmasına koşturulan yardımlaşma düsturu, kerem kanunu, ikram prensibi nerede? Felsefenin toplumsal hayattaki düsturlarından olan ve sadece bir kısım zalim ve canavar insanların ve vahşi hayvanların fıtratlarını kötüye kullanmalarından kaynaklanan mücadele düsturu nerede? Evet, mücadele düsturunu o kadar esaslı ve genel kabul etmişler ki, “Hayat bir mücadeledir” diye ahmakça bir hüküm vermişler.

Üçüncü Misal: Peygamberliğin ilahi birlik hakkındaki yüce sonuçlarından ve üstün düsturundan olan *El-vâhidu lâ yesduru illâ anil vâhid (Her birliği olan, ancak birden çıkar. Madem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek ki tek bir zatın yaratmasıdır.)* şeklindeki tevhid eksenli düstur nerede? Eski felsefenin inanç düsturlarından olan *El-vâhidu lâ yesduru anhu illâl vâhid (Birden ancak bir çıkar.)* yani “Bir zattan, bizzat yalnızca bir tek şey çıkabilir. Diğer şeyler, aracılar vasıtasıyla ondan çıkar” diyerek, hiçbir şeye muhtaç olmayan mutlak zengin ve her şeye gücü yeten mutlak kudret sahibini âciz aracılara muhtaç göstererek, bütün sebeplere ve aracılara Rablikte bir tür ortaklık verip pek Yüce Yaratıcı’ya “akl-ı evvel” (ilk akıl) adında bir mahluk isnat edip, adeta diğer mülkünü sebeplere ve aracılara dağıtarak büyük bir şirke yol açan, şirk dolu ve sapkınlık peşindeki o felsefenin düsturu nerede? Filozofların en yüksek kısmı olan İşrâkiyyun (Aydınlanmacılar) böyle hatalar yaparsa, materyalistler ve tabiatçılar gibi aşağı kısımlarının ne kadar hata edeceğini kıyaslayabilirsin.

Dördüncü Misal: Peygamberliğin hikmetli düsturundan, *Ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdihî (Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin)* sırrıyla, “Her şeyin, her canlının kendine ait sonucu ve hikmeti bir ise, Sanatkârına ait sonuçları ve Yaratıcısına bakan hikmetleri binlercedir. Her bir şeyin, hatta bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri ve sonuçları bulunduğu” şeklindeki tam bir hakikat olan hikmet düsturu nerede? Felsefenin, “Her canlının sonucu kendine veya insanın menfaatlerine bakar” diyerek koca bir dağ gibi ağaca, hardal tanesi gibi bir meyve, bir sonuç takmak gibi son derece anlamsız bir abeslik içinde gördüğü hikmetsiz ve değersiz hikmet düsturları nerede? Bu hakikat, Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde bir derece gösterildiğinden kısa kestik.

İşte bu dört misale, binlerce misali kıyaslayabilirsin. “Lemaât” isimli bir risalede bir kısmına işaret etmişiz.

İşte felsefenin bu bozuk temellerinden ve vahim sonuçlarındandır ki:

İslam filozoflarından İbn-i Sina ve Farabi gibi dâhiler, görünüşteki parıltısına kapılıp o yola aldanarak girdiklerinden, ancak sıradan bir müminin derecesini kazanabilmişlerdir. Hatta İmam-ı Gazâlî gibi bir Hüccetü’l-İslâm (İslam’ın Delili), onlara o dereceyi bile vermemiştir.

Hem kelam âlimlerinin derin bilginlerinden olan Mutezile imamları, görünüşteki süsüne kapılıp o yola ciddi şekilde temas ederek aklı hâkim kıldıklarından, ancak fasık ve bidat ehli bir mümin derecesine çıkabilmişlerdir.

Hem İslam edebiyatçılarının meşhurlarından, karamsarlığıyla bilinen Ebu’l-Alâ el-Maarrî ve yetimce ağlayışıyla tanınan Ömer Hayyam gibilerin, o yolun nefs-i emmâreyi (kötülüğü emreden nefsi) okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, hakikat ve kemal ehlinden bir aşağılama ve tekfir tokadı yiyip, “Edepsizlik ediyorsunuz, zındıklığa giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz” diye azarlayıcı terbiye tokatlarını yemişlerdir.

Hem felsefe yolunun bozuk temellerindendir ki, ene (benlik), kendi zatında hava gibi zayıf bir mahiyete sahip olduğu halde, felsefenin uğursuz bakışıyla isim anlamı yönüyle baktığı için, güya buhar gibi olan o benlik sıvılaşır, sonra alışkanlık ve maddiyata dalma sebebiyle güya katılaşır. Sonra gaflet ve inkâr ile o benlik donar. Sonra isyan ile bulanıklaşır, şeffaflığını kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. İnsan türünün düşünceleriyle şişer. Sonra diğer insanları, hatta sebepleri kendine kıyaslayıp onlara –kabul etmedikleri ve uzak durdukları halde– birer firavunluk verir. İşte o zaman, pek Yüce Yaratıcı’nın emirlerine karşı mücadele pozisyonu alır. *Men yuhyil izâme ve hiye ramîm (Çürümüşken kemikleri kim diriltecek?)* der. Meydan okur gibi, mutlak kudret sahibini acizlikle itham eder. Hatta pek Yüce Yaratıcı’nın vasıflarına müdahale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs-i emmârenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya reddeder, ya inkâr eder ya da tahrif eder. Örneğin:

Filozofların bir grubu, Cenab-ı Hakk’a “mûcib-i bizzât” (zorunlu olarak yaratan) demişler, O’nun iradesini yok saymışlar; iradesini ispat eden bütün kâinatın sonsuz şahitliğini yalanlamışlardır. Sübhanallah! Şu kâinatta zerreden güneşe kadar bütün varlıklar, belirli şekilleriyle, düzenleriyle, hikmetleriyle, ölçüleriyle Sanatkâr’ın iradesini gösterdikleri halde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor.

Hem bir kısım filozoflar, “Allah’ın ilmi cüz’î şeylere (tek tek olaylara) ताalluk etmez” diyerek, ilahi ilmin muazzam kuşatıcılığını yok sayıp bütün varlıkların doğru şahitliklerini reddetmişlerdir.

Hem felsefe, sebeplere etki gücü verip yaratmayı tabiatın eline verir. Yirmi İkinci Söz’de kesin bir şekilde ispat edildiği gibi, her şeyde her şeyin Yaratıcısı’na has parlak mührü görmeyip; âciz, cansız, şuursuz, kör ve iki eli tesadüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata kaynaklık vererek, binlerce yüce hikmeti ifade eden ve her biri Allah’ın bir mektubu hükmünde olan varlıkların bir kısmını ona mal eder.

Hem Onuncu Söz’de ispat edildiği gibi, Cenab-ı Hak’ın bütün isimleriyle, kâinatın bütün hakikatleriyle, peygamberlik silsilesinin bütün tahkikleriyle ve semavi kitapların bütün ayetleriyle gösterdikleri haşir (yeniden diriliş) ve ahiret kapısını bulamayıp, haşri inkâr edip ruhlara bir ezeliyet (başlangıçsızlık) isnat etmişlerdir.

İşte bu hurafelere, diğer meselelerini de kıyaslayabilirsin. Evet, şeytanlar, güya benliğin gagası ve pençesiyle dinsiz filozofların akıllarını havaya kaldırıp sapkınlık derelerine atarak dağıtmıştır. Küçük âlemde ene (benlik), büyük âlemde tabiat gibi tağutlardandır (Allah’tan başka tapılan şeylerdendir).

*Femen yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fekadistemseke bil urvetil vuskâ lenfisâme lehâ vallâhu semîun alîm (Kim tağutu reddedip Allah’a inanırsa, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.)*

Geçen hakikati aydınlatacak, hayalî bir seyahat suretinde yarı manzum olarak Lemaât’ta yazdığım temsili bir olayın özetini burada zikretmek münasip oldu. Şöyle ki:

Bu risalenin yazılmasından sekiz sene önce İstanbul’da, mübarek Ramazan ayında, felsefe mesleğiyle ilişkisi olan Eski Said’in Yeni Said’e dönüşeceği bir dönemde, Fatiha Suresi’nin sonunda *Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim veladdâllîn (Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve sapanların yoluna değil)* ile işaret edilen üç yolu düşünürken, şöyle hayalî bir olay, rüyaya benzer temsili bir hadise gördüm:

Kendimi büyük bir çölde görüyorum. Bütün yeryüzünü karanlık, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne bir esinti var, ne bir ışık, ne de hayat suyu. Hiçbiri bulunmuyor. Her tarafın canavarlarla, zararlı ve ürkütücü yaratıklarla dolu olduğunu vehmettim. Kalbime geldi ki: “Bu yerin öteki tarafında ışık, esinti ve hayat suyu var. Oraya geçmek lazım.” Baktım ki, iradem dışında sevk ediliyorum. Yerin içinde, tünel gibi bir mağaraya sokuldum. Gittikçe yerin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki benden önce o yeraltı yolunda birçok kişi gitmiş. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum, sonra sesleri kesiliyordu.

Ey hayaliyle benim hayalî seyahatime katılan arkadaş! O zemin, tabiat ve tabiat felsefesidir. Tünel ise, felsefe ehlinin düşünceleriyle hakikate yol açmak için açtıkları yoldur. Gördüğüm ayak izleri, Eflatun ve Aristo (Hâşiye[4]) gibi meşhurlarınkidir. İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Farabi gibi dâhilerindir. Evet, İbn-i Sina’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum, sonra tamamen kesiliyordu. Daha ileri gidememiş, demek ki boğulmuş. Her neyse, seni meraktan kurtarmak için hayalin altındaki hakikatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.

Gittikçe baktım ki elime iki şey verildi. Biri bir elektrik; o yeraltı tabiatının karanlığını dağıtıyor. Diğeri ise bir alet; onunla da büyük kayalar, dağ gibi taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: “Bu elektrik ile o alet, Kur’an’ın hazinesinden size verilmiştir.” Her neyse, uzun zaman böylece gittim. Baktım ki öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde, bulutsuz bir güneş, ruha ferahlık veren bir esinti, hayat dolu lezzetli bir su, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. Elhamdülillah (Allah’a hamdolsun) dedim.

Sonra baktım ki ben kendi kendime sahip değilim. Birisi beni deniyor. Yine önceki durumda, o büyük çölde, boğucu bulut altında kendimi gördüm. Daha başka bir yolda bir sevk edici beni yönlendiriyordu. Bu defa yeraltından değil, belki yeryüzünde gezip seyahat ederek öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acayip ve garip şeyler görüyordum ki tarif edilemez. Deniz bana öfkeleniyor, fırtına beni tehdit ediyor, her şey bana zorluk çıkarıyordu. Fakat yine Kur’an’dan bana verilen bir seyahat aracıyla geçiyor, üstün geliyordum. Gittikçe bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir. Her neyse… O buluttan kurtulup, yerin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Ruha ferahlık veren esintiyi soluyarak Elhamdülillah dedim. O cennet gibi âlemi seyretmeye başladım.

Sonra baktım, biri var ki beni orada bırakmıyor. Başka bir yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir anda o müthiş sahraya getirdi. Baktım ki yukarıdan inmiş, aynı asansörler gibi farklı tarzlarda bazıları uçak, bazıları otomobil, bazıları zembil gibi şeyler görünüyor. Kuvvete ve yeteneğe göre onlara atılınca yukarı çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika içinde beni bulutun üzerine çıkardı. Çok güzel, süslü, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar bile gelmemişti. En latif bir esinti, en lezzetli bir su, en tatlı bir ışık her tarafta görünüyor. Baktım ki o asansörler gibi nurlu menziller her tarafta var. Hatta iki seyahatimde ve yeryüzünün öteki yüzünde onları görmüşüm, anlamamışım. Şimdi anlıyorum ki şunlar, Kur’an-ı Hakîm’in ayetlerinin yansımalarıdır.

İşte *veladdâllîn (sapanlar)* ile işaret olunan birinci yol, tabiata saplananların ve tabiatçı fikrini taşıyanların yoludur ki, onda hakikate ve nura geçmek için ne kadar zorluk olduğunu hissettiniz.

*Gayril magdûbi (gazaba uğrayanların değil)* ile işaret olunan ikinci yol, sebeplere tapanların ve aracılara yaratma ve etki gücü verenlerin, Meşşâî filozofları gibi sadece akıl ve fikir ile hakikatlerin hakikatine ve varlığı zorunlu olan Allah’ı tanımaya yol açanların mesleğidir.

*Ellezîne en’amte aleyhim (kendilerine nimet verdiklerinin)* ile işaret olunan üçüncü yol ise, sırat-ı müstakim (doğru yol) ehli olan Kur’an ehlinin nurlu caddesidir ki, en kısa, en rahat, en selametli ve herkese açık, semavî, Rahmanî ve nurlu bir yoldur.

*

İkinci Maksat

Zerrelerin Dönüşümlerine Dair

Bu ayetin hazinesinden bir zerreye işaret edecektir.

*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Ve kâlellezîne keferû lâ te’tînâs sâatu kul belâ ve rabbî le te’tiyennekum âlimil gaybi lâ ya’zubu anhu miskâlu zerretin fîs semâvâti ve lâ fîl ardı ve lâ asgaru min zâlike ve lâ ekberu illâ fî kitâbin mubîn (İnkâr edenler, “Kıyamet bize gelmeyecek” dediler. De ki: “Hayır, gaybı bilen Rabbime andolsun ki, o size mutlaka gelecektir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü de daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (Kitab-ı Mübin’de) bulunmasın.”)*

Bu ayetin pek büyük hazinesinden bir zerre ağırlığı miktarında, yani zerre sandıkçığında bulunan cevheri gösterir ve zerrenin hareketinden ve görevinden bir parça bahseder. Bu maksat, bir giriş ile üç noktadan oluşur.

Mukaddime

Zerrelerin dönüşümleri; Ezelî Nakkaş’ın kudret kaleminin, kâinat kitabında yazdığı yaratılış ayetlerinin yazıldığı sıradaki titreşimleri ve dolaşımlarıdır. Yoksa materyalistlerin ve tabiatçıların zannettiği gibi tesadüfün oyuncağı ve anlamsız, karışık bir hareket değildir. Çünkü bütün varlıklar gibi zerreler ve her bir zerre, hareketinin başlangıcında “Bismillah” der. Çünkü sonsuz, kendi kuvvetinden fazla yükleri kaldırır; buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi…

Hem görevinin sonunda “Elhamdülillah” der. Çünkü bütün akılları hayrette bırakan hikmetli bir sanat güzelliği, faydalı bir nakış hoşluğu göstererek pek Yüce Sanatkâr’ın övgülerine bir övgü kasidesi gibi bir eser gösterir. Mesela, nar ve mısıra dikkat et.

Evet, zerrelerin dönüşümleri (Hâşiye[5]), gayb âleminden olan, her şeyin geçmişteki aslında ve gelecekteki neslinde bulunan düzenin temeli ve Allah’ın ilim ve emrinin bir unvanı olan “İmam-ı Mübin”in düsturları ve imlası altında gerçekleşir. Ve şimdiki zamanda ve görünen âlemde, eşyanın şekillendirilmesi ve yaratılmasında tasarrufa temel olan, Allah’ın kudret ve iradesinin bir unvanı olan “Kitab-ı Mübin”den kopyalanarak ve akıp giden zamanın hakikati ve temsili sayfası olan “Levh-i Mahv-İspat”ta kudret kelimelerini yazmak ve çizmekten kaynaklanan hareketlerdir ve anlamlı titreşimlerdir.

Birinci Nokta

İki Mebhastır (bölümdür).

Birinci Mebhas: Her zerrede –hem hareketinde hem de sükûnetinde– iki güneş gibi iki tevhid nuru parlar. Çünkü Onuncu Söz’ün Birinci İşareti’nde özetle ve Yirmi İkinci Söz’de detaylıca ispat edildiği gibi, her bir zerre, eğer Allah’ın memuru olmazsa ve O’nun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle dönüşmezse, o zaman her bir zerrenin sonsuz bir ilmi, sınırsız bir kudreti, her şeyi gören bir gözü, her şeye bakan bir yüzü, her şeye geçen bir sözü bulunması gerekir. Çünkü elementlerin her bir zerresi, her bir canlı bedende düzenli bir şekilde çalışır veya çalışabilir. Eşyanın düzenleri ve oluşum kanunları birbirine zıttır. Onların nizamları bilinmezse, oralarda çalışılmaz; çalışılsa da yanlışsız yapılamaz. Halbuki yanlışsız yapılıyor. Öyleyse o hizmet eden zerreler, ya her şeyi kuşatan bir ilim sahibinin izni ve emriyle, ilim ve iradesiyle çalışıyorlar, ya da kendilerinde öyle kuşatıcı bir ilim ve kudret bulunması gerekiyor.

Evet, havanın her bir zerresi, her bir canlının bedenine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın yapısına girip çalışabilir. Hâlbuki onların yapıları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka düzenleri vardır. Bir incir meyvesinin fabrikası, faraza çuha makinesi gibi olsa, bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve böyle devam eder… O binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi bu hava zerresi, bütün onlara girer veya girebilir ve son derece hikmetli ve ustaca, yanlışsız olarak çalışır, pozisyonlar alır. Görevi bittikten sonra kalkar, gider.

İşte hareketli havanın hareketli zerresinin, ya bitkilere ve hayvanlara, hatta meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen suretlerin, miktarların, yapıların biçimini bilmesi gerektiği, ya da onlar bir bilenin emri ve iradesiyle görevlendirilmiş olması gerektiği gibi; sakin toprağın sakin olan her bir zerresi de bütün çiçekli bitkilerin ve meyveli ağaçların tohumlarına temel ve kaynak olabildiğinden, hangi tohum gelse o zerrede, yani benzerlik itibarıyla bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine has bir fabrika ve bütün donanımına ve teşkilatına lazım olan bütün cihazlar bulunduğundan; o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta; ağaçlar, bitkiler, çiçekler ve meyveler türleri sayısınca düzenli manevî makineler ve fabrikalar bulunması ya da mucizekâr, her şeyi hiçten yaratan ve her şeyin her şeyini ve her yönünü bilen bir ilim ve kudret bulunması lazımdır. Ya da her şeye gücü yeten mutlak kudret sahibi, her şeyi bilen bir Zât’ın emri ve izniyle, yardımı ve kuvvetiyle o görevler yaptırılır.

Evet, nasıl ki acemi, toy, sıradan, cahil ve kör bir adam Avrupa’ya gitse; bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, ustaca tam bir düzenle her sanatta, her binada çalışsa ve öyle eserler yapsa ki son derece hikmetli, sanatlı olup herkesi hayrette bırakıyor. Zerre kadar şuuru olan bilir ki o adam, kendi başına çalışmıyor. Aksine, küllî bir üstat ona ders veriyor, onu çalıştırıyor. Hem nasıl ki kör, âciz, yerinden kalkamayan, basit bir kulübecikte oturan bir adam bulunuyor. Hâlbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor, ancak o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerce mücevherat, son derece sanatlı, süslü elbiseler, lezzetli yemekler çıkıp gelse, zerre miktar aklı olan demez mi ki: “O adam, son derece mucizekâr bir zatın, mucizelerinin kaynağı olan fabrikasının bir mandalı veya miskin bir kapıcısıdır.”

Aynen öyle de, havanın zerrelerinin her birinin, her biri Allah’ın bir mektubu, Rabbanî sanatın bir antikası, bir kudret mucizesi, bir hikmet harikası olan bitkilerde, ağaçlarda, çiçeklerde ve meyvelerdeki hareketleri ve hizmetleri; pek Yüce ve hikmet sahibi bir Sanatkâr’ın, pek cömert ve güzellik sahibi bir Yaratıcı’nın emri ve iradesiyle hareket ettiğini gösterir. Toprağın zerrelerinin de, her birinin ayrı bir makine ve tezgâh, ayrı bir matbaa, ayrı bir hazine, ayrı bir antika ve pek Yüce Sanatkâr’ın isimlerini ilan eden ayrı bir ilan ve kemallerini söyleyen ayrı bir kaside hükmünde olan o tohumcukların, o çekirdeklerin filizlerine ve ağaçlarına kaynak ve temel olmaları; “Kün feyekûn” (Ol der, o da oluverir) emrine sahip, her şey emrine boyun eğmiş bir Yüce Sanatkâr’ın emriyle, izniyle, iradesiyle, kuvvetiyle olması, iki kere iki dört eder gibi kesindir. İnandık.

İkinci Mebhas: Zerrelerin hareketlerindeki görevlere ve hikmetlere küçük bir işarettir.

Evet, akılları gözlerine inmiş materyalistlerin hikmetsiz hikmetleri ve anlamsızlık esasına dayanan felsefeleri nazarında tesadüfe bağlı olan zerrelerin dönüşümlerini, bütün düsturlarının temeli kabul edip, Allah’ın sanat eserlerine kaynak göstermişlerdir. Sonsuz hikmetlerle süslenmiş sanat eserlerini; hikmetsiz, anlamsız, karmakarışık bir şeye dayandırmaları, ne kadar akla aykırı olduğunu zerre kadar şuuru olan bilir.

Şimdi, Kur’an-ı Hakîm’in hikmeti açısından bakıldığında, zerrelerin dönüşümlerinin pek çok amacı, hikmeti ve görevi vardır. *Ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdihî (Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin)* gibi çok sayıda ayetle, zerrelerin hikmetlerine ve görevlerine işaret eder. Örnek olarak birkaçına işaret ediyoruz:

Birincisi: Varlığı zorunlu olan Cenab-ı Hakk’ın yaratma tecellilerini yenilemek ve tazelemek için, her bir tek ruhu model gibi kullanarak her sene kudret mucizelerinden taze birer beden giydirmek ve her bir tek kitaptan ayrı ayrı binlerce farklı kitabı hikmetiyle kopyalamak, bir tek hakikati başka başka suretlerde göstermek, kâinatların, âlemlerin ve varlıkların grup grup peş peşe gelmelerine yer vermek ve zemin hazırlamak için pek Yüce Yaratıcı, kudretiyle zerreleri harekete geçirmiş ve görevlendirmiştir.

İkincisi: Mülkün sahibi pek Yüce Allah; bu dünyayı, özellikle yeryüzü tarlasını bir mülk suretinde yaratmıştır. Yani gelişmeye, taze taze ürünler vermeye elverişli bir şekilde hazırlamıştır. Ta ki sonsuz kudret mucizelerini orada ekip biçsin. İşte bu yeryüzü tarlasında, zerreleri hikmetle harekete geçirerek, bir düzen dairesinde görevlendirip her asırda, her mevsimde, her ayda, belki her günde, belki her saatte kudret mucizelerinden yeni yeni birer kâinat gösterir, yeryüzü avlusuna başka başka mahsuller verdirir. Sonsuz rahmet hazinesinin hediyelerini, sonsuz kudretinin mucizelerinin örneklerini zerrelerin hareketleriyle ortaya çıkarır.

Üçüncüsü: Sonsuz ilahi isimlerin tecellilerinin nakışlarını göstermekle, o isimlerin yansımalarını ifade etmek için sınırlı bir zeminde sınırsız nakışlar göstermek, küçük bir sayfada sonsuz anlamları ifade edecek olan sınırsız ayetler yazmak için Ezelî Nakkaş, zerreleri tam bir hikmetle harekete geçirip tam bir düzenle görevlendirmiştir. Evet, geçen senenin ürünleriyle bu senenin ürünlerinin mahiyetleri aynı gibidir, fakat anlamları başka başkadır. İtibarî belirlilikler değişince anlamlar da değişir ve çoğalır. İtibarî belirlilikler ve geçici şahıslar değiştirildikleri ve görünüşte fani oldukları halde, onların güzel anlamları korunup sabit ve kalıcı olur. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak, çiçek ve meyvelerinin ruhları olmadığından, bu bahardaki benzerleri hakikatte onların aynılarıdır. Yalnızca itibarî şahıslarda fark vardır. Fakat o itibarî şahıslar, her an tecellileri yenilenmekte olan ilahi isimlerin özelliklerinin anlamlarını ifade etmek için, bu bahardakiler ayrı şahıslarla onların yerine geldiler.

Dördüncüsü: Sınırsız misal âlemi gibi gayet geniş melekût âlemine ve sınırsız diğer ahiret âlemlerine birer mahsul, süs veya levazımat gibi onlara uygun şeyler yetiştirmek için bu dar dünya tarlasında, yeryüzü tezgâhında ve tarlasında pek Hikmetli ve Yüce Allah, zerreleri harekete geçirip kâinatı akıcı ve varlıkları gezici kılarak, bu küçük yeryüzünde o pek büyük âlemlere pek çok manevi mahsuller yetiştiriyor. Sonsuz kudret hazinesinden sonsuz bir seli, dünyadan akıtıp gayb âlemine ve bir kısmını da ahiret âlemlerine döküyor.

Beşincisi: Sonsuz ilahi kemalleri, sınırsız cemalî yansımaları, nihayetsiz celalî tecellileri ve bitmez tükenmez Rabbanî tesbihleri bu dar ve sınırlı yeryüzünde, sonlu ve az bir zamanda göstermek için zerreleri tam bir hikmetle ve kudretiyle harekete geçirip, tam bir düzenle görevlendirerek, sonlu bir zamanda, sınırlı bir yeryüzünde sonsuz tesbihat yaptırıyor. Sınırsız cemalî, celalî ve kemalî tecellilerini gösteriyor. Pek çok gaybî hakikatleri, pek çok ahiret meyvelerini, fanilerin baki olan kimlik ve suretlerinden pek çok misalî nakışları ve çok anlamlı levha dokumalarını icat ediyor. Demek ki zerreyi harekete geçiren; bu büyük maksatları, bu muazzam hikmetleri gösteren bir zattır. Yoksa her bir zerrede güneş gibi bir beyin bulunması gerekir.

Daha bu beş örnek gibi, belki beş bin hikmetle harekete geçirilen zerrelerin dönüşümlerini, o akılsız filozoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatte biri içsel, diğeri dışsal iki cezbedici hareketle Allah’ı zikreden ve tesbih eden, Mevlevî gibi zikrederek dönmeye başlayan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi dönüp oynuyorlar sanmışlar.

İşte bundan anlaşılıyor ki onların ilimleri ilim değil, cehalettir. Hikmetleri, hikmetsizliktir.

(Üçüncü Nokta’da altıncı uzun bir hikmet daha söylenecektir.)

İkinci Nokta

Her bir zerrede, Vâcibü’l-vücud’un (varlığı zorunlu olan Allah’ın) varlığına ve birliğine iki doğru şahit vardır. Evet, zerre, acizliği ve cansızlığıyla beraber, bilinçli bir şekilde büyük görevler yapmakla, büyük yükler kaldırmakla Vâcibü’l-vücud’un varlığına kesin olarak şahitlik ettiği gibi; hareketlerinde genel düzene uyum sağlayarak, girdiği her yerde oraya özgü düzeni gözetmekle ve her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle Vâcibü’l-vücud’un birliğine ve mülk ve melekût âlemlerinin sahibi olan zatın tekliğine şahitlik eder. Yani zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur. Demek ki zerre –çünkü âcizdir, yükü sonsuz ağırdır ve görevleri sonsuz çoktur– her şeye gücü yeten mutlak kudret sahibinin ismiyle ve emriyle ayakta durduğunu ve hareket ettiğini bildirir. Hem kâinatın genel düzenini bilir bir tarzda hareket etmesi ve her yere engelsiz girmesi; tek bir, her şeyi bilen mutlak ilim sahibinin kudretiyle ve hikmetiyle işlediğini gösterir.

Evet, nasıl ki bir asker; takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, tümeninde ve böylece her bir dairede birer bağı ve o bağa göre birer görevi olduğunu ve o bağları, o görevleri bilerek hareket etmesinin, askeri düzen altında talim ve talimat görmekle, bütün o dairelere komuta eden tek bir başkomutanın emrine ve kanununa uymakla olduğu gibi…

Öyle de her bir zerre, birbiri içindeki bileşiklerde birer uygun konuma, ayrı ayrı faydalı birer ilişkiye, ayrı ayrı düzenli birer göreve, ayrı ayrı hikmetli sonuçlara sahip olduğundan, elbette o zerreyi, o bileşiklerde bütün ilişkilerini ve görevlerini koruyup sonuç ve hikmetleri bozmayacak bir tarzda yerleştirmek, bütün kâinat tasarruf elinde olan bir zata mahsustur.

Mesela, Tevfik’in (*[6]) göz bebeğinde yerleşen zerre, gözün hareket ettirici ve hissettirici sinirlerine, atar ve toplardamarlarına karşı uygun bir konum alması ve yüzde, sonra başta ve gövdede, daha sonra da insanın bütün bedeninde her birine karşı birer ilişki, birer görev, birer faydanın tam bir hikmetle bulunması gösteriyor ki, bütün o bedenin bütün organlarını yaratan bir zat, o zerreyi o yere yerleştirebilir. Ve özellikle rızık için gelen zerreler, rızık kafilesinde seyahat eden o zerreler, o kadar hayret verici bir düzen ve hikmetle seyahat ederler ve öyle aşamalardan, tabakalardan düzenli bir şekilde geçip gelirler ve öyle bilinçli adımlar atıp hiç şaşırmadan gele gele, ta canlı bedende dört süzgeçten süzülüp rızka muhtaç organ ve hücrelerin imdadına yetişmek için kandaki al kan hücrelerine yüklenip bir kerem kanunuyla imdada yetişirler. Bundan apaçık anlaşılır ki, bu zerreleri binlerce farklı menzilden geçiren, sevk eden; elbette ve elbette çok cömert bir Rızık Verici, çok merhametli bir Yaratıcı’dır ki, O’nun kudretine göre zerreler ile yıldızlar omuz omuza eşittirler.

Hem her bir zerre öyle bir sanat nakşında çalışır ki, ya bütün zerrelerle ilişkili, her birine ve hepsine hem hâkim hem de her birine ve hepsine bağlı bir durumda bulunmakla, o hayret verici sanatlı nakşı ve hikmet gösteren nakışlı sanatı bilir ve yaratır. Bu ise binlerce defa imkânsızdır. Veya hikmet sahibi bir Sanatkâr’ın kader kanunu ve kudret kaleminden çıkan, harekete memur birer noktadır.

Nasıl ki mesela, Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve sanatına tabi olmazlarsa, her bir taşın Mimar Sinan gibi dülgerlik sanatında bir mahareti ve diğer taşlara hem bağlı hem de hâkim olması, yani “Geliniz, düşmemek, yıkılmamak için baş başa vereceğiz” diye bir hüküm sahibi olması gerekir.

Öyle de, binlerce defa Ayasofya kubbesinden daha sanatlı, daha hayret verici ve hikmetli olan sanat eserlerindeki zerreler, kâinat ustasının emrine tabi olmazlarsa, her birine kâinatın Sanatkârı’nın vasıfları kadar kemal vasıfları verilmesi gerekir.

Sübhanallah! Zındık materyalist kâfirler, bir Vâcibü’l-vücud’u (varlığı zorunlu olan Allah’ı) kabul etmediklerinden, zerreler sayısınca batıl ilahları kabul etmeye kendi mezheplerine göre mecbur kalıyorlar. İşte bu yönden, inkârcı kâfir ne kadar filozof, âlim de olsa, son derecede büyük bir cehalet içindedir, mutlak bir cahildir.

Üçüncü Nokta

Bu nokta, Birinci Nokta’nın sonunda vaat edilen altıncı büyük hikmete bir işarettir. Şöyle ki:

Yirmi Sekizinci Söz’ün İkinci Suali’nin cevabındaki haşiyede denilmişti ki: Zerrelerin dönüşümlerinin ve canlı cisimlerdeki zerre hareketlerinin binlerce hikmetinden bir hikmeti de, zerreleri nurlandırmaktır ve ahiret âleminin binasına layık zerreler olmaları için onları canlı ve anlamlı kılmaktır. Güya hayvani ve insani, hatta bitkisel bedenler; terbiye dersini almak için gelenlere bir misafirhane, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki, cansız zerreler ona girerler, nurlanırlar. Adeta bir eğitim ve öğretime mazhar olurlar, letafet kazanırlar. Birer görevi görmekle beka âlemine ve bütün parçalarıyla canlı olan ahiret yurduna zerreler olmak için liyakat kazanırlar.

Sual: Zerrelerin hareketlerinde bu hikmetin bulunduğu ne ile bilinir?

Cevap:

Evvela: Bütün sanat eserlerinin bütün düzenleri ve hikmetleriyle sabit olan Sanatkâr’ın hikmetiyle bilinir. Çünkü en küçük bir şeye bile küllî hikmetler takan bir hikmet, kâinat selinin içinde en büyük faaliyeti gösteren ve hikmetli nakışlara kaynak olan zerrelerin hareketlerini hikmetsiz bırakmaz. Hem en küçük mahlukları görevlerinde ücretsiz, maaşsız, kemalsiz bırakmayan bir hikmet, bir hâkimiyet; en kalabalık ve temel memurlarını, hizmetkârlarını nursuz, ücretsiz bırakmaz.

Sâniyen: Hikmet sahibi Sanatkâr’ın, elementleri harekete geçirip görevlendirerek (onlara bir kemal ücreti hükmünde) madenler derecesine çıkarmasıyla ve madenlere özgü tesbihleri onlara bildirmesiyle, madenleri harekete geçirip görevlendirerek bitkilerin hayat mertebesi makamını vermesiyle, bitkileri rızık yaparak harekete geçirip görevlendirerek hayvanların letafet mertebesini onlara ihsan etmesiyle, hayvanlardaki zerreleri görevlendirip rızık yoluyla insan hayatı derecesine çıkarmasıyla ve insanın vücudundaki zerreleri süze süze arındırıp latifleştirerek ta beynin ve kalbin en nazik ve latif yerinde makam vermesiyle bilinir ki, zerrelerin hareketleri hikmetsiz değil, aksine kendilerine layık bir tür kemale doğru koşturuluyor.

Sâlisen: Canlı cisimlerin zerreleri içinde, çekirdek ve tohumdaki gibi bir kısım zerreler öyle manevi bir nura, bir letafete, bir meziyete mazhar oluyorlar ki, diğer zerrelere ve o koca ağaca bir ruh, bir sultan hükmüne geçer. İşte büyük bir ağacın bütün zerreleri içinde bir kısım zerrelerin bu mertebeye çıkmaları, o ağacın hayat tabakasında çok devirleri ve nazik görevleri görmesiyle olduğundan gösteriyor ki, Hikmet sahibi Sanatkâr’ın emriyle fıtrat görevi içinde zerrelerin çeşitli hareketlerine göre, onlara tecelli eden isimlerin hesabına ve şerefine olarak birer manevi letafet, birer manevi nur, birer makam, birer manevi ders aldıklarını gösteriyor.

Özetle: Madem Hikmet sahibi Sanatkâr, her şey için o şeye uygun bir kemal noktası ve ona layık bir varlık feyzi mertebesi tayin edip, o şeye o kemal noktasına çalışıp gitmesi için bir kabiliyet vererek onu oraya sevk ediyor. Ve bütün bitkilerde ve hayvanlarda bu Rablik kanunu geçerli olmakla beraber, cansızlarda dahi geçerlidir ki, adi toprağa elmas derecesini ve yüce cevherler mertebesini bir terakki olarak veriyor ve bu hakikatte muazzam bir Rablik kanununun ucu görünüyor.

Hem madem o Cömert Yaratıcı, büyük üreme kanununda istihdam ettiği hayvanlara ücret olarak birer maaş gibi birer cüz’î lezzet veriyor. Ve arı ve bülbül gibi diğer Rabbanî hizmetlerde istihdam edilen hayvanlara birer kemal ücreti veriyor; şevk ve lezzete vesile olan birer makam veriyor ve bunda muazzam bir kerem kanununun ucu görünüyor.

Hem madem her şeyin hakikati, Cenab-ı Hakk’ın bir isminin tecellisine bakar, ona bağlıdır, ona aynadır. O şey ne kadar güzel bir durum alsa, o ismin şerefinedir; o isim öyle ister. O şey bilse de bilmese de, o güzel durum hakikat nazarında istenen bir şeydir. Ve bu hakikatten son derece muazzam bir güzelleştirme ve cemal kanununun ucu görünüyor.

Hem madem Cömert Yaratıcı, kerem düsturu gereği bir şeye verdiği makamı ve kemali, o şeyin süresi ve ömrü bitince o kemali geri almıyor. Aksine, o kemal sahibinin meyvelerini, sonuçlarını, manevi kimliğini ve manasını, ruhlu ise ruhunu baki kılıyor. Mesela, dünyada insanı mazhar ettiği kemallerin manalarını, meyvelerini baki kılıyor. Hatta şükreden bir müminin yediği fani meyvelerin şükrünü, hamdini cisimleşmiş bir cennet meyvesi suretinde tekrar ona veriyor. Ve bu hakikatte muazzam bir rahmet kanununun ucu görünüyor.

Hem madem Eşsiz Yaratıcı israf etmiyor, abes işler yapmıyor. Hatta güz mevsiminde görevi bitmiş, vefat etmiş mahlukların maddi enkazını bahar sanat eserlerinde kullanıyor; onların binalarına yerleştiriyor. Elbette *Yevme tubeddelul ardu gayrel ard (Yerin başka bir yere dönüştürüldüğü gün)* sırrıyla ve *Ve inned dârel âhırate lehiyel hayavân (Şüphesiz ahiret yurdu, asıl hayatın ta kendisidir)* işaretiyle, bu dünyada cansız, şuursuz ve önemli görevler gören yeryüzü zerrelerinin, elbette taşı, ağacı, her şeyi canlı ve şuurlu olan ahiretin bazı binalarında kullanılması ve yerleştirilmesi hikmetin gereğidir. Çünkü harap olmuş dünyanın zerrelerini dünyada bırakmak veya yokluğa atmak israftır. Ve bu hakikatten pek muazzam bir hikmet kanununun ucu görünüyor.

Hem madem bu dünyanın pek çok eseri, maneviyatı, meyveleri ve cin ve insan gibi yükümlülerin amel dokumaları, fiil sayfaları, ruhları, cesetleri ahiret pazarına gönderiliyor. Elbette o meyvelere ve manalara hizmet eden ve arkadaşlık eden yeryüzü zerreleri de, görev noktasında kendine göre tekâmül ettikten sonra, yani hayat nuruna çok defa hizmet ve mazhar olduktan sonra ve hayatî tesbihata vesile olduktan sonra, şu harap olacak dünyanın enkazı içinde bu zerreleri de öteki âlemin binasında yerleştirmek, adalet ve hikmetin gereğidir. Ve bu hakikatten pek muazzam bir adalet kanununun ucu görünüyor.

Hem madem ruh cisme hâkim olduğu gibi, cansız maddelerde dahi kaderin yazdığı yaratılış emirleri o maddelere hâkimdir. O maddeler, kaderin manevi yazısına göre konum ve düzen alabilirler. Mesela, yumurta türlerinde, sperm çeşitlerinde, çekirdek sınıflarında ve tohum cinslerinde kaderin ayrı ayrı yazdığı yaratılış emirleri yönüyle ayrı ayrı makam ve nur sahibi oluyorlar. Ve madde itibarıyla mahiyetleri (Hâşiye[7]) bir hükmünde olan o maddeler, hadsiz çeşitli varlıklara kaynak oluyorlar, ayrı ayrı makam ve nur sahibi oluyorlar. Elbette hayati hizmetlerde ve hayattaki Rabbanî tesbihatta defalarca bir zerre bulunmuş ise ve hizmet etmiş ise, o zerrenin manevi alnında o manaların hikmetlerini, hiçbir şeyi kaybetmeyen kader kaleminin kaydetmesi, ilmin her şeyi kuşatmasının gereğidir. Ve bunda pek muazzam bir, her şeyi kuşatan ilim kanununun ucu görünüyor.

Öyleyse zerreler (Hâşiye[8]) başıboş değiller.

Sözün Özü: Geçen yedi kanun, yani Rablik kanunu, kerem kanunu, cemal kanunu, rahmet kanunu, hikmet kanunu, adalet kanunu, her şeyi kuşatan ilim kanunu gibi pek çok muazzam kanunların görünen uçları, arkalarında birer İsm-i A’zam (en büyük isim) ve o İsm-i A’zam’ın en büyük tecellisini gösteriyor. Ve o tecelliden anlaşılıyor ki, diğer varlıklar gibi bu dünyadaki zerrelerin dönüşümleri de, gayet yüce hikmetler için kaderin çizdiği sınırlar üzerinde kudretin verdiği yaratılış emirlerine göre, hassas bir ilmi ölçü ile dolaşıyorlar. Adeta başka, yüksek bir âleme (Hâşiye[9]) gitmeye hazırlanıyorlar. Öyleyse canlı cisimler, o seyyah zerrelere güya birer mektep, birer kışla, birer terbiye misafirhanesi hükmündedir. Ve öyle olduğuna sağlam bir sezgiyle hükmedilebilir.

Özetle: Birinci Söz’de denildiği ve ispat edildiği gibi, her şey “Bismillah” der. İşte bütün varlıklar gibi her bir zerre ve zerrelerin her bir taifesi ve özel her bir cemaati, hal diliyle “Bismillah” der, hareket eder.

Evet, geçmiş üç noktanın sırrıyla her bir zerre, hareketinin başlangıcında hal diliyle *Bismillahirrahmanirrahim* der. Yani, “Ben, Allah’ın adıyla, hesabıyla, ismiyle, izniyle, kuvvetiyle hareket ediyorum.” Sonra hareketinin sonucunda, her bir sanat eseri gibi her bir zerre, her bir taifesi, hal diliyle *Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn* der ki, bir övgü kasidesi hükmünde olan sanatlı bir mahlukun nakşında, kudretin küçük bir kalem ucu hükmünde kendini gösterir. Belki her biri; manevi, Rabbanî, muazzam, sınırsız başlı bir fonografın birer plağı hükmünde olan sanat eserlerinin üstünde dönen ve Rabbanî övgü kasideleriyle o sanat eserlerini konuşturan ve ilahi tesbih nağmelerini okutturan birer iğne başı suretinde kendilerini gösteriyorlar.

*Da’vâhum fîhâ subhânekellâhumme ve tehiyyetuhum fîhâ selâm, ve âhiru da’vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn (Onların oradaki duaları, “Allah’ım, Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz”dir. Oradaki esenlik dilekleri, “selâm”dır. Dualarının sonu ise, “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” demektir.)*

*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapansın.)*

*Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahmeten inneke entel vehhâb (Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz Sen, çokça bağışlayansın.)*

*Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin salâten tekûnu leke rıdâen ve lihakkıhî edâen ve alâ âlihî ve sahbihî ve ihvânihî ve sellim ve sellimnâ ve sellim dînenâ, âmîn yâ Rabbel âlemîn (Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e, Sana rıza ve onun hakkına bir eda olacak bir salat ile, ve onun ailesine, sahabelerine ve kardeşlerine salat ve selam eyle. Bizi ve dinimizi de selamette kıl. Amin, ey âlemlerin Rabbi.)*

*

[1] Hâşiye: Evet, Nemrutları, Firavunları yetiştiren ve onlara dadılık edip emziren, Eski Mısır ve Babil’in ya sihir derecesine çıkmış ya da özel olduğu için çevresinde sihir olarak algılanan eski felsefeleri olduğu gibi; ilahları Eski Yunan zihninde yerleştiren ve putları doğuran da tabiat felsefesi bataklığıdır. Evet, tabiat perdesiyle Allah’ın nurunu görmeyen insan, her şeye bir ilahlık verip kendi başına musallat eder.

[2] Hâşiye: Peygamberlik düsturu ise “Kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir” der, zulmü keser, adaleti temin eder.

[3] Hâşiye: Yani o put gibi olanlar, kendilerine tapanların heveslerine hoş görünmek ve ilgilerini kazanmak için riyakârca gösteriş ile ibadet gibi bir durum sergiliyorlar.

[4] Hâşiye: Eğer desen: “Sen kimsin ki bu meşhurlara karşı meydana çıkıyorsun? Sen bir sinek gibiyken kartalların uçuşlarına karışıyorsun?”

Ben de derim ki: Kur’an gibi ezelî bir üstadım varken, sapkınlık dolu felsefenin ve vehim dolu aklın öğrencileri olan o kartallara, hakikat ve marifet yolunda, sinek kanadı kadar bile kıymet vermeye mecbur değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstadı da benim üstadımdan bin defa daha aşağıdır. Üstadımın himmetiyle, onları boğan madde, benim ayağımı bile ıslatamadı. Evet, büyük bir padişahın kanununu ve emirlerini taşıyan küçük bir askeri, küçük bir şahın büyük bir müşirinden daha büyük işler görebilir.

[5] Hâşiye: İkinci Maksat’ın, zerrelerin dönüşümlerinin tarifine dair olan uzun cümlenin haşiyesidir.

Kur’an-ı Hakîm’de İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin, tekrarlanan yerlerde zikredilmiştir. Tefsir ehli “İkisi birdir,” bir kısmı ise “Ayrı ayrıdır” demişler. Hakikatlerine dair açıklamaları çeşitlidir. Özetle, “Allah’ın ilminin unvanlarıdır” demişler. Fakat Kur’an’ın feyzi ile şöyle bir kanaate vardım ki:

İmam-ı Mübin, Allah’ın ilim ve emrinin bir türüne bir unvandır ki, şehadet âleminden (görünen âlem) ziyade gayb âlemine (görünmeyen âlem) bakar. Yani şimdiki zamandan ziyade geçmişe ve geleceğe nazar eder. Yani her şeyin dış görünüşteki varlığından ziyade aslına, nesline, köklerine ve tohumlarına bakar. Allah’ın kaderinin bir defteridir. Bu defterin varlığı, Yirmi Altıncı Söz’de ve Onuncu Söz’ün haşiyesinde ispat edilmiştir.

Evet, bu İmam-ı Mübin, bir nevi ilim ve ilahi emrin bir unvanıdır. Yani eşyanın başlangıçları, kökleri ve asılları, tam bir düzenle eşyanın varlıklarını son derece sanatkârane bir şekilde netice vermesi yönüyle, elbette ilahi ilmin düsturlarının bir defteri ile tanzim edildiğini gösteriyor. Ve eşyanın neticeleri, nesilleri, tohumları; ileride gelecek varlıkların programlarını ve fihristlerini içerdiklerinden, elbette ilahi emirlerin küçük bir derlemesi olduğunu bildiriyorlar. Mesela bir çekirdek, bütün ağacın teşkilatını düzenleyecek olan programları ve fihristleri ve o fihrist ve programları tayin eden o yaratılış emirlerinin küçücük bir cisimleşmiş hali hükmünde denilebilir.

Özetle, İmam-ı Mübin, geçmiş ve geleceğin ve gayb âleminin etrafında dal budak salan yaratılış ağacının bir programı, bir fihristi hükmündedir. Bu manadaki İmam-ı Mübin, ilahi kaderin bir defteri, bir düsturlar mecmuasıdır. O düsturların imlası ile ve hükmü ile zerreler, eşyanın varlığındaki hizmetlerine ve hareketlerine sevk edilir.

Kitab-ı Mübin ise, gayb âleminden ziyade, şehadet âlemine bakar. Yani geçmiş ve gelecekten ziyade, şimdiki zamana nazar eder ve ilim ve emirden ziyade, Allah’ın kudret ve iradesinin bir unvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmam-ı Mübin kader defteri ise, Kitab-ı Mübin kudret defteridir. Yani her şey, varlığında, mahiyetinde ve sıfat ve özelliklerinde tam bir sanat ve düzen gösteriyor ki, kâmil bir kudretin düsturları ile ve geçerli bir iradenin kanunları ile varlık giydiriliyor. Suretleri tayin edilip, teşhis edilip birer belirli miktar, birer özel şekil veriliyor. Demek, o kudret ve iradenin küllî ve umumî bir kanunlar mecmuası, bir büyük defteri vardır ki, her bir şeyin hususi varlıkları ve mahsus suretleri ona göre biçilir, dikilir, giydirilir.

İşte bu defterin vücudu, İmam-ı Mübin gibi kader ve cüz-i ihtiyarî (insanın iradesi) meselelerinde ispat edilmiştir. Gaflet ve dalalet ehlinin ve felsefenin ahmaklığına bak ki, Yaratıcı kudretin o Levh-i Mahfuz’unu ve Rabbanî hikmet ve iradenin o basiretli kitabının eşyadaki yansımasını, aksini, misalini hissetmişler, hâşâ, tabiat adıyla isimlendirmişler, körleştirmişler.

İşte İmam-ı Mübin’in imlası ile, yani kaderin hükmüyle ve düsturu ile ilahi kudret, eşyanın yaratılışında her biri birer ayet olan varlıklar silsilesini, Levh-i Mahv-İspat denilen zamanın temsili sayfasında yazıyor, yaratıyor, zerreleri harekete geçiriyor. Demek, zerrelerin hareketleri; o yazmaktan, o kopyalamaktan, varlıkların gayb âleminden şehadet âlemine ve ilimden kudrete geçmelerinde bir titreşimdir, bir harekettir.

Levh-i Mahv-İspat ise, sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u A’zam’ın (Büyük Korunmuş Levha) mümkünat dairesinde, yani ölüm ve hayata, varlık ve yokluğa daima mazhar olan eşyada değişen bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, zamanın hakikati odur. Evet, her şeyin bir hakikati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta akan büyük bir nehrin hakikati de, Levh-i Mahv-İspat’taki kudretin yazısının sayfası ve mürekkebi hükmündedir. *Lâ ya’lemul gaybe illallâh (Gaybı Allah’tan başkası bilemez.)*

[6] \* Nur’un birinci kâtibidir.

[7] Hâşiye: Evet, bütün onlar dört unsurdan oluşur. Hidrojen, oksijen, azot, karbon gibi maddelerden teşkil olunuyorlar. Maddece bir sayılabilirler. Farkları yalnız kaderin manevi yazısındadır.

[8] Hâşiye: Bu cevap, yedi “madem” kelimesine bakar.

[9] Hâşiye: Çünkü gözle görülür bir şekilde, son derece cömertçe bir faaliyetle bu kesif ve süflî âlemde pek çok hayat nurunu serpmek ve yakmak, hatta en değersiz maddelerde ve kokuşmuş cisimlerde bolca taze bir hayat nurunu aydınlatmak, o kesif ve değersiz maddeleri hayat nuruyla latifleştirmek, cilalamak, sarahate yakın bir şekilde işaret ediyor ki, son derece latif, ulvi, temiz, canlı diğer bir âlemin hesabına bu kesif, cansız âlemi; zerrelerin hareketiyle, hayatın nuruyla cilalıyor, eritiyor, güzelleştiriyor. Güya latif bir âleme gitmek için süslendiriyor.

İşte insanın yeniden dirilişini aklına sığıştıramayan dar akıllı adamlar, Kur’an’ın nuruyla gözlemleseler görecekler ki, bütün zerreleri bir ordu gibi yeniden diriltecek kadar kuşatıcı bir Kayyumiyet kanunu (her şeyi ayakta tutan kanun) görünüyor ve gözle görülür bir şekilde tasarruf ediyor.

Lügatçeli Metin

Tılsım-ı kâinatı (kâinatın gizemini, sırrını) keşfeden, Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) mühim bir tılsımını (gizemini, sırrını) halleden (çözen)

Otuzuncu Söz

“Ene” (benlik, ego) ve “zerre”den (atom, en küçük parça) ibaret (oluşan) bir “elif” (Arap alfabesinin ilk harfi, bir simge olarak) bir “nokta”dır.

Şu Söz iki maksattır (amacıdır). Birinci Maksat, enenin (benliğin, egonun) mahiyet (gerçek nitelik, öz) ve neticesinden (sonucundan); İkinci Maksat, zerrenin (atomun, en küçük parçanın) hareket ve vazifesinden (görevinden) bahseder.

Birinci Maksat

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Bismillahirrahmanirrahim

Meali: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

Okunuşu: İnnâ aradnâ’l-emânete ale’s-semâvâti ve’l-ardı ve’l-cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehe’l-insânu innehû kâne zalûmen cehûlâ.

Meali: Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik (sunduk) da onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Gerçekten o, çok zalim (kendine yazık eden) ve çok cahildir. (Ahzâb Suresi, 33:72)

Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine (kıymetli özüne, temel noktasına) işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Gök, zemin (yer), dağ tahammülünden (dayanmaktan, yüklenmekten) çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddid (çeşitli, çok sayıda) vücuhundan (yüzlerinden, yönlerinden) bir ferdi (bireyi, kısmı), bir vechi (yönü), enedir (benliktir). Evet ene, zaman-ı Âdem’den (Hazret-i Âdem (aleyhisselam) zamanından) şimdiye kadar âlem-i insaniyetin (insanlık âleminin) etrafına dal budak salan nurani (ışıklı) bir şecere-i tûba (Cennet’teki Tuba ağacı gibi güzel ve feyizli bir ağaç) ile müthiş bir şecere-i zakkumun (Cehennem’deki Zakkum ağacı gibi kötü ve acı veren bir ağaç) çekirdeğidir.

Şu azîm (büyük) hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini (anlayışını) teshil (kolaylaştırmak) edecek bir mukaddime (giriş) beyan (açıklamak) ederiz. Şöyle ki:

Ene (benlik), künuz-u mahfiye (gizli hazineler) olan esma-i İlahiyenin (Allah’ın isimlerinin) anahtarı olduğu gibi kâinatın tılsım-ı muğlakının (kâinatın karmaşık sırrının) dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkül-küşadır (açılması zor bir bilmecedir), bir tılsım-ı hayret-fezadır (hayret verici bir sırdır). O ene, mahiyetinin (gerçek niteliğinin) bilinmesiyle o garib (acayip) muamma, o acib (şaşırtıcı) tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun (varlığı zorunlu olan Allah’ın âleminin) künuzunu (hazinelerini) dahi açar. Şu meseleye dair Şemme (bir koku, bir tat) isminde bir risale-i Arabiyemde (Arapça risalemde, küçük kitabımda) şöyle bahsetmişiz ki:

Âlemin miftahı (anahtarı) insanın elindedir ve nefsine (kendi özüne) takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren (görünüşte) açık görünürken hakikaten (gerçekte) kapalıdır. Cenab-ı Hak (Yüce Allah), emanet cihetiyle (yönüyle) insana ene namında (benlik adında) öyle bir miftah (anahtar) vermiş ki âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı (sır dolu) bir enaniyet (benlik, ego) vermiş ki Hallak-ı kâinat’ın (kâinatı yaratanın) künuz-u mahfiyesini (gizli hazinelerini) onun ile keşfeder (ortaya çıkarır). Fakat ene, kendisi de gayet (çok) muğlak (karmaşık) bir muamma (bilmece) ve açılması müşkül (zor) bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti (gerçek niteliği) ve sırr-ı hilkati (yaratılış sırrı) bilinse kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:

Sâni’-i Hakîm (hikmetli sanatkar, yaratıcı), insanın eline emanet olarak rububiyetinin (Rablığının, terbiye ediciliğinin) sıfât (sıfatlarının) ve şuunatının (işlerinin, tecellilerinin) hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak, işarat (işaretleri) ve numuneleri câmi’ (toplayan, kapsayan) bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî (kıyaslama birimi) olup evsaf-ı rububiyet (Rablığın vasıfları) ve şuunat-ı uluhiyet (ilahlığın işleri, tecellileri) bilinsin. Fakat vâhid-i kıyasî, bir mevcud-u hakiki (gerçek varlık) olmak lâzım değil. Belki hendesedeki (geometrideki) farazî (varsayımsal) hatlar gibi farz (varsayım) ve tevehhümle (kuruntuyla, hayalle) bir vâhid-i kıyasî teşkil (oluşturmak) edilebilir. İlim ve tahakkukla (gerçekleşmeyle) hakiki vücudu (gerçek varlığı) lâzım değildir.

Sual: Niçin Cenab-ı Hakk’ın (Yüce Allah’ın) sıfât (sıfat) ve esmasının (isimlerinin) marifeti (bilinmesi), enaniyete (benliğe, egoya) bağlıdır?

Elcevap (Cevap): Çünkü mutlak (sınırsız) ve muhit (kuşatıcı) bir şeyin hududu (sınırı) ve nihayeti (sonu) olmadığı için ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün (belirginleşme) vermek için hükmedilmez, mahiyeti (gerçek niteliği) ne olduğu anlaşılmaz. Mesela, zulmetsiz (karanlıksız) daimî (sürekli) bir ziya (ışık), bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki veya vehmî (varsayımsal, hayalî) bir karanlık ile bir had (sınır) çekilse o vakit bilinir.

İşte Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm (her şeyi hikmetle yapan) ve Rahîm (çok merhametli) gibi sıfât ve esması (isimleri); muhit (kuşatıcı), hudutsuz (sınırsız), şeriksiz (ortaksız) olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakiki nihayet (gerçek son) ve hadleri (sınırları) olmadığından farazî (varsayımsal) ve vehmî (hayalî) bir haddi (sınırı) çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume (varsayılan bir Rablık), bir mâlikiyet (sahiplik), bir kudret, bir ilim tasavvur (hayal etmek) eder; bir had (sınır) çizer. Onun ile muhit (kuşatıcı) sıfatlara bir hadd-i mevhum (varsayılan bir sınır) vaz’eder (koyar). “Buraya kadar benim, ondan sonra onundur.” diye bir taksimat (bölüşme) yapar. Kendindeki ölçücükler ile onların mahiyetini (gerçek niteliğini) yavaş yavaş anlar.

Mesela, daire-i mülkünde (mülk dairesinde) mevhum (varsayılan) rububiyetiyle (Rablığıyla), daire-i mümkinatta (mümkin varlıklar dairesinde) Hâlık’ının (Yaratıcısının) rububiyetini anlar ve zahir (görünürdeki) mâlikiyetiyle (sahipliğiyle), Hâlık’ının hakiki mâlikiyetini (gerçek sahipliğini) fehmeder (anlar) ve “Bu haneye mâlik (sahip) olduğum gibi Hâlık da şu kâinatın mâlikidir.” der ve cüz’î (küçük, sınırlı) ilmiyle onun ilmini fehmeder (anlar) ve kesbî (sonradan kazanılan) sanatçığıyla o Sâni’-i Zülcelal’in (celal sahibi yaratıcının) ibda-ı sanatını (harika sanatını) anlar. Mesela “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim (düzenledim) ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş.” der ve hâkeza (buna benzer şekilde)… Bütün sıfât (sıfat) ve şuunat-ı İlahiyeyi (Allah’ın iş ve tecellilerini) bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı (sırlı) ahval (haller) ve sıfât ve hissiyat (duygular), enede mündericdir (içerilmiştir, vardır).

Demek ene (benlik), âyine-misal (ayna gibi) ve vâhid-i kıyasî (kıyaslama birimi) ve âlet-i inkişaf (keşfetme, ortaya çıkarma aracı) ve mana-yı harfî (kendi başına bir anlamı olmayıp başkasının anlamını gösteren harf gibi) gibi; manası kendinde olmayan ve başkasının manasını gösteren, vücud-u insaniyetin (insanlık varlığının) kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin (insanlık mahiyetinin) hullesinden (elbisesinden) ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin (insanlık şahsiyetinin) kitabından bir eliftir ki o elifin “iki yüzü” var.

Biri, hayra ve vücuda (varlığa) bakar. O yüz ile yalnız feyze (manevi berekete) kabildir (layıktır). Vereni kabul eder, kendi icad (yaratmak) edemez. O yüzde fâil (eden, yapan) değil, icaddan (yaratmadan) eli kısadır.

Bir yüzü de şerre (kötülüğe) bakar ve ademe (yokluğa) gider. Şu yüzde o fâildir (yapan), fiil sahibidir.

Hem onun mahiyeti (gerçek niteliği), harfiyedir (harf gibidir, kendinde bir anlamı olmayıp başkasını gösterir); başkasının manasını gösterir. Rububiyeti (Rablığı, terbiye ediciliği) hayaliyedir (varsayımsaldır). Vücudu o kadar zayıf ve incedir ki bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül (dayanmak) edemez ve yüklenemez. Belki eşyanın derecat (derecelerini) ve miktarlarını bildiren mizanü’l-hararet (sıcaklık ölçer) ve mizanü’l-hava (hava ölçer) gibi mizanlar (ölçüler) nevinden (türünden) bir mizandır ki Vâcibü’l-vücud’un (varlığı zorunlu olan Allah’ın) mutlak (sınırsız) ve muhit (kuşatıcı) ve hudutsuz (sınırsız) sıfâtını (sıfatlarını) bildiren bir mizandır.

İşte mahiyetini (gerçek niteliğini) şu tarzda bilen ve iz’an (kalpten tasdik) eden ve ona göre hareket eden قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا (Şüphesiz nefsini arındıran kurtulmuştur.) beşaretinde (müjdesinde) dâhil olur. Emaneti bihakkın (hakkıyla) eda (yerine getirmek) eder. Ve o enenin dürbünüyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür. Ve âfakî (dış âleme ait) malûmat (bilgiler) nefse (benliğe) geldiği vakit, enede bir musaddık (doğrulayıcı) görür. O ulûm (ilimler), nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet (karanlık) ve abesiyete (anlamsızlığa) inkılab (dönüşmek) etmez.

Vaktâ ki ene (benlik), vazifesini şu suretle îfa (yerine getirmek) etti; vâhid-i kıyasî (kıyaslama birimi) olan mevhum (varsayılan) rububiyetini (Rablığını) ve farazî (varsayımsal) mâlikiyetini (sahipliğini) terk eder. لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ وَ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Mülk O’nundur, hamd O’nadır, hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.) der. Hakiki ubudiyetini (gerçek kulluğunu) takınır. Makam-ı “ahsen-i takvim”e (en güzel yaratılış seviyesine) çıkar.

Eğer o ene, hikmet-i hilkatini (yaratılış hikmetini) unutup vazife-i fıtriyesini (fıtrî görevini) terk ederek kendine mana-yı ismiyle (kendi başına anlamı varmış gibi) baksa, kendini mâlik (sahip) itikad (inanmak) etse o vakit emanette hıyanet (ihanet) eder وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا (Ve onu (nefsini) kötülüklere gömen de hüsrana uğramıştır.) altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri (Allah’a ortak koşmaları) ve şerleri (kötülükleri) ve dalaletleri (sapıklıkları) tevlid (meydana getiren) eden enaniyetin (benliğin) şu cihetindendir ki semavat (gökler) ve arz (yer) ve cibal (dağlar) tedehhüş (dehşete düşmek) etmişler, farazî (varsayımsal) bir şirkten korkmuşlar.

Evet ene; ince bir elif (Arap alfabesinin ilk harfi, bir çizgi gibi), bir tel, farazî (varsayımsal) bir hat iken mahiyeti (gerçek niteliği) bilinmezse tesettür (örtünme) toprağı altında neşv ü nema (büyüyüp gelişmek) bulur, gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın (insan vücudunun) her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi vücud-u insanı bel’ (yutmak) eder. Bütün o insan, bütün letaifiyle (incelikleriyle, duygularıyla) âdeta ene olur.

Sonra nev’in (türün) enaniyeti (benliği) de bir asabiyet-i neviye (türe ait körü körüne bağlılık) ve milliye cihetiyle (yönüyle) o enaniyete kuvvet verip o ene, enaniyet-i neviyeye (türe ait benliğe) istinad (dayanmak) ederek şeytan gibi Sâni’-i Zülcelal’in (celal sahibi yaratıcının) evamirine (emirlerine) karşı mübareze (karşı koymak, savaşmak) eder.

Sonra kıyas-ı bi’n-nefs (kendi nefsine kıyaslama) suretiyle herkesi, hattâ her şeyi kendine kıyas edip Cenab-ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbaba (sebeplere) taksim (paylaştırmak) eder. Gayet azîm (çok büyük) bir şirke (Allah’a ortak koşmaya) düşer. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ (Şüphesiz ki şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.) mealini gösterir.

Evet, nasıl mîrî (devlet malı) malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir (kabullenebilir). Öyle de “Kendime mâlikim (sahibim).” diyen adam “Her şey kendine mâliktir.” demeye ve itikad (inanmaya) etmeye mecburdur.

İşte ene, şu hainane vaziyetinde iken cehl-i mutlaktadır (mutlak cahilliktedir). Binler fünunu (fen bilimlerini) bilse de cehl-i mürekkeple (cahil olduğunu bilmeyen cahillikle) bir echeldir (en cahildir). Çünkü duyguları, efkârları (düşünceleri) kâinatın envar-ı marifetini (marifet nurlarını, hakikat bilgilerini) getirdiği vakit, nefsinde (kendi özünde) onu tasdik (doğrulamak) edecek, ışıklandıracak ve idame (sürdürmek) edecek bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen her şey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet (hikmetin ta kendisi) gelse nefsinde abesiyet-i mutlaka (mutlak anlamsızlık) suretini alır. Çünkü şu haldeki enenin rengi, şirk ve tatildir (Allah’ın varlığını inkâr etmektir), Allah’ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa o enedeki karanlıklı bir nokta, onları nazarda (göz önünde) söndürür, göstermez.

On Birinci Söz’de mahiyet-i insaniyenin (insanlık mahiyetinin) ve mahiyet-i insaniyedeki enaniyetin (benliğin) –mana-yı harfî (kendi başına anlamı olmayıp başkasını gösteren harf gibi) cihetiyle (yönüyle)– ne kadar hassas bir mizan (terazi) ve doğru bir mikyas (ölçü) ve muhit (kuşatıcı) bir fihriste (içindekiler listesi) ve mükemmel bir harita ve câmi’ (kapsayıcı) bir âyine (ayna) ve kâinata güzel bir takvim, bir rûzname (günlük) olduğu gayet kat’î (kesin) bir surette tafsil (ayrıntılı açıklama) edilmiştir. Ona müracaat (başvurmak) edilsin. O Söz’deki tafsilata (ayrıntılı açıklamalara) iktifaen (yetinerek) kısa keserek mukaddimeye (girişe) nihayet (son) verdik.

Eğer mukaddimeyi (girişi) anladınsa gel, hakikate giriyoruz:

İşte bak: Âlem-i insaniyette (insanlık âleminde), zaman-ı Âdem’den (Hazret-i Âdem (aleyhisselam) zamanından) şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm (iki büyük akım), iki silsile-i efkâr (iki düşünce zinciri); her tarafta ve her tabaka-i insaniyede (insanlık tabakasında) dal budak salmış iki şecere-i azîme (iki büyük ağaç) hükmünde. Biri, silsile-i nübüvvet (peygamberlik zinciri) ve diyanet (din); diğeri, silsile-i felsefe (felsefe zinciri) ve hikmet (bilgelik), gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç (kaynaşmak, birleşmek) ve ittihat (birleşmek) etmiş ise yani silsile-i felsefe, silsile-i diyanete dehalet (dahil olmak, tabi olmak) edip itaat ederek hizmet etmişse âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet (mutluluk), bir hayat-ı içtimaiye (sosyal hayat) geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler (kötülükler) ve dalaletler (sapıklıklar), felsefe silsilesinin etrafına cem’olmuştur (toplanmıştır). Şimdi şu iki silsilenin menşelerini (kaynaklarını), esaslarını bulmalıyız.

İşte diyanet silsilesine itaat etmeyen silsile-i felsefe ki bir şecere-i zakkum (Cehennem’deki Zakkum ağacı gibi kötü ve acı veren bir ağaç) suretini alıp, şirk ve dalalet zulümatını (karanlıklarını) etrafına dağıtır. Hattâ kuvve-i akliye (akıl gücü) dalında dehriyyun (materyalistler), maddiyyun (maddeciler), tabiiyyun (tabiatçılar) meyvelerini, beşer (insan) aklının eline vermiş. Ve kuvve-i gazabiye (öfke, kızgınlık gücü) dalında Nemrutları, Firavunları, Şeddadları (Hâşiye[1]) beşerin başına atmış. Ve kuvve-i şeheviye-i behimiye (hayvani şehvet gücü) dalında âliheleri (ilahları), sanemleri (putları) ve uluhiyet (ilahlık) dava edenleri semere (ürün) vermiş, yetiştirmiş.

[1] Hâşiye: Evet Nemrutları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik (dadılık) edip emziren, Eski Mısır ve Babil’in ya sihir derecesine çıkmış veyahut hususi olduğu için etrafında sihir telakki (kabul edilen) edilen eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri (ilahları) Eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnamı (putları) tevlid (meydana getiren) eden felsefe-i tabiiye (tabiat felsefesi) bataklığıdır. Evet, tabiatın perdesi ile Allah’ın nurunu görmeyen insan, her şeye bir uluhiyet (ilahlık) verip kendi başına musallat (musallat etmek, bela etmek) eder.

O şecere-i zakkumun (Zakkum ağacı gibi kötü ve acı veren ağacın) menşei (kaynağı) ile silsile-i nübüvvetin (peygamberlik silsilesinin) ki bir şecere-i tûba-i ubudiyet (kulluk Tuba ağacı gibi feyizli ve güzel ağacı) hükmünde bulunan o silsilenin küre-i zeminin (yerkürenin) bağında mübarek (bereketli) dalları: Kuvve-i akliye (akıl gücü) dalında enbiya (peygamberler) ve mürselîn (elçiler) ve evliya (veliler) ve sıddıkîn (doğru sözlüler) meyvelerini yetiştirdiği gibi kuvve-i dâfia (defetme, savma gücü) dalında âdil hâkimleri, melek gibi melikler (hükümdarlar) meyvesini veren ve kuvve-i cazibe (çekim gücü) dalında hüsn-ü sîret (güzel ahlak) ve ismetli (günahsız) cemal-i suret (güzel yüz) ve sehavet (cömertlik) ve kerem-namdarlar (kerem sahibi olanlar) meyvesini yetiştiren ve beşer (insan) nasıl şu kâinatın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşei (kaynağı) ile beraber enenin (benliğin) iki cihetindedir (yönündedir). O iki şecereye menşe (kaynak) ve medar (dayanak), esaslı bir çekirdek olarak enenin iki vechini (yüzünü, yönünü) beyan (açıklamak) edeceğiz. Şöyle ki:

Enenin bir vechini (yüzünü) nübüvvet (peygamberlik) tutmuş gidiyor, diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.

Nübüvvetin vechi (yönü) olan birinci vecih: Ubudiyet-i mahzanın (halis, saf kulluğun) menşeidir (kaynağıdır). Yani ene, kendini abd (kul) bilir. Başkasına hizmet eder, anlar. Mahiyeti (gerçek niteliği) harfiyedir (harf gibidir, kendinde bir anlamı olmayıp başkasını gösterir). Yani başkasının manasını taşıyor, fehmeder (anlar). Vücudu, tebeîdir (bağımlıdır, aslî değildir). Yani başka birisinin vücudu ile kaim (var olan) ve icadıyla (yaratmasıyla) sabittir, itikad (inanmak) eder. Mâlikiyeti (sahipliği), vehmiyedir (varsayımsaldır). Yani kendi mâlikinin (sahibinin) izni ile surî (görünüşte), muvakkat (geçici) bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikati, zılliyedir (gölgeseldir). Yani, hak ve vâcib (zorunlu varlık) bir hakikatin cilvesini (tecellisini) taşıyan mümkin (mümkin varlık) ve miskin (zayıf, aciz) bir zılldir (gölgedir). Vazifesi ise kendi Hâlık’ının (Yaratıcısının) sıfât (sıfat) ve şuunatına (iş ve tecellilerine) mikyas (ölçü) ve mizan (terazi) olarak şuurkârane (şuurlu bir şekilde) bir hizmettir.

İşte enbiya (peygamberler) ve enbiya silsilesindeki asfiya (saf ve temiz kişiler) ve evliya (veliler) eneye şu vecihle (yönle) bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati anlamışlar. Bütün mülkü Mâlikü’l-mülk’e (mülkün gerçek sahibine) teslim etmişler ve hükmetmişler ki o Mâlik-i Zülcelal’in (celal sahibi, mülkün sahibinin) ne mülkünde ne rububiyetinde (Rablığında) ne uluhiyetinde (ilahlığında) şerik (ortak) ve naziri (benzeri) yoktur, muîn (yardımcı) ve vezire (bakana) muhtaç değil, her şeyin anahtarı onun elindedir, her şeye Kādir-i Mutlak’tır (mutlak güç sahibidir). Esbab (sebepler), bir perde-i zahiriyedir (görünüşteki bir perdedir); tabiat, bir şeriat-ı fıtriyesidir (fıtrî kanunlar bütünüdür) ve kanunlarının bir mecmuasıdır (toplamıdır) ve kudretinin bir mistarıdır (cetvelidir).

İşte şu parlak nurani (ışıklı) güzel yüz, hayattar (canlı) ve manidar (anlamlı) bir çekirdek hükmüne geçmiş ki Hâlık-ı Zülcelal (celal sahibi yaratıcı) bir şecere-i tûba-i ubudiyeti (kulluk Tuba ağacını) ondan halk (yaratmak) etmiştir ki onun mübarek (bereketli) dalları, âlem-i beşeriyetin (insanlık âleminin) her tarafını nurani (ışıklı) meyvelerle tezyin (süslenmek) etmiştir. Bütün zaman-ı mazideki (geçmiş zamandaki) zulümatı (karanlıkları) dağıtıp o uzun zaman-ı mazi; felsefenin gördüğü gibi bir mezar-ı ekber (en büyük mezar), bir ademistan (yokluk diyarı) olmadığını, belki istikbale (geleceğe) ve saadet-i ebediyeye (ebedi saadete) atlamak için ervah-ı âfilîne (batan ruhlara) bir medar-ı envar (nurlar kaynağı) ve muhtelif (çeşitli) basamaklı bir mi’rac-ı münevver (nurlu bir yükseliş merdiveni) ve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden ruhların nurani (ışıklı) bir nuristanı (nurlu bir bahçesi) ve bir bostanı (bahçesi) olduğunu gösterir.

İkinci vecih (yön) ise felsefe tutmuştur: Felsefe ise eneye mana-yı ismiyle (kendi başına bir anlamı varmış gibi) bakmış. Yani kendi kendine delâlet (işaret) eder, der. Manası kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücudu aslî (aslî, temel), zatî (zatına ait) olduğunu telakki (kabul) eder. Yani zatında bizzat bir vücudu vardır, der. Bir hakk-ı hayatı (yaşama hakkı) var, daire-i tasarrufunda (tasarruf alanında) hakiki mâliktir (gerçek sahiplerdir), zu’meder (iddia eder). Onu bir hakikat-i sabite (sabit hakikat) zanneder. Vazifesini, hubb-u zatından (kendini sevmesinden) neş’et (ortaya çıkan) eden bir tekemmül-ü zatî (kendini geliştirme) olduğunu bilir ve hâkeza (buna benzer şekilde) çok esasat-ı fâsideye (bozuk esaslara) mesleklerini bina (kurmak) etmişler.

O esasat (esaslar), ne kadar esassız ve çürük olduğunu sair (diğer) risalelerimde (küçük kitaplarımda) ve bilhassa Sözlerde hususan (özellikle) On İkinci ve Yirmi Beşinci Sözlerde kat’î (kesin) ispat (kanıtlamak) etmişiz. Hattâ silsile-i felsefenin (felsefe silsilesinin) en mükemmel fertleri (bireyleri) ve o silsilenin dâhîleri (dahileri) olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabi gibi adamlar “İnsaniyetin gayetü’l-gayatı (en yüce gayesi), teşebbüh-ü bi’l-Vâcib’dir (Vâcibü’l-vücud’a benzemektir).” yani Vâcibü’l-vücud’a (varlığı zorunlu olan Allah’a) benzemektir, deyip firavunane (firavunca) bir hüküm vermişler ve enaniyeti (benliği) kamçılayıp şirk (Allah’a ortak koşma) derelerinde serbest koşturarak esbab-perest (sebeplere tapan), sanem-perest (putlara tapan), tabiat-perest (tabiata tapan), nücum-perest (yıldızlara tapan) gibi çok enva-ı şirk (şirk türleri) taifelerine (gruplarına) meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderic (içerilmiş) olan acz ve zaaf (zayıflık), fakr (ihtiyaç) u ihtiyaç, naks (eksiklik) ve kusur kapılarını kapayıp ubudiyetin (kulluğun) yolunu seddetmişler (tıkamışlar). Tabiata saplanıp, şirkten (Allah’a ortak koşmaktan) tamamen çıkamayıp şükrün geniş kapısını bulamamışlar.

Nübüvvet (peygamberlik) ise gaye-i insaniyet (insanlığın gayesi) ve vazife-i beşeriyet (insanlık görevi), ahlâk-ı İlahiye (Allah’ın ahlakıyla) ve secaya-yı hasene (güzel huylar) ile tahalluk etmekle (huylanmakla) beraber, aczini (acizliğini) bilip kudret-i İlahiyeye (Allah’ın kudretine) iltica (sığınma), zaafını (zayıflığını) görüp kuvvet-i İlahiyeye (Allah’ın kuvvetine) istinad (dayanma), fakrını (ihtiyacını) görüp rahmet-i İlahiyeye (Allah’ın rahmetine) itimat (güvenme), ihtiyacını görüp gına-i İlahiyeden (Allah’ın sonsuz zenginliğinden) istimdad (yardım dileme), kusurunu görüp aff-ı İlahîye (Allah’ın affına) istiğfar (bağışlanma dileme), naksını (eksikliğini) görüp kemal-i İlahîye (Allah’ın kemaline) tesbihhan (tesbih edici) olmaktır, diye ubudiyetkârane (kulluk şuuruyla) hükmetmişler.

İşte diyanete (dine) itaat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki ene kendi dizginini eline almış, dalaletin (sapıklığın) her bir nevine (türüne) koşmuş. İşte şu vecihteki (yönündeki) enenin başı üstünde bir şecere-i zakkum (Zakkum ağacı gibi kötü ve acı veren ağaç) neşv ü nema (büyüyüp gelişmek) bulup, âlem-i insaniyetin (insanlık âleminin) yarısından fazlasını kaplamış.

İşte o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behimiye (hayvani şehvet gücü) dalında, beşerin (insanın) enzarına (nazarlarına) verdiği meyveler ise esnamlar (putlar) ve âlihelerdir (ilahlar). Çünkü felsefenin esasında, kuvvet müstahsendir (güzel kabul edilmiştir). Hattâ “El-hükmü li’l-galib (Hüküm galip olanındır)” bir düsturudur (prensibidir). “Galebe edende (galip gelende) bir kuvvet var. Kuvvette hak vardır.” der. (Hâşiye[2]) Zulmü manen (manevi olarak) alkışlamış, zalimleri teşci (cesaretlendirmek) etmiştir ve cebbarları (zorbaları), uluhiyet (ilahlık) davasına sevk (yönlendirmek) etmiştir.

[2] Hâşiye: Düstur-u nübüvvet (peygamberlik prensibi) “Kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir.”

Risale-i Nur Külliyatından

Tılsım-ı kâinatı keşfeden, Kur’an-ı Hakîm’in mühim bir tılsımını halleden

Otuzuncu Söz

“Ene” ve “zerre”den ibaret bir “elif” bir “nokta”dır.

Şu Söz iki maksattır. Birinci Maksat, enenin mahiyet ve neticesinden; İkinci Maksat, zerrenin hareket ve vazifesinden bahseder.

Birinci Maksat

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Gök, zemin, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi, enedir. Evet ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tûba ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir.

Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki:

Ene, künuz-u mahfiye olan esma-i İlahiyenin anahtarı olduğu gibi kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkül-küşadır, bir tılsım-ı hayret-fezadır. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar. Şu meseleye dair Şemme isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:

Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren açık görünürken hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana ene namında öyle bir miftah vermiş ki âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki Hallak-ı kâinat’ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:

Sâni’-i Hakîm, insanın eline emanet olarak rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak, işarat ve numuneleri câmi’ bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyasî, bir mevcud-u hakiki olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazî hatlar gibi farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakiki vücudu lâzım değildir.

Sual: Niçin Cenab-ı Hakk’ın sıfât ve esmasının marifeti, enaniyete bağlıdır?

Elcevap: Çünkü mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Mesela, zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir had çekilse o vakit bilinir.

İşte Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esması; muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakiki nihayet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz’eder. “Buraya kadar benim, ondan sonra onundur.” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile onların mahiyetini yavaş yavaş anlar.

Mesela, daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlık’ının rububiyetini anlar ve zahir mâlikiyetiyle, Hâlık’ının hakiki mâlikiyetini fehmeder ve “Bu haneye mâlik olduğum gibi Hâlık da şu kâinatın mâlikidir.” der ve cüz’î ilmiyle onun ilmini fehmeder ve kesbî sanatçığıyla o Sâni’-i Zülcelal’in ibda-ı sanatını anlar. Mesela “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş.” der ve hâkeza… Bütün sıfât ve şuunat-ı İlahiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, enede mündericdir.

Demek ene, âyine-misal ve vâhid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mana-yı harfî gibi; manası kendinde olmayan ve başkasının manasını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir ki o elifin “iki yüzü” var.

Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder, kendi icad edemez. O yüzde fâil değil, icaddan eli kısadır.

Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir.

Hem onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının manasını gösterir. Rububiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zayıf ve incedir ki bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizanü’l-hararet ve mizanü’l-hava gibi mizanlar nevinden bir mizandır ki Vâcibü’l-vücud’un mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.

İşte mahiyetini şu tarzda bilen ve iz’an eden ve ona göre hareket eden قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا beşaretinde dâhil olur. Emaneti bihakkın eda eder. Ve o enenin dürbünüyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür. Ve âfakî malûmat nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür. O ulûm, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılab etmez.

Vaktâ ki ene, vazifesini şu suretle îfa etti; vâhid-i kıyasî olan mevhum rububiyetini ve farazî mâlikiyetini terk eder. لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ وَ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der. Hakiki ubudiyetini takınır. Makam-ı “ahsen-i takvim”e çıkar.

Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup vazife-i fıtriyesini terk ederek kendine mana-yı ismiyle baksa, kendini mâlik itikad etse o vakit emanette hıyanet eder وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalaletleri tevlid eden enaniyetin şu cihetindendir ki semavat ve arz ve cibal tedehhüş etmişler, farazî bir şirkten korkmuşlar.

Evet ene; ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken mahiyeti bilinmezse tesettür toprağı altında neşv ü nema bulur, gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi vücud-u insanı bel’ eder. Bütün o insan, bütün letaifiyle âdeta ene olur.

Sonra nev’in enaniyeti de bir asabiyet-i neviye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip o ene, enaniyet-i neviyeye istinad ederek şeytan gibi Sâni’-i Zülcelal’in evamirine karşı mübareze eder.

Sonra kıyas-ı bi’n-nefs suretiyle herkesi, hattâ her şeyi kendine kıyas edip Cenab-ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ mealini gösterir.

Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de “Kendime mâlikim.” diyen adam “Her şey kendine mâliktir.” demeye ve itikad etmeye mecburdur.

İşte ene, şu hainane vaziyetinde iken cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünkü duyguları, efkârları kâinatın envar-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen her şey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünkü şu haldeki enenin rengi, şirk ve tatildir, Allah’ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa o enedeki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez.

On Birinci Söz’de mahiyet-i insaniyenin ve mahiyet-i insaniyedeki enaniyetin –mana-yı harfî cihetiyle– ne kadar hassas bir mizan ve doğru bir mikyas ve muhit bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi’ bir âyine ve kâinata güzel bir takvim, bir rûzname olduğu gayet kat’î bir surette tafsil edilmiştir. Ona müracaat edilsin. O Söz’deki tafsilata iktifaen kısa keserek mukaddimeye nihayet verdik.

Eğer mukaddimeyi anladınsa gel, hakikate giriyoruz:

İşte bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr; her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde. Biri, silsile-i nübüvvet ve diyanet; diğeri, silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihat etmiş ise yani silsile-i felsefe, silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalaletler, felsefe silsilesinin etrafına cem’olmuştur. Şimdi şu iki silsilenin menşelerini, esaslarını bulmalıyız.

İşte diyanet silsilesine itaat etmeyen silsile-i felsefe ki bir şecere-i zakkum suretini alıp, şirk ve dalalet zulümatını etrafına dağıtır. Hattâ kuvve-i akliye dalında dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun meyvelerini, beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve-i gazabiye dalında Nemrutları, Firavunları, Şeddadları (Hâşiye[1]) beşerin başına atmış. Ve kuvve-i şeheviye-i behimiye dalında âliheleri, sanemleri ve uluhiyet dava edenleri semere vermiş, yetiştirmiş.

O şecere-i zakkumun menşei ile silsile-i nübüvvetin ki bir şecere-i tûba-i ubudiyet hükmünde bulunan o silsilenin küre-i zeminin bağında mübarek dalları: Kuvve-i akliye dalında enbiya ve mürselîn ve evliya ve sıddıkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi kuvve-i dâfia dalında âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren ve kuvve-i cazibe dalında hüsn-ü sîret ve ismetli cemal-i suret ve sehavet ve kerem-namdarlar meyvesini yetiştiren ve beşer nasıl şu kâinatın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşei ile beraber enenin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe ve medar, esaslı bir çekirdek olarak enenin iki vechini beyan edeceğiz. Şöyle ki:

Enenin bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor, diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.

Nübüvvetin vechi olan birinci vecih: Ubudiyet-i mahzanın menşeidir. Yani ene, kendini abd bilir. Başkasına hizmet eder, anlar. Mahiyeti harfiyedir. Yani başkasının manasını taşıyor, fehmeder. Vücudu, tebeîdir. Yani başka birisinin vücudu ile kaim ve icadıyla sabittir, itikad eder. Mâlikiyeti, vehmiyedir. Yani kendi mâlikinin izni ile surî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikati, zılliyedir. Yani, hak ve vâcib bir hakikatin cilvesini taşıyan mümkin ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise kendi Hâlık’ının sıfât ve şuunatına mikyas ve mizan olarak şuurkârane bir hizmettir.

İşte enbiya ve enbiya silsilesindeki asfiya ve evliya eneye şu vecihle bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati anlamışlar. Bütün mülkü Mâlikü’l-mülk’e teslim etmişler ve hükmetmişler ki o Mâlik-i Zülcelal’in ne mülkünde ne rububiyetinde ne uluhiyetinde şerik ve naziri yoktur, muîn ve vezire muhtaç değil, her şeyin anahtarı onun elindedir, her şeye Kādir-i Mutlak’tır. Esbab, bir perde-i zahiriyedir; tabiat, bir şeriat-ı fıtriyesidir ve kanunlarının bir mecmuasıdır ve kudretinin bir mistarıdır.

İşte şu parlak nurani güzel yüz, hayattar ve manidar bir çekirdek hükmüne geçmiş ki Hâlık-ı Zülcelal bir şecere-i tûba-i ubudiyeti ondan halk etmiştir ki onun mübarek dalları, âlem-i beşeriyetin her tarafını nurani meyvelerle tezyin etmiştir. Bütün zaman-ı mazideki zulümatı dağıtıp o uzun zaman-ı mazi; felsefenin gördüğü gibi bir mezar-ı ekber, bir ademistan olmadığını, belki istikbale ve saadet-i ebediyeye atlamak için ervah-ı âfilîne bir medar-ı envar ve muhtelif basamaklı bir mi’rac-ı münevver ve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden ruhların nurani bir nuristanı ve bir bostanı olduğunu gösterir.

İkinci vecih ise felsefe tutmuştur: Felsefe ise eneye mana-yı ismiyle bakmış. Yani kendi kendine delâlet eder, der. Manası kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücudu aslî, zatî olduğunu telakki eder. Yani zatında bizzat bir vücudu vardır, der. Bir hakk-ı hayatı var, daire-i tasarrufunda hakiki mâliktir, zu’meder. Onu bir hakikat-i sabite zanneder. Vazifesini, hubb-u zatından neş’et eden bir tekemmül-ü zatî olduğunu bilir ve hâkeza çok esasat-ı fâsideye mesleklerini bina etmişler.

O esasat, ne kadar esassız ve çürük olduğunu sair risalelerimde ve bilhassa Sözlerde hususan On İkinci ve Yirmi Beşinci Sözlerde kat’î ispat etmişiz. Hattâ silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabi gibi adamlar “İnsaniyetin gayetü’l-gayatı, teşebbüh-ü bi’l-Vâcib’dir.” yani Vâcibü’l-vücud’a benzemektir, deyip firavunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbab-perest, sanem-perest, tabiat-perest, nücum-perest gibi çok enva-ı şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderic olan acz ve zaaf, fakr u ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp şükrün geniş kapısını bulamamışlar.

Nübüvvet ise gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlahiye ile ve secaya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlahiyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlahiyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlahiyeye itimat, ihtiyacını görüp gına-i İlahiyeden istimdad, kusurunu görüp aff-ı İlahîye istiğfar, naksını görüp kemal-i İlahîye tesbihhan olmaktır, diye ubudiyetkârane hükmetmişler.

İşte diyanete itaat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki ene kendi dizginini eline almış, dalaletin her bir nevine koşmuş. İşte şu vecihteki enenin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşv ü nema bulup, âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış.

İşte o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behimiye dalında, beşerin enzarına verdiği meyveler ise esnamlar ve âlihelerdir. Çünkü felsefenin esasında, kuvvet müstahsendir. Hattâ “El-hükmü li’l-galib” bir düsturudur. “Galebe edende bir kuvvet var. Kuvvette hak vardır.” der. (Hâşiye[2]) Zulmü manen alkışlamış, zalimleri teşci etmiştir ve cebbarları, uluhiyet davasına sevk etmiştir.

Hem masnûdaki güzelliği ve nakıştaki hüsnü, masnua ve nakşa mal edip, Sâni’ ve Nakkaş’ın mücerred ve mukaddes cemalinin cilvesine nisbet etmeyerek “Ne güzel yapılmış.” yerine “Ne güzeldir.” der. Perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir.

Hem herkese satılan muzahref, hodfüruş, gösterici, riyakâr bir hüsnü istihsan ettiği için riyakârları alkışlamış, sanem-misalleri kendi âbidlerine âbide (Hâşiye[3]) yapmıştır.

O şecerenin kuvve-i gazabiye dalında, bîçare beşerin başında küçük büyük Nemrutlar, Firavunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve-i akliye dalında, âlem-i insaniyetin dimağına dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun gibi meyveleri vermiş; beşerin beynini bin parça etmiştir.

Şimdi şu hakikati tenvir için felsefe mesleğinin esasat-ı fâsidesinden neş’et eden neticeleriyle, silsile-i nübüvvetin esasat-ı sadıkasından tevellüd eden neticelerinin binler muvazenesinden numune olarak üç dört misal zikrediyoruz.

Mesela: Nübüvvetin hayat-ı şahsiyedeki düsturî neticelerinden تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِ kaidesiyle “Ahlâk-ı İlahiye ile muttasıf olup Cenab-ı Hakk’a mütezellilane teveccüh edip acz, fakr, kusurunuzu bilip dergâhına abd olunuz.” düsturu nerede? Felsefenin teşebbüh-ü bi’l-Vâcib insaniyetin gayet-i kemalidir kaidesiyle “Vâcibü’l-vücud’a benzemeye çalışınız.” hodfüruşane düsturu nerede? Evet, nihayetsiz acz, zaaf, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuş olan mahiyet-i insaniye nerede? Nihayetsiz kadîr, kavî, gani ve müstağni olan Vâcibü’l-vücud’un mahiyeti nerede?

İkinci Misal: Nübüvvetin hayat-ı içtimaiyedeki düsturî neticelerinden ve şems ve kamerden tut, tâ nebatat hayvanatın imdadına ve hayvanat insanın imdadına, hattâ zerrat-ı taamiye hüceyrat-ı bedenin imdadına ve muavenetine koşturulan düstur-u teavün, kanun-u kerem, namus-u ikram nerede? Felsefenin hayat-ı içtimaiyedeki düsturlarından ve yalnız bir kısım zalim ve canavar insanların ve vahşi hayvanların fıtratlarını sû-i istimallerinden neş’et eden düstur-u cidal nerede? Evet, düstur-u cidali o kadar esaslı ve küllî kabul etmişler ki “Hayat bir cidaldir.” diye eblehane hükmetmişler.

Üçüncü Misal: Nübüvvetin tevhid-i İlahî hakkındaki netaic-i âliyesinden ve düstur-u gâliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani “Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Madem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek bir tek zatın icadıdır.” diye olan tevhidkârane düsturu nerede? Eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُ “Birden bir sudûr eder.” yani “Bir zattan, bizzat bir tek sudûr edebilir. Sair şeyler, vasıtalar vasıtasıyla ondan sudûr eder.” diye Ganiyy-i Ale’l-ıtlak ve Kadîr-i Mutlak’ı âciz vesaite muhtaç göstererek bütün esbaba ve vesaite, rububiyette bir nevi şirket verip Hâlık-ı Zülcelal’e “akl-ı evvel” namında bir mahluku verip âdeta sair mülkünü esbaba ve vesaite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-âlûd ve dalalet-pîşe o felsefenin düsturu nerede? Hükemanın yüksek kısmı olan işrakiyyun böyle halt etseler maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.

Dördüncü Misal: Nübüvvetin düstur-u hakîmanesinden وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ sırrıyla “Her şeyin, her zîhayatın neticesi ve hikmeti kendine ait bir ise Sâni’ine ait neticeleri, Fâtır’ına bakan hikmetleri binlerdir. Her bir şeyin, hattâ bir meyvenin; bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu” mahz-ı hakikat olan düstur-u hikmet nerede? Felsefenin “Her bir zîhayatın neticesi kendine bakar veyahut insanın menafiine aittir.” diye koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet manasız bir abesiyet içinde gördüğü hikmetsiz hikmet-i muzahrefe düsturları nerede? Şu hakikat, Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde bir derece gösterildiğinden kısa kestik.

İşte bu dört misale, binler misali kıyas edebilirsin. Lemaat namındaki bir risalede bir kısmına işaret etmişiz.

İşte felsefenin şu esasat-ı fâsidesinden ve netaic-i vahîmesindendir ki:

İslâm hükemasından İbn-i Sina ve Farabi gibi dâhîler, şaşaa-i surîsine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden âdi bir mü’min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ İmam-ı Gazalî gibi bir Hüccetü’l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş.

Hem mütekellimînin mütebahhirîn ulemasından olan Mutezile imamları, ziynet-i surîsine meftun olup, o mesleğe ciddi temas ederek, aklı hâkim ittihaz ettiklerinden ancak fâsık, mübtedi bir mü’min derecesine çıkabilmişler.

Hem üdeba-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbinlikle maruf Ebu’l-Alâ-i Maarrî ve yetimane ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin nefs-i emmareyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemalden bir sille-i tahkir ve tekfir yiyip “Edepsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz.” diye zecirkârane te’dib tokatlarını almışlar.

Hem meslek-i felsefenin esasat-ı fâsidesindendir ki ene, kendi zatında hava gibi zayıf bir mahiyeti olduğu halde, felsefenin meş’um nazarı ile mana-yı ismî cihetiyle baktığı için güya buhar-misal o ene, temeyyu edip sonra ülfet cihetiyle ve maddiyata tevaggul sebebiyle güya tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o enaniyet tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür eder, şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Nev-i insanın efkârıyla şişer. Sonra sair insanları, hattâ esbabı kendine ve nefsine kıyas edip onlara –kabul etmedikleri ve teberri ettikleri halde– birer firavunluk verir. İşte o vakit, Hâlık-ı Zülcelal’in evamirine karşı mübareze vaziyetini alır. مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ وَ هِىَ رَمٖيمٌ der. Meydan okur gibi Kadîr-i Mutlak’ı acz ile ittiham eder. Hattâ Hâlık-ı Zülcelal’in evsafına müdahale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs-i emmarenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red ya inkâr ya tahrif eder. Ezcümle:

Felasifenin bir taifesi, Cenab-ı Hakk’a “mûcib-i bizzat” demişler, ihtiyarını nefyetmişler; ihtiyarını ispat eden bütün kâinatın nihayetsiz şehadetlerini tekzip etmişler. Feyâ Sübhanallah! Şu kâinatta zerreden şemse kadar bütün mevcudat taayyünatlarıyla, intizamatıyla, hikmetleriyle, mizanlarıyla Sâni’in ihtiyarını gösterdikleri halde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor.

Hem bir kısım felasife, “Cüz’iyata ilm-i İlahî taalluk etmiyor.” diye ilm-i İlahînin azametli ihatasını nefyedip bütün mevcudatın şehadat-ı sadıkalarını reddetmişler.

Hem felsefe, esbaba tesir verip tabiat eline icad verir. Yirmi İkinci Söz’de kat’î bir surette ispat edildiği gibi her şeyde Hâlık-ı külli şey’e has, parlak sikkeyi görmeyip âciz, camid, şuursuz, kör ve iki eli tesadüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata masdariyet verip, binler hikmet-i âliyeyi ifade eden ve her biri birer mektubat-ı Samedaniye hükmünde olan mevcudatın bir kısmını ona mal eder.

Hem Onuncu Söz’de ispat edildiği gibi Cenab-ı Hak bütün esmasıyla ve kâinat bütün hakaikiyle ve silsile-i nübüvvet bütün tahkikatıyla ve kütüb-ü semaviye bütün âyâtıyla gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulmayıp, haşri nefyedip ervahlara bir ezeliyet isnad etmişler.

İşte bu hurafatlara sair meselelerini kıyas edebilirsin. Evet şeytanlar, güya enenin gaga ve pençesiyle dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp dalalet derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tağutlardandır.

فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌ

Geçen hakikati tenvir edecek bir seyahat-i hayaliye suretinde nim-manzum olarak Lemaat’ta yazdığım bir vakıa-i misaliyenin mealini şurada zikretmeye münasebet geldi. Şöyle ki:

Bu risalenin telifinden sekiz sene evvel İstanbul’da, ramazan-ı şerifte, meslek-i felsefe ile münasebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılab edeceği bir hengâmdadır ki Fatiha-i Şerife’nin âhirinde صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَ لَا الضَّٓالّٖينَ ile işaret ettiği üç mesleği düşünürken şöyle bir vakıa-i hayaliye, bir hâdise-i misaliye, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki:

Kendimi, bir sahra-yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü; karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var ne ziya ne âb-ı hayat. Hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahluklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki: “Şu zeminin öteki tarafında ziya, nesîm, âb-ı hayat var. Oraya geçmek lâzım.” Baktım ki ihtiyarsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde, tünelvari bir mağaraya sokuldum. Gitgide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki benden evvel o tahte’l-arz yolda çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum. Sonra sesleri kesiliyordu.

Ey hayali ile benim seyahat-i hayaliyeme iştirak eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe-i tabiiyedir. Tünel ise ehl-i felsefenin efkârı ile hakikate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflatun ve Aristo (Hâşiye[4]) gibi meşahirlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Farabi gibi dâhîlerindir. Evet, İbn-i Sina’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra, bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş. Her ne ise seni meraktan kurtarmak için hayalin altındaki hakikatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.

Gitgide baktım ki benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik; o tahte’l-arz tabiatın zulümatını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi azîm kayalar, dağ-misal taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: “Bu elektrik ile o âlet, Kur’an’ın hazinesinden size verilmiştir.” Her ne ise çok zaman öylece gittim. Baktım ki öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde bulutsuz bir güneş, ruh-efza bir nesîm, hayattar bir âb-ı leziz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. Elhamdülillah dedim.

Sonra baktım ki ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine evvelki vaziyette o sahra-yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda bir sâik beni sevk ediyordu. Bu defa tahte’z-zemin değil belki seyr ü seyahatle yeryüzünü katedip öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acayip ve garaibi görüyordum ki tarif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor, fırtına beni tehdit eder, her şey bana müşkülat peyda eder. Fakat yine Kur’an’dan bana verilen bir vasıta-i seyahatimle geçiyordum, galebe çalıyordum. Gitgide bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir. Her ne ise… O buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Ruh-efza nesîmi teneffüs ederek Elhamdülillah dedim. O cennet gibi o âlemi seyre başladım.

Sonra baktım, biri var ki beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi yine beni bir anda o müthiş sahraya getirdi. Baktım ki yukarıdan inmiş aynı asansörler gibi muhtelif tarzlarda bazı tayyare, bazı otomobil, bazı zembil gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve istidada göre onlara atılsa yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında bulutun fevkine beni çıkardı. Gayet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti. En latîf bir nesîm en leziz bir âb en şirin bir ziya her tarafta görünüyor. Baktım ki o asansörler gibi nurani menziller, her tarafta var. Hattâ iki seyahatimde ve zeminin öteki yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki şunlar, Kur’an-ı Hakîm’in âyetlerinin cilveleridir.

İşte وَلَا الضَّٓالّٖينَ ile işaret olunan evvelki yol, tabiata saplananların ve tabiiyyun fikrini taşıyanların mesleğidir ki onda, hakikate ve nura geçmek için ne kadar müşkülat olduğunu hissettiniz.

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ ile işaret olunan ikinci yol, esbab-perestlerin ve vesaite icad ve tesir verenlerin, Meşaiyyun hükeması gibi yalnız akıl ile fikir ile hakikatü’l-hakaike ve Vâcibü’l-vücud’un marifetine yol açanların mesleğidir.

اَلَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ile işaret olunan üçüncü yol ise sırat-ı müstakim ehli olan ehl-i Kur’an’ın cadde-i nuraniyesidir ki en kısa en rahat en selâmet ve herkese açık, semavî ve rahmanî ve nurani bir meslektir.

*

 

İkinci Maksat

Tahavvülat-ı zerrata dair

Şu âyetin hazinesinden bir zerreye işaret edecektir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَا تَاْتٖينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰى وَ رَبّٖى لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

Şu âyetin pek büyük hazinesinden bir miskal zerre miktarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket ve vazifesinden bir nebze bahseder. Şu maksat, bir mukaddime ile üç noktadan ibarettir.

Mukaddime

Tahavvülat-ı zerrat; Nakkaş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelanıdır. Yoksa maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, manasız bir hareket değildir. Çünkü bütün mevcudat gibi zerreler ve her bir zerre, mebde-i hareketinde “Bismillah” der. Çünkü nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi…

Hem vazifesinin hitamında “Elhamdülillah” der. Çünkü bütün ukûlü hayrette bırakan hikmetli bir cemal-i sanat, faydalı bir hüsn-ü nakış göstererek Sâni’-i Zülcelal’in medayihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir. Mesela, nar ve mısıra dikkat et.

Evet, tahavvülat-ı zerrat (Hâşiye[5]) âlem-i gaybdan olan, her şeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizamata medar ve ilim ve emr-i İlahînin bir unvanı olan “İmam-ı Mübin”in düsturları ve imlası tahtında ve zaman-ı hazır ve âlem-i şehadetten, teşkil ve icad-ı eşyada tasarrufa medar ve kudret ve irade-i İlahiyenin bir unvanı olan “Kitab-ı Mübin”den istinsah ile ve seyyal zamanın hakikati ve sahife-i misaliyesi olan “Levh-i Mahv-İspat”ta kelimat-ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve manidar ihtizazattır.

Birinci Nokta

İki Mebhastır.

Birinci Mebhas: Her zerrede –hem hareketinde hem sükûnetinde– iki güneş gibi iki nur-u tevhid parlıyor. Çünkü Onuncu Söz’ün Birinci İşareti’nde icmalen ve Yirmi İkinci Söz’de tafsilen ispat edildiği gibi her bir zerre, eğer memur-u İlahî olmazsa ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse o vakit her bir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü anâsırın her bir zerresi, her bir cism-i zîhayatta muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyanın intizamatı ve kavanin-i teşekkülatı birbirine muhaliftir. Onların nizamatı bilinmezse işlenilmez, işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Halbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhit sahibinin izin ve emriyle ve ilim ve iradesiyle işliyorlar veyahut kendilerinde öyle bir muhit ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor.

Evet, havanın her bir zerresi, her bir zîhayatın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir. Halbuki onların teşkilatları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizamatı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, faraza çuha makinesi gibi olsa bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkeza… O binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre-i havaiye, bütün onlara girer veya girebilir ve gayet hakîmane ve üstadane yanlışsız olarak işler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar, gider.

İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi, ya nebatata ve hayvanata, hattâ meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen suretlerin, miktarların teşkilatını, biçimini bilmesi lâzım geldiği veyahut onlar, bir bilenin emir ve iradesiyle memur olması lâzım geldiği gibi; sakin toprak, sakin olan her bir zerresi, bütün çiçekli nebatatın ve meyvedar ağaçların tohumlarına medar ve menşe olmak kabil olduğundan hangi tohum gelse o zerrede, yani misliyet itibarıyla bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsus bir fabrika ve bütün levazımatına ve teşkilatına lâzım bütün cihazatı bulunduğundan; o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta; eşcar ve nebatat ve çiçekler ve meyveler envaı adedince muntazam manevî makine ve fabrikaları bulunması veyahut mu’cizekâr, her şeyi hiçten icad eder ve her şeyin her şeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır veyahut bir Kadîr-i Mutlak, bir Alîm-i külli şey’in emir ve izniyle, havl ve kuvvetiyle o vazifeler gördürülür.

Evet, nasıl ki bir acemi, ham, âmî, âdi hem kör bir adam Avrupa’ya gitse; bütün fabrikalara, tezgâhlara girse üstadane kemal-i intizam ile her bir sanatta, her bir binada işler, öyle eserler yapar ki nihayet derecede hikmetli, sanatlı, herkesi hayrette bırakıyor. Zerre miktar şuuru olan bilir ki o adam, kendi başıyla işlemiyor. Belki bir üstad-ı küll, ona ders verir, işlettirir. Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor. Halbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherat, gayet sanatlı, murassaatlı libaslar, lezzetli taamlar çıkıp gelse zerre miktar aklı olan demeyecek mi ki: “O adam, gayet mu’cizekâr bir zatın menşe-i mu’cizatı olan fabrikasının bir mandalı veyahut miskin bir kapıcısıdır.”

Aynen öyle de havanın zerreleri, her biri birer mektubat-ı Samedaniye, birer antika-i sanat-ı Rabbaniye, birer mu’cize-i kudret, birer hârika-i hikmet olan nebatat ve eşcar, ezhar ve esmardaki harekât ve hidematları; bir Sâni’-i Hakîm-i Zülcelal’in, bir Fâtır-ı Kerîm-i Zülcemal’in emir ve iradesiyle hareket ettiğini ve toprağın zerreleri dahi her biri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sâni’-i Zülcelal’in esmasını ilan eden birer ayrı ilanname ve kemalâtını söyleyen birer ayrı kaside hükmünde olan o tohumcuklarının, o çekirdeklerinin sümbüllerine, ağaçlarına menşe ve medar olmaları “Emr-i kün feyekûn”e mâlik, her şey emrine musahhar bir Sâni’-i Zülcelal’in emriyle, izniyle, iradesiyle, kuvvetiyle olması; iki kere iki dört eder gibi kat’îdir. Âmennâ.

İkinci Mebhas: Zerratın harekâtındaki vazifelere, hikmetlere küçük bir işarettir.

Evet, akılları gözlerine sukut etmiş maddiyyunların hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esasına istinad eden felsefeleri nazarında tesadüfle bağlı olan tahavvülat-ı zerratı, bütün düsturlarına üssü’l-esas tutup masnuat-ı İlahiyeye masdar göstermişler. Nihayetsiz hikmetlerle müzeyyen masnuatı; hikmetsiz, manasız, karmakarışık bir şeye isnad etmeleri, ne kadar hilaf-ı akıl olduğunu zerre miktar şuuru bulunan bilir.

Şimdi, Kur’an-ı Hakîm’in hikmeti nokta-i nazarında tahavvülat-ı zerratın pek çok gayeleri, hikmetleri ve vazifeleri vardır. وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ gibi çok âyetlerle hikmetlerine ve vazifelerine işaret eder. Numune olarak birkaçına işaret ediyoruz.

Birincisi: Cenab-ı Vâcibü’l-vücud’un tecelliyat-ı icadiyesini tecdid ve tazelendirmek için her bir tek ruhu model gibi ederek, her sene mu’cizat-ı kudretinden taze birer ceset giydirmek ve her bir tek kitaptan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı, hikmetiyle istinsah etmek ve bir tek hakikati başka başka surette göstermek ve kâinatların ve âlemlerin ve mevcudatların, taife taife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hazırlamak için Fâtır-ı Zülcelal kudretiyle zerratı tahrik ve tavzif etmiştir.

İkincisi: Mâlikü’l-mülki Zülcelal; şu dünyayı, bâhusus rûy-i zemin tarlasını bir mülk suretinde yaratmıştır. Yani neşv ü nemaya, taze taze mahsulat vermeye kabil bir surette müheyya etmiştir. Tâ ki nihayetsiz mu’cizat-ı kudretini orada ekip biçsin. İşte şu zemin yüzündeki tarlasında, zerratı hikmetle tahrik ederek, intizam dairesinde tavzif edip her asırda her fasılda her ayda belki her günde belki her saatte mu’cizat-ı kudretinden yeni yeni birer kâinat gösterir, yeryüzü avlusuna başka başka mahsulat verdirir. Nihayetsiz hazine-i rahmetinin hedâyâsını, nihayetsiz kudretinin mu’cizatının numunelerini harekât-ı zerrat ile izhar eder.

Üçüncüsü: Nihayetsiz tecelliyat-ı esma-i İlahiyenin nakışlarını göstermekle, o esmanın cilvelerini ifade için mahdud bir zeminde hadsiz nukuş göstermek, küçük bir sahifede nihayetsiz maânîleri ifade edecek olan hadsiz âyâtları yazmak için Nakkaş-ı Ezelî zerratı, kemal-i hikmetle tahrik edip kemal-i intizamla tavzif etmiştir. Evet, geçen senenin mahsulatıyla şu senenin mahsulatının mahiyetleri bir hükmündedir. Fakat maânîleri başka başkadır. Taayyünat-ı itibariyeyi değiştirmekle, maânîleri değişir ve çoğalır. Taayyünat-ı itibariye ve teşahhusat-ı muvakkate, tebdil edildikleri ve zahiren fâni oldukları halde; onların maânî-i cemileleri muhafaza olunup sabit ve bâki kalır. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin ruhları olmadığından, şu bahardaki emsalinin, hakikatçe aynılarıdır. Yalnız teşahhusat-ı itibariyede fark var. Fakat o itibarî teşahhuslar, her vakit tecelliyatı tazelenmekte olan şuunat-ı esma-i İlahiyenin maânîlerini ifade için şu bahardakiler ayrı teşahhusatla onların yerine geldiler.

Dördüncüsü: Hadsiz âlem-i misal gibi gayet geniş âlem-i melekût ve gayr-ı mahdud sair uhrevî âlemlere birer mahsulat veya tezyinat veya levazımat gibi onlara münasip şeyleri yetiştirmek için şu dar mezraa-i dünyada, zemin yüzünün tezgâhında ve tarlasında Hakîm-i Zülcelal, zerratı tahrik edip kâinatı seyyale ve mevcudatı seyyare ederek, şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsulat-ı maneviye yetiştiriyor. Nihayetsiz hazine-i kudretinden nihayetsiz bir seyli, dünyadan akıttırıp âlem-i gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor.

Beşincisi: Nihayetsiz kemalât-ı İlahiyeyi, hadsiz celevat-ı cemaliyeyi ve gayetsiz tecelliyat-ı celaliyeyi ve gayr-ı mütenahî tesbihat-ı Rabbaniyeyi şu dar ve mahdud zeminde ve mütenahî ve az bir zamanda göstermek için zerratı kemal-i hikmetle kudretiyle tahrik edip, kemal-i intizamla tavzif ederek mütenahî bir zamanda, mahdud bir zeminde gayr-ı mütenahî tesbihat yaptırıyor. Gayr-ı mahdud tecelliyat-ı cemaliye ve celaliye ve kemaliyesini gösteriyor. Çok hakaik-i gaybiye ve çok semerat-ı uhreviye ve fânilerin bâki olan hüviyet ve suretlerinden pek çok nukuş-u misaliye ve çok manidar nüsuc-u levhiyeyi icad ediyor. Demek, zerreyi tahrik eden; şu makasıd-ı azîmeyi, şu hikem-i cesîmeyi gösteren bir zattır. Yoksa her bir zerrede, güneş gibi bir dimağ bulunması lâzım gelir.

Daha bu beş numune gibi belki beş bin hikmetle tahrik olunan zerratın tahavvülatını, o akılsız feylesoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatte biri enfüsî, diğeri âfakî iki hareket-i cezbekâranede zikir ve tesbih-i İlahî ile Mevlevî gibi zikreden ve deverana kalkan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi dönüp oynuyorlar zu’metmişler.

İşte bundan anlaşılıyor ki onların ilimleri ilim değil, cehildir. Hikmetleri, hikmetsizliktir.

(Üçüncü Nokta’da altıncı uzun bir hikmet daha söylenecektir.)

İkinci Nokta

Her bir zerrede, Vâcibü’l-vücud’un vücuduna ve vahdetine iki şahid-i sadık vardır. Evet zerre, acz ve cümuduyla beraber şuurkârane büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla Vâcibü’l-vücud’un vücuduna kat’î şehadet ettiği gibi harekâtında nizamat-ı umumiyeye tevfik-i hareket edip her girdiği yerde ona mahsus nizamatı müraat etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle Vâcibü’l-vücud’un vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan zatın ehadiyetine şehadet eder. Yani zerre kimin ise gezdiği bütün yerler de onundur. Demek zerre –çünkü âcizdir, yükü nihayetsiz ağırdır ve vazifeleri nihayetsiz çoktur– bir Kadîr-i Mutlak’ın ismiyle, emriyle kaim ve müteharrik olduğunu bildirir. Hem kâinatın nizamat-ı külliyesini bilir bir tarzda tevfik-i hareket etmesi ve her yere manisiz girmesi; tek bir Alîm-i Mutlak’ın kudretiyle, hikmetiyle işlediğini gösterir.

Evet, nasıl ki bir nefer; takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında ve hâkeza her bir dairede birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi olduğunu ve o nisbetleri, o vazifeleri bilmekle tevfik-i hareket etmek, nizamat-ı askeriye tahtında talim ve talimat görmekle bütün o dairelere kumanda eden bir tek kumandan-ı a’zamın emrine ve kanununa tebaiyetle oluyor.

Öyle de her bir zerre, birbiri içindeki mürekkebatta birer münasip vaziyeti, ayrı ayrı maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı muntazam birer vazifesi, ayrı ayrı hikmetli neticeleri bulunduğundan elbette o zerreyi, o mürekkebatta bütün nisbet ve vazifelerini muhafaza edip netice ve hikmetleri bozmayacak bir tarzda yerleştirmek; bütün kâinat kabza-i tasarrufunda olan bir zata mahsustur.

Mesela, Tevfik’in (*[6]) göz bebeğinde yerleşen zerre, gözün âsab-ı muharrike ve hassase ve şerayin ve evride gibi damarlara karşı münasip vaziyet alması ve yüzde ve sonra başta ve gövdede, daha sonra heyet-i mecmua-i insaniyede her birisine karşı birer nisbeti, birer vazifesi, birer faydası kemal-i hikmetle bulunması gösteriyor ki bütün o cismin bütün azasını icad eden bir zat, o zerreyi o yerde yerleştirebilir. Ve bilhassa rızık için gelen zerreler, rızık kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar hayret-feza bir intizam ve hikmetle seyr ü seyahat ederler ve öyle tavırlarda, tabakalarda intizam-perverane geçip gelirler ve öyle şuurkârane ayak atıp hiç şaşırmayarak gele gele tâ beden-i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp rızka muhtaç aza ve hüceyratın imdadına yetişmek için kandaki küreyvat-ı hamraya yüklenip bir kanun-u keremle imdada yetişirler. Ondan bilbedahe anlaşılır ki şu zerreleri binler muhtelif menzillerden geçiren, sevk eden; elbette ve elbette bir Rezzak-ı Kerîm, bir Hallak-ı Rahîm’dir ki kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar omuz omuza müsavidirler.

Hem her bir zerre, öyle bir nakş-ı sanatta işler ki ya bütün zerratla münasebettar, her birisine ve umumuna hem hâkim ve hem her birisine ve umumuna mahkûm bir vaziyette bulunmakla, o hayret-feza sanatlı nakşı ve hikmet-nüma nakışlı sanatı bilir ve icad eder. Bu ise binler defa muhaldir. Veya bir Sâni’-i Hakîm’in kanun-u kader ve kalem-i kudretinden çıkan, harekete memur birer noktadır.

Nasıl ki mesela, Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve sanatına tabi olmazlarsa her bir taşı, Mimar Sinan gibi dülgerlik sanatında bir mahareti ve sair taşlara hem mahkûm hem hâkim olmak, yani “Geliniz, düşmemek, sukut etmemek için baş başa vereceğiz.” diye bir hüküm sahibi olması lâzımdır.

Öyle de binler defa Ayasofya kubbesinden daha sanatlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnuattaki zerreler, kâinat ustasının emrine tabi olmazlarsa her birine Sâni’-i kâinat’ın evsafı kadar evsaf-ı kemal verilmesi lâzım gelir.

Feyâ Sübhanallah! Zındık maddiyyun gâvurlar bir Vâcibü’l-vücud’u kabul etmediklerinden, zerrat adedince bâtıl âliheleri kabul etmeye mezheplerine göre muztar kalıyorlar. İşte şu cihette münkir kâfir ne kadar feylesof, âlim de olsa nihayet derecede bir cehl-i azîm içindedir, bir echel-i mutlaktır.

Üçüncü Nokta

Şu nokta, Birinci Nokta’nın âhirinde vaad olunan altıncı hikmet-i azîmeye bir işarettir. Şöyle ki:

Yirmi Sekizinci Söz’ün İkinci Suali’nin cevabındaki hâşiyede denilmişti ki: Tahavvülat-ı zerratın ve zîhayat cisimlerde zerrat harekâtının binler hikmetlerinden bir hikmeti dahi zerreleri nurlandırmaktır ve âlem-i uhreviye binasına lâyık zerreler olmak için hayattar ve manidar olmaktır. Güya cism-i hayvanî ve insanî hattâ nebatî; terbiye dersini almak için gelenlere bir misafirhane, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki camid zerreler ona girerler, nurlanırlar. Âdeta bir talim ve talimata mazhar olurlar, letafet peyda ederler. Birer vazifeyi görmekle âlem-i bekaya ve bütün eczasıyla hayattar olan dâr-ı âhirete zerrat olmak için liyakat kesbederler.

Sual: Zerratın harekâtında şu hikmetin bulunması ne ile bilinir?

Elcevap:

Evvela: Bütün masnuatın bütün intizamatıyla ve hikmetleriyle sabit olan Sâni’in hikmetiyle bilinir. Çünkü en cüz’î bir şeye küllî hikmetleri takan bir hikmet, seyl-i kâinatın içinde en büyük faaliyet gösteren ve hikmetli nakışlara medar olan harekât-ı zerratı hikmetsiz bırakmaz. Hem en küçük mahlukatı, vazifelerinde ücretsiz, maaşsız, kemalsiz bırakmayan bir hikmet, bir hâkimiyet; en kesretli ve esaslı memurlarını, hizmetkârlarını nursuz, ücretsiz bırakmaz.

Sâniyen: Sâni’-i Hakîm, anâsırı tahrik edip tavzif ederek (onlara bir ücret-i kemal hükmünde) madeniyat derecesine çıkarmasıyla ve madeniyata mahsus tesbihatları onlara bildirmesiyle ve madeniyatı tahrik ve tavzif edip nebatat mertebe-i hayatiyesinin makamını vermesiyle ve nebatatı rızık ederek tahrik ve tavzif ile hayvanat mertebe-i letafetini onlara ihsan etmesiyle ve hayvanattaki zerratı tavzif edip rızık yoluyla hayat-ı insaniye derecesine çıkarmasıyla ve insanın vücudundaki zerratı süze süze tasfiye ve taltif ederek tâ dimağın ve kalbin en nazik ve latîf yerinde makam vermesiyle bilinir ki harekât-ı zerrat hikmetsiz değil belki kendine lâyık bir nevi kemalâta koşturuluyor.

Sâlisen: Zîhayat cisimlerin zerratı içinde çekirdek ve tohumdaki gibi bir kısım zerreler öyle manevî bir nura, bir letafete, bir meziyete mazhar oluyorlar ki sair zerrelere ve o koca ağaca bir ruh, bir sultan hükmüne geçer. İşte azîm bir ağacın bütün zerratı içinde bir kısım zerrelerin şu mertebeye çıkmaları, o ağacın tabaka-i hayatında çok devirleri ve nazik vazifeleri görmesiyle olduğundan gösteriyor ki Sâni’-i Hakîm’in emriyle vazife-i fıtrat içinde zerratın enva-ı harekâtına göre onlara tecelli eden esmanın hesabına ve şerefine olarak birer manevî letafet, birer manevî nur, birer makam, birer manevî ders almalarını gösteriyor.

Elhasıl: Madem Sâni’-i Hakîm, her şey için o şeye münasip bir nokta-i kemal ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücud tayin edip ve o şeye, o nokta-i kemale sa’y edip gitmek için bir istidat vererek ona sevk ediyor. Ve bütün nebatat ve hayvanatta şu kanun-u rububiyet cari olmakla beraber, cemadatta dahi caridir ki âdi toprağa, elmas derecesine ve cevahir-i âliye mertebesine bir terakkiyat veriyor ve şu hakikatte muazzam bir kanun-u rububiyetin ucu görünüyor.

Hem madem o Hâlık-ı Kerîm, tenasül kanun-u azîminde istihdam ettiği hayvanata ücret olarak birer maaş gibi birer lezzet-i cüz’iye veriyor. Ve arı ve bülbül gibi sair hidemat-ı Rabbaniyede istihdam olunan hayvanlara birer ücret-i kemal verir. Şevk ve lezzete medar birer makam veriyor ve şunda bir muazzam kanun-u keremin ucu görünüyor.

Hem madem her şeyin hakikati, Cenab-ı Hakk’ın bir isminin tecellisine bakar, ona bağlıdır, ona âyinedir. O şey, ne kadar güzel bir vaziyet alsa o ismin şerefinedir; o isim öyle ister. O şey bilse, bilmese o güzel vaziyet, hakikat nazarında matlubdur. Ve şu hakikatten gayet muazzam bir kanun-u tahsin ve cemalin ucu görünüyor.

Hem madem Fâtır-ı Kerîm, düstur-u kerem iktizasıyla bir şeye verdiği makamı ve kemali, o şeyin müddeti ve ömrü bitmesiyle o kemali geriye almıyor. Belki o zîkemalin meyvelerini, neticelerini, manevî hüviyetini ve manasını, ruhlu ise ruhunu ibka ediyor. Mesela, dünyada insanı mazhar ettiği kemalâtın manalarını, meyvelerini ibka ediyor. Hattâ müteşekkir bir mü’minin yediği zâil meyvelerin şükrünü, hamdini mücessem bir meyve-i cennet suretinde tekrar ona veriyor. Ve şu hakikatte muazzam bir kanun-u rahmetin ucu görünüyor.

Hem madem Hallak-ı Bîmisal israf etmiyor, abes işleri yapmıyor. Hattâ güz mevsiminde vazifesi bitmiş, vefat etmiş mahlukların enkaz-ı maddiyesini bahar masnuatında istimal ediyor; onların binalarında dercediyor. Elbette يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ sırrıyla وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ işaretiyle şu dünyada camid, şuursuz ve mühim vazifeler gören zerrat-ı arziyenin elbette taşı, ağacı, her şeyi zîhayat ve zîşuur olan âhiretin bazı binalarında derc ve istimali mukteza-yı hikmettir. Çünkü harap olmuş dünyanın zerratını dünyada bırakmak veya ademe atmak israftır. Ve şu hakikatten pek muazzam bir kanun-u hikmetin ucu görünüyor.

Hem madem şu dünyanın pek çok âsârı ve maneviyatı ve meyveleri ve cin ve ins gibi mükellefînin mensucat-ı amelleri, sahaif-i ef’alleri, ruhları, cesetleri âhiret pazarına gönderiliyor. Elbette o semerata ve manalara hizmet eden ve arkadaşlık eden zerrat-ı arziye dahi vazife noktasında kendine göre tekemmül ettikten sonra, yani nur-u hayata çok defa hizmet ve mazhar olduktan sonra ve hayatî tesbihata medar olduktan sonra şu harap olacak dünyanın enkazı içinde, şu zerratı dahi öteki âlemin binasında dercetmek, mukteza-yı adl ve hikmettir. Ve şu hakikatten pek muazzam bir kanun-u adlin ucu görünüyor.

Hem madem ruh cisme hâkim olduğu gibi camid maddelerde dahi kaderin yazdığı evamir-i tekviniye, o maddelere hâkimdir. O maddeler, kaderin manevî yazısına göre mevki ve nizam alabilirler. Mesela, yumurtaların envaında ve nutfelerin aksamında ve çekirdeklerin esnafında ve tohumların ecnasında kaderin ayrı ayrı yazdığı evamir-i tekviniye cihetiyle ayrı ayrı makam ve nur sahibi oluyorlar. Ve o madde itibarıyla mahiyetleri (Hâşiye[7]) bir hükmünde olan o maddeler, hadsiz muhtelif mevcudata menşe oluyorlar. Ayrı ayrı makam ve nur sahibi oluyorlar. Elbette hidemat-ı hayatiye ve hayattaki tesbihat-ı Rabbaniyede defaatle bir zerre bulunmuş ise ve hizmet etmiş ise o zerrenin manevî alnında o manaların hikmetlerini, hiçbir şeyi kaybetmeyen kader kalemiyle kaydetmesi; mukteza-yı ihata-i ilmîdir. Ve şunda pek muazzam bir kanun-u ilm-i muhitin ucu görünüyor.

Öyle ise zerreler (Hâşiye[8]) başıboş değiller.

Netice-i Kelâm: Geçmiş yedi kanun, yani kanun-u rububiyet, kanun-u kerem, kanun-u cemal, kanun-u rahmet, kanun-u hikmet, kanun-u adl, kanun-u ihata-i ilmî gibi pek çok muazzam kanunların görünen uçları arkalarında birer ism-i a’zam ve o ism-i a’zamın tecelli-i a’zamını gösteriyor. Ve o tecelliden anlaşılıyor ki sair mevcudat gibi şu dünyadaki tahavvülat-ı zerrat dahi gayet âlî hikmetler için kaderin çizdiği hudut üzerine kudretin verdiği evamir-i tekviniyeye göre hassas bir mizan-ı ilmî ile cevelan ediyorlar. Âdeta başka yüksek bir âleme (Hâşiye[9]) gitmeye hazırlanıyorlar. Öyle ise zîhayat cisimler, o seyyah zerrelere güya birer mektep, birer kışla, birer misafirhane-i terbiye hükmündedir. Ve öyle olduğuna bir hads-i sadıkla hükmedilebilir.

Elhasıl: Birinci Söz’de denildiği ve ispat edildiği gibi her şey “Bismillah” der. İşte bütün mevcudat gibi her bir zerre ve zerratın her bir taifesi ve mahsus her bir cemaati, lisan-ı hal ile “Bismillah” der, hareket eder.

Evet, geçmiş üç nokta sırrıyla her bir zerre, mebde-i hareketinde lisan-ı hal ile بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ der. Yani “Ben, Allah’ın namıyla, hesabıyla, ismiyle, izniyle, kuvvetiyle hareket ediyorum.” Sonra netice-i hareketinde, her bir masnû gibi her bir zerre, her bir taifesi, lisan-ı hal ile اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ der ki bir kaside-i medhiye hükmünde olan sanatlı bir mahlukun nakşında, kudretin küçük bir kalem ucu hükmünde kendini gösterir. Belki her biri; manevî, Rabbanî, muazzam, hadsiz başlı bir fonoğrafın birer plağı hükmünde olan masnuların üstünde dönen ve tahmidat-ı Rabbaniye kasideleriyle o masnuatı konuşturan ve tesbihat-ı İlahiye neşidelerini okutturan birer iğne başı suretinde kendini gösteriyorlar.

دَعْوٰيهُمْ فٖيهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فٖيهَا سَلَامٌ وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهٖ اَدَاءً وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ اِخْوَانِهٖ وَ سَلِّمْ وَسَلِّمْنَا وَ سَلِّمْ دٖينَنَا اٰمٖينَ يَا رَبَّ الْعَالَمٖينَ

*

[1] Hâşiye: Evet Nemrutları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik edip emziren, Eski Mısır ve Babil’in ya sihir derecesine çıkmış veyahut hususi olduğu için etrafında sihir telakki edilen eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri Eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnamı tevlid eden felsefe-i tabiiye bataklığıdır. Evet, tabiatın perdesi ile Allah’ın nurunu görmeyen insan, her şeye bir uluhiyet verip kendi başına musallat eder.

[2] Hâşiye: Düstur-u nübüvvet “Kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir.” der, zulmü keser, adaleti temin eder.

[3] Hâşiye: Yani o sanem-misaller perestişkârlarının hevesatlarına hoş görünmek ve teveccühlerini kazanmak için riyakârane gösteriş ile ibadet gibi bir vaziyet gösteriyorlar.

[4] Hâşiye: Eğer desen: “Sen necisin, bu meşahire karşı meydana çıkıyorsun? Sen bir sinek gibi olup da kartalların uçmalarına karışıyorsun?”

Ben de derim ki: Kur’an gibi bir üstad-ı ezeliyem varken dalalet-âlûd felsefenin ve evham-âlûd aklın şakirdleri olan o kartallara, hakikat ve marifet yolunda, sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbur değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem onların üstadı dahi benim üstadımdan bin defa daha aşağıdır. Üstadımın himmetiyle, onları gark eden madde, ayağımı da ıslatamadı. Evet büyük bir padişahın, onun kanununu ve evamirini hâmil küçük bir neferi, küçük bir şahın büyük bir müşirinden daha büyük işler görebilir.

[5] Hâşiye: İkinci Maksat’ın tahavvülat-ı zerratın tarifine dair olan uzun cümlenin hâşiyesidir.

Kur’an-ı Hakîm’de İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin, mükerrer yerlerde zikredilmiştir. Ehl-i tefsir “İkisi birdir.” bir kısmı “Ayrı ayrıdır.” demişler. Hakikatlerine dair beyanatları muhteliftir. Hülâsa: “İlm-i İlahînin unvanlarıdır.” demişler. Fakat Kur’an’ın feyzi ile şöyle kanaatim gelmiş ki:

İmam-ı Mübin, ilim ve emr-i İlahînin bir nevine bir unvandır ki âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor. Yani zaman-ı halden ziyade mazi ve müstakbele nazar eder. Yani her şeyin vücud-u zahirîsinden ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlahînin bir defteridir. Şu defterin vücudu, Yirmi Altıncı Söz’de hem Onuncu Söz’ün hâşiyesinde ispat edilmiştir.

Evet şu İmam-ı Mübin, bir nevi ilim ve emr-i İlahînin bir unvanıdır. Yani eşyanın mebâdileri ve kökleri ve asılları, kemal-i intizam ile eşyanın vücudlarını gayet sanatkârane intac etmesi cihetiyle elbette desatir-i ilm-i İlahînin bir defteri ile tanzim edildiğini gösteriyor. Ve eşyanın neticeleri, nesilleri, tohumları; ileride gelecek mevcudatın programlarını, fihristelerini tazammun ettiklerinden elbette evamir-i İlahiyenin bir küçük mecmuası olduğunu bildiriyorlar. Mesela bir çekirdek, bütün ağacın teşkilatını tanzim edecek olan programları ve fihristeleri ve o fihriste ve programları tayin eden o evamir-i tekviniyenin küçücük bir mücessemi hükmünde denilebilir.

Elhasıl İmam-ı Mübin, mazi ve müstakbelin ve âlem-i gaybın etrafında dal budak salan şecere-i hilkatin bir programı, bir fihristesi hükmündedir. Şu manadaki İmam-ı Mübin, kader-i İlahînin bir defteri, bir mecmua-i desatiridir. O desatirin imlası ile ve hükmü ile zerrat, vücud-u eşyadaki hidematına ve harekâtına sevk edilir.

Amma Kitab-ı Mübin ise âlem-i gaybdan ziyade, âlem-i şehadete bakar. Yani mazi ve müstakbelden ziyade, zaman-ı hazıra nazar eder ve ilim ve emirden ziyade, kudret ve irade-i İlahiyenin bir unvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmam-ı Mübin kader defteri ise Kitab-ı Mübin kudret defteridir. Yani her şey vücudunda, mahiyetinde ve sıfât ve şuunatında kemal-i sanat ve intizamları gösteriyor ki bir kudret-i kâmilenin desatiri ile ve bir irade-i nâfizenin kavanini ile vücud giydiriliyor. Suretleri tayin, teşhis edilip birer miktar-ı muayyen, birer şekl-i mahsus veriliyor. Demek, o kudret ve iradenin küllî ve umumî bir mecmua-i kavanini, bir defter-i ekberi vardır ki her bir şeyin hususi vücudları ve mahsus suretleri ona göre biçilir, dikilir, giydirilir.

İşte şu defterin vücudu İmam-ı Mübin gibi kader ve cüz-i ihtiyarî mesailinde ispat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve dalalet ve felsefenin ahmaklığına bak ki kudret-i fâtıranın o levh-i mahfuzunu ve hikmet ve irade-i Rabbaniyenin o basîrane kitabının eşyadaki cilvesini, aksini, misalini hissetmişler. Hâşâ, tabiat namıyla tesmiye etmişler, körletmişler.

İşte İmam-ı Mübinin imlası ile yani kaderin hükmüyle ve düsturu ile kudret-i İlahiye, icad-ı eşyada her biri birer âyet olan silsile-i mevcudatı, Levh-i Mahv-İspat denilen zamanın sahife-i misaliyesinde yazıyor, icad ediyor, zerratı tahrik ediyor. Demek harekât-ı zerrat; o kitabetten, o istinsahtan mevcudat, âlem-i gaybdan âlem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinde bir ihtizazdır, bir harekâttır.

Amma Levh-i Mahv-İspat ise sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u A’zam’ın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki hakikat-i zaman odur. Evet, her şeyin bir hakikati olduğu gibi zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azîmin hakikati dahi Levh-i Mahv-İspattaki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

[6] * Nur’un birinci kâtibidir.

[7] Hâşiye: Evet, bütün onlar dört unsurdan mürekkebdir. Müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humuza, azot, karbon gibi maddelerden teşkil olunuyorlar. Maddece bir sayılabilirler. Farkları yalnız kaderin manevî yazısındadır.

[8] Hâşiye: Şu cevap, yedi “madem” kelimelerine bakar.

[9] Hâşiye: Çünkü bilmüşahede gayet cevvadane bir faaliyetle şu âlem-i kesif ve süflîde pek kesretle nur-u hayatı serpmek ve iş’al etmek, hattâ en hasis maddelerde ve taaffün etmiş cisimlerde kesretle taze bir nur-u hayatı ışıklandırmak, o kesif ve hasis maddeleri nur-u hayatla letafetlendirmek, cilâlandırmak sarahate yakın işaret ediyor ki gayet latîf, ulvi, nazif, hayattar diğer bir âlemin hesabına şu kesif, camid âlemi; zerratın hareketiyle, hayatın nuruyla cilâlandırıyor, eritiyor, güzelleştiriyor. Güya latîf bir âleme gitmek için ziynetlendiriyor.

İşte beşer haşrini aklına sığıştıramayan dar akıllı adamlar, Kur’an’ın nuruyla rasad etseler görecekler ki bütün zerratı bir ordu gibi haşredecek kadar muhit bir kanun-u Kayyumiyet görünüyor, bilmüşahede tasarruf ediyor.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir