Yedinci Şuâ



İzahlı Metin

Yedinci Şua: Âyetü’l-Kübra

Önemli Bir Uyarı ve Maksadın İfadesi

Bu önemli risalenin herkes her bir meselesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil belki elleri uzun olanların hisseleri de var.

Bu risalenin anlaşılmasını zorlaştıran beş sebep var:

  1. Ben kendi gözlemlerimi kendi anlayışıma göre ve kendim için yazdım. Diğer kitaplar gibi başkalarının anlayışına ve algısına göre yazmadım.
  2. İsm-i A’zam cilvesiyle hakiki tevhid en büyük bir surette yazıldığından, meseleleri hem gayet geniş hem gayet derin ve bazen çok uzun olduğundan herkes birden kavrayamaz.
  3. Her bir mesele büyük ve uzun bir hakikat olması sebebiyle, hakikati parçalamamak için bazen bir sayfa veya bir yaprak bir tek cümle olur. Bir tek delil hükmünde çok öncüller bulunur.
  4. Çoğu meselelerinin her birisinin pek çok delilleri ve kanıtları bulunduğundan bazen on, bazen yirmi delili bir tek kanıt yapmak cihetiyle mesele uzunlaşır; kısa anlayışlar kavramaz.
  5. Ben Ramazan’ın feyziyle bu risalenin nurlarına mazhar olmaklığımla beraber, birkaç cihette halim perişan ve birkaç hastalıkla vücudum sarsıldığı bir zamanda acele yazılıp birinci taslak ile yetinildi. Hem yazdığım vakit, irade ve ihtiyarım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle düzenleme veya ıslah etmeyi uygun görmediğim için bir parça anlaşılması zorlaşacak bir vaziyet aldı. Hem Arapça fıkralar içine çok girdi. Hatta Birinci Makam baştan başa Arapça olduğundan içinden çıkarıldı, müstakil yazıldı.

Kusur ve zorluk sebebi olan bu beş sebeple beraber, bu risalenin öyle bir önemi var ki İmam-ı Ali (ra) gaybi kerametlerinde bu risaleye “Âyet-i Kübra” ve “Asâ-yı Musa” namlarını vermiş. Risale-i Nur’un risaleleri içinde buna hususi bakıp dikkati çekmiş. (Haşiye 1) “El-Âyetü’l-Kübra”nın bir hakiki tefsiri olan bu Âyetü’l-Kübra Risalesi, Hazret-i İmam’ın (ra) tabirince “Asâ-yı Musa” namında “Yedinci Şua” kitabıdır.

Bu “Yedinci Şua” bir mukaddime (giriş) ve iki makamdır. Mukaddimesi dört önemli meseleyi, Birinci Makamı Âyet-i Kübra’nın tefsirinden Arapça kısmını, İkinci Makamı onun kanıtlarını ve tercümesini ve mealini beyan ederler.

Bu gelen mukaddime lüzumundan fazla izah edilmekle beraber, bir derece uzun olması ihtiyarsız olmuştur. Demek, ihtiyaç var ki öyle yazdırıldı. Belki de bir kısım insanlar bu uzunu kısa görürler.

Said Nursî

Mukaddime

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

(Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. – Zariyat Suresi, 56)

Bu büyük ayetin sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Kâinat Yaratıcısını tanımak ve O’na iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın yaratılış vazifesi ve boynunun borcu, Allah’ı tanımak ve Allah’a iman etmektir ve kesin inanç ile varlığını ve birliğini tasdik etmektir.

Evet, fıtraten daimi bir hayat ve ebedi yaşamak isteyen ve hadsiz emelleri ve nihayetsiz elemleri bulunan biçare insana; elbette o ebedi hayatın temeli ve anahtarı olan Allah’a iman ve Allah’ı tanımak ve vesilelerinden başka olan şeyler ve kemalatlar, o insana nispeten aşağıdır. Belki çoğunun kıymetleri yoktur.

Risale-i Nur’da bu hakikat kuvvetli kanıtlarla ispat edildiğinden, bu hakikati Risale-i Nur’a havale ederek yalnız o imani kesinliği bu asırda sarsan ve tereddüt veren iki tehlikeyi dört mesele içinde beyan ederiz.

Birinci Tehlikeden Kurtuluş Çaresi

İki meseledir.

BİRİNCİ MESELE:

Otuz Birinci Mektup’un On Üçüncü Lem’asında detaylıca ispat edildiği gibi; genel meselelerde ispata karşı inkârın (yok saymanın) kıymeti yoktur ve kuvveti pek azdır.

Mesela, Ramazan-ı Şerif’in başında hilali görmek hususunda, iki sıradan şahit hilali ispat etseler ve binlerle eşraf ve âlimler “Görmedik” deyip inkâr etseler onların inkârları kıymetsiz ve kuvvetsizdir. Çünkü ispatta birbirine kuvvet verir, birbirine dayanışma ve fikir birliği var. İnkârda ise bir olsa bin olsa farkları yoktur; herkes kendi başına kalır, bireysel olur.

Çünkü ispat eden harice bakar ve işin aslına göre hükmeder. Mesela, misalimizde olduğu gibi biri dese: “Gökte ay vardır.” Diğer arkadaşı parmağını oraya basar, ikisi birleşip kuvvetleşirler.

İnkâr ve reddetmede ise işin aslına bakmaz ve bakamaz. Çünkü “Hususi olmayan ve has bir yere bakmayan bir inkâr ispat edilmez” meşhur bir düsturdur. Mesela, bir şeyi dünyada var diye ben ispat etsem, sen de “Dünyada yok” desen; benim bir işaretimle kolayca ispat edilebilen o şeyin sen yokluğunu ispat etmek için bütün dünyayı aramak ve taramak ve göstermek, belki geçmiş zamanların her tarafını dahi görmek lazım geliyor. Sonra “Yoktur, vuku bulmamıştır” diyebilirsin.

Madem red ve inkâr edenler işin aslına bakmazlar, belki kendi nefislerine ve akıllarına ve gözlerine bakıp hükmediyorlar. Elbette birbirine kuvvet veremezler ve yardımcı olmazlar. Çünkü görmeye ve bilmeye engel olan perdeler, sebepler ayrı ayrıdırlar. Herkes “Ben görmüyorum, benim yanımda ve inancımda yoktur” diyebilir. Yoksa “Gerçekte yoktur” diyemez. Eğer dese hususan bütün kâinata bakan iman meselelerinde dünya kadar büyük bir yalan olur ki doğru diyemez ve doğrultulmaz.

Kısaca: İspatta netice birdir, tektir, dayanışma olur. İnkârda ise bir değildir, çeşitlidir. Ya “yanımda ve nazarımda” veya “itikadımda” gibi kayıtların herkese göre çoğalması ile neticeler dahi çoğalır, daha dayanışma olmaz.

İşte bu hakikat noktasında imana karşı gelen kâfirlerin ve inkârcıların çokluğunun ve görünürde fazlalığının kıymeti yoktur. Ve müminin kesinliğine ve imanına hiç tereddüt vermemek lazım iken; bu asırda Avrupa filozoflarının red ve inkârları, bir kısım bedbaht hayranlarına tereddüt verip kesin inançlarını giderip ebedi saadetlerini mahvetmiş. Ve insandan her günde otuz bin adama isabet eden ölümü, vefat ve eceli bir terhis manasından çıkarıp ebedi idam suretine çevirmiş. Kapısı kapanmayan kabir, daima idamını o inkârcıya ihtar etmekle, lezzetli hayatını elemli acılarla zehirliyor. İşte, iman ne kadar büyük bir nimet ve hayatın hayatı olduğunu anla!

İKİNCİ MESELE:

Bir fennin veya bir sanatın tartışma konusu olmuş bir meselesinde, o fennin ve o sanatın haricindeki adamlar ne kadar büyük ve âlim ve sanatkâr da olsalar sözleri onda geçmez, hükümleri delil olmaz; o fennin âlimlerinin fikir birliğine dâhil sayılmazlar.

Mesela büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedavisinde bir küçük doktor kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa maddiyatta çok boğulan ve gittikçe maneviyattan uzaklaşan ve nura karşı aptallaşan ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir filozofun inkârcı sözü, maneviyatta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.

Acaba yerde iken Arş-ı A’zam’ı seyreden, harika bir kutsi deha sahibi olan ve doksan sene maneviyatta ilerleyip çalışan ve iman hakikatlerini ilimle (ilmelyakin), görerek (aynelyakin) hatta yaşayarak (hakkalyakin) suretinde keşfeden Şeyh-i Geylanî (ks) gibi yüz binler hakikat ehlinin ittifak ettikleri tevhidi ve kutsi ve manevi meselelerde; maddiyatın en dağınık ve çokluğun en cüzi detaylarına dalan ve sersemleşen ve boğulan filozofların sözleri kaç para eder? Ve inkârları ve itirazları, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin sesi gibi sönük olmaz mı?

İslam hakikatlerine zıtlık gösterip savaşan küfrün mahiyeti bir inkârdır, bir cehalettir, bir reddir. Sureten ispat ve varlıksal görülse de manası yokluktur, nefiydir.

İman ise ilimdir, varlıksaldır, ispattır, hükümdür. Her bir menfi meselesi dahi bir müspet hakikatin unvanı ve perdesidir.

Eğer imana karşı savaşan küfür ehli, gayet zorluk ile menfi inançlarını yokluğun kabulü ve yokluğun tasdiki suretinde ispat ve kabul etmeye çalışsalar; o küfür, bir cihette yanlış bir ilim ve hatalı bir hüküm sayılabilir. Yoksa işlenmesi çok kolay olan yalnız kabul etmeme ve inkâr ve tasdik etmeme ise mutlak cehalettir, hükümsüzlüktür.

Kısaca, küfür inancı iki kısımdır:

  1. Birisi: İslam hakikatlerine bakmıyor. Kendine mahsus yanlış bir tasdik ve batıl bir inanç ve hatalı bir kabuldür ve zalim bir hükümdür. Bu kısım bahsimizden hariçtir. O bize karışmaz, biz de ona karışmayız.
  2. İkincisi: İman hakikatlerine karşı çıkar, zıtlaşır. Bu dahi iki kısımdır:
    • Birisi: Kabul etmemektir. Yalnız ispatı tasdik etmemektir. Bu ise bir cehalettir, bir hükümsüzlüktür ve kolaydır. Bu da bahsimizden hariçtir.
    • İkincisi: Yokluğu kabuldür. Kalben, yokluğunu tasdik etmektir. Bu kısım ise bir hükümdür, bir inançtır, bir taraf tutmadır. Hem taraf tutması için yokluğunu ispat etmeye mecburdur.

İnkâr (Nefiy) dahi iki kısımdır:

  1. Birisi: “Has bir mevkide ve hususi bir cihette yoktur” der. Bu kısım ise ispat edilebilir. Bu kısım da bahsimizden hariçtir.
  2. İkinci kısım ise: Dünyaya ve kâinata ve ahirete ve asırlara bakan imani ve kutsi ve genel ve kuşatıcı olan meseleleri reddetmek ve inkâr etmektir. Bu inkâr ise –birinci meselede beyan ettiğimiz gibi– hiçbir cihetle ispat edilmez. Belki kâinatı kuşatacak ve ahireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını seyredecek bir nazar lazımdır, ta o gibi inkârlar ispat edilebilsin.

İkinci Tehlike ve Kurtuluş Çaresi

Bu dahi iki meseledir:

BİRİNCİSİ:

Büyüklük ve yücelik ve sonsuzluk noktasında; ya gaflete veya günaha veya maddiyata dalmak sebebiyle darlaşan akıllar, azametli meseleleri kuşatamadıklarından bir ilmi gurur ile inkâra saparlar ve reddederler. Evet, o manen sıkışmış ve kurumuş akıllarına ve bozulmuş ve maneviyatta ölmüş olan kalplerine, çok geniş ve derin ve kuşatıcı olan imani meseleleri sığıştıramadıklarından, kendilerini küfre ve sapkınlığa atarlar, boğulurlar.

Eğer dikkatle kendi küfürlerinin içyüzüne ve sapkınlıklarının mahiyetine bakabilseler görecekler ki; imanda bulunan makul ve layık ve lazım olan büyüklüğe karşı, yüz derece imkânsızlık ve muhal o küfrün altında ve içindedir.

Risale-i Nur yüzer ölçü ve karşılaştırmalarla, bu hakikati “İki kere iki dört eder” derecesinde kesin ispat etmiş. Mesela, Cenab-ı Hakk’ın varlığının zorunluluğunu ve ezeliyetini ve kuşatıcı sıfatlarını büyüklükleri için kabul edemeyen adam; ya hadsiz varlıklara, belki nihayetsiz zerrelere, o zorunlu varlığı ve ezeliyeti ve ilahlık sıfatlarını vermekle küfrünü itikat edebilir. Veyahut ahmak sofestaîler (şüpheciler) gibi hem kendini hem kâinatın varlığını inkâr ve reddetmekle akıldan istifa etmelidir.

İşte bunun gibi bütün iman ve İslam hakikatleri, kendilerinin şanları ve gereği olan büyüklüğe dayanarak; karşılarındaki küfrün dehşetli imkânsızlıklarından ve vahşetli hurafelerinden ve karanlıklı cehaletlerinden kurtarıp tam bir kesin inanç ve teslimiyetle selim kalplerde ve doğru akıllarda yerleşirler.

Evet, ezan ve namaz gibi çoğu İslam şiarında çokça اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ۞ اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ (Allah en büyüktür…) azamet ve kibriyasını her vakit ilanı; hem اَلْعَظَمَةُ اِزَارٖى وَ الْكِبْرِيَاءُ رِدَائٖى (Büyüklük kaftanım, ululuk elbisemdir – Hadis-i Kutsi) fermanı; hem “Cevşenü’l-Kebir” münacatının seksen altıncı bölümünde:

يَا مَنْ لَا مُلْكَ اِلَّا مُلْكَهُ ۞ يَا مَنْ لَا يُحْصِى الْعِبَادُ ثَنَائَهُ ۞ يَا مَنْ لَا تَصِفُ الْخَلَائِقُ جَلَالَهُ ۞ يَا مَنْ لَا تَنَالُ الْاَوْهَامُ كُنْهَهُ ۞ يَا مَنْ لَا يُدْرِكُ الْاَبْصَارُ كَمَالَهُ ۞ يَا مَنْ لَا يَبْلُغُ الْاَفْهَامُ صِفَاتَهُ ۞ يَا مَنْ لَا يَنَالُ الْاَفْكَارُ كِبْرِيَائَهُ ۞ يَا مَنْ لَا يُحْسِنُ الْاِنْسَانُ نُعُوتَهُ ۞ يَا مَنْ لَا يَرُدُّ الْعِبَادُ قَضَائَهُ ۞ يَا مَنْ ظَهَرَ فٖى كُلِّ شَىْءٍ اٰيَاتُهُ ۞

سُبْحَانَكَ يَا لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ

(Ey mülkünden başka mülk olmayan! Ey kulların övgüsünü sayıp bitiremediği! Ey yaratıkların celalini vasfedemediği! Ey vehimlerin künhüne erişemediği! Ey gözlerin kemalini idrak edemediği! Ey anlayışların sıfatlarına ulaşamadığı! Ey fikirlerin büyüklüğüne erişemediği! Ey insanın övgülerini güzel yapamadığı! Ey kulların kazasını geri çeviremediği! Ey her şeyde ayetleri (delilleri) görünen!

Seni tenzih ederiz ey kendisinden başka ilah olmayan! Eman ver bize, eman ver bize! Bizi ateşten kurtar!)

diye olan gayet arifane Ahmediye münacatının (a.s.m.) beyanı gösteriyor ki azamet ve kibriya lüzumlu bir perdedir.

Âyetü’l-Kübra

Kâinattan Yaratıcısını Soran Bir Seyyahın Gözlemleridir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبٖيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلٖيمًا غَفُورًا

(Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır. – İsra Suresi, 44)

Bu muazzam ayet gibi pek çok Kur’an ayeti, bu kâinat Yaratıcısını bildirmek cihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevk ile mütalaa ettiği en parlak bir tevhid sayfası olan gökleri en başta zikretmelerinden, en başta ona başlamak uygundur.

Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen her bir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet cömertçe bir ziyafet yeri ve gayet sanatkârane bir sergi yeri ve gayet haşmetli bir ordugâh ve talimgâh ve gayet hayret verici ve şevk uyandırıcı bir gezi yeri ve seyir yeri ve gayet manidar ve hikmetli bir okuma yeri olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu büyük kitabın yazarını ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken; en başta göklerin nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür: “Bana bak, aradığını sana bildireceğim!” der.

O da bakar görür ki:

Bir kısmı dünyamızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece süratli yüz binler gök cisimlerini direksiz, düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan hadsiz çabuk ve beraber gezdiren, yağsız söndürmeden devamlı o hadsiz lambaları yandıran ve hiçbir gürültü ve karışıklık çıkartmadan o sonsuz büyük kütleleri idare eden ve güneş ve ayın vazifeleri gibi hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlukları vazifelerle çalıştıran…

Ve iki kutbun dairesindeki hesap rakamlarına sıkışmayan bir sonsuz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı yaratılış sikkesi ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük saldırgan kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren…

Ve o sonsuz kalabalığın enkazları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir düzenli ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren ve dünyayı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir surette hakiki ve hayali tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlukatına gösteren bir Rablık tezahürü…

Ve o Rablık faaliyeti içinde görünen boyun eğdirme, tedbir, idare, düzenleme, temizleme, görevlendirmeden oluşan bir hakikat; bu büyüklüğü ve kuşatıcılığı ile o göklerin Yaratıcısının varlığının zorunluluğuna ve birliğine ve mevcudiyeti, göklerin mevcudiyetinden daha açık bulunduğuna görerek şahitlik eder manasıyla Birinci Makam’ın birinci basamağında:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهِ السَّمٰوَاتُ بِجَمٖيعِ مَا فٖيهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ التَّسْخٖيرِ وَ التَّدْبٖيرِ وَ التَّدْوٖيرِ وَ التَّنْظٖيمِ وَ التَّنْظٖيفِ وَ التَّوْظٖيفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ

(Varlığı zorunlu olan Allah’tan başka ilah yoktur. Gökler, içindeki her şeyle birlikte O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder. Gözle görülen geniş ve mükemmel boyun eğdirme, idare etme, döndürme, düzenleme, temizleme ve görevlendirme hakikatinin büyüklüğünün ve kuşatıcılığının şahitliğiyle…)

denilmiştir.

Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, gök boşluğu (atmosfer) denilen ve acayiplerin toplanma yeri olan feza gürültü ile konuşarak bağırıyor: “Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin” der. O misafir, onun ekşi fakat merhametli yüzüne bakar; müthiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:

  • Yer ile gök ortasında boşlukta durdurulan bulut, gayet hikmetli ve rahmetli bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahalisine hayat suyu getirir ve harareti (yani yaşamak ateşinin şiddetini) dengeler ve ihtiyaca göre her yerin imdadına yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, düzenli bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi; birden boşluğu dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün parçaları istirahate çekilir, hiçbir izi görülmez. Sonra “Yağmur başına arş!” emrini aldığı anda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp boşluğu doldurur, bir komutanın emrini bekler gibi durur.
  • Sonra o yolcu, boşluktaki rüzgâra bakar, görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hikmetli ve cömertçe istihdam olunur ki güya o cansız havanın şuursuz zerrelerinden her bir zerresi; bu kâinat Sultanı’ndan gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, o komutanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle… Zeminin bütün nüfuslarına nefes vermek ve canlılara lüzumu bulunan hararet ve ışık ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve bitkilerin aşılanmasına vasıta olmak gibi çok külli vazifelerde ve hizmetlerde, bir gaybi el tarafından gayet şuurlu ve ilimle ve hayatı severek istihdam olunuyor.
  • Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O latif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybi bir rahmet hazinesinden gönderilen damlalarda o kadar rahmani hediyeler ve vazifeler var ki güya rahmet, cisimleşerek damlalar suretinde Rabbani hazineden akıyor manasında olduğundan yağmura “rahmet” namı verilmiştir.
  • Sonra şimşeğe bakar ve gök gürültüsünü (ra’d) dinler, görür ki pek acayip ve garip hizmetlerde çalıştırılıyorlar.

Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: Atılmış pamuk gibi bu cansız, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez. Belki gayet kudretli ve merhametli bir komutanın emriyle hareket eder ki bir iz bırakmadan gizlenir ve aniden meydana çıkar, iş başına geçer. Ve gayet faal ve yüce ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be-vakit hava âlemini doldurup boşaltır. Ve devamlı hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasına ve mahv ve ispat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine çevirir. Ve gayet lütufkâr ve ihsan sever ve gayet cömert ve terbiye edici, tedbirli bir hâkimin tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güya onlara acıyıp ağlayarak gözyaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin ateş şiddetini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler.

Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: Bu cansız, hayatsız, şuursuz, devamlı çalkanan, kararsız, fırtınalı, gürültülü, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zahiri suretiyle vücuda gelen yüz binler hikmetli ve rahmetli ve sanatkârane işler ve ihsanlar ve imdatlar apaçık ispat eder ki: Bu çalışkan rüzgârın ve bu hareketli hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok, belki gayet Kadîr ve Alîm ve gayet Hakîm ve Kerîm bir amirin emriyle hareket eder.

Güya her bir zerresi, her bir işi bilir ve o amirin her bir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi hava içinde cereyan eden her bir Rabbani emri dinler, itaat eder ki: Bütün hayvanların nefes almasına ve yaşamasına ve bitkilerin aşılanmasına ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ve idaresine ve ateşsiz gemilerin seyrüsefere ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların ulaştırılmasına ve bu hizmetler gibi umumi ve külli hizmetlerden başka; azot ve oksijen gibi iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken, zemin yüzünde yüz binler tarzda bulunan Rabbani sanatlarda mükemmel bir düzen ile bir hikmet eli tarafından çalıştırılıyor, görüyorum.

Demek وَتَصْرٖيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ (Rüzgârları yönetmesinde ve gökle yer arasında emre amade bulutlarda… – Bakara, 164) ayetinin açıklamasıyla; rüzgârın evirilip çevrilmesiyle hadsiz Rabbani hizmetlerde kullanılması ve bulutların boyun eğdirilmesiyle hadsiz Rahmani işlerde istihdam edilmesi ve havayı o surette icat eden ancak Vâcibü’l-vücud ve her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir Rabb-i Zülcelali ve’l-ikram’dır der, hükmeder.

Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve damlaları adedince rahmani cilveler ve sızıntıları miktarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latif ve mübarek damlalar o kadar muntazam ve güzel yaratılıyor ki hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar ölçü ve düzen ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların denge ve düzenlerini bozmuyor; damlaları birbirine çarpıp birleştirip zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hikmetli işlerde ve bilhassa canlılarda çalıştırılan basit ve cansız ve şuursuz hidrojen ve oksijen gibi iki basit maddeden oluşan bu su, yüz binlerle hikmetli ve şuurlu ve çeşitli hizmetlerde ve sanatlarda istihdam ediliyor. Demek, bu cisimleşmiş rahmetin ta kendisi olan yağmur ancak bir Rahman-ı Rahîm’in gaybi rahmet hazinesinde yapılıyor ve inmesiyle وَهُوَ الَّذٖى يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ (O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. – Şura, 28) ayetini maddeten tefsir ediyor.

Sonra gök gürültüsünü dinler ve şimşeğe bakar, görür ki: Bu iki acayip hava hadisesi tam tamına وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهٖ (Gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder. – Ra’d, 13) ve يَكَادُ سَنَا بَرْقِهٖ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ (Şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp götürecektir. – Nur, 43) ayetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip muhtaçlara müjde ediyorlar.

Evet hiçten, birden harika bir gürültü ile hava boşluğunu konuşturmak ve fevkalade bir ışık ve ateş ile karanlıklı boşluğu ışıkla doldurmak ve dağ gibi pamuk misal ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garip vaziyetlerle baş aşağı gafil insanın başına tokmak gibi vuruyor: “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zatın harika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi bu hadiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar” diye ihtar ediyorlar.

İşte bu meraklı yolcu, bu boşlukta bulutu emre amade kılmaktan, rüzgârı evirip çevirmekten, yağmuru indirmekten ve hava hadiselerini idare etmekten oluşan bir hakikatin yüksek ve aşikâr şahitliğini işitir “Allah’a iman ettim” der. Birinci Makam’ın ikinci mertebesinde:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ الْجَوُّ بِجَمٖيعِ مَا فٖيهِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ التَّسْخٖيرِ وَ التَّصْرٖيفِ وَ التَّنْزٖيلِ وَ التَّدْبٖيرِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ

(Varlığı zorunlu olan Allah’tan başka ilah yoktur. Hava boşluğu (atmosfer), içindeki her şeyle birlikte O’nun varlığının zorunluluğuna delalet eder. Gözle görülen geniş ve mükemmel boyun eğdirme, evirip çevirme, indirme ve idare etme hakikatinin büyüklüğünün ve kuşatıcılığının şahitliğiyle…)

fıkrası, bu yolcunun havaya dair anılan gözlemlerini ifade eder. (İhtar 2)

Sonra o fikri seyahate alışan o düşünür misafire, yerküre hal diliyle diyor ki: “Gökte, fezada, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sayfalarımı oku!” O da bakar görür ki:

Arz meczup bir mevlevi gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin oluşmasına sebep olan bir daireyi, büyük haşir meydanı etrafında çiziyor. Ve canlıların yüz bin çeşitlerini bütün erzak ve malzemeleriyle içine alıp feza denizinde mükemmel bir denge ve nizamla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve emre amade bir Rabbani gemidir.

Sonra sayfalarına bakar, görür ki: Bölümlerindeki her bir sayfası, binler ayetleriyle arzın Rabb’ini tanıttırıyor. Hepsini okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sayfa olan canlıların bahar mevsiminde icat ve idaresine bakar, gözlemler ki:

Yüz bin türün sonsuz fertlerinin suretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor ve gayet merhametli terbiye ediliyor ve gayet mucizeli bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip onları uçurmak suretiyle yaygınlaştırılıyor ve gayet tedbirli idare olunuyor ve gayet şefkatli besleniyor ve doyuruluyor ve gayet merhametli ve rızık verici hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su damlalarından yetiştiriliyor. Her bahar bir vagon gibi gayb hazinesinden yüz bin çeşit yiyecek ve malzeme, mükemmel bir intizam ile yüklenip canlılara gönderiliyor.

Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve annelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki; apaçık bir Rahman-ı Rahîm’in gayet şefkatli ve terbiye edici bir rahmet ve ihsan cilvesi olduğunu ispat eder.

Kısaca, bu bahar hayat sayfası, büyük haşrin yüz bin numunelerini ve misallerini göstermekle:

فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ

(Allah’ın rahmet eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. – Rum, 50)

ayetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi bu ayet dahi bu sayfanın manalarını mucizeli ifade eder. Ve arzın bütün sayfalarıyla büyüklüğü nispetinde ve kuvvetinde “La ilahe illahu” (O’ndan başka ilah yoktur) dediğini anladı.

İşte, yerkürenin yirmiden fazla büyük sayfalarından bir tek sayfanın yirmi yönünden bir tek yönünün kısa şahitliği ile o yolcunun diğer yönlerin sayfalarındaki gözlemleri manasında olarak ve o gözlemleri ifade için Birinci Makam’ın üçüncü mertebesinde böyle denilmiş:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ الْاَرْضُ بِجَمٖيعِ مَا فٖيهَا وَ مَا عَلَيْهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ التَّسْخٖيرِ وَ التَّدْبٖيرِ وَ التَّرْبِيَةِ وَ الْفَتَّاحِيَّةِ وَ تَوْزٖيعِ الْبُذُورِ وَ الْمُحَافَظَةِ وَ الْاِدَارَةِ وَ الْاِعَاشَةِ لِجَمٖيعِ ذَوِى الْحَيَاةِ وَ الرَّحْمَانِيَّةِ وَ الرَّحٖيمِيَّةِ الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ

(Varlığı zorunlu olan Allah’tan başka ilah yoktur. Yeryüzü, içindeki ve üzerindeki her şeyle birlikte O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder. Gözle görülen geniş, genel, kapsamlı ve mükemmel boyun eğdirme, idare etme, terbiye etme, açma (suret verme), tohumları dağıtma, koruma, yönetme, bütün canlıları besleme, Rahmaniyet ve Rahimiyet hakikatinin büyüklüğünün ve kuşatıcılığının şahitliğiyle…)

Sonra o mütefekkir yolcu her sayfayı okudukça saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenip ve manevi ilerlemenin anahtarı olan marifeti (Allah’ı tanıması) ziyadeleşip ve bütün kemalatın esası ve kaynağı olan Allah’a iman hakikati bir derece daha gelişip manevi çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden; sema, hava ve arzın mükemmel ve kesin derslerini dinlediği halde “Daha var mı?” deyip dururken; denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekâr coşkunlukla zikirlerini ve hüzünlü ve leziz seslerini işitir. Hal dili ve söz dili ile: “Bize de bak, bizi de oku!” derler. O da bakar, görür ki:

Canlıcasına devamlı çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istila etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp arz ile beraber gayet süratli bir surette bir senede yirmi beş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde; ne dağılırlar ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek, gayet kudretli ve azametli bir zatın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.

Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve süslü ve muntazam mücevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın beslenme ve idareleri ve doğum ve ölümleri o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tayınları o kadar mükemmeldir ki apaçık bir Kadîr-i Zülcelal’in, bir Rahîm-i Zülcemal’in idare ve beslemesiyle olduğunu ispat eder.

Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve gelir ve giderleri o kadar hikmetli ve rahmetlidir; apaçık ispat eder ki bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahman-ı Zülcelali ve’l-ikram’ın rahmet hazinesinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hatta o kadar fevkalade depolanıp ve harcanıyorlar ki “Dört nehir cennetten geliyorlar” diye rivayet edilmiş. Yani zahiri sebeplerin pek üstünde olduklarından, manevi bir cennetin hazinesinden ve yalnız gaybi ve tükenmez bir kaynaktan feyzle akıyorlar demektir.

Mesela, Mısır’ın kumluk arazisini bir cennete çeviren Mübarek Nil; güney tarafından “Cebel-i Kamer” denilen bir dağdan devamlı küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa o dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer ve depo, altı kısmından bir kısım olmaz. Geliri ise o sıcak bölgede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için depoya az giden yağmur, elbette o geniş dengeyi muhafaza edemediğinden; o Mübarek Nil, yer kanunlarının üstünde bir gaybi cennetten çıkıyor diye rivayeti gayet manidar ve güzel bir hakikati ifade ediyor.

İşte deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlerinin ve şahitliklerinin binden birisini gördü. Ve hepsi fikir birliğiyle denizlerin büyüklüğü nispetinde bir kuvvetle “La ilahe illahu” der ve bu şahitliğe denizler mahlukatı adedince şahitler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin genel şahitliklerini kastederek ifade etmek manasında Birinci Makam’ın dördüncü mertebesinde:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ جَمٖيعُ الْبِحَارِ وَ الْاَنْهَارِ بِجَمٖيعِ مَا فٖيهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ التَّسْخٖيرِ وَ الْمُحَافَظَةِ وَ الْاِدِّخَارِ وَ الْاِدَارَةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ

(Varlığı zorunlu olan Allah’tan başka ilah yoktur. Bütün denizler ve nehirler, içindeki her şeyle birlikte O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder. Gözle görülen geniş ve düzenli boyun eğdirme, koruma, depolama ve idare etme hakikatinin büyüklüğünün ve kuşatıcılığının şahitliğiyle…)

denilmiş.

Sonra dağlar ve ovalar, fikir seyahatinde bulunan o yolcuyu çağırıyorlar “Sayfalarımızı da oku!” diyorlar. O da bakar, görür ki:

Dağların külli vazifeleri ve umumi hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler, akılları hayret içinde bırakır. Mesela, dağların zeminden Rabbani emir ile çıkmaları ve zeminin içinde, iç değişikliklerden kaynaklanan heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla sakinleştirerek; zemin, o dağların fışkırmasıyla ve nefes borusuyla nefes alıp zararlı olan sarsıntılardan ve zararlı depremlerden kurtulup dönme vazifesinde sakinlerinin istirahatlerini bozmuyor.

Demek, nasıl ki gemileri sarsıntıdan koruma ve dengelerini muhafaza için onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de dağlar, zemin gemisine bu manada hazineli direkler olduklarını, Mucizeli Beyan olan Kur’an وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا ۞ وَاَلْقَيْنَا فٖيهَا رَوَاسِىَ ۞ وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَا (Dağları kazıklar yapmadık mı? – Nebe, 7 / Yeryüzünde sarsılmaz dağlar bıraktık. – Hicr, 19 / Dağları sapasağlam dikti. – Naziat, 32) gibi çok ayetlerle ferman ediyor.

Hem mesela, dağların içinde canlılara lazım olan her nevi kaynaklar, sular, madenler, maddeler, ilaçlar o kadar hikmetli ve tedbirli ve cömertçe ve ihtiyatla depolanmış ve hazırlanmış ve istif edilmiş ki; apaçık kudreti sonsuz bir Kadîr’in ve hikmeti sonsuz bir Hakîm’in hazineleri ve ambarları ve hizmetkârları olduklarını ispat ederler diye anlar.

Ve ova ve dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere diğerlerini kıyas edip dağların ve ovaların genel hikmetleriyle, hususan ihtiyatlı depolamalar cihetiyle getirdikleri şahitliği ve söyledikleri “La ilahe illahu” tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve ovalar genişliğinde ve büyüklüğünde görür “Allah’a iman ettim” der.

İşte bu manayı ifade için Birinci Makam’ın beşinci mertebesinde:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ جَمٖيعُ الْجِبَالِ وَ الصَّحَارٰى بِجَمٖيعِ مَا فٖيهَا وَ مَا عَلَيْهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْاِدِّخَارِ وَ الْاِدَارَةِ وَ نَشْرِ الْبُذُورِ وَ الْمُحَافَظَةِ وَ التَّدْبٖيرِ الْاِحْتِيَاطِيَّةِ الرَّبَّانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْعَامَّةِ الْمُنْتَظَمَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ

(Varlığı zorunlu olan Allah’tan başka ilah yoktur. Bütün dağlar ve ovalar, içindeki ve üzerindeki her şeyle birlikte O’nun varlığının zorunluluğuna delalet eder. Gözle görülen Rabbani geniş, genel, düzenli ve mükemmel ihtiyatlı depolama, idare etme, tohumları yayma, koruma ve tedbir alma hakikatinin büyüklüğünün ve kuşatıcılığının şahitliğiyle…)

denilmiş.

Sonra o yolcu, dağda ve ovada fikriyle gezerken ağaçlar ve bitkiler âleminin kapısı fikrine açıldı. Onu içeriye çağırdılar. “Gel dairemizde de gez, yazılarımızı da oku!” dediler. O da girdi, gördü ki:

Gayet muhteşem ve süslü bir “La ilahe illallah” meclisi ve bir zikir ve şükür halkası teşkil etmişler. Bütün ağaç ve bitkilerin türleri ittifakla beraber “La ilahe illallah” diyorlar gibi hal dillerinden anladı. Çünkü bütün meyveli ağaç ve bitkiler; ölçülü ve düzgün yapraklarının dilleriyle ve süslü ve veciz çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve beliğ meyvelerinin kelimeleriyle beraber, tesbih ederek şahitlik getirdiklerine ve “La ilahe illahu” dediklerine delalet ve şahitlik eden üç büyük külli hakikati gördü:

  1. Birincisi: Pek açık bir surette kasıtlı bir nimetlendirme ve ikram ve iradeli bir ihsan ve lütufta bulunma manası ve hakikati her birisinde hissedildiği gibi, toplamında ise güneşin ortaya çıkışındaki ışığı gibi görünüyor.
  2. İkincisi: Tesadüfe havalesi hiçbir cihetle mümkün olmayan kasıtlı ve hikmetli bir ayırma ve farklılaştırma, iradeli ve merhametli bir süsleme ve tasvir manası ve hakikati, o hadsiz türlerde ve fertlerde gündüz gibi aşikâr görünüyor ve bir Hakîm Sanatkâr’ın eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.
  3. Üçüncüsü: O hadsiz sanat eserlerinin yüz bin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan suretleri; gayet muntazam, ölçülü, süslü olarak, sınırlı ve sayılı ve birbirinin misli ve basit ve cansız ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, tohumcuklardan o iki yüz bin türlerin ayırt edici özellikli ve intizamlı, ayrı ayrı, dengeli, canlı, hikmetli, yanlışsız, hatasız bir vaziyette bütün fertlerinin suretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattir ki güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcutları sayısınca o hakikati ispat eden şahitler var, diye bildi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْاٖيمَانِ (İman nimeti için Allah’a hamdolsun) dedi.

İşte bu zikredilen hakikatleri ve şahitlikleri ifade manasıyla Birinci Makam’ın altıncı mertebesinde:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِجْمَاعُ جَمٖيعِ اَنْوَاعِ الْاَشْجَارِ وَ النَّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّاطِقَاتِ بِكَلِمَاتِ اَوْرَاقِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْفَصٖيحَاتِ وَ اَزْهَارِهَا الْمُزَيَّنَاتِ الْجَزٖيلَاتِ وَ اَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَلٖيغَاتِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْاِنْعَامِ وَ الْاِكْرَامِ وَ الْاِحْسَانِ بِقَصْدٍ وَ رَحْمَةٍ وَ حَقٖيقَةِ التَّمْيٖيزِ وَ التَّزْيٖينِ وَ التَّصْوٖيرِ بِاِرَادَةٍ وَ حِكْمَةٍ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلَالَةِ حَقٖيقَةِ فَتْحِ جَمٖيعِ صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُزَيَّنَاتِ الْمُتَبَايِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ مِنْ نُوَاتَاتٍ وَ حَبَّاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَعْدُودَةٍ

(Varlığı zorunlu olan Allah’tan başka ilah yoktur. Bütün ağaç ve bitki türlerinin icmaı, O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder. Onlar, ölçülü ve fasih yapraklarının, süslü ve bol çiçeklerinin, düzenli ve beliğ meyvelerinin kelimeleriyle tesbih edip konuşurlar. Kasıt ve rahmetle nimetlendirme, ikram etme ve ihsan etme hakikatinin; irade ve hikmetle ayırma, süsleme ve tasvir etme hakikatinin büyüklüğünün ve kuşatıcılığının şahitliğiyle… Ayrıca sınırlı, sayılı, birbirine benzer ve aynı çekirdek ve tohumlardan; sınırsız, çeşitli, farklı, süslü, ölçülü bütün suretlerinin açılması hakikatinin kesin delaletiyle…)

denilmiş.

Sonra fikir seyahatinde bulunan o meraklı ve ilerleme ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir marifet ve iman demeti alıp gelirken hayvanlar ve kuşlar âleminin kapısı hakikati gören aklına ve marifete aşina fikrine açıldı. Yüz bin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar “Buyurun!” dediler. O da girdi ve gördü ki:

Bütün hayvanlar ve kuşların bütün türleri ve taifeleri ve milletleri, ittifakla hal dili ve söz dilleriyle “La ilahe illahu” deyip yeryüzünü bir zikirhane ve muazzam bir “La ilahe illallah” meclisi suretine çevirmişler; her biri bizzat birer Rabbani kaside, birer Sübhani kelime ve manidar birer Rahmani harf hükmünde Sanatkârlarını vasfedip hamd ve sena ediyorlar, vaziyetinde gördü. Güya o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvvetleri ve cihazları ve azaları ve aletleri, manzum ve ölçülü kelimelerdir ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Yaratıcılarına ve Rızık Vericilerine şükür ve birliğine şahitlik getirdiklerine kesin delalet eden üç muazzam ve kuşatıcı hakikati müşahede etti:

  1. Birincisi: Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata havalesi mümkün olmayan hiçten hikmetli icat ve sanatsever yaratma ve iradeli ve ilimle halk etme ve inşa ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve hayat vermek hakikatidir ki; canlılar adedince şahitleri bulunan apaçık bir delil olarak, Hayy ve Kayyum olan Zat’ın varlığının zorunluluğuna ve yedi sıfatına ve birliğine şahitlik eder.
  2. İkincisi: O hadsiz sanat eserlerinde birbirinden simaca ayırt edici ve şekilce süslü ve miktarca ölçülü ve suretçe intizamlı bir tarzdaki ayırt etmekten, süslemekten, tasvir etmekten öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki; her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen Allah’tan başka hiçbir şey, bu her cihetle binlerle harikaları ve hikmetleri gösteren kuşatıcı fiile sahip olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimali yok.
  3. Üçüncüsü: Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen sınırlı ve sayılı yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su damlalarından; o hadsiz hayvanların yüz binler çeşit tarzlarda ve birer hikmet mucizesi mahiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve dengeli ve hatasız bir şekilde açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattir ki hayvanlar adedince senetler, deliller o hakikati aydınlatır.

İşte bu üç hakikatin ittifakıyla, hayvanların bütün türleri, beraber öyle bir “La ilahe illahu” deyip şahitlik getiriyorlar ki; güya zemin büyük bir insan gibi büyüklüğü nispetinde “La ilahe illahu” diyerek gök ehline işittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldı. Birinci Makam’ın yedinci mertebesinde bu zikredilen hakikatleri ifade manasıyla:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِتِّفَاقُ جَمٖيعِ اَنْوَاعِ الْحَيَوَانَاتِ وَ الطُّيُورِ الْحَامِدَاتِ الشَّاهِدَاتِ بِكَلِمَاتِ حَوَاسِّهَا وَ قُوَاهَا وَ حِسِّيَّاتِهَا وَ لَطَائِفِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْفَصٖيحَاتِ وَ بِكَلِمَاتِ جِهَازَاتِهَا وَ جَوَارِحِهَا وَ اَعْضَائِهَا وَاٰلَاتِهَا الْمُكَمَّلَةِ الْبَلٖيغَاتِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْاٖيجَادِ وَ الصُّنْعِ وَ الْاِبْدَاعِ بِالْاِرَادَةِ وَ حَقٖيقَةِ التَّمْيٖيزِ وَ التَّزْيٖينِ بِالْقَصْدِ وَ حَقٖيقَةِ التَّقْدٖيرِ وَ التَّصْوٖيرِ بِالْحِكْمَةِ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلَالَةِ حَقٖيقَةِ فَتْحِ جَمٖيعِ صُوَرِهَا الْمُنْتَظَمَةِ الْمُتَخَالِفَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ الْغَيْرِ الْمَحْصُورَةِ مِنْ بَيْضَاتٍ وَ قَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَحْدُودَةٍ

(Varlığı zorunlu olan Allah’tan başka ilah yoktur. Hamd ve şahitlik eden bütün hayvan ve kuş türlerinin ittifakı, O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder. Onlar, ölçülü, düzenli ve fasih duygularının, kuvvetlerinin, hislerinin ve latifelerinin kelimeleriyle; ve mükemmel, beliğ cihazlarının, uzuvlarının, üyelerinin ve aletlerinin kelimeleriyle şahitlik ederler. İrade ile icat, sanat ve yaratma hakikatinin; kasıtla ayırma ve süsleme hakikatinin; hikmetle takdir ve tasvir etme hakikatinin büyüklüğünün ve kuşatıcılığının şahitliğiyle… Ayrıca sınırlı, sayılı, birbirine benzer ve aynı yumurta ve damlalardan; sınırsız, çeşitli, farklı, düzenli bütün suretlerinin açılması hakikatinin kesin delaletiyle…)

denilmiştir.

Sonra o mütefekkir yolcu, İlahi marifetin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz zevklerinde ve nurlarında daha ileri gitmek için insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta peygamberler olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki:

İnsan nev’inin en nurani ve en mükemmeli olan bütün peygamberler (aleyhimüsselâm) icma ile beraber “La ilahe illahu” deyip zikrediyorlar ve parlak ve tasdik edilmiş olan hadsiz mucizelerinin kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve insanı, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için onları Allah’a imana davet ile ders veriyorlar, gördü. O da o nurani medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki:

İnsan meşhurlarının en yüksekleri ve namdarları olan o üstatların her birisinin elinde Kâinat Yaratıcısı tarafından verilmiş tasdik nişanı olarak mucizeler bulunduğundan; her birinin haberi ile beşerden büyük bir taife ve bir ümmet tasdik edip imana geldiklerinden, o yüz bin ciddi ve doğru zatların fikir birliği ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kesin olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar sadık haber vericilerin hadsiz mucizeleriyle imza ve ispat ettikleri bir hakikati inkâr eden sapkınlık ehli ne derece hadsiz bir hata, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azaba müstahak olduklarını anladı ve onları tasdik edip iman getirenler ne kadar haklı ve hakikatli olduklarını bildi; iman kutsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.

Evet peygamberleri (aleyhimüsselâm) Cenab-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mucizelerinden ve haklılıklarını gösteren, karşıtlarına gelen semavi pek çok tokatlarından ve hak olduklarına delalet eden şahsi kemalatlarından ve hakikatli talimatlarından ve doğru olduklarına şahitlik eden iman kuvvetlerinden ve tam ciddiyetlerinden ve fedakârlıklarından ve ellerinde bulunan kutsal kitap ve sayfalarından ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şahitlik eden uymalarıyla hakikate, kemalata, nura ulaşan hadsiz talebelerinden başka; onların ve o pek ciddi haber vericilerin müspet meselelerde icmaı ve ittifakı ve tevatürü ve ispatta uyumu ve dayanışması ve uygunluğu öyle bir delildir ve öyle bir kuvvettir ki dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şüphe ve tereddüdü bırakmaz. Ve imanın rükünlerinde bütün peygamberleri (aleyhimüsselâm) tasdik dahi dâhil olması, o tasdik büyük bir kuvvet kaynağı olduğunu anladı. Onların derslerinden çok iman feyzi aldı.

İşte bu yolcunun zikredilen dersini ifade manasında Birinci Makam’ın sekizinci mertebesinde:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِجْمَاعُ جَمٖيعِ الْاَنْبِيَاءِ بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمُ الْبَاهِرَةِ الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ

(Allah’tan başka ilah yoktur. Bütün peygamberlerin icmaı, O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder. Onların parlak, tasdik edici ve tasdik edilmiş mucizelerinin kuvvetiyle…)

denilmiş.

Sonra imanın kuvvetinden ulvi bir hakikat zevki alan o talip seyyah, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) meclisinden gelirken; ulemanın “ilmelyakin” (ilimle kesin bilme) suretinde kesin ve kuvvetli delillerle, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) davalarını ispat eden ve asfiya ve sıddıkîn denilen derin âlim, müçtehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki:

Binlerle dahi ve yüz binlerce dikkatli ve yüksek hakikat ehli, kıl kadar bir şüphe bırakmayan derin incelemeleriyle, başta varlığın zorunluluğu ve birlik olarak müspet iman meselelerini ispat ediyorlar. Evet, yetenekleri ve meslekleri farklı olduğu halde usul ve iman esaslarında onların ittifakla birleşmeleri ve her birisinin kuvvetli ve kesin delillerine dayanmaları öyle bir hüccettir ki; onların toplamı kadar bir zekâ ve dirayet sahibi olmak ve delillerinin tamamı kadar bir delil bulmak mümkün ise karşılarına ancak öyle çıkılabilir. Yoksa o inkârcılar, yalnız cehalet ve cahillik ve inkâr ve ispat olunmayan menfi meselelerde inat ve göz kapamak suretiyle karşılarına çıkabilirler. Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.

Bu seyyah; bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve derin âlim üstatların yaydıkları nurlar, zeminin yarısını bin seneden fazla ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir manevi kuvveti buldu ki bütün inkâr ehli toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz.

İşte bu yolcunun bu dershaneden aldığı derse bir kısa işaret olarak Birinci Makam’ın dokuzuncu mertebesinde:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِتِّفَاقُ جَمٖيعِ الْاَصْفِيَاءِ بِقُوَّةِ بَرَاهٖينِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُتَّفِقَةِ

(Allah’tan başka ilah yoktur. Bütün asfiyanın (hakikat ehli âlimlerin) ittifakı, O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder. Onların açık, tahkik edilmiş ve ittifak edilmiş delillerinin kuvvetiyle…)

denilmiş.

Sonra imanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve gelişmesinde ve ilmelyakin derecesinden aynelyakin (görerek kesin bilme) mertebesine yükselmesindeki nurları ve zevkleri görmeye çok istekli olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken hadsiz küçük tekkelerin ve zaviyelerin birleşmesiyle genişleyen gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde bir tekke, bir dergâh, bir zikirhane, bir irşat yerinde ve Muhammedî (asm) büyük caddenin ve Ahmedi (asm) miracın gölgesinde hakikate çalışan ve hakka erişen ve aynelyakine yetişen binlerle ve milyonlarla kutsal mürşitler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:

O keşif ve keramet ehli mürşitler, keşiflerine ve gözlemlerine ve kerametlerine dayanarak icma ile ittifakla “La ilahe illahu” diyerek Rabbani varlığın zorunluluğunu ve birliğini kâinata ilan ediyorlar. Güneşin ışığındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi yetmiş renk ile belki Esma-i Hüsna (Allah’ın güzel isimleri) adedince, Ezeli Güneş’in ışığından tecelli eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ışıklı boyalar ve başka başka hakikatli tarikatlar ve çeşitli doğru meslekler ve çeşitli haklı meşreplerde bulunan o kutsal dahilerin ve nurani ariflerin icma ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece açık ve parlak olduğunu aynelyakin müşahede etti. Ve peygamberlerin (aleyhimüsselâm) icmaı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın uyumu ve bu üç icmaın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ışığından daha parlak gördü.

İşte bu misafirin tekkeden aldığı feyze kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın onuncu mertebesinde:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِجْمَاعُ الْاَوْلِيَاءِ بِكَشْفِيَّاتِهِمْ وَ كَرَامَاتِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ

(Allah’tan başka ilah yoktur. Bütün evliyanın icmaı, O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder. Onların açık, tahkik edilmiş ve tasdik edilmiş keşifleri ve kerametleriyle…)

denilmiş.

Sonra insani kemalatın en mühimi ve en büyüğü, belki bütün insani kemalatın kaynağı ve esası, Allah’a iman ve Allah’ı tanımaktan çıkan “Muhabbetullah” (Allah sevgisi) olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve duygularıyla, imanın kuvvetinde ve marifetin gelişmesinde daha ziyade ilerlemesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve göklere baktı. Kendi aklına dedi ki:

“Madem kâinatta en kıymetli şey hayattır ve kâinatın mevcutları hayata hizmetkârdır ve madem canlının en kıymetlisi ruh sahibidir ve ruh sahibinin en kıymetlisi şuur sahibidir ve madem bu kıymetlilik için yerküre, canlıları devamlı çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır… Elbette ve herhalde, bu muhteşem ve süslü olan göklerin dahi kendisine uygun ahalisi ve sakinleri, canlı ve ruh sahibi ve şuur sahiplerinden vardır ki huzur-u Muhammedîde (asm) sahabelere görünen Hz. Cebrail’in (as) görünmesi gibi melekleri görmek ve onlarla konuşmak hadiseleri, tevatür (yalan üzerine birleşmeleri imkânsız topluluk) suretinde eskiden beri nakil ve rivayet ediliyor. Öyle ise keşke ben gök ehli ile dahi görüşseydim, onlar ne fikirde olduklarını bilseydim çünkü Kâinat Yaratıcısı hakkında en mühim söz onlarındır” diye düşünürken, birden semavi şöyle bir sesi işitti:

“Madem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin, bil ki: Başta Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ve Mucizeli Beyan olan Kur’an olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen iman meselelerine en evvel biz iman etmişiz. Hem insanlara görünüp ve bizlerden olan bütün temiz ruhlar, istisnasız ve ittifakla, bu kâinat yaratıcısının varlığının zorunluluğuna ve birliğine ve kutsal sıfatlarına şahitlik edip birbirine uygun ve mutabık olarak haber vermişler. Bu hadsiz haberlerin uyumu ve mutabakatı, güneş gibi sana bir rehberdir” dediklerini bildi ve onun iman nuru parladı, zeminden göklere çıktı.

İşte bu yolcunun meleklerden aldığı derse kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın on birinci mertebesinde:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِتِّفَاقُ الْمَلٰئِكَةِ الْمُتَمَثِّلٖينَ لِاَنْظَارِ النَّاسِ وَ الْمُتَكَلِّمٖينَ مَعَ خَوَاصِّ الْبَشَرِ بِاِخْبَارَاتِهِمُ الْمُتَطَابِقَةِ الْمُتَوَافِقَةِ

(Varlığı zorunlu olan Allah’tan başka ilah yoktur. İnsanların nazarlarına görünen ve insanların seçkinleriyle konuşan meleklerin ittifakı, O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder. Onların birbirine uygun ve mutabık haberleriyle…)

denilmiştir.

Sonra merak ve şevk dolu o misafir, şehadet âlemi ve cismani ve maddi cihetinde ve mahsus taifelerin dillerinden ve hal dillerinden ders aldığından; gayb âlemi ve berzah âleminde dahi mütalaa ile bir seyahat ve bir hakikat araştırması arzu ederken; her insan taifesinde bulunan ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber manen kâinat kadar genişleyebilen doğru ve aydınlanmış akılların, selim ve nurani kalplerin kapısı açıldı.

Baktı ki onlar, gayb âlemi ve şehadet âlemi ortasında insani berzahlardır ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insana nispeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil belki iman noktasındaki vasıflanmalarından ve keyfiyet ve renklerinden mütalaamız ile istifade etmeliyiz, dedi. Mütalaaya başladı. Gördü ki:

Yetenekleri gayet farklı ve mezhepleri birbirinden uzak ve muhalif olan bütün istikametli ve nurlu akılların iman ve tevhitteki vasıflanmış ve kökleşmiş inançları uyuşuyor ve sebatkâr ve tatmin olmuş kanaat ve kesin inançları birbirine uyuyor. Demek, değişmeyen bir hakikate dayanıp bağlanmışlar ve kökleri sağlam bir hakikate girmiş, kopmuyor. Öyle ise bunların iman noktasında ve vacip ve tevhitte icmaları, hiç kopmaz bir nurani zincirdir ve hakikate açılan ışıklı bir penceredir.

Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrepleri birbirine zıt olan o bütün selim ve nurani kalplerin iman rükünlerindeki ittifaklı ve tatmin edici ve cezbedici keşif ve gözlemleri birbirine uygun ve tevhitte birbirine mutabık çıkıyor.

Demek, hakikate karşılık ve ulaşan ve temsil eden bu küçücük birer Rabbani marifet arşı ve bu kapsamlı birer Samedani ayna olan nurani kalpler, hakikat güneşine karşı açılan pencerelerdir ve hepsi birden güneşe aynadarlık eden bir deniz gibi büyük bir aynadır. Bunların varlığın zorunluluğunda ve birlikte ittifakları ve icmaları, hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz en mükemmel bir rehber ve en büyük bir mürşittir.

Çünkü hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki hakikatten başka bir vehim ve hakikatsiz bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar devamlı ve köklü, bu pek büyük ve keskin gözlerin hepsini birden aldatsın, his yanılmasına uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinatı inkâr eden ahmak sofestaîler dahi razı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber “Allah’a iman ettim” dediler.

İşte bu yolcunun doğru akıllardan ve aydınlanmış kalplerden istifade ettiği iman marifetine kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın on ikinci ve on üçüncü mertebelerinde:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِجْمَاعُ الْعُقُولِ الْمُسْتَقٖيمَةِ الْمُنَوَّرَةِ بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وَ بِقَنَاعَاتِهَا وَ يَقٖينِيَّاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ مَعَ تَخَالُفِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ وَ الْمَذَاهِبِ وَ كَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّلٖيمَةِ النُّورَانِيَّةِ بِكَشْفِيَّاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَ بِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَ الْمَشَارِبِ

(Varlığı zorunlu olan Allah’tan başka ilah yoktur. İstikametli ve nurlu akılların icmaı, yeteneklerin ve mezheplerin farklılığına rağmen birbirine uygun inançlarıyla, birbirine mutabık kanaatleri ve kesin bilgileriyle O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder. Ve yine selim ve nurani kalplerin ittifakı, mesleklerin ve meşreplerin farklılığına rağmen birbirine mutabık keşifleriyle ve birbirine uygun müşahedeleriyle O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder.)

denilmiş.

Sonra gayb âlemine yakından bakan ve akıl ve kalpte seyahat eden o yolcu, acaba gayb âlemi ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani madem bu cismani şehadet âleminde, bu kadar süslü ve sanatlı hadsiz sanat eserleriyle kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihayetsiz nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mucizeli ve maharetli hesapsız eserleriyle gizli kemalatını bildirmek, sözden ve konuşmadan daha açık bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle bildiren bir zat, gayb perdesi tarafında bulunduğu apaçık anlaşılıyor. Elbette ve herhalde, fiilen ve halen olduğu gibi sözle ve konuşarak dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise gayb âlemi cihetinde onu, onun tezahürlerinden bilmeliyiz, dedi. Kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:

Gayet kuvvetli bir tezahürle vahiylerin hakikati, gayb âleminin her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlukatın şahitliklerinden çok kuvvetli bir vücut ve tevhit şahitliği, Gaybı Bilen’den vahiy ve ilham hakikatleriyle geliyor. Kendini ve varlık ve birliğini, yalnız sanat eserlerinin şahitliklerine bırakmıyor. Kendisi, kendine layık bir ezeli kelam ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hazır ve nazırın kelamı dahi hadsizdir ve kelamının manası onu bildirdiği gibi konuşması dahi onu sıfatlarıyla bildiriyor.

Evet, yüz bin peygamberlerin (aleyhimüsselâm) tevatürleriyle ve haberlerinin İlahi vahye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve insan nev’inden mutlak çoğunluğun tasdik edicisi ve rehberi ve önderi ve vahyin meyveleri ve görünen vahiy olan kutsal kitaplar ve semavi sayfaların delilleri ve mucizeleriyle; vahiy hakikatinin gerçekleşmesi ve sabit olması açıklık derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikati beş kutsi hakikati ifade ve feyz veriyor diye anladı:

  1. Birincisi: اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beşerin akıllarına ve anlayışlarına göre konuşmak bir İlahi tenezzüldür. Evet, bütün ruh sahibi mahlukatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdahale etmesi, Rablığın gereğidir.
  2. İkincisi: Kendini tanıttırmak için kâinatı, bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa harikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemalatını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini tanıttıracak.
  3. Üçüncüsü: Mevcudatın en seçkini ve en muhtacı ve en nazenini ve en isteklisi olan hakiki insanların münacatlarına ve şükürlerine fiilen karşılık verdiği gibi kelamıyla da karşılık vermek, yaratıcılığın şanındandır.
  4. Dördüncüsü: İlim ile hayatın zaruri bir gereği ve ışıklı bir tezahürü olan konuşma sıfatı, elbette kuşatıcı bir ilmi ve sermedi bir hayatı taşıyan zatta, kuşatıcı ve sermedi bir surette bulunur.
  5. Beşincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve dayanak noktasına en muhtaç ve sahibini ve malikini bulmaya en istekli hem fakir ve aciz bulunan mahlukatlarına acz ve iştiyakı, fakirlik ve ihtiyacı ve gelecek endişesi ve muhabbeti ve tapınmayı veren bir zat, elbette kendi varlığını onlara konuşmasıyla bildirmek, uluhiyetin gereğidir.

İşte İlahi tenezzül ve Rabbani kendini tanıtma ve Rahmani mukabele ve Sübhani konuşma ve Samedani bildirme hakikatlerini içeren, umumi semavi vahiylerin icma ile Vâcibü’l-vücud’un varlığına ve birliğine delaletleri öyle bir hüccettir ki gündüzdeki güneşin ışınlarının güneşe şahitliğinden daha kuvvetlidir diye anladı.

Sonra ilhamlar cihetine baktı, gördü ki: Sadık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi Rabbani konuşmadır fakat iki fark vardır:

Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin çoğu melek vasıtasıyla ve ilhamın çoğu vasıtasız olmasıdır.

Mesela, nasıl ki bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var:

  • Birisi: Saltanat haşmeti ve genel hâkimiyet haysiyetiyle bir yaverini bir valiye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin önemini göstermek için bazen vasıta ile beraber bir toplantı yapar. Sonra ferman tebliğ edilir.
  • İkincisi: Sultanlık unvanıyla ve padişahlık genel ismiyle değil belki kendi şahsıyla hususi bir münasebeti ve cüzzi bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisi ile veya bir sıradan halkı ile ve hususi telefonuyla hususi konuşmasıdır.

Öyle de Ezeli Padişah’ın umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve Kâinat Yaratıcısı unvanıyla, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören kapsamlı ilhamlarıyla konuşması olduğu gibi; her bir ferdin, her bir canlının Rabbi ve Yaratıcısı olmak haysiyetiyle, hususi bir surette fakat perdeler arkasında, onların kabiliyetine göre bir tarz konuşması var.

İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, safidir, seçkinlere hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumidir. Melek ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi çeşit çeşit hem pek çok türleriyle denizlerin damlaları kadar Rabbani kelimelerin çoğalmasına sebep bir zemin teşkil ediyor. لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّٖى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّٖى (De ki: Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce deniz tükenirdi. – Kehf, 109) ayetinin bir yönünü tefsir ediyor anladı.

Sonra ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şahitliğine baktı, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan oluşuyor.

  1. Birincisi: İlahi kendini sevdirme denilen, kendini mahlukatına fiilen sevdirdiği gibi sözle ve huzurla ve sohbetle dahi sevdirmek, Vedudiyetin ve Rahmaniyetin gereğidir.
  2. İkincisi: Kullarının dualarına fiilen cevap verdiği gibi sözle dahi perdeler arkasında cevap vermesi, Rahimiyetin şanındandır.
  3. Üçüncüsü: Ağır belalara ve şiddetli hallere düşen mahlukatlarının yardım istemelerine ve feryatlarına ve yalvarmalarına fiilen imdat ettiği gibi bir nevi konuşması hükmünde olan ilhami sözler ile de imdada yetişmesi, Rububiyetin lazımıdır.
  4. Dördüncüsü: Çok aciz ve çok zayıf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi malikini ve hamisini ve müdebbirini ve koruyucusunu bulmaya pek çok muhtaç ve istekli olan şuur sahibi sanat eserlerine, varlığını ve huzurunu ve himayesini fiilen hissettirdiği gibi; bir nevi Rabbani konuşma hükmünde sayılan bir kısım sadık ilhamlar perdesinde ve mahsus ve bir mahluka bakan has ve bir yönde, onun kabiliyetine göre onun kalp telefonuyla, sözle dahi kendi huzurunu ve varlığını hissettirmesi, Uluhiyet şefkatinin ve Rububiyet rahmetinin zaruri ve vacip bir gereğidir diye anladı.

Sonra ilhamın şahitliğine baktı, gördü: Nasıl ki güneşin –faraza– şuuru ve hayatı olsaydı ve o halde ışığındaki yedi rengi, yedi sıfatı olsaydı o cihette ışığında bulunan ışınları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misalinin ve yansımasının şeffaf şeylerde bulunması ve her ayna ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve damlalar, hatta şeffaf zerreler ile her birinin kabiliyetine göre konuşması ve onların hacetine cevap vermesi ve bütün onlar güneşin varlığına şahitlik etmesi ve hiçbir iş, bir işe mani olmaması ve bir konuşması, diğer konuşmaya engel olmaması gözle görüleceği gibi…

Aynen öyle de ezel ve ebedin Zülcelal Sultan’ı ve bütün mevcutların Zülcemal Şanlı Yaratıcısı olan Sermedi Güneş’in konuşması dahi O’nun ilmi ve kudreti gibi külli ve kuşatıcı olarak her şeyin kabiliyetine göre tecelli etmesi; hiçbir soru bir soruya, bir iş bir işe, bir hitap bir hitaba mani olmaması ve karıştırmaması apaçık anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber ittifakla o Ezeli Güneş’in huzuruna ve varlığının zorunluluğuna ve birliğine ve tekliğine delalet ve şahitlik ettiklerini aynelyakine (görerek bilmeye) yakın bir ilmelyakin (ilimle bilme) ile bildi.

İşte bu meraklı misafirin gayb âleminden aldığı marifet dersine kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın on dördüncü ve on beşinci mertebelerinde:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ اَلْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِجْمَاعُ جَمٖيعِ الْوَحْيَاتِ الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّنَزُّلَاتِ الْاِلٰهِيَّةِ وَ لِلْمُكَالَمَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَ لِلتَّعَرُّفَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَ لِلْمُقَابَلَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ عِنْدَ مُنَاجَاةِ عِبَادِهٖ وَلِلْاِشْعَارَاتِ الصَّمَدَانِيَّةِ لِوُجُودِهٖ لِمَخْلُوقَاتِهٖ وَ كَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِتِّفَاقُ الْاِلْهَامَاتِ الصَّادِقَةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّوَدُّدَاتِ الْاِلٰهِيَّةِ وَ لِلْاِجَابَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ لِدَعَوَاتِ مَخْلُوقَاتِهٖ وَ لِلْاِمْدَادَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ لِاِسْتِغَاثَاتِ عِبَادِهٖ وَ لِلْاِحْسَاسَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ لِوُجُودِهٖ لِمَصْنُوعَاتِهٖ

(Varlığı zorunlu, Vâhid ve Ehad olan Allah’tan başka ilah yoktur. İlahi tenezzülleri, Sübhani konuşmaları, Rabbani kendini tanıtmaları, kullarının münacatında Rahmani mukabeleleri ve mahlukatına varlığını Samedani hissettirmeleri içeren bütün hak vahiylerin icmaı, O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder. Ve yine İlahi kendini sevdirmeleri, mahlukatının dualarına Rahmani cevapları, kullarının yardım istemelerine Rabbani imdatları ve sanat eserlerine varlığını Sübhani hissettirmeleri içeren sadık ilhamların ittifakı, O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder.)

denilmiştir.

Sonra o dünya seyyahı, kendi aklına dedi ki: Madem bu kâinatın mevcutlarıyla malikimi ve yaratıcımı arıyorum. Elbette her şeyden evvel bu mevcutların en meşhuru ve düşmanlarının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük komutanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve on dört asrı faziletiyle ve Kur’an’ıyla ışıklandıran Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için asr-ı saadete beraber gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi, gördü ki:

O asır, hakikaten o zat (asm) ile bir beşeri saadet asrı olmuş. Çünkü en bedevi ve en ümmi bir kavmi, getirdiği nur vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstat ve hâkim eylemiş.

Hem kendi aklına dedi: Biz, en evvel bu fevkalade zatın (asm) bir derece kıymetini ve sözlerinin haklılığını ve haberlerinin doğruluğunu bilmeliyiz, sonra yaratıcımızı ondan sormalıyız, diyerek araştırmaya başladı. Bulduğu hadsiz kesin delillerden burada, yalnız dokuz külliyetine birer kısa işaret edilecek.

Birincisi: Bu zatta (asm) –hatta düşmanlarının tasdikiyle dahi– bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması ve وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ ۞ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى (Ay yarıldı – Kamer, 1 / Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı – Enfal, 17) ayetlerinin açık ifadesiyle, bir parmağının işaretiyle ayın iki parça olması ve bir avucu ile düşmanının ordusuna attığı az bir toprak, bütün o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu yeter derecede içirmesi gibi; kesin nakil ile ve bir kısmı tevatür ile yüzer mucizenin onun elinde görünmesidir. Bu mucizelerden üç yüzden fazla bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup olan Mucizat-ı Ahmediye (asm) namındaki harika ve kerametli bir risalede kesin delilleriyle beraber beyan edildiğinden onları, ona havale ederek dedi ki:

Bu kadar güzel ahlak ve kemalatla beraber, bu kadar parlak mucizeleri bulunan bir zat (asm) elbette en doğru sözlüdür. Ahlaksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi imkânsızdır.

İkinci Nokta

Elinde bu kâinat sahibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda üç yüz milyondan fazla insanın kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Şanlı Kur’an’ın yedi yönden harika olmasıdır. Ve bu Kur’an’ın kırk yönden mucize olduğu ve Kâinat Yaratıcısının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber “Yirmi Beşinci Söz ve Mucizat-ı Kur’aniye” namlarındaki, Risale-i Nur’un bir güneşi olan meşhur bir risalede detaylıca beyan edilmesinden onu, ona havale ederek dedi:

Böyle hakikatin ta kendisi bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir zatta (a.s.m.), fermana cinayet ve ferman sahibine ihanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz!

Üçüncü Nokta

O zat (a.s.m.) öyle bir şeriat ve bir İslamiyet ve bir kulluk ve bir dua ve bir davet ve bir iman ile meydana çıkmış ki; onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel ne bulunmuş ve ne de bulunur.

  • Çünkü okuma yazma bilmeyen (ümmi) bir zatta (a.s.m.) ortaya çıkan o şeriat; on dört asrı ve insanlığın beşte birini, adaletle ve hakkaniyet üzere ve inceden inceye, hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez.
  • Hem ümmi bir zatın (a.s.m.) fiillerinden, sözlerinden ve hallerinden çıkan İslamiyet; her asırda üç yüz milyon insanın rehberi ve başvuru kaynağı ve akıllarının öğretmeni ve eğitmeni ve kalplerinin aydınlatıcısı ve arındırıcısı ve nefislerinin terbiyecisi ve temizleyicisi ve ruhlarının gelişim kaynağı ve yükselme madeni olması cihetiyle misli olamaz ve olamamış.
  • Hem dininde bulunan bütün ibadetlerin bütün türlerinde en ileri olması ve herkesten ziyade takvada bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalade daimi mücadeleler ve telaşlar içinde, tam tamına kulluğun en ince sırlarına kadar uyması ve hiç kimseyi taklit etmeyerek ve tam manasıyla ve yeni başlayan gibi fakat en mükemmel olarak hem başlangıcı ve sonu birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görünmemiş.
  • Hem binler dua ve münacatlarından Cevşenü’l-Kebir ile öyle bir Rabbani marifet ile öyle bir derecede Rabb’ini vasfediyor ki; o zamandan beri gelen marifet ve velayet ehli, fikirlerin birleşmesiyle beraber, ne o marifet mertebesine ve ne de o vasıflandırma derecesine yetişememeleri gösteriyor ki duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münacat’ın başında, Cevşenü’l-Kebir’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, Cevşen’in dahi misli yoktur, diyecek.
  • Hem peygamberliği tebliğde ve insanları hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hatta kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetli düşmanlık ettikleri halde, zerre miktar bir tereddüt eseri, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslamiyet’i dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.
  • Hem imanda, öyle fevkalade bir kuvvet ve harika bir kesin inanç ve mucizeli bir açılım ve cihanı ışıklandıran bir ulvi inanç taşımış ki; o zamanın hükümranı olan bütün fikirler ve inançlar ve filozofların hikmetleri ve ruhani reislerin ilimleri ona karşı ve muhalif ve inkârcı oldukları halde; onun ne kesin inancına ne itikadına ne güvenine ne tatminine hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt, hiçbir zayıflık, hiçbir vesvese vermemesi… Ve maneviyatta ve iman mertebelerinde yükselen başta sahabeler ve bütün velayet ehli, onun her vakit iman mertebesinden feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, apaçık gösterir ki imanı dahi emsalsizdir.

İşte böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslamiyet ve harika bir kulluk ve fevkalade bir dua ve cihanın beğendiği bir davet ve mucizeli bir iman sahibinde; elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.

Dördüncü Nokta

Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) icmaı (fikir birliği), nasıl ki İlahi varlık ve birliğe gayet kuvvetli bir delildir; öyle de bu zatın (a.s.m.) doğruluğuna ve peygamberliğine gayet sağlam bir şahitliktir. Çünkü peygamberlerin (aleyhimüsselâm) doğruluklarına ve peygamber olmalarına sebep olan ne kadar kutsal sıfatlar ve mucizeler ve vazifeler varsa o zatta (a.s.m.) en ileride olduğu tarihçe tasdik edilmiştir.

Demek onlar, nasıl ki söz dili ile Tevrat, İncil, Zebur ve sayfalarında bu zatın (a.s.m.) geleceğini haber verip insanlara müjde vermişler ki -kutsal kitapların o müjdeli işaretlerinden yirmiden fazla ve pek açık bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup’ta güzelce beyan ve ispat edilmiş- öyle de hal dilleriyle, yani peygamberlikleriyle ve mucizeleriyle; kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zatı tasdik edip davasını imza ediyorlar. Ve söz dili ve icma ile birliğe delalet ettikleri gibi, hal dili ile ve ittifak ile de bu zatın sadık olduğuna şahitlik ediyorlar diye anladı.

Beşinci Nokta

Bu zatın düsturlarıyla ve terbiyesi ve uymasıyla ve arkasından gitmeleriyle hakka, hakikate, kemalata, keramete, keşiflere, müşahedelere (gözlemlere) yetişen binlerce evliya birliğe delalet ettikleri gibi; üstatları olan bu zatın sadık olduğuna ve peygamberliğine, icma ve ittifakla şahitlik ediyorlar. Ve gayb âleminden verdiği haberlerin bir kısmını velayet nuruyla görmeleri ve tamamını iman nuru ile ya “ilmelyakin” veya “aynelyakin” veya “hakkalyakin” suretinde inanıp tasdik etmeleri, üstatları olan bu zatın hakkaniyet ve sadakat derecesini güneş gibi gösterdiğini gördü.

Altıncı Nokta

Bu zatın ümmiliğiyle (okuma yazma bilmemesiyle) beraber getirdiği kutsal hakikatler ve ortaya koyduğu yüce ilimler ve keşfettiği Rabbani marifetin dersiyle ve talimiyle; ilmi mertebede en yüksek makama yetişen milyonlar dikkatli, seçkin âlimler ve gerçeği araştıran, doğrulayıcılar ve dahi mümin filozoflar; bu zatın temel davası olan birliği (vahdaniyeti), kuvvetli delilleriyle ittifakla ispat ve tasdik ettikleri gibi; bu en büyük öğretmenin ve bu en büyük üstadın haklılığına ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifakla şahitlikleri, gündüz gibi bir peygamberlik ve sadakat delilidir. Mesela Risale-i Nur, yüz parçasıyla bu zatın sadakatinin bir tek kanıtıdır.

Yedinci Nokta

Âl ve Ashab (Peygamber’in ailesi ve arkadaşları) namında ve insan nev’inin peygamberlerden sonra feraset ve dirayet ve kemalatla en meşhuru ve en muhterem ve en namdarı ve en dindar ve keskin bakışlı büyük topluluğu; tam bir merak ile ve gayet dikkat ve son derece ciddiyetle, bu zatın bütün gizli ve aşikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini araştırma ve teftiş ve incelemeleri neticesinde; bu zatın dünyada en sadık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatli olduğuna ittifak ile ve icma ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli imanları, güneşin ışığına delalet eden gündüz gibi bir delildir diye anladı.

Sekizinci Nokta

Bu kâinat, nasıl ki kendini icat ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi bir kitap gibi bir sergi gibi bir seyir yeri gibi tasarruf eden sanatkârına ve kâtibine ve nakkaşına delalet eder.

Öyle de kâinatın yaratılışındaki İlahi maksatları bilecek ve bildirecek ve değişimlerindeki Rabbani hikmetleri öğretecek ve vazifeli hareketlerindeki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini ve içindeki varlıkların kemalatını ilan edecek ve o büyük kitabın manalarını ifade edecek bir yüksek dellal (duyurucu), bir doğru kaşif, bir gerçeği araştıran üstat, bir sadık öğretmen istediği ve gerektirdiği ve herhalde bulunmasına delalet ettiği cihetiyle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan bu zatın haklılığına ve bu Kâinat Yaratıcısının en yüksek ve sadık bir memuru olduğuna şahitlik ettiğini bildi.

Dokuzuncu Nokta

Madem bu sanatlı ve hikmetli sanat eserleriyle kendi hünerlerini ve sanatkârlığının kemalatını sergilemek… Ve bu süslü, ziynetli sonsuz mahlukatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek… Ve bu lezzetli ve kıymetli hesapsız nimetleriyle kendine teşekkür ve hamdettirmek… Ve bu şefkatli ve himayetli genel terbiye ve besleme ile hatta ağızların en ince zevklerini ve iştahların her nevini tatmin edecek bir surette hazırlanan Rabbani ikramlar ve ziyafetler ile kendi rablığına karşı minnettarca ve teşekkür ederek ve tapınarak ibadet ettirmek…

Ve mevsimlerin değişimi ve gece gündüzün dönmesi ve farklılığı gibi azametli ve haşmetli tasarruflar ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve yaratıcılık ile kendi ilahlığını gösterek, o ilahlığına karşı iman ve teslim ve boyun eğme ve itaat ettirmek… Ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları giderme ve semavi tokatlar ile zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var.

Elbette ve herhalde, o gaybi zatın yanında en sevgili mahluku ve en doğru kulu ve O’nun zikredilen maksatlarına tam hizmet ederek, kâinatın yaratılış tılsımını ve muammasını çözen ve keşfeden ve daima o Yaratıcısının namına hareket eden ve O’ndan yardım isteyen ve başarı isteyen ve O’nun tarafından yardıma ve başarıya mazhar olan ve Muhammed-i Kureyşî denilen bu zat olacak (a.s.m.).

Hem aklına dedi: Madem bu zikredilen dokuz hakikatler bu zatın doğruluğuna şahitlik ederler; elbette bu âdem, âdemoğlunun şeref kaynağı ve bu âlemin iftihar sebebidir. Ve ona “Fahr-i Âlem” (Âlemin Övüncü) ve “Şeref-i Benî-Âdem” (Âdemoğlunun Şerefi) denilmesi pek layıktır. Ve onun elinde bulunan Rahman’ın fermanı olan Mucizeli Beyan Kur’an’ın manevi saltanat haşmetinin yerin yarısını istilası ve şahsi kemalatı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki bu âlemde en mühim zat budur, Yaratıcımız hakkında en mühim söz onundur.

İşte gel, bak! Bu harika zatın yüzer açık ve parlak kesin mucizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler yüce ve esaslı hakikatlerine dayanarak, bütün davalarının esası ve bütün hayatının gayesi; Vâcibü’l-vücud’un (Varlığı Zorunlu Olan’ın) varlığına ve birliğine ve sıfatına ve isimlerine delalet ve şahitlik ve o Vâcibü’l-vücud’u ispat ve ilan ve bildirmektir.

Demek, bu kâinatın manevi güneşi ve Yaratıcımızın en parlak bir delili bu Habibullah denilen zattır ki onun şahitliğini destekleyen ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icma (fikir birliği) var:

  1. Birincisi: “Eğer gayb perdesi açılsa kesin inancım artmayacak” diyen İmam-ı Ali (r.a.) ve yerde iken Arş-ı A’zam’ı ve İsrafil’in heykelinin büyüklüğünü seyreden Gavs-ı A’zam (ks) gibi keskin bakış ve gaybı gören gözleri bulunan binler kutup ve büyük evliyayı içine alan ve Âl-i Muhammed namıyla âleme şöhret olmuş nurani cemaatin icma ile tasdikleridir.
  2. İkincisi: Bedevi bir kavim ve ümmi bir ortamda, sosyal hayattan ve siyasi fikirlerden uzak ve kitapsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medeni ve bilgili ve sosyal ve siyasi hayatta en ileri olan milletlere ve hükümetlere üstat ve rehber ve diplomat ve adil hâkim olarak doğudan batıya kadar cihanın beğendiği şekilde idare eden ve Sahabe namıyla dünyada namdar olan meşhur cemaatin ittifakla can ve mallarını, baba ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli imanla tasdikleridir.
  3. Üçüncüsü: Her asırda binlerle fertleri bulunan ve her fende dâhiyane ileri giden ve çeşitli mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz araştırmacı ve derin ulemasının (âlimlerinin) büyük cemaatinin uygunlukla ve “ilmelyakin” derecesinde tasdikleridir.

Demek, bu zatın birliğe şahitliği şahsi ve cüzi değil belki genel ve külli ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şahitliktir diye hükmetti.

İşte asr-ı saadette aklıyla beraber seyahat eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun o nurani medreseden aldığı derse kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın on altıncı mertebesinde böyle:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ اَلْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ فَخْرُ الْعَالَمِ وَ شَرَفُ نَوْعِ بَنٖى اٰدَمَ بِعَظَمَةِ سَلْطَنَةِ قُرْاٰنِهٖ وَ حَشْمَةِ وُسْعَةِ دٖينِهٖ وَ كَثْرَةِ كَمَالَاتِهٖ وَ عُلْوِيَّةِ اَخْلَاقِهٖ حَتّٰى بِتَصْدٖيقِ اَعْدَائِهٖ وَ كَذَا شَهِدَ وَ بَرْهَنَ بِقُوَّةِ مِاٰتِ مُعْجِزَاتِهِ الظَّاهِرَةِ الْبَاهِرَةِ الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ وَ بِقُوَّةِ اٰلَافِ حَقَائِقِ دٖينِهِ السَّاطِعَةِ الْقَاطِعَةِ بِاِجْمَاعِ اٰلِهٖ ذَوِى الْاَنْوَارِ وَ بِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهٖ ذَوِى الْاَبْصَارِ وَ بِتَوَافُقِ مُحَقِّقٖى اُمَّتِهٖ ذَوِى الْبَرَاهٖينِ وَ الْبَصَائِرِ النَّوَّارَةِ

(Varlığı zorunlu, Vâhid ve Ehad olan Allah’tan başka ilah yoktur. Âlemin övüncü ve insanoğlunun şerefi olan zat (a.s.m.); Kur’an’ının saltanatının büyüklüğü, dininin genişliğinin haşmeti, kemalatının çokluğu ve hatta düşmanlarının tasdikiyle ahlakının yüceliği ile O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder. Ve yine o zat; yüzlerce açık, parlak, tasdik edici ve tasdik edilmiş mucizelerinin kuvvetiyle; ve dininin binlerce parlak ve kesin hakikatlerinin kuvvetiyle; nurlu âlinin icmaıyla, basiretli ashabının ittifakıyla ve ümmetinin delil ve nurlu basiret sahibi muhakkiklerinin uygunluğuyla şahitlik etmiş ve ispatlamıştır.)

denilmiştir.

Sonra bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: “Aradığımız zatın sözü ve kelamı denilen bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Mucizeli Beyan Kur’an namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor, bilelim. Fakat en evvel, bu kitap bizim Yaratıcımızın kitabı olduğunu ispat etmek lazımdır” diye araştırmaya başladı.

Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle en evvel Kur’an’ın manevi mucizeliğinin parıltıları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri, Kur’an ayetlerinin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar inatçı ve dinsiz bir asırda her tarafa Kur’an hakikatlerini mücahidane yaydığı halde, karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki; onun üstadı ve kaynağı ve mercii ve güneşi olan Kur’an semavidir, beşer kelamı değildir.

Hatta Risale-i Nur’un yüzer kanıtlarından bir tek Kur’anî kanıtı olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektup’un sonu, Kur’an’ın kırk yönden mucize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok övmüş.

Kur’an’ın mucizelik yönünü ve hak Allah kelamı olduğunu ispat etmek cihetini Risale-i Nur’a havale ederek yalnız bir kısa işaretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti:

BİRİNCİ NOKTA:

Nasıl ki Kur’an, bütün mucizeleriyle ve hakkaniyetine delil olan bütün hakikatleriyle, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bir mucizesidir. Öyle de Hz. Muhammed (a.s.m.) da bütün mucizeleriyle ve peygamberlik delilleriyle ve ilmi kemalatıyla Kur’an’ın bir mucizesidir ve Kur’an Allah kelamı olduğuna kesin bir kanıtıdır.

İKİNCİ NOKTA:

Kur’an, bu dünyada öyle nurani ve saadetli ve hakikatli bir surette bir sosyal hayat değişimi ile beraber; insanların hem nefislerinde hem kalplerinde hem ruhlarında hem akıllarında hem şahsi hayatlarında hem sosyal hayatlarında hem siyasi hayatlarında öyle bir inkılap yapmış ve devam ettirmiş ve idare etmiş ki… On dört asır müddetinde, her dakikada, altı bin altı yüz altmış altı ayetleri, tam bir hürmetle, hiç olmazsa yüz milyondan fazla insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini temizleme ve kalplerini tasfiye ediyor. Ruhlara gelişim ve yükselme ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, harikadır, fevkaladedir, mucizedir.

ÜÇÜNCÜ NOKTA:

Kur’an, o asırdan ta şimdiye kadar öyle bir belagat göstermiş ki Kâbe’nin duvarında altın ile yazılan en meşhur ediplerin “Muallakat-ı Seb’a” (Yedi Askı) namıyla şöhretli kasidelerini o dereceye indirdi ki Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Ayetlere karşı bunun kıymeti kalmadı.”

Hem bedevi bir edip: فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ (Sana emrolunanı açıkça söyle. – Hicr, 94) ayeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: “Sen Müslüman mı oldun?” O demiş: “Hayır, ben bu ayetin belagatına secde ettim.”

Hem belagat ilminin dahilerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahşerî gibi binlerle dahi imamlar ve fenci edipler icma ve ittifakla karar vermişler ki: “Kur’an’ın belagatı, beşer gücünün üstündedir, yetişilmez.”

Hem o zamandan beri devamlı meydan okumaya davet edip mağrur ve benlikli ediplerin ve hatiplerin damarlarına dokundurup gururlarını kıracak bir tarzda der: “Ya bir tek surenin mislini getiriniz veyahut dünyada ve ahirette helaket ve zilleti kabul ediniz” diye ilan ettiği halde; o asrın inatçı hatipleri bir tek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı (sözle karşı koymayı) bırakıp uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan savaş yolunu tercih etmeleri ispat eder ki o kısa yolda gitmek mümkün değildir.

Hem Kur’an’ın dostları, Kur’an’a benzemek ve taklit etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur’an’a karşılık verme ve tenkit etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve fikirlerin eklenmesiyle gelişen milyonlarla Arapça kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hatta en sıradan adam dahi dinlese elbette diyecek: “Bu Kur’an, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil.” Ya onların altında veya tamamının üstünde olacak. Tamamının altında olduğunu dünyada hiçbir fert, hiçbir kâfir, hatta hiçbir ahmak diyemez. Demek belagat mertebesi tamamının üstündedir.

Hatta bir adam سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ (Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ı tesbih eder. – Hadid, 1) ayetini okudu. Dedi ki: “Bu ayetin harika kabul edilen belagatını göremiyorum.” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da kendini Kur’an’dan evvel orada hayal ederken gördü ki:

Varlık âlemi perişan, karanlık, cansız ve şuursuz ve vazifesiz olarak boş, hadsiz, hudutsuz bir fezada; kararsız, fani bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur’an’ın lisanından bu ayeti dinlerken gördü:

Bu ayet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki bu ezeli nutuk ve bu sermedi ferman asırlar sıralarında dizilen şuur sahiplerine ders verip gösteriyor ki bu kâinat bir büyük cami hükmünde, başta gökler ve yer olarak bütün mahlukatı canlıca zikir ve tesbihte ve vazife başında coşkunlukla mesut ve memnun bir vaziyette bulunduruyor diye müşahede etti. Ve bu ayetin belagat derecesini zevk ederek diğer ayetleri buna kıyasla Kur’an’ın belagat zemzemesi yerin yarısını ve insanlığın beşte birini istila ederek manevi saltanat haşmetini tam bir hürmetle on dört asır fasılasız devam ettirdiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

İkinci Bölüm

Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlerinden ve pek çok uzun tafsilatından yalnız iki hakikati özetle ve kısaca bu risalede beyan edeceğiz.

BİRİNCİ HAKİKAT:

Gözümüzle görünen ve kuşatıcı ve daimi ve muntazam ve dehşetli ve semavi ve yerle ilgili olan bütün mevcudatı çeviren ve değiştiren ve yenileyen ve kâinatı kaplayan istila edici faaliyet hakikati görünmesi… Ve o her cihetle hikmet kaynağı faaliyet hakikatinin içinde Rablık tezahürü (görünmesi) hakikatinin apaçık hissedilmesi… Ve o her cihetle rahmet saçan Rablık tezahürü hakikatinin içinde, İlahlık ortaya çıkması hakikati zaruri olarak bilinmiş olmasıdır.

  • İşte bu hâkimane ve hikmetli daimi faaliyetten ve perdesinin arkasında bir Fâil-i Kadîr ve Alîm’in fiilleri, görünür gibi hissedilir.
  • Ve bu terbiye edici ve idare edici Rabbani fiillerden ve perdesinin arkasından, her şeyde cilveleri bulunan İlahi isimler, hissedilir derecesinde açıklıkla bilinir.
  • Ve bu celalli ve cemalli cilvelenen güzel isimlerden ve perdesinin arkasında yedi kutsal sıfatın ilimle (ilmelyakin), belki görerek (aynelyakin), belki yaşayarak (hakkalyakin) derecesinde varlıkları ve gerçekleşmeleri anlaşılır.
  • Ve bu yedi kutsal sıfatın dahi bütün sanat eserlerinin şahitliğiyle hem hayat sahibi olarak hem kudretle hem ilimle hem işiterek hem görerek hem irade ederek hem konuşarak sonsuz bir surette tecellileri ile… Apaçık ve zaruri olarak ve ilimle; bir Vâcibü’l-vücud Mevsuf’un ve bir Vâhid-i Ehad Müsemma’nın ve bir Ferd-i Samed Fâil’in mevcudiyeti, güneşten daha zahir, daha parlak bir tarzda kalpteki iman gözüne görünür gibi kesin bilinir.

Çünkü güzel ve manidar bir kitap ve muntazam bir hane, açıklıkla yazmak ve yapmak fiillerini… Ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi açıklıkla yazıcı ve dülger namlarını… Yazıcı ve dülger unvanları ise açıklıkla kâtiplik ve dülgerlik sanatlarını ve sıfatlarını… Ve bu sanat ve sıfatlar açıklıkla herhalde bir zatı gerektirir ki; o sıfatla vasıflanan ve sanatkar ve isimlendirilen ve fail olsun. Failsiz bir fiil ve isimlendirilen olmadan bir isim mümkün olmadığı gibi; vasıflanan olmadan bir sıfat, sanatkârsız bir sanat dahi mümkün değildir.

İşte bu hakikat ve kaideye binaen, bu kâinat bütün mevcudatıyla beraber kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış manidar hadsiz kitaplar, mektuplar, nihayetsiz binalar ve saraylar hükmünde… Her biri binler yönle ve beraber hadsiz yönler ile…

  • Rabbani ve Rahmani nihayetsiz fiilleri ve o fiillerin kaynakları olan bin bir İlahi ismin hadsiz cilveleriyle…
  • Ve o güzel isimlerin kaynağı olan yedi Sübhani sıfatın sonsuz tecellileriyle…
  • O yedi kuşatıcı ve kutsal sıfatların kaynağı ve sahibi olan ezeli ve ebedi bir Zülcelal Zat’ın varlığının zorunluluğuna ve birliğine hadsiz işaretler ve nihayetsiz şahitlikler ettikleri gibi…

Bütün o mevcudatta bulunan bütün güzellikler, cemaller, kıymetler, kemaller dahi; Rabbani fiillerin ve İlahi isimlerin ve Samedani sıfatların ve Sübhani işlerin kendilerine layık ve uygun kutsal cemallerine ve kemallerine ve hepsi birden o Mukaddes Zat’ın kutsal cemaline ve kemaline açıklıkla şahitlik ederler.

İşte faaliyet hakikati içinde görünen Rablık hakikati;

  • İlim ve hikmetle yaratma ve icat ve sanat ve yoktan var etme,
  • Nizam ve ölçü ile takdir ve tasvir ve tedbir ve idare etme,
  • Kasıt ve irade ile halden hale koyma ve değiştirme ve indirme ve tamamlama,
  • Şefkat ve rahmetle doyurma ve nimetlendirme ve ikram ve ihsan…

Gibi işleriyle ve tasarruflarıyla kendini gösterir ve tanıttırır.

Ve Rablık tezahürü hakikati içinde açıklıkla hissedilen ve bulunan İlahlığın ortaya çıkması hakikati dahi; güzel isimlerin (Esma-i Hüsna) rahmetli ve cömertli cilveleriyle ve yedi sübuti sıfat olan Hayat, İlim, Kudret, İrade, Sem’ (İşitme), Basar (Görme) ve Kelam (Konuşma) sıfatlarının celalli ve cemalli tecellileriyle kendini tanıttırır, bildirir.

Evet nasıl ki Kelam sıfatı, vahiyler ve ilhamlar ile Mukaddes Zat’ı tanıttırır, öyle de Kudret sıfatı dahi cisimleşmiş kelimeleri hükmünde olan sanatlı eserleriyle o Mukaddes Zat’ı bildirir ve kâinatı baştan başa bir “Cismani Kur’an” mahiyetinde gösterip bir Kadîr-i Zülcelal’i vasfedip tarif eder.

Ve İlim sıfatı dahi hikmetli, intizamlı, ölçülü olan bütün sanat eserleri miktarınca ve ilim ile idare ve tedbir ve süsleme ve ayırt etme edilen bütün mahlukat adedince, sahipleri olan bir tek Mukaddes Zat’ı bildirir.

Ve Hayat sıfatı ise kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin varlığını bildiren bütün intizamlı ve hikmetli ve ölçülü ve süslü suretler, haller ve diğer sıfatları bildiren bütün deliller, hayat sıfatının delilleriyle beraber, hayat sıfatının gerçekleşmesine delalet ettikleri gibi… Hayat dahi bütün o delilleriyle, aynaları olan bütün canlıları şahit göstererek Hayy ve Kayyum olan Zat’ı bildirir.

Ve kâinatı, baştan başa her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları göstermek için daima değişen ve tazelenen ve hadsiz aynalardan oluşan çok büyük bir ayna suretine çevirir. Ve bu kıyasla Görmek ve İşitmek, İrade Etmek ve Konuşmak sıfatları dahi her biri birer kâinat kadar Mukaddes Zat’ı bildirir, tanıttırır.

Hem o sıfatlar, Zülcelal Zat’ın varlığına delalet ettikleri gibi hayatın varlığına ve gerçekleşmesine ve o zatın hayat sahibi ve diri olduğuna dahi açıklıkla delalet ederler. Çünkü bilmek hayatın alameti, işitmek dirilik işareti, görmek dirilere mahsus, irade hayat ile olabilir, iradeli iktidar canlılarda bulunur, konuşmak ise bilen dirilerin işidir.

İşte bu noktalardan anlaşılır ki hayat sıfatının yedi defa kâinat kadar delilleri ve kendi varlığını ve sahibinin varlığını bildiren kanıtları vardır ki bütün sıfatların esası ve kaynağı ve İsm-i A’zamın kaynağı ve dayanağı olmuştur. Risale-i Nur, bu birinci hakikati kuvvetli kanıtlar ile ispat ve bir derece izah ettiğinden, bu denizden bu zikredilen damla ile şimdilik yetiniyoruz.

İkinci Hakikat

Kelam (konuşma) sıfatından gelen İlahi Konuşmadır.

لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّٖى

(De ki: Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa… – Kehf, 109)

Ayetinin sırrıyla: İlahi kelam, sonsuzdur. Bir zatın varlığını bildiren en açık alamet, konuşmasıdır. Demek bu hakikat, sonsuz bir surette Ezeli Konuşan’ın (Mütekellim-i Ezelî) varlığına ve birliğine şahitlik eder.

Bu hakikatin iki kuvvetli şahitliği, bu risalenin on dördüncü ve on beşinci mertebelerinde beyan edilen vahiyler ve ilhamlar cihetiyle; ve geniş bir şahitliği dahi onuncu mertebesinde işaret edilen semavi kutsal kitaplar cihetiyle; ve çok parlak ve kapsamlı bir diğer şahitliği dahi on yedinci mertebesinde Mucizeli Beyan olan Kur’an cihetiyle geldiğinden… Bu hakikatin beyan ve şahitliğini o mertebelere havale edip, o hakikati mucizeli bir şekilde ilan eden ve şahitliğini diğer hakikatlerin şahitlikleriyle beraber ifade eden şu muazzam ayetin nurları ve sırları, bizim bu yolcuya kâfi ve vafi gelmiş ki daha ileri gidememiş:

شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَ اُولُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

(Allah, adaletle kâim olarak kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etmiştir. Melekler ve ilim sahipleri de (buna şahitlik ettiler). O’ndan başka ilah yoktur. O, Azîz’dir, Hakîm’dir. – Al-i İmran, 18)

İşte bu yolcunun bu kutsal makamdan aldığı dersin kısa bir mealine bir işaret olarak Birinci Makam’ın on dokuzuncu mertebesinde denilmiştir:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى وَ لَهُ الصِّفَاتُ الْعُلْيَا وَ لَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى اَلَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اَلذَّاتُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ بِاِجْمَاعِ جَمٖيعِ صِفَاتِهِ الْقُدْسِيَّةِ الْمُحٖيطَةِ وَ جَمٖيعِ اَسْمَائِهِ الْحُسْنٰى اَلْمُتَجَلِّيَّةِ بِاِتِّفَاقِ جَمٖيعِ شُؤُنَاتِهٖ وَ اَفْعَالِهِ الْمُتَصَرِّفَةِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ حَقٖيقَةِ تَبَارُزِ الْاُلُوهِيَّةِ فٖى تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ فٖى دَوَامِ الْفَعَّالِيَّةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ بِفِعْلِ الْاٖيجَادِ وَ الْخَلْقِ وَ الصُّنْعِ وَ الْاِبْدَاعِ بِاِرَادَةٍ وَ قُدْرَةٍ وَ بِفِعْلِ التَّقْدٖيرِ وَ التَّصْوٖيرِ وَ التَّدْبٖيرِ وَ التَّدْوٖيرِ بِاِخْتِيَارٍ وَ حِكْمَةٍ وَ بِفِعْلِ التَّصْرٖيفِ وَ التَّنْظٖيمِ وَ الْمُحَافَظَةِ وَ الْاِدَارَةِ وَ الْاِعَاشَةِ بِقَصْدٍ وَ رَحْمَةٍ وَ بِكَمَالِ الْاِنْتِظَامِ وَ الْمُوَازَنَةِ وَ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ اَسْرَارِ – شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَ الْمَلٰٓئِكَةُ وَ اُولُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

(Özet Meali: Varlığı zorunlu, Vahid ve Ehad olan Allah’tan başka ilah yoktur. En güzel isimler, en yüce sıfatlar ve en yüksek temsiller O’nundur. Bütün kuşatıcı kutsal sıfatlarının icmaı, tecelli eden bütün güzel isimlerinin, tasarruf eden bütün şuunat ve fiillerinin ittifakı O’nun varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eder… İrade ve kudretle icat, halk etme, sanat ve yaratma fiiliyle; ihtiyar ve hikmetle takdir, tasvir, tedbir ve idare fiiliyle; kasıt ve rahmetle, mükemmel bir intizam ve denge ile tasarruf, tanzim, koruma, idare ve besleme fiiliyle, kuşatıcı ve daimi bir faaliyet içinde Rablığın görünmesinde İlahlığın ortaya çıkması hakikatinin büyüklüğünün şahitliğiyle… Ve “Şehidellahu…” ayetinin sırları hakikatinin büyüklüğünün ve kuşatıcılığının şahitliğiyle…)

İhtar (Uyarı):

Geçen İkinci Makam’ın Birinci Bab’ındaki on dokuz adet mertebelerin şahitlik eden hakikatlerinin her birisi, gerçekleşmeleriyle ve varlıklarıyla “Vücub-u Vücuda” (Varlığın zorunluluğuna) delalet ettikleri gibi; kuşatmaları ile dahi birliğe ve tekliğe delalet ederler. Fakat başta açıkça vücudu ispat ettikleri cihetle, Vücub-u Vücudun delilleri sayılmış.

İkinci Makam’ın İkinci Bab’ı ise başta ve açıkça birliği (vahdeti) ve içinde vücudu ispat ettiği haysiyetiyle, “Tevhid Delilleri” denilir. Yoksa her ikisi, her ikisini ispat eder. Farklarına işaret için Birinci Bab’da بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ (Hakikatinin kuşatıcılığının ve büyüklüğünün şahitliğiyle), İkinci Bab’da vahdet görünür gibi zuhuruna işareten بِمُشَاهَدَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ (Hakikatinin kuşatıcılığının ve büyüklüğünün görünmesiyle/müşahedesiyle) fıkraları tekrar ediliyor.

Gelecek İkinci Bab’ın mertebelerini Birinci Bab gibi izah etmeye niyet etmiştim. Fakat bazı hallerin engel olmasıyla kısaltmaya ve özetlemeye mecburum. Hakkıyla beyan etmeyi Risale-i Nur’a havale ediyoruz.

İkinci Bab: Tevhid Delillerine Dairdir

Dünyaya iman için gönderilen ve bütün kâinatta fikren seyahat eden ve her şeyden Yaratıcısını soran ve her yerde Rabbini arayan ve “hakkalyakin” (yaşayarak bilme) derecesinde İlahını Vücub-u Vücud noktasında bulan dünya misafiri, kendi aklına dedi ki: Gel, Vâcibü’l-vücud Yaratıcımızın birlik delillerini seyretmek için yine beraber bir seyahate gideceğiz.

Beraber gittiler. Birinci menzilde gördüler ki kâinatı istila eden dört kutsal hakikat, birliği açıklık derecesinde gerektirip isterler.

BİRİNCİ HAKİKAT: “Uluhiyet-i Mutlaka”dır (Mutlak İlahlık).

Evet, insan nev’inin her taifesi birer nevi ibadet ile fıtri gibi meşgul olması; ve diğer canlıların belki cansızların dahi fıtri hizmetleri, birer nevi ibadet hükmünde bulunması; ve kâinatta maddi ve manevi bütün nimetlerin ve ihsanların her biri, bir mabudiyet (tapılmaya layık olma) tarafından, hamd ve ibadeti yaptıran sevgiye ve şükre birer vesile olmaları; ve vahiy ve ilhamlar gibi bütün gaybi sızıntıların ve manevi tezahürlerin bir tek İlah’ın mabudiyetini ilan etmeleri; elbette ve açıklıkla bir “Mutlak Uluhiyetin” gerçekleştiğini ve hüküm sürdüğünü ispat ederler.

Madem böyle bir ilahlık hakikati var, elbette ortaklığı kabul edemez. Çünkü uluhiyete yani mabudiyete karşı şükür ve ibadetle karşılık verenler, kâinat ağacının en sonlarında bulunan şuur sahibi meyveleridir. Ve başkaların o şuur sahiplerini memnun ve minnettar edip yüzlerini kendilerine çevirmesi ve görünmediğinden çabuk unutturulabilen hakiki mabutlarını onlara unutturması, uluhiyetin mahiyetine ve kutsal maksatlarına öyle bir zıtlıktır ki hiçbir cihetle müsaade etmez.

Kur’an’ın çok tekrar ile ve şiddetle şirki ret ve müşrikleri cehennem ile tehdit etmesi, bu cihettendir.

İKİNCİ HAKİKAT: “Rububiyet-i Mutlaka”dır (Mutlak Rablık/Terbiye Edicilik).

Evet, bütün kâinatta hususan canlılarda ve bilhassa terbiye ve beslenmelerinde her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir surette beraber ve birbiri içinde hikmetli, rahmetli bir gaybi el tarafından olan bir “genel tasarruf” elbette bir Mutlak Rububiyetin sızıntısıdır ve ışığıdır ve gerçekleşmesine kesin bir delildir.

Madem bir Mutlak Rububiyet vardır, elbette şirk ve ortaklığı kabul etmez. Çünkü o Rububiyetin kendi cemalini göstermek ve kemalatını ilan ve kıymetli sanatlarını teşhir ve gizli hünerlerini göstermek gibi en mühim maksat ve gayeleri cüziyatta ve canlılarda toplandığından; en cüzi bir şeye ve en küçük bir canlıya kendi başıyla müdahale eden bir şirk, o gayeleri bozar ve o maksatları harap eder. Ve şuur sahibinin yüzlerini o gayelerden ve o gayeleri irade edenden çevirip sebeplere saldığından ve bu vaziyet Rububiyetin mahiyetine tamamen muhalif ve düşmanlık olduğundan, elbette böyle bir Mutlak Rububiyet, hiçbir cihetle şirke müsaade etmez.

Kur’an’ın çok sayıdaki takdisatı ve tesbihatı ve ayetleri ve kelimeleri, belki harfleri ve heyetiyle devamlı tevhide irşatları bu büyük sırdan ileri gelmiştir.

ÜÇÜNCÜ HAKİKAT: “Kemalât”tır (Mükemmellikler).

Evet, bu kâinatın bütün ulvi hikmetleri, harika güzellikleri, adil kanunları, hikmetli gayeleri, “kemalat hakikatinin” varlığına açıklıkla delalet ve bilhassa bu kâinatı hiçten icat edip her cihetle mucizeli ve güzelliklerle dolu bir surette idare eden Yaratıcı’nın kemalatına ve o Yaratıcı’nın şuurlu aynası olan insanın kemalatına şahitliği pek açıktır.

Madem kemalat hakikati vardır. Ve madem kâinatı kemalat içinde icat eden Yaratıcı’nın kemalatı muhakkaktır. Ve madem kâinatın en mühim meyvesi ve yeryüzünün halifesi ve Yaratıcı’nın en önemli sanat eseri ve sevgilisi olan insanın kemalatı haktır ve hakikatlidir.

Elbette bu gözümüz ile gördüğümüz mükemmel ve hikmetli kâinatı; yokluk ve zevalde yuvarlanan ve neticesiz olarak tesadüfün oyuncağı, tabiatın oyun yeri, canlıların zalim mezbahası, şuur sahiplerinin dehşetli hüzün yeri suretine çeviren… Ve eserleri ile kemalatı görünen insanı, en biçare ve en perişan ve en aşağı bir hayvan derekesine indiren… Ve Yaratıcı’nın kemalat aynası olan bütün mevcudatın şahitliğiyle sonsuz kutsal kemalatı bulunan o Yaratıcı’nın kemalatını örtüp perde çekerek faaliyetinin neticesini ve yaratıcılığını iptal eden şirk (Allah’a ortak koşmak), elbette olamaz ve hakikatsizdir.

Şirkin bu İlahi, insani ve kevni kemalata karşı zıtlığı ve o kemalatları bozduğu İkinci Şua Risalesi’nin üç tevhid meyvesine dair Birinci Makam’ında kuvvetli ve kesin deliller ile ispat ve izah edildiğinden ona havale edip burada kısa kesiyoruz.

DÖRDÜNCÜ HAKİKAT: “Hâkimiyet”tir (Egemenlik).

Evet, bu kâinata geniş bir dikkat ile bakan; kâinatı gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idaresi gayet hikmetli ve hâkimiyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, her şeyi ve her türü birer vazife ile boyun eğmiş meşgul bulur. وَ لِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ (Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır – Fetih, 4) ayetinin askerlik manasını hissettiren temsiline göre: Zerreler ordusundan ve bitkiler fırkalarından ve hayvanlar taburlarından ta yıldızlar ordusuna kadar olan Rabbani ordulardan; o küçücük memurlarda ve bu pek büyük askerlerde hakimane yaratılış emirlerinin, amirane hükümlerin, şahane kanunların cereyanları, açıklıkla bir Mutlak Hâkimiyetin ve bir Külli Amiriyetin varlığına delalet ederler.

Madem bir Mutlak Hâkimiyet hakikati vardır, elbette şirkin hakikati olamaz. Çünkü لَوْ كَانَ فٖيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا (Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu – Enbiya, 22) ayetinin kesin hakikatiyle; çeşitli eller zorba bir şekilde bir işe karışsalar karıştırırlar. Bir memlekette iki padişah, hatta bir nahiyede iki müdür bulunsa intizam bozulur ve idare altüst olur. Halbuki sinek kanadından ta göklerin kandillerine kadar ve beden hücrelerinden ta gezegenlerin burçlarına kadar öyle bir intizam var ki zerre kadar şirkin müdahalesi olamaz.

Hem hâkimiyet bir izzet makamıdır; rakip kabul etmek, o hâkimiyetin izzetini kırar. Evet, aczi için çok yardımcılara muhtaç olan insanın, cüzi ve zahiri ve geçici bir hâkimiyeti için kardeşini ve evladını zalimce öldürmesi gösteriyor ki hâkimiyet rakip kabul etmez. Böyle bir aciz, böyle cüzi bir hâkimiyet için böyle yaparsa; elbette bütün kâinatın maliki olan bir Kadîr-i Mutlak’ın hakiki ve külli Rablığına ve İlahlığına kaynak olan kendi kutsal hâkimiyetine başkasını ortak etmesi ve ortağa müsaade etmesi hiçbir cihetle mümkün olamaz.

Bu hakikat, İkinci Şua’nın İkinci Makam’ında ve Risale-i Nur’un birçok yerlerinde kuvvetli deliller ile ispat edildiğinden onlara havale ediyoruz.

İşte yolcumuz bu dört hakikati müşahede etmekle, İlahi birliği (vahdaniyeti) görmüş derecesinde bildi, imanı parladı. Bütün kuvvetiyle لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ (Allah’tan başka ilah yoktur, O birdir, ortağı yoktur) dedi. Ve bu menzilden aldığı derse bir kısa işaret olarak Birinci Makam’ın ikinci babında:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وَحْدَانِيَّتِهٖ وَ وُجُوبِ وُجُودِهٖ مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ حَقٖيقَةِ تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمُقْتَضِيَّةِ لِلْوَحْدَةِ وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْكَمَالَاتِ النَّاشِئَةِ مِنَ الْوَحْدَةِ وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْحَاكِمِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمَانِعَةِ وَ الْمُنَافِيَةِ لِلشِّرْكَةِ

(Varlığı zorunlu, Vahid ve Ehad olan Allah’tan başka ilah yoktur. Birliği gerektiren mutlak Rububiyetin görünmesi hakikatinin büyüklüğünün müşahedesi, O’nun birliğine ve varlığının zorunluluğuna delalet eder. Ve birlikten neşet eden kemalat hakikatinin büyüklüğünün ve kuşatıcılığının müşahedesi… Ve ortaklığı engelleyen ve reddeden mutlak Hâkimiyet hakikatinin büyüklüğünün ve kuşatıcılığının müşahedesi…)

denilmiştir.

Sonra o sükûnetsiz misafir kendi kalbine dedi: İman ehlinin, hususan tarikat ehlinin her vakit tekrarla “La ilahe illahu” demeleri, tevhidi anıp ilan etmeleri gösterir ki tevhidin pek çok mertebeleri bulunuyor. Hem tevhid, en önemli ve en tatlı ve en yüksek bir kutsal vazife ve bir fıtri farz ve bir imani ibadettir. Öyle ise gel bir mertebeyi daha bulmak için bu ibrethanenin diğer bir menzilinin kapısını daha açmalıyız.

Çünkü aradığımız hakiki tevhid, yalnız tasavvurdan (hayal etmekten) ibaret bir bilgi değildir. Belki mantık ilminde tasavvura karşılık ve tasavvuri bilgiden çok kıymetli ve delilin neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir.

Ve hakiki tevhid öyle bir hüküm ve tasdik ve idrak ve kabuldür ki; her bir şeyle Rabbini bulabilir ve her şeyde Yaratıcısına giden bir yolu görür ve hiçbir şey huzuruna mani olmaz. Yoksa Rabbini bulmak için her vakit kâinat perdesini yırtmak, açmak lazım gelir. “Öyle ise haydi ileri!” diyerek, kibriya ve azamet kapısını çaldı. Fiiller ve eserler menziline ve icat ve yaratma âlemine girdi, gördü ki: Kâinatı istila etmiş beş kuşatıcı hakikat hükmediyorlar, açıklıkla tevhidi ispat ederler.

BİRİNCİSİ: Kibriya ve Azamet (Büyüklük ve Ululuk) hakikatidir.

Bu hakikat, İkinci Şua’nın İkinci Makam’ında ve Risale-i Nur’un çeşitli yerlerinde delillerle izah edildiğinden burada bu kadar deriz ki:

Binlerle sene birbirlerinden uzak bir mesafede bulunan yıldızları, aynı anda aynı tarzda icat edip tasarruf eden ve zeminin doğu ve batı ve güney ve kuzeyinde bulunan aynı çiçeğin hadsiz fertlerini, bir zamanda ve bir surette yaratıp tasvir eden…

Hem هُوَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ (O, gökleri ve yeri altı günde yaratandır – Hadid, 4) yani gökleri ve yeri altı günde yaratmak gibi geçmiş ve gaybi ve çok acayip bir hadiseyi, hazır ve göz önünde bir hadise ile ispat etmek ve onun gibi acayip bir benzerini yaparak zeminin yüzünde bahar mevsiminde büyük haşrin yüz binden fazla misallerini gösterir gibi iki yüz binden fazla bitki taifelerini ve hayvan kabilelerini beş altı haftada inşa edip; mükemmel bir düzen ve ölçü ile karıştırmadan, noksansız, yanlışsız, beraber, birbiri içinde idare, terbiye, besleme, ayırt etme ve süsleyen…

Hem يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَ يُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ (Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar – Hadid, 6) ayetinin açık ifadesiyle zemini döndürüp gece gündüz sayfalarını yapan ve çeviren ve günlük hadiselerle yazan değiştiren aynı zat, aynı anda, en gizli, en cüzi olan kalplerin hatıralarını dahi bilir ve iradesiyle idare eder.

Ve zikredilen fiillerin her biri bir tek fiil olduğundan, zaruri olarak, onların faili dahi bir tek, bir ve kudretli olan Celal Sahibi Faillerinin, açıklıkla öyle bir kibriya ve azameti var ki: Hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimalini bırakmıyor, köküyle kesiyor.

Madem böyle bir kibriya ve kudret azameti var ve madem o kibriya nihayet kemaldedir ve kuşatıyor. Elbette o kudrete acizlik veya ihtiyaç ve o kibriyaya kusur ve o kemale noksanlık ve o kuşatmaya kayıt ve o sonsuzluğa son veren bir şirke meydan vermesi ve müsaade etmesi, hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratını bozmayan hiçbir akıl kabul etmez.

İşte şirk, kibriyaya dokunması ve celalin izzetine dokundurması ve azametine ilişmesi cihetiyle öyle bir cinayettir ki hiç affedilir olmadığını, Mucizeli Beyan olan Kur’an büyük tehdit ile اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهٖ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ (Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar – Nisa, 48) ferman ediyor.

İKİNCİ HAKİKAT: Rabbani Fiillerin Mutlaklığı ve Kuşatıcılığı.

Kâinatta tasarrufları görünen Rabbani fiillerin mutlaklığı ve kuşatıcılığı ve sonsuz bir surette görünmeleridir. Ve o fiilleri kayıtlayan ve sınırlayan, yalnız hikmet ve iradedir ve mazharların kabiliyetleridir. Ve serseri tesadüf ve şuursuz tabiat ve kör kuvvet ve cansız sebepler ve kayıtsız ve her yere dağılan ve karıştıran unsurlar, o gayet ölçülü ve hikmetli ve basiretli ve canlı ve muntazam ve sağlam olan fiillere karışamazlar; belki Zülcelal Fail’in emriyle ve iradesiyle ve kuvvetiyle zahiri bir kudret perdesi olarak kullanılıyorlar.

Hadsiz misallerinden üç misali, Nahl Suresi’nin bir sayfasında birbirine bitişik üç ayetin işaret ettikleri üç fiilin hadsiz nüktelerinden üç nüktesini beyan ederiz.

Birincisi:

وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذٖى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا

(Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlardan… evler edin. – Nahl, 68)

Evet, bal arısı yaratılışça ve vazifece öyle bir kudret mucizesidir ki koca Nahl Suresi, onun ismiyle isimlendirilmiş. Çünkü o küçücük bal makinesinin zerrecik başında, onun önemli vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında yiyeceklerin en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde canlı azaları tahrip etmek ve öldürmek özelliğinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek… Nihayet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irade ile ve tam bir intizam ve denge ile olduğundan; şuursuz, intizamsız, dengesiz olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar.

İşte bu üç cihetle mucizeli bu İlahi sanatın ve bu Rabbani fiilin, bütün zemin yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı ölçüde, aynı anda, aynı tarzda görünmesi ve kuşatması, açıklıkla birliği ispat eder.

İkinci ayet:

وَ اِنَّ لَكُمْ فِى الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقٖيكُمْ مِمَّا فٖى بُطُونِهٖ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَ دَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِبٖينَ

(Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir süt içiriyoruz. – Nahl, 66)

ayeti, ibret saçan bir fermandır. Evet, başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan annelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara tamamen zıt olarak halis, temiz, saf, gıdalı, hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirin, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir irade ve dikkat ister ki fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.

İşte böyle gayet mucizeli ve hikmetli bu Rabbani sanatın ve bu İlahi fiilin, bütün yeryüzünde, yüz binlerle türlerin, hadsiz annelerinin kalplerinde ve memelerinde aynı anda, aynı tarzda, aynı hikmet ve aynı dikkat ile tecellisi ve tasarrufu ve yapması ve kuşatması, açıklıkla birliği ispat eder.

Üçüncü ayet:

وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخٖيلِ وَالْاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

(Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de hem içki hem de güzel rızık edinirsiniz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için bir ibret vardır. – Nahl, 67)

Bu ayet, dikkati hurma ve üzüme çekip der ki: “Aklı bulunanlara, bu iki meyvede tevhid için büyük bir ayet, bir delil ve bir hüccet vardır.” Evet, bu iki meyve hem gıda ve azık hem yemiş hem çok lezzetli yiyeceklerin kaynakları olmakla beraber; susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar, o derece bir kudret mucizesi ve bir hikmet harikasıdır ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurup makinesi ve o kadar hassas bir ölçü ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir sanattırlar ki zerre kadar aklı bulunan bir adam “Bunları böyle yapan, elbette bu kâinatı yaratan zat olabilir” demeye mecburdur.

Çünkü mesela, bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda yirmi salkım var ve her salkımda şekerli şurup tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve latif ve renkli bir kılıfı giydirmek ve nazik ve yumuşak kalbinde, hafıza kuvveti ve programı ve hayat tarihçesi hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve kevser suyu gibi bir balı yapmak… Ve bütün zemin yüzünde, hadsiz benzerinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı sanat harikası, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak; elbette açıklıkla gösterir ki bu işi yapan, bütün kâinatın Yaratıcısıdır ve sonsuz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti gerektiren şu fiil ancak O’nun fiilidir.

Evet, bu çok hassas ölçüye ve çok maharetli sanata ve çok hikmetli intizama; kör ve serseri ve intizamsız ve şuursuz ve hedefsiz ve istilacı ve karıştırıcı olan kuvvetler ve tabiatlar ve sebepler karışamazlar, ellerini uzatamazlar. Yalnız, edilgenlikte ve kabulde ve perdedarlıkta, Rabbani emir ile istihdam olunuyorlar.

İşte bu üç ayetin işaret ettikleri üç hakikatin tevhide delalet eden üç nüktesi gibi; hadsiz Rabbani fiillerin hadsiz cilveleri ve tasarrufları, ittifakla bir tek Vâhid-i Ehad, bir Zülcelal Zat’ın birliğine şahitlik ederler.

ÜÇÜNCÜ HAKİKAT: Yaratılışta Hız, Çokluk, Kolaylık ve Sanat.

Mevcudatın ve bilhassa bitki ve hayvanların, mutlak sürat içinde mutlak çokluk ve mutlak intizam ile; ve mutlak kolaylık içinde gayet güzel sanat ve maharet ve sağlamlık ve intizam ile; ve mutlak bolluk ve mutlak karışıklık içinde gayet kıymettarlık ve tam seçkinlik ile icatlarıdır.

Evet, gayet çokluk ile gayet çabukluk hem gayet sanatkârane ve mahirane ve dikkat ve intizam ile gayet kolay ve rahatça hem gayet bolluk ve karışıklık içinde gayet kıymetli ve ayırt edici özellikli olarak bulaşmadan ve bulaştırmadan ve bulandırmadan yapmak; ancak ve ancak bir tek Vâhid Zat’ın öyle bir kudretiyle olabilir ki o kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Ve o kudrete nispeten, yıldızlar zerreler kadar ve en büyük en küçük kadar ve fertleri hadsiz bir tür, bir tek fert kadar ve azametli ve kuşatıcı bir bütün, has ve az bir parça kadar ve koca yerin diriltilmesi, bir ağaç kadar ve dağ gibi bir ağacın inşası, tırnak gibi bir çekirdek kadar kolay ve rahatça ve kolaylıklı olmak gerektir. Ta ki gözümüzün önünde yapılan bu işleri yapabilsin.

İşte bu tevhid mertebesinin ve bu üçüncü hakikatin ve tevhid kelimesinin bu önemli sırrını, yani en büyük bir bütünün en küçük bir parça gibi olması ve en çok ve en az farkı bulunmaması hem bu hayretli hikmetini ve bu azametli tılsımını ve aklın sınırları dışındaki bu muammasını ve İslamiyet’in en mühim esasını ve imanın en derin bir dayanağını ve tevhidin en büyük bir temelini beyan ve hal ve keşif ve ispat etmekle Kur’an’ın tılsımı açılır ve kâinatın yaratılışının en gizli ve bilinmez ve felsefeyi idrakinden aciz bırakan muamması bilinir.

Rahim Yaratıcıma yüz bin defa Risale-i Nur’un harfleri adedince şükür ve hamdolsun ki Risale-i Nur bu acayip tılsımı ve bu garip muammayı hal ve keşif ve ispat etmiş. Ve bilhassa Yirminci Mektup’un sonlarında وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ (O her şeye hakkıyla gücü yetendir) bahsinde ve haşre dair Yirmi Dokuzuncu Söz’ün “Fail muktedirdir” bahsinde, Yirmi Dokuzuncu Arapça Lem’a’nın “Allahu Ekber” mertebelerinden İlahi kudretin ispatında, kesin delillerle, iki kere iki dört eder derecesinde ispat edilmiş.

Onun için izahı onlara havale etmekle beraber, bir fihrist hükmünde bu sırrı açan esasları ve delilleri özetle beyan ve on üç basamak olarak on üç sırra işaret etmek istedim. Birinci ve ikinci sırları yazdım. Fakat maalesef hem maddi hem manevi iki kuvvetli engel, beni şimdilik diğerlerinden vazgeçirdiler.

Birinci Sır:

Bir şey zati olsa (özünden gelse) onun zıddı o zata arız olamaz (giremez). Çünkü zıtların birleşmesi olur, o da imkânsızdır. İşte bu sırra binaen, madem İlahi kudret zatidir ve Mukaddes Zat’ın zaruri lazımıdır. Elbette o kudretin zıddı olan acizlik, o Kadîr Zat’a arız olması mümkün olmaz.

Ve madem bir şeyde mertebelerin bulunması, o şeyin içinde zıddının girmesi iledir. Mesela, ışığın kuvvetli ve zayıf gibi mertebeleri, karanlığın müdahalesi ile ve sıcaklığın fazla ve aşağı dereceleri, soğuğun karışması ile ve kuvvetin şiddet ve noksan miktarları, direncin karşılaması ve engellemesiyledir. Elbette o zati kudrette mertebeler bulunmaz. Bütün eşyayı, bir tek şey gibi icat eder.

Ve madem o zati kudrette mertebeler bulunmaz ve zayıflık ve noksan olamaz, elbette hiçbir engel onu karşılayamaz ve hiçbir icat ona ağır gelmez.

Ve madem hiçbir şey ona ağır gelmez, elbette büyük haşri bir bahar kadar kolay ve bir baharı bir ağaç kadar kolay ve bir ağacı bir çiçek kadar zahmetsiz icat ettiği gibi; bir çiçeği bir ağaç kadar sanatlı, bir ağacı bir bahar kadar mucizeli ve bir baharı bir haşir gibi kapsamlı ve harikalı yaratır ve gözümüzün önünde yaratıyor.

Risale-i Nur’da kesin ve kuvvetli çok deliller ile ispat edilmiş ki: Eğer birlik ve tevhid olmazsa bir çiçek, bir ağaç kadar belki daha zor ve bir ağaç, bir bahar kadar belki daha güç olmakla beraber; kıymet ve sanatça tamamen düşeceklerdi. Ve şimdi bir dakikada yapılan bir canlı, bir senede ancak yapılacaktı, belki de hiç yapılmayacaktı.

İşte bu zikredilen sırra binaendir ki: Gayet bolluk ve çoklukla beraber gayet kıymettar ve gayet çabuk ve kolaylıkla beraber gayet sanatlı olan bu meyveler, bu çiçekler, bu ağaçlar ve hayvancıklar muntazaman meydana çıkıyorlar ve vazife başına geçiyorlar ve tesbihatlarını yapıp, bitirip, tohumlarını yerlerinde vekil bırakarak gidiyorlar.

İkinci Sır:

Nasıl ki nuranilik ve şeffaflık ve itaat sırrıyla ve zati kudretin bir cilvesiyle bir tek güneş, bir tek aynaya ışıklı yansıma verdiği gibi; hadsiz aynalara ve parlak şeylere ve damlalara o kayıtsız kudretinin geniş faaliyetinden ışıklı ve hararetli olan yansımasının aynısını İlahi emir ile kolayca verebilir. Az ve çok birdir, farkı yoktur.

Hem bir tek kelime söylense nihayetsiz yaratıcılığın nihayetsiz genişliğinden, o bir tek kelime bir tek adamın kulağına zahmetsiz girdiği gibi bir milyon kulakların kafalarına da Rabbani izin ile zahmetsiz girer. Binlerle dinleyen ile bir tek dinleyen eşittir, fark etmez.

Hem göz gibi bir tek nur veya Cebrail gibi nurani bir tek ruhani; rahmet tecellisi içinde olan Rabbani faaliyetin mükemmel genişliğinden bir tek yere kolaylıkla baktığı ve gittiği ve bir tek yerde kolaylıkla bulunduğu gibi binler yerlerde de İlahi kudret ile kolaylıkla bulunur, bakar, girer; az, çok farkı yoktur.

Aynen öyle de ezeli zati kudret, en latif, en has bir nur ve bütün nurların nuru olduğundan ve eşyanın mahiyetleri ve hakikatleri ve melekût (iç) yüzleri şeffaf ve ayna gibi parlak olduğundan ve zerrelerden ve bitkilerden ve canlılardan ta yıldızlara ve güneşlere ve aylara kadar her şey, o zati kudretin hükmüne gayet derecede itaatli, boyun eğmiş ve o ezeli kudretin emirlerine son derece uymuş ve boyun eğdirilmiş bulunduğundan; elbette hadsiz eşyayı bir tek şey gibi icat eder ve yanlarında bulunur. Bir iş bir işe mani olmaz. Büyük ve küçük, çok ve az, cüzi ve külli birdir. Hiçbiri ona ağır gelmez.

Hem nasıl ki Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerde denildiği gibi; intizam ve denge ve hükme itaat ve emirlere uyma sırlarıyla, yüz hane kadar bir büyük gemiyi bir çocuğun parmağıyla oyuncağını çevirdiği gibi döndürür, gezdirir.

Hem bir komutan, bir “Arş!” emriyle bir tek askeri hücum ettirdiği gibi muntazam ve itaatkâr bir orduyu dahi o tek emriyle hücuma sevk eder.

Hem pek büyük bir hassas terazinin iki gözünde, iki dağ denge vaziyetinde bulunsalar iki kefesinde iki yumurta bulunan diğer terazinin, bir tek ceviz, bir kefesini yukarıya kaldırması, birini aşağı indirmesi gibi; o tek ceviz, bir hikmet kanunuyla öteki büyük terazinin bir gözünü dağ ile beraber dağın başına ve öbür dağı, derelerin dibine indirebilir.

Aynen öyle de kayıtsız, sonsuz, nurani, zati, sermedi olan Rabbani kudrette ve beraberinde bütün intizamların ve nizamların ve dengelerin kaynağı, menbaı, dayanağı, çıkış yeri olan nihayetsiz bir hikmet ve gayet hassas bir İlahi adalet bulunduğundan; ve cüzi ve külli ve büyük ve küçük her şey ve bütün eşya, o kudretin hükmüne boyun eğmiş ve tasarrufuna itaatkâr olduğundan, elbette zerreleri kolayca döndürüp hareket ettirdiği gibi yıldızları dahi hikmet nizamı sırrıyla kolayca döndürür, çevirir.

Ve baharda, bir emir ile kolaylıkla bir sineği dirilttiği gibi; bütün sineklerin taifelerini ve bütün bitkileri ve hayvancıkların ordularını, kudretindeki hikmet ve dengenin sırrıyla, aynı emirle, aynı kolaylıkla diriltip hayat meydanına sevk eder.

Ve bir ağacı baharda çabuk diriltmek ve kemiklerine hayat vermek gibi o hikmetli adaletli mutlak kudret ile koca arzı ve zemin cenazesini, baharda o ağaç gibi kolayca diriltip yüz bin çeşit haşirlerin misallerini icat eder.

Ve bir yaratılış emri ile arzı dirilttiği gibi اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمٖيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Sadece korkunç bir ses olur. Bir de bakarsın, hepsi birden toplanıp huzurumuza çıkarılmışlardır. – Yasin, 53) fermanıyla yani “Bütün insanlar ve cinler, bir tek ses ve emir ile yanımızda haşir meydanına hazır olurlar.”

Hem وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ (Kıyametin kopması ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan ibarettir. – Nahl, 77) ferman etmesiyle yani “Kıyamet ve haşrin işi ve yapılması gözünü kapayıp hemen açmak kadardır belki daha yakındır” der.

Hem مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ (Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. – Lokman, 28) ayetiyle yani “Ey insanlar! Sizin icat ve diriltilmeniz ve haşir ve neşriniz, bir tek nefsin diriltilmesi gibi kolaydır. Kudretime ağır gelmez” mealinde bulunan şu üç ayetin sırrıyla, aynı emir ile aynı kolaylıkla bütün insanları ve cinleri ve hayvanı ve ruhani ve melekleri büyük haşrin meydanına ve büyük terazinin önüne getirir. Bir iş bir işe mani olmaz.

Üçüncü ve dördüncüden ta on üçüncü sırra kadar, arzuma muhalif olarak başka vakte ertelendi.

DÖRDÜNCÜ HAKİKAT: Vahdet (Birlik) İşaretleri.

Mevcudatın varlıkları ve görünüşleri; beraberlik ve birbiri içinde birlik ve birbirine benzemek ve birbirinin küçük örneği ve büyük numunesi ve bir kısım bütün ve külli ve diğer kısım onun parçaları ve fertleri ve birbirine yaratılış sikkesinde benzerlik ve sanat nakşında münasebet ve birbirine yardım etmek ve birbirinin yaratılış vazifesini tamamlamak gibi çok birlik yönü noktalarında; açıklık derecesinde tevhidi ilan ve Sanatkârlarının bir olduğunu ispat etmek ve kâinatın Rablık cihetinde, parçalanma ve bölünme kabul etmez bir bütün ve külli hükmünde bulunduğunu göstermektir.

Evet mesela, her baharda bitkilerden ve hayvanlardan dört yüz bin türün hadsiz fertlerini, beraber ve birbiri içinde, bir anda ve bir tarzda, yanlışsız, hatasız, mükemmel hikmet ve güzel sanatla icat etmek ve idare ve beslemek…

Hem kuşların küçük örnekleri olan sineklerden ta büyük numuneleri olan kartallara kadar hadsiz fertlerini yaratmak ve hava âleminde, seyahat ve yaşamalarına yardım eden cihazları verip gezdirmek ve havayı şenlendirmekle beraber, yüzlerinde mucizeli birer sanat sikkesi ve cisimlerinde tedbirli birer hikmet mührü ve mahiyetlerinde terbiye edici birer ehadiyet turası koymak…

Hem gıda zerrelerini beden hücrelerinin imdadına ve bitkileri hayvanların imdadına ve hayvanları insanların yardımına ve bütün anneleri iktidarsız yavruların yardımına hikmetle, rahmetle koşturmak, göndermek…

Hem Samanyolu dairesinden ve güneş sisteminden ve yerin unsurlarından ta göz bebeğinin perdelerine ve gül goncasının yapraklarına ve mısır sümbülünün gömleklerine ve kavunun çekirdeklerine kadar iç içe girmiş daireler gibi cüzi ve külli hükmünde aynı intizam ve güzel sanat ve aynı fiil ve mükemmel hikmetle tasarruf etmek, elbette açıklık derecesinde ispat eder ki:

  • Bu işleri yapan hem Vâhiddir, birdir, her şeyde sikkesi var.
  • Hem de hiçbir mekânda olmadığı gibi her mekânda hazırdır.
  • Hem güneş gibi; her şey O’ndan uzak, O ise her şeye yakındır.
  • Hem Samanyolu dairesi ve güneş sistemi gibi en büyük şeyler O’na ağır gelmediği gibi; kandaki alyuvarlar, kalpteki hatıralar O’ndan gizlenmez; tasarrufundan hariç kalmaz.
  • Hem her şey ne kadar büyük ve çok olursa olsun, en küçük, en az bir şey gibi O’na kolaydır ki sineği kartal sisteminde ve çekirdeği ağacın mahiyetinde ve bir ağacı bir bahçe suretinde ve bir bahçeyi bir bahar sanatında ve bir baharı bir haşir vaziyetinde kolaylıkla icat eder.

Ve sanatça çok kıymettar şeyleri, bize çok ucuz verir, ihsan eder. İstediği fiyat ise bir “Bismillah” ve bir **”Elhamdülillah”**tır. Yani, o çok kıymettar nimetlerin makbul fiyatları, başta “Bismillahirrahmanirrahîm” ve sonunda “Elhamdülillah” demektir.

Bu Dördüncü Hakikat dahi Risale-i Nur’da izah ve ispat edildiğinden bu kısacık işaretle yetiniyoruz.

Bizim seyyahın ikinci menzilde gördüğü:

BEŞİNCİ HAKİKAT:

  • Kâinatın toplamında ve rükünlerinde ve parçalarında ve her mevcudunda en mükemmel bir intizamın bulunması…
  • O geniş memleketin döndürülmesi ve idaresine sebep olan ve genel yapısına ait olan maddeler ve vazifedarlar birer “tek” olması…
  • O haşmetli şehir ve sergide tasarruf eden isimler ve fiiller, birbiri içinde ve birer ve bir mahiyet ve tek ve her yerde aynı isim ve aynı fiil olmakla beraber, her şeyi veya çoğu eşyayı kuşatmaları ve kapsamaları…
  • Ve o süslü sarayın tedbirine ve şenlenmesine ve binasına sebep olan unsurlar ve türler, birbiri içinde ve birer ve bir tek mahiyet ve her yerde aynı unsur ve aynı tür bulunmakla beraber, yeryüzünü ve çoğunu yayılmak ile kuşatmaları…

Elbette açıklıkla ve zaruretle gerektirir ve delalet eder ve şahitlik eder ve gösterir ki:

Bu kâinatın Sanatkârı ve Müdebbiri ve bu memleketin Sultanı ve Mürebbisi ve bu sarayın Sahibi ve Banisi birdir, tektir, Vâhiddir, Ehaddir. Misli ve benzeri olamaz ve veziri ve yardımcısı yoktur. Ortağı ve zıddı olamaz, aczi ve kusuru yoktur.

Evet, intizam tam bir vahdettir (birliktir), bir tek nazzamı (düzenleyiciyi) ister. Tartışmaya sebep olan şirki kaldırmaz.

Madem bu kâinatın genel yapısından, yerkürenin günlük ve senelik dönüşünden ta insanın simasına ve başının duygular manzumesine ve kandaki beyaz ve kırmızı küreciklerin dönüşüne ve akışına kadar, külli olsun cüzi olsun her bir şeyde hikmetli ve dikkatli bir intizam var… Elbette bir Kadîr-i Mutlak’tan ve bir Hakîm-i Mutlak’tan başka hiçbir şey, kasıt ve icat suretiyle elini hiçbir şeye uzatamaz ve karışamazlar. Belki yalnız kabul ederler, mazhar ve edilgen olurlar.

Ve madem tanzim etmek ve bilhassa gayeleri takip etmek ve maslahatları gözeterek bir intizam vermek, yalnız ilim ve hikmetle olur ve irade ve ihtiyar ile yapılır… Elbette ve herhalde, bu hikmetperverane intizam ve bu gözümüz önündeki maslahatlı çeşit çeşit hadsiz mahlukat intizamı, açıklık derecesinde delalet ve şahitlik eder ki: Bu mevcudatın Yaratıcısı ve Müdebbiri birdir, faildir, muhtardır (dilediğini yapar). Her şey O’nun kudretiyle vücuda gelir, O’nun iradesiyle birer özel vaziyet alır ve O’nun ihtiyarıyla bir muntazam suret giyer.

Hem madem bu dünya misafirhanesinin sobalı lambası (güneş) birdir ve takvimli kandili (ay) birdir ve rahmetli süngeri (bulut) birdir ve ateşli aşçısı birdir ve hayatlı şurubu (su) birdir ve himayetli tarlası (toprak) birdir… Bir, bir, bir… Ta bin bir birler kadar. Elbette bu “bir birler” açıklıkla şahitlik eder ki bu misafirhanenin Sanatkârı ve Sahibi birdir. Hem gayet cömert ve misafirperverdir ki bu yüksek ve büyük memurlarını, canlı yolcularına hizmetkâr edip istirahatlerine çalıştırıyor.

Hem madem dünyanın her tarafında tasarruf eden ve nakışları ve cilveleri görünen “Hakîm, Rahîm, Musavvir, Müdebbir, Muhyî, Mürebbi” gibi isimler ve “hikmet ve rahmet ve inayet” gibi işler ve “tasvir ve idare ve terbiye” gibi fiiller birdirler… Her yerde aynı isim, aynı fiil birbiri içinde hem nihayet mertebede hem kuşatıcıdırlar. Hem birbirinin nakşını öyle tamamlarlar ki güya o isimler ve o fiiller birleşip kudret aynen hikmet ve rahmet; ve hikmet aynen inayet ve hayat oluyor.

Mesela, hayat verici ismin bir şeyde tasarrufu göründüğü anda, yaratıcı ve tasvir edici ve rızık verici gibi çok isimlerin aynı anda, her yerde, aynı sistemde tasarrufları görünüyor. Elbette ve elbette ve açıklıkla şahitlik eder ki o kuşatıcı isimlerin sahibi ve her yerde aynı tarzda görünen kapsamlı fiillerin faili birdir, tektir, Vâhiddir, Ehaddir. İman ettik ve tasdik ettik!

Hem madem sanat eserlerinin maddeleri ve mayaları olan unsurlar (elementler) yeryüzünü kuşatırlar. Ve mahlukattan, birliği gösteren çeşit çeşit sikkeleri taşıyan türlerin her biri bir iken yeryüzünde yayılıp istila ederler. Elbette açıklıkla ispat eder ki o unsurlar içindekilerle ve o türler fertleriyle bir tek Zat’ın malıdır, mülküdür. Ve öyle bir Vâhid-i Kadîr’in sanat eserleri ve hizmetkârlarıdır ki o koca istilacı unsurları, gayet itaatli bir hizmetçi ve o zeminin her tarafına dağılan türleri gayet intizamlı bir nefer hükmünde istihdam eder.

Bu hakikat dahi Risale-i Nur’da ispat ve izah edildiğinden burada bu kısa işaretle yetiniyoruz. Bizim yolcu, bu beş hakikatten aldığı iman feyzi ve tevhid zevki neşesiyle gözlemlerini özetleyip ve hissiyatını tercüme ederek kalbine diyor:

Bak kitab-ı kâinatın safha-i rengînine

Hâme-i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş

Kalmamış bir nokta-i muzlim çeşm-i dil erbabına

Sanki âyâtın Hudâ, nur ile tahrir eylemiş.

Hem bil ki:

Kitab-ı âlemin evrakıdır eb’ad-ı nâmahdud

Sutûr-u hâdisat-ı dehirdir âsâr-ı nâma’dud

Yazılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikatte

Mücessem lafz-ı manidardır, âlemde her mevcud.

Hem dinle:

چُو لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ بَرَابَرْ مٖيزَنَنْدْ هَرْ شَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ

(Her şey beraber “Lâ ilâhe illallah” vuruyorlar. Her an “Ya Hak” arıyorlar. Baştan başa “Ya Hayy” diyorlar.)

نَعَمْ وَ فٖى كُلِّ شَىْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ

(Evet, her şeyde O’nun birliğine delalet eden bir ayet (delil) vardır.)

diyerek, kalbiyle beraber nefsi dahi tasdik ederek “Evet, evet” dediler.

İşte dünya misafiri ve kâinat seyyahının ikinci menzilde müşahede ettiği beş tevhid hakikatine kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın ikinci babında ikinci menzile ait böyle denilmiş:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وَحْدَتِهٖ فٖى وُجُوبِ وُجُودِهٖ مُشَاهَدَةُ حَقٖيقَةِ الْكِبْرِيَاءِ وَ الْعَظَمَةِ فِى الْكَمَالِ وَ الْاِحَاطَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقٖيقَةِ ظُهُورِ الْاَفْعَالِ بِالْاِطْلَاقِ وَ عَدَمُ النِّهَايَةِ لَا تُقَيِّدُهَا اِلَّا الْاِرَادَةُ وَ الْحِكْمَةُ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقٖيقَةِ اٖيجَادِ الْمَوْجُودَاتِ بِالْكَثْرَةِ الْمُطْلَقَةِ فِى السُّرْعَةِ الْمُطْلَقَةِ وَ خَلْقُ الْمَخْلُوقَاتِ بِالسُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ فِى الْاِتْقَانِ الْمُطْلَقِ وَ اِبْدَاعُ الْمَصْنُوعَاتِ بِالْمَبْذُولِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ فٖى غَايَةِ حُسْنِ الصَّنْعَةِ وَ غُلُوِّ الْقِيْمَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقٖيقَةِ وُجُودِ الْمَوْجُودَاتِ عَلٰى وَجْهِ الْكُلِّ وَ الْكُلِّيَّةِ وَ الْمَعِيَّةِ وَ الْجَامِعِيَّةِ وَ التَّدَاخُلِ وَ الْمُنَاسَبَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقٖيقَةِ الْاِنْتِظَامَاتِ الْعَامَّةِ الْمُنَافِيَةِ لِلشِّرْكَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ وَحْدَةِ مَدَارَاتِ تَدَابٖيرِ الْكَائِنَاتِ الدَّالَّةِ عَلٰى وَحْدَةِ صَانِعِهَا بِالْبَدَاهَةِ .. وَ كَذَا وَحْدَةُ الْاَسْمَاءِ وَ الْاَفْعَالِ الْمُتَصَرِّفَةِ الْمُحٖيطَةِ .. وَ كَذَا وَحْدَةُ الْعَنَاصِرِ وَ الْاَنْوَاعِ الْمُنْتَشِرَةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ عَلٰى وَجْهِ الْاَرْضِ

(Özet Meali: Varlığı zorunlu, Vâhid ve Ehad olan Allah’tan başka ilah yoktur. Kemalde ve kuşatıcılıkta kibriya ve azamet hakikatinin müşahedesi O’nun birliğine ve varlığının zorunluluğuna delalet eder… Ve yine fiillerin mutlaklık ve sonsuzlukla zuhuru hakikatinin müşahedesi -ki onları irade ve hikmetten başka bir şey kayıtlamaz-… Ve yine mevcudatın mutlak çoklukla beraber mutlak sürat içinde icadı; ve mahlukatın mutlak kolaylıkla beraber mutlak sağlamlık içinde yaratılması; ve sanat eserlerinin mutlak bollukla beraber son derece güzel sanat ve yüksek kıymette benzersiz yaratılması hakikatinin müşahedesi… Ve yine mevcudatın varlığının bütün, külliyet, beraberlik, kapsamlılık, iç içe girme ve münasebet üzere olması hakikatinin müşahedesi… Ve yine ortaklığı reddeden genel intizamlar hakikatinin müşahedesi… Ve yine kâinatın tedbir yörüngelerinin birliğinin müşahedesi ki, Sanatkârının birliğine açıklıkla delalet eder… Ve yine tasarruf eden kuşatıcı isimlerin ve fiillerin birliği… Ve yine yeryüzünü istila eden ve yayılan unsurların ve türlerin birliği…)

Sonra o âlem seyyahı asırlarda gezerken ikinci bin yılın yenileyicisi (müceddidi), İmam-ı Rabbani Ahmed-i Farukî’nin medresesine rast geldi, girdi; onu dinledi. O İmam, ders verirken diyordu:

“Bütün tarikatların en mühim neticesi, iman hakikatlerinin inkişafıdır” ve “Bir tek iman meselesinin açıklıkla inkişafı, bin keramet ve zevke tercih edilir.” Hem diyordu:

Eski zamanda, büyük zatlar demişler ki: “Kelam âlimlerinden birisi gelecek, bütün iman ve İslam hakikatlerini akli delillerle tam bir açıklıkla ispat edecek.” Ben istiyorum ki ben o olsam belki (Haşiye 3) o adamım, diye iman ve tevhidin bütün insani kemalatın esası, mayası, nuru, hayatı olduğunu ve تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ (Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır) düsturu, imani tefekküre ait bulunması ve Nakşi tarikatında gizli zikrin önemi ise bu çok kıymettar tefekkürün bir nevi olmasıdır, diye talim ederdi.

Seyyah tamamıyla işitti. Döndü, nefsine dedi ki: Madem bu kahraman imam böyle diyor ve madem bir zerre iman kuvvetinin artması, bir batman marifet ve kemalattan daha kıymetlidir ve yüz zevkin balından daha tatlıdır. Ve madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde biriken Avrupa filozoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup iman ehline hücum ediyor. Ve bir ebedi saadetin ve bir baki hayatın ve bir daimi cennetin anahtarı, dayanağı, esası olan iman rükünlerini sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.

Öyle ise haydi ileri! Gel, bulduğumuz birer dağ kuvvetindeki bu yirmi dokuz iman mertebesini namazın mübarek tesbihatının mübarek adedi olan otuz üç mertebesine ulaştırmak fikriyle; bu ibret yurdunun bir üçüncü menzilini daha görmek için Bismillahirrahmanirrahîm’in anahtarı ile canlılar âlemindeki Rabbani idare ve beslemenin kapısını çalmalıyız ve açmalıyız, diyerek acayiplerin toplandığı yer olan bu üçüncü menzilin kapısını istirhamla çaldı, “Bismillahilfettah” ile açtı. Üçüncü menzil göründü. Girdi, gördü ki dört muazzam ve kuşatıcı hakikat o menzili ışıklandırıyorlar ve güneş gibi tevhidi gösteriyorlar.

BİRİNCİ HAKİKAT: “Fettahiyet” (Açma/Suret Verme) hakikatidir.

Yani Fettah isminin tecellisiyle basit bir maddeden ayrı ayrı, çeşit çeşit, hadsiz muntazam suretlerin, beraber, her tarafta bir anda, bir fiil ile açılmasıdır. Evet, nasıl ki umum kâinatın bahçesinde ayrı ayrı hadsiz mevcudatı; çiçekler gibi, Fettah ismiyle her birisine münasip bir muntazam tarz ve bir seçkin şahsiyet Fâtır’ın kudreti açmış, vermiş. Aynen öyle de fakat daha mucizeli olarak; zemin bahçesinde dört yüz bin canlı türüne dahi her birisine gayet sanatlı ve hikmetli bir ölçülü ve süslü ve seçkin suret vermiş.

يَخْلُقُكُمْ فٖى بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فٖى ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاَنَّا تُصْرَفُونَ ۞ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَىْءٌ فِى الْاَرْضِ وَلَا فِى السَّمَٓاءِ ۞ هُوَ الَّذٖى يُصَوِّرُكُمْ فِى الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

(Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra diğer yaratılışa geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur. O halde nasıl çevriliyorsunuz? (Zümer, 6) / Şüphesiz yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilah yoktur. O, Azîz’dir, Hakîm’dir. (Al-i İmran, 5-6))

Ayetlerin ifadesiyle tevhidin en kuvvetli delili ve kudretin en hayret verici mucizesi, suretleri açmasıdır. Bu hikmete binaen, suret açma hakikati tekrar ile –birkaç suretlerde– Risale-i Nur’da ve bilhassa bu risalenin İkinci Makamı’nın Birinci Bab’ında altıncı ve yedinci mertebelerinde ispat ve beyan edilmesinden onlara havale edip burada bu kadar deriz ki:

Botanik ve zooloji ilminin şahitliğiyle ve derin incelemeleriyle, bu suret açmada öyle bir kuşatma ve kapsam ve sanat var ki; bir tek Vâhid-i Ehad’den ve her şeyde her şeyi görebilecek ve yapabilecek bir Kadîr-i Mutlak’tan başka hiçbir şey bu kapsamlı ve kuşatıcı fiile sahip olamaz. Çünkü bu suret açma fiili ise her yerde ve her anda bulunan nihayetsiz bir kudretin içinde nihayet derecede bir hikmet, bir dikkat, bir kuşatma ister. Ve böyle bir kudret ise ancak bütün kâinatı idare eden bir tek zatta bulunabilir.

Evet mesela, zikredilen ayetlerin ferman ettikleri gibi; üç karanlık içinde bütün annelerin rahimlerinde insanların suretlerini ayrı ayrı, ölçülü, seçkin, süslü ve intizamlı olarak; hem şaşırmadan, yanlış etmeden, karıştırmadan basit bir maddeden açmak ve yaratmak olan Fettahiyet… Ve bütün yeryüzünde aynı kudret, aynı hikmet, aynı sanatla bütün insanları ve hayvanları ve bitkileri kuşatan bu suret açma hakikati; birliğin (vahdaniyetin) en kuvvetli bir delilidir. Çünkü kuşatmak bir birliktir, şirke yer bırakmaz.

Ve Birinci Bab’da Vücub-u Vücuda şahitlik eden on dokuz hakikat nasıl ki varlıklarıyla Yaratıcı’nın varlığına delalet ederler, öyle de kuşatmalarıyla da birliğe şahitlik ederler.

Bizim yolcunun üçüncü menzilde gördüğü

İKİNCİ HAKİKAT: “Rahmaniyet” hakikatidir.

Yani gözümüzle görüyoruz, birisi var ki bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafet yeri yapmış ve Rahmaniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli yiyecekleri içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini Rahimiyet ve Hâkimiyetin binlerle kıymettar ihsanlarını toplayan bir mahzen yapmış.

Ve zemini senelik dönüşünde bir ticaret gemisi hükmünde her sene gayb âleminden insani ve hayati levazımatın yüz bin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nevi gemi veya tren gibi… Ve her baharı ise erzak ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet merhametli beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o nimetlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iştihalar, ihtiyaçlar, duygular, hisler vermiş.

  • Evet, “Ayet-i Hasbiye”ye dair olan Dördüncü Şua’da izah ve ispat edildiği gibi bize öyle bir mide vermiş ki hadsiz yiyeceklerden lezzet alır.
  • Ve öyle bir hayat ihsan etmiş ki duyguları ile –bir nimet sofrası gibi– koca cismani âlemde hadsiz nimetlerinden istifade eder.
  • Ve öyle bir insaniyet bize lütfetmiş ki akıl ve kalp gibi çok aletleri ile hem maddi hem manevi âlemin nihayetsiz hediyelerinden zevk alır.
  • Ve öyle bir İslamiyet bize bildirmiş ki gayb âlemi ve şehadet âleminin nihayetsiz hazinelerinden nur alır.
  • Ve öyle bir iman hidayet etmiş ki dünya ve ahiret âlemlerinin sayısız nurlarından ve hediyelerinden aydınlanıp istifade eder.

Güya rahmet tarafından bu kâinat hadsiz antika ve acayip ve kıymetli şeylerle süslenmiş bir saraydır. Ve bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve odaları açacak anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.

İşte böyle dünyayı ve ahireti ve her şeyi kaplamış bir rahmet, elbette o rahmet, Vâhidiyet içinde bir Ehadiyetin cilvesidir.

Yani nasıl ki güneşin ışığı, karşısındaki bütün eşyayı kuşatması ile Vâhidiyete bir misal olduğu gibi; parlak ve şeffaf her bir şey dahi kabiliyetine göre güneşin hem ışığını hem ısısını hem ışığındaki yedi rengini hem yansımasını almakla Ehadiyete bir misal olduğundan elbette o kuşatıcı ışığı gören adam, “Arzın güneşi birdir, bir tektir” diye hükmeder. Ve her parlak şeyde hatta damlalarla güneşin ışıklı, ısılı yansımasını müşahede eden o adam, güneşin Ehadiyetini, yani bizzat güneşi sıfatlarıyla her şeyin yanındadır ve her şeyin kalp aynasındadır diye bilir.

Aynen öyle de Rahman-ı Zülcemal’in geniş rahmeti dahi ışık gibi bütün eşyayı kuşatması o Rahman’ın birliğini ve hiçbir cihette ortağı bulunmadığını gösterdiği gibi; her şeyde hususan her bir canlıda ve bilhassa insanda o kapsamlı rahmetin perdesi altında o Rahman’ın çoğu isimlerinin ışıkları ve bir nevi zati cilvesi bulunarak; her ferde, bütün kâinata baktıracak ve münasebettarlık verecek bir hayat kapsamlılığı vermesi dahi o Rahman’ın Ehadiyetini ve her şeyin yanında hazır ve her şeyin her şeyini yapan O olduğunu ispat eder.

Evet nasıl ki o Rahman, o rahmetin birliğiyle ve kuşatmasıyla, kâinatın toplamında ve zeminin yüzünde celalinin haşmetini gösteriyor. Öyle de Ehadiyetin cilvesiyle her bir canlıda, hususan insanda bütün nimetlerin numunelerini o fertte toplayıp o canlının alet ve cihazlarına geçirip, tanzim ederek; kâinatın toplamını parçalanmadan o tek ferde, bir cihette aynı hanesi gibi verdirmesiyle dahi cemalinin hususi şefkatini ilan eder ve insanda ihsan türlerinin toplandığını bildirir.

Hem nasıl ki bir kavunun mesela her bir çekirdeğinde, o kavun toplanmış bulunuyor. Ve o çekirdeği yapan zat elbette odur ki o kavunu yapar; sonra ilminin hususi ölçüsüyle ve hikmetinin ona mahsus kanunuyla o çekirdeği ondan sağar, toplar, cisimleştirir. Ve o tek kavunun tek ve bir ustasından başka hiçbir şey, o çekirdeği yapamaz ve yapması imkânsızdır.

Aynen öyle de Rahmaniyetin tecellisiyle kâinat bir ağaç, bir bostan ve zemin bir meyve, bir kavun ve canlı ve insan bir çekirdek hükmünde olduğundan; elbette en küçük bir canlının Yaratıcısı ve Rabbi, bütün zeminin ve kâinatın Yaratıcısı olmak lazım gelir.

Kısaca: Nasıl ki kuşatıcı olan Fettahiyet hakikatiyle bütün mevcudatın muntazam suretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, birliği açıklıkla ispat eder. Öyle de her şeyi kuşatan Rahmaniyet hakikati dahi; vücuda gelen ve dünya hayatına giren bütün canlıları ve bilhassa yeni gelenleri mükemmel bir intizamla beslemesi ve malzemesini yetiştirmesi ve hiçbirini unutmaması ve aynı rahmet, her yerde, her anda ve her ferde yetişmesiyle açıklıkla hem birliği (vahdeti) hem birlik içinde tekliği (ehadiyeti) gösterir.

Risale-i Nur, Hakîm ve Rahîm isminin mazharı olduğundan Risale-i Nur’un birçok yerlerinde, rahmet hakikatinin nükteleri ve cilveleri izah ve ispat edildiğinden, burada bu damla ile o denize işaret edip o pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.

Seyyahımızın üçüncü menzilde müşahede ettiği

ÜÇÜNCÜ HAKİKAT: “Müdebbiriyet (Tedbir) ve İdare Hakikati”dir.

Yani, gayet dehşetli ve süratli gök cisimlerini ve gayet istilacı ve karıştırıcı unsurları ve gayet ihtiyaçlı, zayıf yer mahlukatını mükemmel bir intizam ve denge ile idare etmek, birbirlerine yardımcı yapmak ve uyuşarak idare etmek ve tedbirlerini görmek ve bu koca âlemi bir mükemmel memleket, bir muhteşem şehir, bir süslü saray gibi yapmak hakikatidir.

İşte bu zorlayıcı ve rahmani idarenin büyük dairelerini bırakıp yalnız baharda zemin yüzünde cereyan eden o idarenin bir tek sayfa ve safhasını Risale-i Nur, Onuncu Söz gibi mühim risalelerinde izah ve ispat etmesine binaen, kısa bir suretini bir temsil ile göstereceğiz. Şöyle ki:

Mesela ve faraza, harika ve cihangir bir zat, dört yüz bin ayrı ayrı milletlerden, taifelerden bir ordu teşkil etse; her milletin ve her taifenin neferlerine ait elbiselerini hem silahlarını hem yemeklerini hem talimat hem terhislerini hem hizmetlerini, birbirinden ayrı ayrı hem çeşit çeşit olarak bütün o muhtelif cihazatı noksansız, kusursuz, yanlışsız, hatasız, vakti vaktine, gecikmeden, karıştırmadan mükemmel bir intizamla ve gayet mükemmel bir tarzda o mucizeli komutan verse… Elbette o gayet geniş ve karışık ve ince ve dengeli ve çokluklu ve adaletli idareye, o harika komutanın fevkalade kudretinden başka hiçbir sebep elini uzatamaz. Eğer uzatsa dengeyi bozar ve karıştırır.

Aynen öyle de gözümüzle görüyoruz ki bir gaybi el, her baharda dört yüz bin muhtelif nevilerden oluşan bir muhteşem orduyu icat edip idare ediyor. Kıyamete numune olan güz mevsiminde, o dört yüz binden üç yüz bin bitki ve hayvan türlerini vefatlar suretinde ve ölümler namında terhis edip vazifelerinden paydos ediyor. Ve haşir ve neşre numune olan baharda büyük haşrin üç yüz bin misalini birkaç hafta zarfında mükemmel bir intizamla inşa edip hatta bir tek ağaçta dört küçük haşirleri, yani kendini ve yapraklarını ve çiçeklerini ve meyvelerini, gitmiş baharın aynısı gibi neşirlerini gözümüze gösterdikten sonra… O dört yüz bin türe ulaşan Sübhani ordunun her nevine, her taifeye mahsus ve münasip ayrı ayrı rızıklarını ve çeşit çeşit müdafaa silahlarını ve ayrı ayrı elbiselerini ve ayrı ayrı talimlerini ve terhislerini ve ayrı ayrı bütün cihazat ve malzemelerini, mükemmel bir intizamla, yanlışsız, hatasız, karıştırmadan ve hiçbirini unutmadan, umulmadık yerlerden vakti vaktine vermekle; mükemmel bir Rablık ve hâkimiyet ve hikmet içinde birliğini ve tekliğini ve ferdiyetini ve nihayetsiz iktidarını ve hadsiz rahmetini ispat ederek bu tevhid fermanını zemin yüzünde, her bahar sayfasında, kader kalemi ile yazar.

Bizim seyyah, yalnız bir baharda bu fermanın bir tek sayfasını okuduktan sonra, nefsine dedi ki:

Böyle her baharda büyük haşirden daha garip binlerle haşirleri inşa eden, mükâfat ve ceza için kudretine nispeten bir bahardan daha kolay olan haşri yapacağını ve kıyameti getireceğini bütün peygamberlerine binlerle defa vaat ve ahdeden ve Kur’an’da haşrin gerçekleşmesine binlerle işaretle beraber, bin adet ayetlerinde açıkça hükmedip tehdit ve taahhüt eden bir Kadîr-i Cebbar’ın, bir Kahhar-ı Zülcelal’in o kadar vaatlerini yalanlama ve kudretini inkâr hükmünde olan haşri inkâr hatasını işleyenlere cehennem azabı adaletin ta kendisidir diye hükmetti, nefsi dahi “İnandım” dedi.

Dünya yolcusunun üçüncü menzilde müşahede ettiği

DÖRDÜNCÜ HAKİKAT olan Otuz Üçüncü Mertebe: “Rahîmiyet ve Rezzakıyet Hakikati”dir.

Yani bütün zemin yüzünde ve içinde ve havasında ve denizinde bütün canlıların ve bilhassa ruh sahiplerinin ve bilhassa aciz ve zayıfların ve bilhassa yavruların hem maddi ve midevi hem manevi bütün rızıklarını, şefkatle, kuru ve basit bir topraktan ve cansız ve kemik gibi kuru odun parçalarından yapılan ve bilhassa en latifi kan ve fışkı ortasından gelen ve bir dirhem kemik gibi bir tek çekirdekten yapılan binlerle okka yiyeceklerin; vakti vaktine düzenli bir surette hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak gözümüz önünde bir gaybi el tarafından verilmesi hakikatidir.

Evet اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ (Şüphesiz Allah, rızık veren, güç ve kuvvet sahibidir. – Zariyat, 58) ayeti, beslemeyi ve rızık vermeyi Cenab-ı Hakk’a tahsis edip hasrettiği gibi;

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ (Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de, (öldükten sonra) emanet edilecekleri yeri de O bilir. Bunların hepsi açık bir kitaptadır. – Hud, 6) ayeti dahi bütün insanların ve hayvanların rızıklarını Rabbani taahhüt ve kefalet altına aldığı;

Hem وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ (Nice canlılar vardır ki, rızıklarını (yanlarında) taşımazlar. Onları da sizi de Allah rızıklandırır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. – Ankebut, 60) ayeti de rızkı tedarik edemeyen, aciz ve iktidarsız olan zayıf biçarelerin rızıklarını umulmadık yerden, belki gayptan belki hiçten –mesela, denizin dibindeki böceklere hiçten ve bütün yavrulara umulmadık yerlerden ve bütün hayvanlara her baharda adeta sırf gayptan– nafakalarını bilfiil kefil olarak görerek vermekle; sebeplere tapan insanlara dahi sebepler perdesi altında yine O veriyor diye ispat ve ilan ettiği gibi; pek çok Kur’an ayetleri ve hadsiz kâinat şahitleri, ittifakla her bir canlının bir tek Rezzak-ı Zülcelal’in Rahimiyeti ile beslendiklerini gösteriyorlar.

Evet, bir nevi rızık isteyen ağaçlar iktidarsız ve ihtiyarsız olduklarından onlar, yerlerinde tevekkülle dururken rızıkları onlara koşup gelmesi ve aciz yavruların nafakaları hayret numune tulumbacıklardan ağızlarına akması ve o yavrulara bir parça iktidar ve azıcık bir ihtiyar gelmesiyle süt kesilmesi, hususan insan yavrularına analarının şefkatleri yardımcı verilmesi, açıklıkla ispat eder ki helal rızık, iktidar ve ihtiyar ile orantılı değildir belki tevekkül veren zayıflık ve acze nispeten geliyor.

Çoğunlukla hüsran sebebi olan hırsı tahrik eden iktidar ve ihtiyar ve zekâ, bir kısım büyük ediplerde o edipleri bir nevi dilenciliğe kadar sevk ettiği gibi; zekâsız, kaba, çok sıradan adamların tevekkülvari iktidarsızlıkları dahi onları zenginliğe ulaştırması ve كَمْ عَالِمٍ عَالِمٍ اَعْيَتْ مَذَاهِبُهُ وَ جَاهِلٍ جَاهِلٍ تَلْقَاهُ مَرْزُوقًا (Nice âlim vardır ki, geçim yolları ona zorlaşmıştır. Ve nice cahil vardır ki, onu rızıklanmış bulursun) atasözü olması ispat eder ki helal rızık, iktidar ve ihtiyar kuvvetiyle kazanılmaz, buldurulmaz. Belki çalışmasını ve gayretini kabul eden bir merhamet tarafından verilir ve ihtiyacına acıyan bir şefkat tarafından ihsan edilir. Fakat rızık ikidir:

  • Biri: Yaşamak için hakiki ve fıtri rızıktır ki Rabbani taahhüt altındadır. Hatta o kadar muntazamdır ki bedende yağ vesaire suretinde depolanan fıtri rızık, hiç olmazsa yirmi günden fazla bir şey yemeden yaşatır, hayatını devam ettirir. Demek, yirmi otuz günden evvel ve bedende depolanan fıtri rızkı bitmeden görünüşte açlıktan vefat edenler, rızıksızlıktan değil belki kötü alışkanlıktan ve âdeti terkten kaynaklanan bir hastalıktan vefat ederler.
  • İkinci kısım rızık: Alışkanlık, israf ve kötüye kullanmalar ile tiryaki olup zaruret hükmüne geçen mecazi ve suni rızıktır. Bu kısım ise Rabbani taahhüt altında değil belki ihsana tabidir. Kah verir kah vermez.

Bu ikinci rızıkta, bahtiyar odur ki saadet ve lezzet kaynağı olan iktisat ve kanaatle helal çalışmayı, bir nevi ibadet ve rızık için bir fiili dua bilerek teşekkür ederek ve minnettarane o ihsanı kabul edip hayatını saadetle geçirir.

Ve bedbaht odur ki mutsuzluk ve zarar ve elem kaynağı olan israf ve hırs ile helal çalışmayı bırakarak, her kapıya başvurup tembelce ve zalimce ve şikâyet ederek hayatını geçirir, belki öldürür.

Nasıl ki mide bir rızık ister, öyle de kalp ve ruh ve akıl ve göz ve kulak ve ağız gibi insanın latifeleri ve duyguları dahi Rezzak-ı Rahîm’den rızıklarını isterler ve teşekkür ederek alırlar. Her birisine ayrı ayrı ve onlara layık ve onları memnun ve lezzetlendiren rızıkları, rahmet hazinesinden ihsan edilir. Belki Rezzak-ı Rahîm, onlara daha geniş rızık vermek için göz ve kulak, kalp ve hayal ve akıl gibi o latifelerin her birisini, rahmet hazinesinin birer anahtarı hükmünde yaratmış.

Mesela göz, kâinat yüzündeki güzellik ve cemal gibi kıymettar cevher hazinelerinin bir anahtarı olduğu gibi diğerleri dahi her biri birer âlemin anahtarı olur, iman ile istifade eder.

Yine konumuza dönüyoruz.

Bu kâinatı yaratan Zat-ı Kadîr-i Hakîm, nasıl ki kâinattan hayatı kapsamlı bir özet olarak yaratıp bütün maksatlarını ve isimlerinin cilvelerini onda topluyor. Öyle de hayat âleminde dahi rızkı bir kapsamlı işler merkezi yaparak, iştah ihtiyacını ve rızık zevkini canlılarda yaratarak kâinatın yaratılışının en önemli bir gayesi ve bir hikmeti olan daimi ve külli bir teşekkür ve minnettarlık ve tapınma ile Rablığına ve sevdirmesine karşı karşılık verdiriyor.

Mesela, çok geniş olan Rabbani memleketin her tarafını, hususan melekler ve ruhaniler ile gökleri ve ruhlar ile gayb âlemini şenlendirdiği gibi; maddi âlemi dahi hususan hava ve yeri, her vakit ve her tarafını ruh sahiplerinin, hususan kuşların ve kuşçukların vücutlarıyla şenlendirmek ve ruhlandırmak hikmetiyle; rızık ihtiyacı ve rızkın zevki pek kuvvetli bir kamçı olarak hayvanları ve insanları rızık peşinde koşturmakla tahrik ederek tembellikten ve ataletten kurtarıp gezdirmesi, Rablık işlerinin bir hikmetidir. Eğer bu hikmet gibi mühim hikmetler olmasa idi, ağaçların erzakını onlara koşturduğu gibi hayvanların da belirlenmiş olan tayınlarını onlara zahmetsiz bir surette fıtri hacetlerini koşturacaktı.

Rahim ve Rezzak isminin cemallerini ve birliğe şahitliklerini tam görmek için zemin yüzünü birden kuşatıp görecek bir göz bulunsa; kış sonunda erzakları bitmek üzere olan hayvan kafilelerine, gaybi imdat ve Rahmani ihsan olarak bitkilerin ellerine verilen ve ağaçların başlarına konulan ve annelerin sinelerine takılan ve sırf gaybi rahmet hazinesinden gayet leziz ve gayet çok ve gayet çeşitli yiyecekleri ve nimetleri gönderen Rezzak-ı Rahîm’in bu şefkat cilvesinde ne kadar şirin bir güzellik, ne kadar tatlı bir cemal bulunduğunu görecek ve ondan bilecek ki:

Bir tek elmayı yapıp bir adama hakiki bir rızık olarak nimet vererek veren, yalnız öyle bir zat yapar, verir ki; mevsimleri, gece ve gündüzleri çevirir ve yerküreyi bir ticaret gemisi gibi gezdirerek mevsimlerin ürünlerini onunla zemindeki muhtaç misafirlerine getirir. Çünkü o elmanın yüzünde bulunan yaratılış sikkesi ve hikmet mührü ve Samediyet turası ve rahmet mührü, bütün elmalarda ve diğer meyvelerde ve bütün bitki ve hayvanlarda bulunduğundan; o tek elmanın hakiki maliki ve sanatkârı, elbette ve herhalde o elmanın benzerleri ve hemcinsi ve kardeşleri olan bütün yer sakinlerinin ve onun bahçesi olan koca zeminin ve onun fabrikası olan ağacının ve onun tezgâhı olan mevsiminin ve onun terbiyegâhı olan bahar ve yazın Malik-i Zülcelal’i ve Hâlık-ı Zülcemal’i olacak, başka olamaz.

Demek, her bir meyve öyle bir vahdet (birlik) mührüdür ki; onun ağacı olan arzın ve onun bahçesi olan kâinat kitabının kâtibini ve sanatkârını bildirir ve birliğini gösterir ve meyveler adedince birlik fermanının mühürlendiğine işaret eder.

Risaletü’n-Nur, Rahîm ismi ve Hakîm isminin mazharı olduğundan Risaletü’n-Nur’un çok parçalarında, rahmet hakikatinin çok parıltılarını ve çok sırlarını beyan ve ispat ettiğinden ona havale ile bu pek büyük hazineden halimin müsaadesizliği cihetiyle bu kısa işaretle yetinildi.

İşte bizim seyyah diyor ki: Elhamdülillah her yerde aradığım ve her şeyden sorduğum Yaratıcımın ve Malikimin varlığının zorunluluğuna ve birliğine şahitlik eden otuz üç hakikati gördüm ve dinledim. Her bir hakikat, güneş gibi parlak, karanlık bırakmaz; dağ gibi kuvvetli ve sarsılmaz. Ve her biri gerçekleşmesiyle varlığına gayet kesin şahitlik eder ve kuşatmasıyla birliğine gayet açık delalet eder. Ve diğer iman rükünlerini dahi içinde kuvvetli ispat etmekle beraber; toplam hakikatlerin icmaı ve ittifakı, imanımızı taklitten tahkike ve tahkikten ilmelyakine ve ilmelyakinden aynelyakine ve aynelyakinden hakkalyakine ulaştırıyor.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى

(Hamd Allah’a mahsustur, bu Rabbimin fazlındandır.)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

(Bizi buna hidayet eden Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi hidayete erdirmeseydi, biz hidayeti bulamazdık. Andolsun ki Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişlerdir. – Araf, 43)

İşte bu meraklı seyyahın bu üçüncü menzilde müşahede ettiği dört muazzam hakikatlerden aldığı iman nurlarına gayet kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın ikinci babında üçüncü menzilin hakikatlerine dair şöyle denilmiş:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وَحْدَتِهٖ فٖى وُجُوبِ وُجُودِهٖ مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْفَتَّاحِيَّةِ بِفَتْحِ الصُّوَرِ لِاَرْبَعِ مِاَةِ اَلْفِ نَوْعٍ مِنْ ذَوِى الْحَيَاةِ الْمُكَمَّلَةِ بِلَا قُصُورٍ بِشَهَادَةِ فَنِّ النَّبَاتِ وَ الْحَيَوَانِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقٖيقَةِ الرَّحْمَانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِلَا نُقْصَانٍ بِالْمُشَاهَدَةِ وَ الْعَيَانِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ حَقٖيقَةِ الْاِدَارَةِ الْمُحٖيطَةِ لِجَمٖيعِ ذَوِى الْحَيَاةِ وَ الْمُنْتَظَمَةِ بِلَا خَطَاءٍ وَ لَا نُقْصَانٍ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الرَّحٖيمِيَّةِ وَ الْاِعَاشَةِ الشَّامِلَةِ لِكُلِّ الْمُرْتَزِقٖينَ الْمُقَنَّنَةِ فٖى كُلِّ وَقْتِ الْحَاجَةِ بِلَا سَهْوٍ وَ لَا نِسْيَانٍ ۞ جَلَّ جَلَالُ رَزَّاقِهَا الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ الْحَنَّانِ الْمَنَّانِ وَ عَمَّ نَوَالُهُ وَ شَمِلَ اِحْسَانُهُ وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ

(Özet Meali: Varlığı zorunlu, Vahid ve Ehad olan Allah’tan başka ilah yoktur. Botanik ve zooloji ilminin şahitliğiyle, kusursuz ve mükemmel dört yüz bin canlı türünün suretlerini açmakla Fettahiyet (Açma) hakikatinin kuşatıcılığının büyüklüğünün müşahedesi O’nun birliğine ve varlığının zorunluluğuna delalet eder… Ve yine noksansız, düzenli, geniş Rahmaniyet hakikatinin müşahedesi… Ve yine bütün canlıları kuşatan hatasız ve noksansız İdare hakikatinin büyüklüğünün müşahedesi… Ve yine bütün rızıklananları kapsayan, her ihtiyaç vaktinde şaşırmadan ve unutmadan kanunla belirlenmiş Rahimiyet ve Besleme hakikatinin kuşatıcılığının büyüklüğünün müşahedesi… O rızık verici Rahman, Rahim, Hannan, Mennan’ın celali yücedir. Lütfu yaygın, ihsanı şamildir. O’ndan başka ilah yoktur.)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

(Seni tenzih ederiz! Senin bize öğrettiğinden başka bizim bir ilmimiz yoktur. Şüphesiz sen Alîm’sin, Hakîm’sin.)

يَا رَبِّ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ يَا اَللّٰهُ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحٖيمُ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖ اَجْمَعٖينَ بِعَدَدِ جَمٖيعِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَضْرُوبِ تِلْكَ الْحُرُوفُ فٖى عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ جَمٖيعِ عُمْرِنَا فِى الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ مَعَ ضَرْبِ مَجْمُوعِهَا فٖى ذَرَّاتِ وُجُودٖى فٖى مُدَّةِ حَيَاتٖى وَاغْفِرْلٖى وَلِمَنْ يُعٖينُنٖى فٖى نَشْرِ رَسَائِلِ النُّورِ وَكِتَابَتِهَا بِصَدَاقَةٍ بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا وَ لِاٰبَائِنَا وَلِسَادَاتِنَا وَشُيُوخِنَا وَ لِاَخَوَاتِنَا وَاِخْوَانِنَا وَلِطَلَبَةِ رِسَالَةِ النُّورِ الصَّادِقٖينَ وَبِالْخَاصَّةِ لِمَنْ يَكْتُبُ وَيَسْتَنْسِخُ هٰذِهِ الرِّسَالَةَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ اٰمٖينَ

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

(Ya Rabbi! Bismillahirrahmanirrahim hakkı için, Ya Allah, Ya Rahman, Ya Rahim! Efendimiz Muhammed’e, bütün aline ve ashabına salat ve selam et. Risale-i Nur’un bütün harflerinin sayısınca; bu harflerin dünya ve ahiretteki bütün ömrümüzün dakikalarının aşireleriyle (onda birleriyle) çarpımı adedince; ve bunların toplamının hayatım müddetince vücudumun zerreleriyle çarpımı adedince… Ve beni ve Risale-i Nur’un yayılmasında ve yazılmasında sadakatle bana yardım edenleri, bu salatların her biriyle bağışla. Babalarımızı, efendilerimizi, şeyhlerimizi, kız kardeşlerimizi, erkek kardeşlerimizi, sadık Risale-i Nur talebelerini ve özellikle bu risaleyi yazan ve çoğaltanları rahmetinle bağışla ey Erhamurrahimin. Amin.

Dualarının sonu “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” demektir.)

İhtar:

Bu risalenin ortaya çıkış yeri olan şu memleket muhitinde Risale-i Nur’un diğer risaleleri bulunmadığından ve ihtiyarsız olarak burada telif edildiğinden; Âyetü’l-Kübra gibi risalelerde, zahiri bir tekrar suretinde başka Sözlerin ve Lem’aların bir kısım mühim meseleleri zikredilmiş ve buralardaki şakirtlere nispeten her biri birer küçük Risale-i Nur hükmüne geçmek hikmetiyle böyle yazdırılmış.

Bu taslağın birinci temize çekilişi bir mübarek zat tarafından oldu. O zatın tevafuktan haberi yokken yazdığı nüshada, kayda layık şöyle latif ve manidar bir tevafuk gördük ki: O nüshanın satırları başında “Elif”ler altı yüz altmış altı olarak yazılmıştır.

Bu hal ise Hz. İmam-ı Ali (r.a.) tarafından bu hususi risaleye verilen “Âyetü’l-Kübra” namının cifir ve ebced makamı olan altı yüz altmış altı adedine tam tamına uygunluğu ve mutabakatı ile bu risalenin bu nama liyakatini gösterir. Hem Kur’an ayetlerinin adedi olan altı bin altı yüz altmış altının dört mertebesinden üç mertebesine tevafuku dahi bu risalenin, ayetlerin bir parıltısı olduğuna bir işarettir diye telakki ettik.

Said Nursî

Bugünlerde, manevi bir konuşmada bir soru ve cevabı dinledim. Size bir özetini beyan edeyim:

Biri dedi: Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük yığınakları ve külli teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en inatçı bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken neden bu derece hararetle daha yeni yığınak yapıyor?

Ona cevaben dediler: “Risale-i Nur, yalnız bir cüzi tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki külli bir tahribatı ve İslamiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan kuşatıcı bir kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususi bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri hazırlanan ve biriken bozgunculuk aletleri ile dehşetli yaralanan genel kalbi ve kamuoyunu ve genel olarak herkesin ve özellikle müminlerin avamının dayanak noktaları olan İslami esasların ve akımların ve şiarların kırılması ile bozulmaya yüz tutan genel vicdanı, Kur’an’ın mucizeliğiyle ve geniş yaralarını Kur’an’ın ve imanın ilaçları ile tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle külli ve dehşetli tahribata ve yaralara, hakkalyakin derecesinde, dağlar kuvvetinde deliller, cihazlar ve bin tiryak (ilaç) özelliğinde denenmiş ilaçlar ve hadsiz devalar bulunmak gerektir ki bu zamanda Mucizeli Beyan Kur’an’ın manevi mucizeliğinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde ilerlemeye ve inkişafa sebeptir” diye uzun bir konuşma cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum.

Said Nursî

[1] Haşiye: Evet İmam-ı Ali’nin (ra) Âyetü’l-Kübra hakkında verdiği haberi, tam tamına Denizli hadisesi tasdik etti. Çünkü bu risalenin gizli basımı hapsimize bir vesile oldu ve onun kutsi ve çok kuvvetli hakikatinin galebesi, beraat ve kurtuluşumuza önemli bir sebep oldu. Ve İmam-ı Ali’nin (ra) gaybi kerametini gözlere de gösterdi ve hakkımızdaki “Ve Âyetü’l-Kübra hürmetine beni ani ölümden/beladan emin kıl” duasının kabulünü ispat etti.

[2] İhtar: Birinci Makam’da geçen otuz üç tevhid mertebesini bir parça izah etmek isterdim. Fakat şimdiki vaziyetim ve halimin müsaadesizliği cihetiyle, yalnız gayet özet delillerine ve mealinin tercümesine yetinmeye mecbur oldum. Risale-i Nur’un otuz, belki yüz risalelerinde bu otuz üç mertebe, delilleriyle, ayrı ayrı tarzlarda, her bir risalede bir kısım mertebeler beyan edildiğinden tafsili onlara havale edilmiş.

[3] Haşiye: Zaman ispat etti ki o adam, adam değil, Risale-i Nur’dur. Belki keşif ehli, Risale-i Nur’u ehemmiyetsiz olan tercümanı ve yayıncısı suretinde –keşiflerinde– müşahede etmişler “bir adam” demişler.

Lügatçeli Metin

(Lügatçe bu alana manuel olarak eklenecek…)

Risale-i Nur Külliyatından

Yedinci Şuâ

Âyetü’l-Kübra

Mühim bir ihtar ve bir ifade-i meram

Bu ehemmiyetli risalenin herkes her bir meselesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil belki elleri uzun olanların hisseleri de var.

Bu risalenin fehmini işkâl eden beş sebep var:

Birincisi: Ben kendi müşahedatımı kendi fehmime göre ve kendim için yazdım. Sair kitaplar gibi başkalarının fehmine ve telakkisine göre yazmadım.

İkincisi: İsm-i a’zam cilvesiyle tevhid-i hakiki a’zamî bir surette yazıldığından, meseleleri hem gayet geniş hem gayet derin ve bazen çok uzun olduğundan herkes birden ihata edemez.

Üçüncüsü: Her bir mesele büyük ve uzun bir hakikat olması sebebiyle, hakikati parçalamamak için bazen bir sahife veya bir yaprak bir tek cümle olur. Bir tek delil hükmünde çok mukaddimat bulunur.

Dördüncüsü: Ekser meselelerinin her birisinin pek çok delilleri ve hüccetleri bulunduğundan bazen on, bazen yirmi delili bir tek bürhan yapmak cihetiyle mesele uzunlaşır; kısa fehimler kavramaz.

Beşincisi: Ben ramazanın feyziyle bu risalenin nurlarına mazhar olmaklığımla beraber, birkaç cihette halim perişan ve birkaç hastalıkla vücudum sarsıldığı bir zamanda acele yazılıp birinci müsvedde ile iktifa edildi. Hem yazdığım vakit, irade ve ihtiyarım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeyi muvafık görmediğim için bir parça fehmi işkâl edecek bir vaziyet aldı. Hem Arabî fıkralar içine çok girdi. Hattâ Birinci Makam baştan başa Arabî olduğundan içinden çıkarıldı, müstakil yazıldı.

Medar-ı kusur ve işkâl olan bu beş sebeple beraber, bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki İmam-ı Ali (ra) keramat-ı gaybiyesinde bu risaleye “Âyet-i Kübra” ve “Asâ-yı Musa” namlarını vermiş. Risale-i Nur’un risaleleri içinde buna hususi bakıp nazar-ı dikkati celbetmiş. (*[1]) “El-Âyetü’l-Kübra”nın bir hakiki tefsiri olan bu Âyetü’l-Kübra Risalesi, Hazret-i İmam’ın (ra) tabirince “Asâ-yı Musa” namında “Yedinci Şuâ” kitabıdır.

Bu “Yedinci Şuâ” bir mukaddime ve iki makamdır. Mukaddimesi dört mesele-i mühimmeyi, Birinci Makamı Âyet-i Kübra’nın tefsirinden Arabî kısmını, İkinci Makamı onun bürhanlarını ve tercümesini ve mealini beyan ederler.

Bu gelen mukaddime lüzumundan fazla izah edilmekle beraber, bir derece uzun olması ihtiyarsız olmuştur. Demek, ihtiyaç var ki öyle yazdırıldı. Belki de bir kısım insanlar bu uzunu kısa görürler.

Said Nursî

*

Mukaddime

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Bu âyet-i uzmanın sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı kâinat’ı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billahtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.

Evet, fıtraten daimî bir hayat ve ebedî yaşamak isteyen ve hadsiz emelleri ve nihayetsiz elemleri bulunan bîçare insana, elbette o hayat-ı ebediyenin üssü’l-esası ve anahtarı olan iman-ı billah ve marifetullah ve vesilelerinden başka olan şeyler ve kemalâtlar, o insana nisbeten aşağıdır. Belki çoğunun kıymetleri yoktur.

Risale-i Nur’da bu hakikat kuvvetli bürhanlarla ispat edildiğinden, bu hakikati Risale-i Nur’a havale ederek yalnız o yakîn-i imanîyi bu asırda sarsan ve tereddüt veren iki vartayı dört mesele içinde beyan ederiz.

Birinci vartadan çare-i necat

İki meseledir.

Birinci Mesele: Otuz Birinci Mektup’un On Üçüncü Lem’a’sında tafsilen ispat edildiği gibi umumî meselelerde ispata karşı nefyin kıymeti yoktur ve kuvveti pek azdır.

Mesela, ramazan-ı şerifin başında hilâli görmek hususunda, iki âmî şahit hilâli ispat etseler ve binlerle eşraf ve âlimler “Görmedik.” deyip nefyetseler onların nefiyleri kıymetsiz ve kuvvetsizdir. Çünkü ispatta birbirine kuvvet verir, birbirine tesanüd ve icma var. Nefiyde ise bir olsa bin olsa farkları yoktur; herkes kendi başına kalır, infiradî olur.

Çünkü ispat eden harice bakar ve nefsü’l-emre göre hükmeder. Mesela, misalimizde olduğu gibi biri dese: “Gökte ay vardır.” Diğer arkadaşı parmağını oraya basar, ikisi birleşip kuvvetleşirler.

Nefiy ve inkârda ise nefsü’l-emre bakmaz ve bakamaz. Çünkü “Hususi olmayan ve has bir yere bakmayan bir nefiy ispat edilmez.” meşhur bir düsturdur. Mesela, bir şeyi dünyada var diye ben ispat etsem, sen de “Dünyada yok.” desen; benim bir işaretimle kolayca ispat edilebilen o şeyin sen nefyini yani ademini ispat etmek için bütün dünyayı aramak ve taramak ve göstermek, belki geçmiş zamanların her tarafını dahi görmek lâzım geliyor. Sonra “Yoktur, vuku bulmamıştır.” diyebilirsin.

Madem nefiy ve inkâr edenler nefsü’l-emre bakmazlar, belki kendi nefislerine ve akıllarına ve gözlerine bakıp hükmediyorlar. Elbette birbirine kuvvet veremezler ve zahîr olmazlar. Çünkü görmeye ve bilmeye mani olan perdeler, sebepler ayrı ayrıdırlar. Herkes “Ben görmüyorum, benim yanımda ve itikadımda yoktur.” diyebilir. Yoksa “Vakide yoktur.” diyemez. Eğer dese hususan umum kâinata bakan iman meselelerinde dünya kadar büyük bir yalan olur ki doğru diyemez ve doğrultulmaz.

Elhasıl, ispatta netice birdir, vâhiddir, tesanüd olur. Nefiyde ise bir değildir, müteaddiddir. Ya “yanımda ve nazarımda” veya “itikadımda” gibi kayıtların herkese göre taaddüdü ile neticeler dahi taaddüd eder, daha tesanüd olmaz.

İşte bu hakikat noktasında imana karşı gelen kâfirlerin ve münkirlerin kesretinin ve zahiren çokluğunun kıymeti yoktur. Ve mü’minin yakînine ve imanına hiç tereddüt vermemek lâzım iken bu asırda Avrupa feylesoflarının nefiy ve inkârları, bir kısım bedbaht meftunlarına tereddüt verip yakînlerini izale ve saadet-i ebediyelerini mahvetmiş. Ve insandan her günde otuz bin adama isabet eden ölümü, mevt ve eceli bir terhis manasından çıkarıp idam-ı ebedî suretine çevirmiş. Kapısı kapanmayan kabir, daima idamını o münkire ihtar etmekle, lezzetli hayatını elîm elemlerle zehirliyor. İşte, iman ne kadar büyük bir nimet ve hayatın hayatı olduğunu anla!

İkinci Mesele: Bir fennin veya bir sanatın medar-ı münakaşa olmuş bir meselesinde, o fennin ve o sanatın haricindeki adamlar ne kadar büyük ve âlim ve sanatkâr da olsalar sözleri onda geçmez, hükümleri hüccet olmaz; o fennin icma-ı ulemasına dâhil sayılmazlar.

Mesela büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedavisinde bir küçük tabip kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa maddiyatta çok tevaggul eden ve gittikçe maneviyattan tebâud eden ve nura karşı gabileşen ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir feylesofun münkirane sözü, maneviyatta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.

Acaba yerde iken arş-ı a’zamı temaşa eden, hârika bir deha-yı kudsî sahibi olan ve doksan sene maneviyatta terakki edip çalışan ve hakaik-i imaniyeyi ilmelyakîn, aynelyakîn hattâ hakkalyakîn suretinde keşfeden Şeyh-i Geylanî (ks) gibi yüz binler ehl-i hakikatin ittifak ettikleri tevhidî ve kudsî ve manevî meselelerde, maddiyatın en dağınık ve kesretin en cüz’î teferruatına dalan ve sersemleşen ve boğulan feylesofların sözleri kaç para eder ve inkârları ve itirazları, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin sesi gibi sönük olmaz mı?

Hakaik-i İslâmiyeye zıddiyet gösterip mübareze eden küfrün mahiyeti bir inkârdır, bir cehildir, bir nefiydir. Sureten ispat ve vücudî görülse de manası ademdir, nefiydir.

İman ise ilimdir, vücudîdir, ispattır, hükümdür. Her bir menfî meselesi dahi bir müsbet hakikatin unvanı ve perdesidir.

Eğer imana karşı mübareze eden ehl-i küfür, gayet müşkülat ile menfî itikadlarını kabul-ü adem ve tasdik-i adem suretinde ispat ve kabul etmeye çalışsalar o küfür, bir cihette yanlış bir ilim ve hata bir hüküm sayılabilir. Yoksa irtikâbı çok kolay olan yalnız adem-i kabul ve inkâr ve adem-i tasdik ise cehl-i mutlaktır, hükümsüzlüktür.

Elhasıl, itikad-ı küfriye iki kısımdır:

Birisi: Hakaik-i İslâmiyeye bakmıyor. Kendine mahsus yanlış bir tasdik ve bâtıl bir itikad ve hata bir kabuldür ve zalim bir hükümdür. Bu kısım bahsimizden hariçtir. O bize karışmaz, biz de ona karışmayız.

İkincisi: Hakaik-i imaniyeye karşı çıkar, muaraza eder. Bu dahi iki kısımdır:

Birisi: Adem-i kabuldür. Yalnız ispatı tasdik etmemektir. Bu ise bir cehildir, bir hükümsüzlüktür ve kolaydır. Bu da bahsimizden hariçtir.

İkincisi: Kabul-ü ademdir. Kalben, ademini tasdik etmektir. Bu kısım ise bir hükümdür, bir itikaddır, bir iltizamdır. Hem iltizamı için nefyini ispat etmeye mecburdur.

Nefiy dahi iki kısımdır:

Birisi: “Has bir mevkide ve hususi bir cihette yoktur.” der. Bu kısım ise ispat edilebilir. Bu kısım da bahsimizden hariçtir.

İkinci kısım ise: Dünyaya ve kâinata ve âhirete ve asırlara bakan imanî ve kudsî ve âmm ve muhit olan meseleleri nefiy ve inkâr etmektir. Bu nefiy ise –birinci meselede beyan ettiğimiz gibi– hiçbir cihetle ispat edilmez. Belki kâinatı ihata edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temaşa edecek bir nazar lâzımdır, tâ o gibi nefiyler ispat edilebilsin.

İkinci varta ve çare-i necat

Bu dahi iki meseledir:

Birincisi: Azamet ve kibriya ve nihayetsizlik noktasında, ya gaflete veya masiyete veya maddiyata dalmak sebebiyle darlaşan akıllar, azametli meseleleri ihata edemediklerinden bir gurur-u ilmî ile inkâra saparlar ve nefyederler. Evet, o manen sıkışmış ve kurumuş akıllarına ve bozulmuş ve maneviyatta ölmüş olan kalplerine, çok geniş ve derin ve ihatalı olan imanî meseleleri sığıştıramadıklarından, kendilerini küfre ve dalalete atarlar, boğulurlar.

Eğer dikkatle kendi küfürlerinin içyüzüne ve dalaletlerinin mahiyetine bakabilseler görecekler ki imanda bulunan makul ve lâyık ve lâzım olan azamete karşı, yüz derece muhal ve imkânsızlık ve imtina o küfrün altında ve içindedir.

Risale-i Nur yüzer mizan ve muvazenelerle, bu hakikati “İki kere iki dört eder.” derecesinde kat’î ispat etmiş. Mesela, Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücudunu ve ezeliyetini ve ihatalı sıfatlarını azametleri için kabul edemeyen adam, ya hadsiz mevcudata, belki nihayetsiz zerrelere, o vücub-u vücudu ve ezeliyeti ve uluhiyet sıfatlarını vermekle küfrünü itikad edebilir. Veyahut ahmak sofestaîler gibi hem kendini hem kâinatın vücudunu inkâr ve nefyetmekle akıldan istifa etmelidir.

İşte bunun gibi bütün hakaik-i imaniye ve İslâmiye, kendilerinin şe’nleri ve muktezaları olan azamete istinad ederek, karşılarındaki küfrün dehşetli muhalatından ve vahşetli hurafatından ve zulmetli cehalatından kurtarıp kemal-i iz’an ve teslimiyetle selim kalplerde ve müstakim akıllarda yerleşirler.

Evet, ezan ve namaz gibi ekser şeair-i İslâmiyede kesretle اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ۞ اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ azamet ve kibriyasını her vakit ilanı hem اَلْعَظَمَةُ اِزَارٖى وَ الْكِبْرِيَاءُ رِدَائٖى hadîs-i kudsînin fermanı hem “Cevşenü’l-Kebir” münâcatının seksen altıncı ukdesinde:

يَا مَنْ لَا مُلْكَ اِلَّا مُلْكَهُ ۞ يَا مَنْ لَا يُحْصِى الْعِبَادُ ثَنَائَهُ ۞ يَا مَنْ لَا تَصِفُ الْخَلَائِقُ جَلَالَهُ ۞ يَا مَنْ لَا تَنَالُ الْاَوْهَامُ كُنْهَهُ ۞ يَا مَنْ لَا يُدْرِكُ الْاَبْصَارُ كَمَالَهُ ۞ يَا مَنْ لَا يَبْلُغُ الْاَفْهَامُ صِفَاتَهُ ۞ يَا مَنْ لَا يَنَالُ الْاَفْكَارُ كِبْرِيَائَهُ ۞ يَا مَنْ لَا يُحْسِنُ الْاِنْسَانُ نُعُوتَهُ ۞ يَا مَنْ لَا يَرُدُّ الْعِبَادُ قَضَائَهُ ۞ يَا مَنْ ظَهَرَ فٖى كُلِّ شَىْءٍ اٰيَاتُهُ ۞

سُبْحَانَكَ يَا لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ

diye olan gayet ârifane münâcat-ı Ahmediyenin (asm) beyanı gösteriyor ki azamet ve kibriya lüzumlu bir perdedir.

*

Âyetü’l-Kübra

Kâinattan hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatıdır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبٖيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلٖيمًا غَفُورًا

Bu âyet-i muazzama gibi pek çok âyât-ı Kur’aniye, bu kâinat Hâlık’ını bildirmek cihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevk ile mütalaa ettiği en parlak bir sahife-i tevhid olan semavatı en başta zikretmelerinden, en başta ona başlamak muvafıktır.

Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen her bir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârane bir ziyafetgâh ve gayet sanatkârane bir teşhirgâh ve gayet haşmetkârane bir ordugâh ve talimgâh ve gayet hayretkârane ve şevk-engizane bir seyrangâh ve temaşagâh ve gayet manidarane ve hikmet-perverane bir mütalaagâh olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu kitab-ı kebirin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken; en başta göklerin nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür: “Bana bak, aradığını sana bildireceğim!” der. O da bakar görür ki:

Bir kısmı arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece süratli yüz binler ecram-ı semaviyeyi direksiz, düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevka’l-had çabuk ve beraber gezdiren, yağsız söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lambaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilal çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden ve güneş ve kamerin vazifeleri gibi hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlukları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dairesindeki hesap rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke-i fıtrat ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren ve arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir surette hakiki ve hayalî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlukatına gösteren bir tezahür-ü rububiyet ve o rububiyet faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavziften mürekkeb bir hakikat, bu azameti ve ihatatı ile o semavat Hâlık’ının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve mevcudiyeti, semavatın mevcudiyetinden daha zahir bulunduğuna bilmüşahede şehadet eder manasıyla Birinci Makam’ın birinci basamağında

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهِ السَّمٰوَاتُ بِجَمٖيعِ مَا فٖيهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ التَّسْخٖيرِ وَ التَّدْبٖيرِ وَ التَّدْوٖيرِ وَ التَّنْظٖيمِ وَ التَّنْظٖيفِ وَ التَّوْظٖيفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ

denilmiştir.

*

Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i sema denilen ve mahşer-i acayip olan feza gürültü ile konuşarak bağırıyor: “Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin.” der. O misafir, onun ekşi fakat merhametli yüzüne bakar; müthiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:

Zemin ile âsuman ortasında muallakta durdurulan bulut, gayet hakîmane ve rahîmane bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahalisine âb-ı hayat getirir ve harareti (yani yaşamak ateşinin şiddetini) ta’dil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdadına yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi; birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczaları istirahate çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra “Yağmur başına arş!” emrini aldığı anda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.

Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar, görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmane ve kerîmane istihdam olunur ki güya o camid havanın şuursuz zerrelerinden her bir zerresi; bu kâinat Sultanı’ndan gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle; zeminin bütün nüfuslarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziya ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebatatın telkîhine vasıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest-i gaybî tarafından gayet şuurkârane ve alîmane ve hayat-perverane istihdam olunuyor.

Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O latîf ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmanî hediyeler ve vazifeler var ki güya rahmet, tecessüm ederek katreler suretinde hazine-i Rabbaniyeden akıyor manasında olduğundan yağmura “rahmet” namı verilmiştir.

Sonra şimşeğe bakar ve ra’dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki pek acib ve garib hizmetlerde çalıştırılıyorlar.

Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: Atılmış pamuk gibi bu camid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez. Belki gayet kadîr ve rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki bir iz bırakmadan gizlenir ve def’aten meydana çıkar, iş başına geçer. Ve gayet faal ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be-vakit cevv âlemini doldurup boşaltır. Ve mütemadiyen hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasına ve mahv ve ispat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine çevirir. Ve gayet lütufkâr ve ihsan-perver ve gayet keremkâr ve rububiyet-perver bir hâkim-i müdebbirin tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güya onlara acıyıp ağlayarak gözyaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet-i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler.

Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: Bu camid, hayatsız, şuursuz, mütemadiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zahirî suretiyle vücuda gelen yüz binler hakîmane ve rahîmane ve sanatkârane işler ve ihsanlar ve imdatlar bilbedahe ispat eder ki: Bu çalışkan rüzgârın ve bu cevval hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok, belki gayet Kadîr ve Alîm ve gayet Hakîm ve Kerîm bir âmirin emriyle hareket eder.

Güya her bir zerresi, her bir işi bilir ve o âmirin her bir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi hava içinde cereyan eden her bir emr-i Rabbanîyi dinler, itaat eder ki bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebatatın telkîhine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ve idaresine ve ateşsiz sefinelerin seyr ü seyahatine ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsaline ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidü’l-humuza (oksijen) gibi iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken, zemin yüzünde yüz binler tarzda bulunan Rabbanî sanatlarda kemal-i intizam ile bir dest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor, görüyorum.

Demek وَتَصْرٖيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ âyetinin tasrihiyle, rüzgârın tasrifiyle hadsiz Rabbanî hizmetlerde istimal ve bulutların teshiriyle hadsiz Rahmanî işlerde istihdam ve havayı o surette icad eden ancak Vâcibü’l-vücud ve Kādir-i külli şey ve Âlim-i külli şey bir Rabb-i Zülcelali ve’l-ikram’dır der, hükmeder.

Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince rahmanî cilveler ve reşhaları miktarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latîf ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halk ediliyor ki hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp birleştirip zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmane işlerde ve bilhassa zîhayatta çalıştırılan basit ve camid ve şuursuz müvellidü’l-mâ ve müvellidü’l-humuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküp eden bu su, yüz binlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve sanatlarda istihdam ediliyor. Demek, bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur ancak bir Rahman-ı Rahîm’in hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor ve nüzulüyle وَهُوَ الَّذٖى يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ âyetini maddeten tefsir ediyor.

Sonra ra’dı dinler ve berke (şimşeğe) bakar, görür ki: Bu iki hâdise-i acibe-i cevviye tam tamına وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهٖ ve يَكَادُ سَنَا بَرْقِهٖ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip muhtaçlara müjde ediyorlar.

Evet hiçten, birden hârika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nâr ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvari pamuk-misal ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garabetli vaziyetlerle baş aşağı gafil insanın başına tokmak gibi vuruyor: “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zatın hârika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar.” diye ihtar ediyorlar.

İşte bu meraklı yolcu, bu cevvde bulutu teshirden, rüzgârı tasriften, yağmuru tenzilden ve hâdisat-ı cevviyeyi tedbirden terekküp eden bir hakikatin yüksek ve aşikâr şehadetini işitir “Âmentü billah” der. Birinci Makam’ın ikinci mertebesinde

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ الْجَوُّ بِجَمٖيعِ مَا فٖيهِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ التَّسْخٖيرِ وَ التَّصْرٖيفِ وَ التَّنْزٖيلِ وَ التَّدْبٖيرِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ

fıkrası, bu yolcunun cevve dair mezkûr müşahedatını ifade eder. (İhtar[2])

*

Sonra o seyahat-i fikriyeye alışan o mütefekkir misafire, küre-i arz lisan-ı haliyle diyor ki: “Gökte, fezada, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!” O da bakar görür ki:

Arz meczup bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medar olan bir daireyi, haşr-i a’zamın meydanı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüz bin envaını bütün erzak ve levazımatlarıyla içine alıp feza denizinde kemal-i muvazene ve nizamla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefine-i Rabbaniyedir.

Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bablarındaki her bir sahifesi, binler âyâtıyla arzın Rabb’ini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sahife olan zîhayatın bahar faslında icad ve idaresine bakar, müşahede eder ki:

Yüz bin envaın hadsiz efradlarının suretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor ve gayet rahîmane terbiye ediliyor ve gayet mu’cizane bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip onları uçurmak suretiyle neşrettiriliyor ve gayet müdebbirane idare olunuyor ve gayet müşfikane iaşe ve it’am ediliyor ve gayet rahîmane ve rezzakane hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor. Her bahar bir vagon gibi hazine-i gaybdan yüz bin nevi et’ime ve levazımat, kemal-i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor.

Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve validelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki bilbedahe bir Rahman-ı Rahîm’in gayet müşfikane ve mürebbiyane bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu ispat eder.

Elhasıl, bu sahife-i hayatiye-i bahariye, haşr-i a’zamın yüz bin numunelerini ve misallerini göstermekle

فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ

âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi bu âyet dahi bu sahifenin manalarını mu’cizane ifade eder. Ve arzın bütün sahifeleriyle büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde ‌‌لَا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ dediğini anladı.

İşte, küre-i arzın yirmiden ziyade büyük sahifelerinden bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehadeti ile o yolcunun sair vecihlerin sahifelerindeki müşahedatı manasında olarak ve o müşahedatları ifade için Birinci Makam’ın üçüncü mertebesinde böyle denilmiş:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهِ الْاَرْضُ بِجَمٖيعِ مَا فٖيهَا وَ مَا عَلَيْهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ التَّسْخٖيرِ وَ التَّدْبٖيرِ وَ التَّرْبِيَةِ وَ الْفَتَّاحِيَّةِ وَ تَوْزٖيعِ الْبُذُورِ وَ الْمُحَافَظَةِ وَ الْاِدَارَةِ وَ الْاِعَاشَةِ لِجَمٖيعِ ذَوِى الْحَيَاةِ وَ الرَّحْمَانِيَّةِ وَ الرَّحٖيمِيَّةِ الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ

*

Sonra o mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenip ve manevî terakkiyatın miftahı olan marifeti ziyadeleşip ve bütün kemalâtın esası ve madeni olan iman-ı billah hakikati bir derece daha inkişaf edip manevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden; sema, cevv ve arzın mükemmel ve kat’î derslerini dinlediği halde هَلْ مِنْ مَزٖيدٍ deyip dururken denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârane cûş u hurûşla zikirlerini ve hazîn ve leziz seslerini işitir. Lisan-ı hal ve lisan-ı kāl ile: “Bize de bak, bizi de oku!” derler. O da bakar, görür ki:

Hayattarane mütemadiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istila etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp arz ile beraber gayet süratli bir surette bir senede yirmi beş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde; ne dağılırlar ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek, gayet kudretli ve azametli bir zatın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.

Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve ziynetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri ve tevellüdat ve vefiyatları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki bilbedahe bir Kadîr-i Zülcelal’in, bir Rahîm-i Zülcemal’in idare ve iaşesiyle olduğunu ispat eder.

Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve vâridat ve sarfiyatları o kadar hakîmane ve rahîmanedir; bilbedahe ispat eder ki bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahman-ı Zülcelali ve’l-ikram’ın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarf ediliyorlar ki “Dört nehir cennetten geliyorlar.” diye rivayet edilmiş. Yani zahirî esbabın pek fevkinde olduklarından, manevî bir cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir.

Mesela, Mısır’ın kumistanını bir cennete çeviren Nil-i Mübarek; cenup tarafından “Cebel-i Kamer” denilen bir dağdan mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa o dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Vâridatı ise o mıntıka-i harrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvazene-i vâsiayı muhafaza edemediğinden o Nil-i Mübarek, âdet-i arziye fevkinde bir gaybî cennetten çıkıyor diye rivayeti gayet manidar ve güzel bir hakikati ifade ediyor.

İşte deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlerinin ve şehadetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu bi’l-icma denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle ‌‌لَا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ der ve bu şehadete denizler mahlukatı adedince şahitler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umum şehadetlerini irade ederek ifade etmek manasında Birinci Makam’ın dördüncü mertebesinde

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ جَمٖيعُ الْبِحَارِ وَ الْاَنْهَارِ بِجَمٖيعِ مَا فٖيهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ التَّسْخٖيرِ وَ الْمُحَافَظَةِ وَ الْاِدِّخَارِ وَ الْاِدَارَةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ

denilmiş.

*

Sonra dağlar ve sahralar, seyahat-i fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar “Sahifelerimizi de oku!” diyorlar. O da bakar, görür ki:

Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler, akılları hayret içinde bırakır. Mesela, dağların zeminden emr-i Rabbanî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılabat-ı dâhiliyeden neş’et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek zemin, o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlerini bozmuyor.

Demek, nasıl ki sefineleri sarsıntıdan vikaye ve muvazenelerini muhafaza için onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de dağlar, zemin sefinesine bu manada hazineli direkler olduklarını, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا ۞ وَاَلْقَيْنَا فٖيهَا رَوَاسِىَ ۞ وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَا gibi çok âyetlerle ferman ediyor.

Hem mesela, dağların içinde zîhayata lâzım olan her nevi menbalar, sular, madenler, maddeler, ilaçlar o kadar hakîmane ve müdebbirane ve kerîmane ve ihtiyatkârane iddihar ve ihzar ve istif edilmiş ki bilbedahe kudreti nihayetsiz bir Kadîr’in ve hikmeti nihayetsiz bir Hakîm’in hazineleri ve ambarları ve hizmetkârları olduklarını ispat ederler diye anlar.

Ve sahra ve dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sairlerini kıyas edip dağların ve sahraların umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri şehadeti ve söyledikleri ‌‌لَا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahralar genişliğinde ve büyüklüğünde görür “Âmentü billah” der.

İşte bu manayı ifade için Birinci Makam’ın beşinci mertebesinde

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ جَمٖيعُ الْجِبَالِ وَ الصَّحَارٰى بِجَمٖيعِ مَا فٖيهَا وَ مَا عَلَيْهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْاِدِّخَارِ وَ الْاِدَارَةِ وَ نَشْرِ الْبُذُورِ وَ الْمُحَافَظَةِ وَ التَّدْبٖيرِ الْاِحْتِيَاطِيَّةِ الرَّبَّانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْعَامَّةِ الْمُنْتَظَمَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ

denilmiş.

*

Sonra o yolcu, dağda ve sahrada fikriyle gezerken eşcar ve nebatat âleminin kapısı fikrine açıldı. Onu içeriye çağırdılar. “Gel dairemizde de gez, yazılarımızı da oku!” dediler. O da girdi, gördü ki:

Gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcar ve nebatatın envaları bi’l-icma beraber ‌لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyorlar gibi lisan-ı hallerinden anladı. Çünkü bütün meyvedar ağaç ve nebatlar; mizanlı ve fesahatli yapraklarının dilleriyle ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâgatlı meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihane şehadet getirdiklerine ve ‌‌لَا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ dediklerine delâlet ve şehadet eden üç büyük küllî hakikati gördü:

Birincisi: Pek zahir bir surette kasdî bir in’am ve ikram ve ihtiyarî bir ihsan ve imtinan manası ve hakikati her birisinde hissedildiği gibi, mecmuunda ise güneşin zuhurundaki ziyası gibi görünüyor.

İkincisi: Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan kasdî ve hakîmane bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmane bir tezyin ve tasvir manası ve hakikati, o hadsiz enva ve efradda gündüz gibi aşikâre görünüyor ve bir Sâni’-i Hakîm’in eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.

Üçüncüsü: O hadsiz masnuatın yüz bin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan suretleri; gayet muntazam, mizanlı, ziynetli olarak, mahdud ve ma’dud ve birbirinin misli ve basit ve camid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o iki yüz bin nevilerin farikalı ve intizamlı, ayrı ayrı, muvazeneli, hayattar, hikmetli, yanlışsız, hatasız bir vaziyette umum efradının suretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattir ki güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcudatı sayısınca o hakikati ispat eden şahitler var, diye bildi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْاٖيمَانِ dedi.

İşte bu mezkûr hakikatleri ve şehadetleri ifade manasıyla Birinci Makam’ın altıncı mertebesinde

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِجْمَاعُ جَمٖيعِ اَنْوَاعِ الْاَشْجَارِ وَ النَّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّاطِقَاتِ بِكَلِمَاتِ اَوْرَاقِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْفَصٖيحَاتِ وَ اَزْهَارِهَا الْمُزَيَّنَاتِ الْجَزٖيلَاتِ وَ اَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَلٖيغَاتِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْاِنْعَامِ وَ الْاِكْرَامِ وَ الْاِحْسَانِ بِقَصْدٍ وَ رَحْمَةٍ وَ حَقٖيقَةِ التَّمْيٖيزِ وَ التَّزْيٖينِ وَ التَّصْوٖيرِ بِاِرَادَةٍ وَ حِكْمَةٍ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلَالَةِ حَقٖيقَةِ فَتْحِ جَمٖيعِ صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُزَيَّنَاتِ الْمُتَبَايِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ مِنْ نُوَاتَاتٍ وَ حَبَّاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَعْدُودَةٍ

denilmiş.

*

Sonra seyahat-i fikriyede bulunan o meraklı ve terakki ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i marifet ve iman alıp gelirken hayvanat ve tuyûr âleminin kapısı hakikatbîn olan aklına ve marifet-aşina olan fikrine açıldı. Yüz bin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar “Buyurun!” dediler. O da girdi ve gördü ki:

Bütün hayvanat ve kuşların bütün nevileri ve taifeleri ve milletleri, bi’l-ittifak lisan-ı kāl ve lisan-ı halleriyle ‌‌لَا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ deyip zemin yüzünü bir zikirhane ve muazzam bir meclis-i tehlil suretine çevirmişler; her biri bizzat birer kaside-i Rabbanî, birer kelime-i Sübhanî ve manidar birer harf-i Rahmanî hükmünde Sâni’lerini tavsif edip hamd ü sena ediyorlar, vaziyetinde gördü. Güya o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvaları ve cihazları ve azaları ve âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallak ve Rezzaklarına şükür ve vahdaniyetine şehadet getirdiklerine kat’î delâlet eden üç muazzam ve muhit hakikatleri müşahede etti:

Birincisi: Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata havalesi mümkün olmayan hiçten hakîmane icad ve sanat-perverane ibda ve ihtiyarkârane ve alîmane halk ve inşa ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve ihya etmek hakikatidir ki zîruhlar adedince şahitleri bulunan bir bürhan-ı bâhir olarak, Zat-ı Hayy-ı Kayyum’un vücub-u vücuduna ve sıfât-ı seb’asına ve vahdetine şehadet eder.

İkincisi: O hadsiz masnûlarda birbirinden simaca farikalı ve şekilce ziynetli ve miktarca mizanlı ve suretçe intizamlı bir tarzdaki temyizden, tezyinden, tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki Kādir-i külli şey ve Âlim-i külli şey’den başka hiçbir şey, bu her cihetle binlerle hârikaları ve hikmetleri gösteren ihatalı fiile sahip olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimali yok.

Üçüncüsü: Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsur ve mahdud yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüz binler çeşit tarzlarda ve birer mu’cize-i hikmet mahiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve muvazeneli ve hatasız bir heyette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattir ki hayvanlar adedince senetler, deliller o hakikati tenvir eder.

İşte bu üç hakikatin ittifakıyla, hayvanların bütün envaı, beraber öyle bir ‌‌لَا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ deyip şehadet getiriyorlar ki güya zemin büyük bir insan gibi büyüklüğü nisbetinde ‌‌لَا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ diyerek semavat ehline işittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldı. Birinci Makam’ın yedinci mertebesinde bu mezkûr hakikatleri ifade manasıyla

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِتِّفَاقُ جَمٖيعِ اَنْوَاعِ الْحَيَوَانَاتِ وَ الطُّيُورِ الْحَامِدَاتِ الشَّاهِدَاتِ بِكَلِمَاتِ حَوَاسِّهَا وَ قُوَاهَا وَ حِسِّيَّاتِهَا وَ لَطَائِفِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْفَصٖيحَاتِ وَ بِكَلِمَاتِ جِهَازَاتِهَا وَ جَوَارِحِهَا وَ اَعْضَائِهَا وَاٰلَاتِهَا الْمُكَمَّلَةِ الْبَلٖيغَاتِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْاٖيجَادِ وَ الصُّنْعِ وَ الْاِبْدَاعِ بِالْاِرَادَةِ وَ حَقٖيقَةِ التَّمْيٖيزِ وَ التَّزْيٖينِ بِالْقَصْدِ وَ حَقٖيقَةِ التَّقْدٖيرِ وَ التَّصْوٖيرِ بِالْحِكْمَةِ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلَالَةِ حَقٖيقَةِ فَتْحِ جَمٖيعِ صُوَرِهَا الْمُنْتَظَمَةِ الْمُتَخَالِفَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ الْغَيْرِ الْمَحْصُورَةِ مِنْ بَيْضَاتٍ وَ قَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَحْدُودَةٍ

denilmiştir.

*

Sonra o mütefekkir yolcu, marifet-i İlahiyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakında ve envarında daha ileri gitmek için insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki:

Nev-i beşerin en nurani ve en mükemmeli olan umum peygamberler aleyhimüsselâm bi’l-icma beraber ‌‌لَا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu’cizatlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için onları iman-ı billaha davet ile ders veriyorlar, gördü. O da o nurani medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki:

Meşahir-i insaniyenin en yüksekleri ve namdarları olan o üstadların her birisinin elinde Hâlık-ı kâinat tarafından verilmiş nişane-i tasdik olarak mu’cizeler bulunduğundan, her birinin ihbarı ile beşerden bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdik edip imana geldiklerinden, o yüz bin ciddi ve doğru zatların icma ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat’î olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir-i sadıkların hadsiz mu’cizeleriyle imza ve ispat ettikleri bir hakikati inkâr eden ehl-i dalalet ne derece hadsiz bir hata, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azaba müstahak olduklarını anladı ve onları tasdik edip iman getirenler ne kadar haklı ve hakikatli olduklarını bildi; iman kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.

Evet enbiyayı (aleyhimüsselâm) Cenab-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mu’cizatlarından ve hakkaniyetlerini gösteren, muarızlarına gelen semavî pek çok tokatlarından ve hak olduklarına delâlet eden şahsî kemalâtlarından ve hakikatli talimatlarından ve doğru olduklarına şehadet eden kuvvet-i imanlarından ve tam ciddiyetlerinden ve fedakârlıklarından ve ellerinde bulunan kudsî kitap ve suhuflarından ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehadet eden ittibalarıyla hakikate, kemalâta, nura vâsıl olan hadsiz tilmizlerinden başka, onların ve o pek ciddi muhbirlerin müsbet meselelerde icmaı ve ittifakı ve tevatürü ve ispatta tevafuku ve tesanüdü ve tetabuku öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şüphe ve tereddüdü bırakmaz. Ve imanın erkânında umum enbiyayı (aleyhimüsselâm) tasdik dahi dâhil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menbaı olduğunu anladı. Onların derslerinden çok feyz-i imanî aldı.

İşte bu yolcunun mezkûr dersini ifade manasında Birinci Makam’ın sekizinci mertebesinde

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِجْمَاعُ جَمٖيعِ الْاَنْبِيَاءِ بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمُ الْبَاهِرَةِ الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ

denilmiş.

Sonra imanın kuvvetinden ulvi bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı talip, enbiya aleyhimüsselâmın meclisinden gelirken, ulemanın ilmelyakîn suretinde kat’î ve kuvvetli delillerle, enbiyaların (aleyhimüsselâm) davalarını ispat eden ve asfiya ve sıddıkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki:

Binlerle dâhî ve yüz binlerce müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik, kıl kadar bir şüphe bırakmayan tetkikat-ı amîkalarıyla, başta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet mesail-i imaniyeyi ispat ediyorlar. Evet, istidatları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usûl ve erkân-ı imaniyede onların müttefikan ittifakları ve her birisinin kuvvetli ve yakînî bürhanlarına istinadları öyle bir hüccettir ki onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve bürhanlarının umumu kadar bir bürhan bulmak mümkün ise karşılarına ancak öyle çıkılabilir. Yoksa o münkirler, yalnız cehalet ve echeliyet ve inkâr ve ispat olunmayan menfî meselelerde inat ve göz kapamak suretiyle karşılarına çıkabilirler. Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.

Bu seyyah; bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyade ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve-i maneviyeyi buldu ki bütün ehl-i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz.

İşte bu yolcunun bu dershaneden aldığı derse bir kısa işaret olarak Birinci Makam’ın dokuzuncu mertebesinde

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِتِّفَاقُ جَمٖيعِ الْاَصْفِيَاءِ بِقُوَّةِ بَرَاهٖينِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُتَّفِقَةِ

denilmiş.

*

Sonra imanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn mertebesine terakkisindeki envarı ve ezvakı görmeye çok müştak olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telahukuyla tevessü eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhane, bir irşadgâhta ve cadde-i kübra-yı Muhammedînin (asm) ve mi’rac-ı Ahmedînin (asm) gölgesinde hakikate çalışan ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:

O ehl-i keşif ve keramet mürşidler, keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve kerametlerine istinaden bi’l-icma müttefikan ‌‌لَا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ diyerek vücub-u vücud ve vahdet-i Rabbaniyeyi kâinata ilan ediyorlar. Güneşin ziyasındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi yetmiş renk ile belki esma-i hüsna adedince, Şems-i Ezelî’nin ziyasından tecelli eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyalı levnler ve başka başka hakikatli tarîkatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi haklı meşreplerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurani âriflerin icma ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zahir ve bâhir olduğunu aynelyakîn müşahede etti. Ve enbiyanın (aleyhimüsselâm) icmaı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın tevafuku ve bu üç icmaın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü.

İşte bu misafirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın onuncu mertebesinde

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِجْمَاعُ الْاَوْلِيَاءِ بِكَشْفِيَّاتِهِمْ وَ كَرَامَاتِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ

denilmiş.

*

Sonra kemalât-ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki bi’l-cümle kemalât-ı insaniyenin menbaı ve esası, iman-ı billahtan ve marifetullahtan neş’et eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letaifiyle, imanın kuvvetinde ve marifetin inkişafında daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semavata baktı. Kendi aklına dedi ki:

“Madem kâinatta en kıymettar şey hayattır ve kâinatın mevcudatı hayata musahhardır ve madem zîhayatın en kıymettarı zîruhtur ve zîruhun en kıymettarı zîşuurdur ve madem bu kıymettarlık için küre-i zemin, zîhayatı mütemadiyen çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır. Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semavatın dahi kendisine münasip ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurlardan vardır ki huzur-u Muhammedîde (asm) sahabelere görünen Hazret-i Cebrail’in (as) temessülü gibi melaikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevatür suretinde eskiden beri nakil ve rivayet ediliyor. Öyle ise keşke ben semavat ehli ile dahi görüşseydim, onlar ne fikirde olduklarını bilseydim çünkü Hâlık-ı kâinat hakkında en mühim söz onlarındır.” diye düşünürken, birden semavî şöyle bir sesi işitti:

“Madem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin, bil ki: Başta Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ve Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen mesail-i imaniyeye en evvel biz iman etmişiz. Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervah-ı tayyibe, bilâ-istisna ve bi’l-ittifak, bu kâinat hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve sıfât-ı kudsiyesine şehadet edip birbirine muvafık ve mutabık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbaratın tevafuku ve tetabuku, güneş gibi sana bir rehberdir.” dediklerini bildi ve onun nur-u imanı parladı, zeminden göklere çıktı.

İşte bu yolcunun melaikeden aldığı derse kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın on birinci mertebesinde

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِتِّفَاقُ الْمَلٰئِكَةِ الْمُتَمَثِّلٖينَ لِاَنْظَارِ النَّاسِ وَ الْمُتَكَلِّمٖينَ مَعَ خَوَاصِّ الْبَشَرِ بِاِخْبَارَاتِهِمُ الْمُتَطَابِقَةِ الْمُتَوَافِقَةِ

denilmiştir.

*

Sonra pür-merak ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet ve cismanî ve maddî cihetinde ve mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ı hallerinden ders aldığından, âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalaa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakikat arzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber manen kâinat kadar inbisat edebilen müstakim ve münevver akılların, selim ve nurani kalplerin kapısı açıldı.

Baktı ki onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadet ortasında insanî berzahlardır ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil belki iman noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütalaamız ile istifade etmeliyiz, dedi. Mütalaaya başladı. Gördü ki:

İstidatları gayet muhtelif ve mezhepleri birbirinden uzak ve muhalif olan umum istikametli ve nurlu akılların iman ve tevhiddeki ittisafkârane ve râsihane itikadları tevafuk ve sebatkârane ve mutmainane kanaat ve yakînleri tetabuk ediyor. Demek, tebeddül etmeyen bir hakikate dayanıp bağlanmışlar ve kökleri metin bir hakikate girmiş, kopmuyor. Öyle ise bunların nokta-i imaniyede ve vücub ve tevhidde icmaları, hiç kopmaz bir zincir-i nuranidir ve hakikate açılan ışıklı bir penceredir.

Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrepleri birbirine mübayin olan o umum selim ve nurani kalplerin erkân-ı imaniyedeki müttefikane ve itminankârane ve müncezibane keşfiyat ve müşahedatları birbirine tevafuk ve tevhidde birbirine mutabık çıkıyor.

Demek, hakikate mukabil ve vâsıl ve mütemessil bu küçücük birer arş-ı marifet-i Rabbaniye ve bu câmi’ birer âyine-i Samedaniye olan nurani kalpler, şems-i hakikate karşı açılan pencerelerdir ve umumu birden güneşe âyinedarlık eden bir deniz gibi bir âyine-i a’zamdır. Bunların vücub-u vücudda ve vahdette ittifakları ve icmaları, hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber-i ekmel ve bir mürşid-i ekberdir.

Çünkü hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki hakikatten başka bir vehim ve hakikatsiz bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrane ve râsihane, bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsın, galat-ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinatı inkâr eden ahmak sofestaîler dahi razı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber “Âmentü billah” dediler.

İşte bu yolcunun müstakim akıllardan ve münevver kalplerden istifade ettiği marifet-i imaniyeye kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın on ikinci ve on üçüncü mertebelerinde

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِجْمَاعُ الْعُقُولِ الْمُسْتَقٖيمَةِ الْمُنَوَّرَةِ بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وَ بِقَنَاعَاتِهَا وَ يَقٖينِيَّاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ مَعَ تَخَالُفِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ وَ الْمَذَاهِبِ وَ كَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّلٖيمَةِ النُّورَانِيَّةِ بِكَشْفِيَّاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَ بِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَ الْمَشَارِبِ

denilmiş.

*

Sonra âlem-i gayba yakından bakan ve akıl ve kalpte seyahat eden o yolcu, acaba âlem-i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani madem bu cismanî âlem-i şehadette, bu kadar ziynetli ve sanatlı hadsiz masnûlarıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihayetsiz nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu’cizeli ve maharetli hesapsız eserleriyle gizli kemalâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zahir bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle bildiren bir zat, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedahe anlaşılıyor. Elbette ve her halde, fiilen ve halen olduğu gibi kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise âlem-i gayb cihetinde onu, onun tezahüratından bilmeliyiz, dedi. Kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:

Gayet kuvvetli bir tezahüratla vahiylerin hakikati, âlem-i gaybın her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlukatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet-i vücud ve tevhid, Allâmü’l-guyub’dan vahiy ve ilham hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnûlarının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının manası onu bildirdiği gibi tekellümü dahi onu sıfâtıyla bildiriyor.

Evet, yüz bin peygamberlerin (aleyhimüsselâm) tevatürleriyle ve ihbaratlarının vahy-i İlahîye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdik-gerdesi ve rehberi ve muktedası ve vahyin semereleri ve vahy-i meşhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semaviyenin delail ve mu’cizatlarıyla, hakikat-i vahyin tahakkuku ve sübutu bedahet derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikati beş hakikat-i kudsiyeyi ifade ve ifaza ediyor diye anladı:

Birincisi: اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak bir tenezzül-ü İlahîdir. Evet, bütün zîruh mahlukatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdahale etmesi, rububiyetin muktezasıdır.

İkincisi: Kendini tanıttırmak için kâinatı, bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa hârikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemalâtını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini tanıttıracak.

Üçüncüsü: Mevcudatın en müntehabı ve en muhtacı ve en nâzenini ve en müştakı olan hakiki insanların münâcatlarına ve şükürlerine fiilen mukabele ettiği gibi kelâmıyla da mukabele etmek, hâlıkıyetin şe’nidir.

Dördüncüsü: İlim ile hayatın zarurî bir lâzımı ve ışıklı bir tezahürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihatalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan zatta, ihatalı ve sermedî bir surette bulunur.

Beşincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i istinada en muhtaç ve sahibini ve mâlikini bulmaya en müştak hem fakir ve âciz bulunan mahlukatlarına acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i istikbali ve muhabbeti ve perestişi veren bir zat, elbette kendi vücudunu onlara tekellümüyle iş’ar etmek, uluhiyetin muktezasıdır.

İşte tenezzül-ü İlahî ve taarrüf-ü Rabbanî ve mukabele-i Rahmanî ve mükâleme-i Sübhanî ve iş’ar-ı Samedanî hakikatlerini tazammun eden, umumî semavî vahiylerin icma ile Vâcibü’l-vücud’un vücuduna ve vahdetine delâletleri öyle bir hüccettir ki gündüzdeki güneşin şuâatının güneşe şehadetinden daha kuvvetlidir diye anladı.

Sonra ilhamlar cihetine baktı, gördü ki: Sadık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbaniyedir fakat iki fark vardır:

Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melaike vasıtasıyla ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır.

Mesela, nasıl ki bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var:

Birisi: Haşmet-i saltanat ve hâkimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yaverini bir valiye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için bazen vasıta ile beraber bir içtima yapar. Sonra ferman tebliğ edilir.

İkincisi: Sultanlık unvanıyla ve padişahlık umumî ismiyle değil belki kendi şahsıyla hususi bir münasebeti ve cüz’î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisi ile veya bir âmî raiyetiyle ve hususi telefonuyla hususi konuşmasıdır.

Öyle de Padişah-ı Ezelî’nin umum âlemlerin Rabb’i ismiyle ve kâinat Hâlık’ı unvanıyla, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlarıyla mükâlemesi olduğu gibi her bir ferdin, her bir zîhayatın Rabb’i ve Hâlık’ı olmak haysiyetiyle, hususi bir surette fakat perdeler arkasında, onların kabiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.

İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, safidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melaike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi çeşit çeşit hem pek çok envalarıyla denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbaniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor. لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّٖى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّٖى âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.

Sonra ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şehadetine baktı, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküp ediyor.

Birincisi: Teveddüd-ü İlahî denilen, kendini mahlukatına fiilen sevdirdiği gibi kavlen ve huzuran ve sohbeten dahi sevdirmek, vedudiyetin ve rahmaniyetin muktezasıdır.

İkincisi: İbadının dualarına fiilen cevap verdiği gibi kavlen dahi perdeler arkasında icabet etmesi, rahîmiyetin şe’nidir.

Üçüncüsü: Ağır beliyyelere ve şiddetli hallere düşen mahlukatlarının istimdadlarına ve feryatlarına ve tazarruatlarına fiilen imdat ettiği gibi bir nevi konuşması hükmünde olan ilhamî kaviller ile de imdada yetişmesi, rububiyetin lâzımıdır.

Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zayıf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi mâlikini ve hâmisini ve müdebbirini ve hâfızını bulmaya pek çok muhtaç ve müştak olan zîşuur masnularına, vücudunu ve huzurunu ve himayetini fiilen ihsas ettiği gibi bir nevi mükâleme-i Rabbaniye hükmünde sayılan bir kısım sadık ilhamlar perdesinde ve mahsus ve bir mahluka bakan has ve bir vecihte, onun kabiliyetine göre onun kalp telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, şefkat-i uluhiyetin ve rahmet-i rububiyetin zarurî ve vâcib bir muktezasıdır diye anladı.

Sonra ilhamın şehadetine baktı, gördü: Nasıl ki güneşin –faraza– şuuru ve hayatı olsaydı ve o halde ziyasındaki yedi rengi, yedi sıfatı olsaydı o cihette ışığında bulunan şuâları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misalinin ve aksinin şeffaf şeylerde bulunması ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffaf zerreler ile her birinin kabiliyetine göre konuşması ve onların hâcatına cevap vermesi ve bütün onlar güneşin vücuduna şehadet etmesi ve hiçbir iş, bir işe mani olmaması ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzahamet etmemesi bilmüşahede görüleceği gibi…

Aynen öyle de ezel ve ebedin Zülcelal Sultan’ı ve bütün mevcudatın Zülcemal Hâlık-ı Zîşan’ı olan Şems-i Sermedî’nin mükâlemesi dahi onun ilmi ve kudreti gibi küllî ve muhit olarak her şeyin kabiliyetine göre tecelli etmesi; hiçbir sual bir suale, bir iş bir işe, bir hitap bir hitaba mani olmaması ve karıştırmaması bilbedahe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber bi’l-ittifak o Şems-i Ezelî’nin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine delâlet ve şehadet ettiklerini aynelyakîne yakın bir ilmelyakîn ile bildi.

İşte bu meraklı misafirin âlem-i gaybdan aldığı ders-i marifetine kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın on dördüncü ve on beşinci mertebelerinde

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ اَلْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِجْمَاعُ جَمٖيعِ الْوَحْيَاتِ الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّنَزُّلَاتِ الْاِلٰهِيَّةِ وَ لِلْمُكَالَمَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَ لِلتَّعَرُّفَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَ لِلْمُقَابَلَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ عِنْدَ مُنَاجَاةِ عِبَادِهٖ وَلِلْاِشْعَارَاتِ الصَّمَدَانِيَّةِ لِوُجُودِهٖ لِمَخْلُوقَاتِهٖ وَ كَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اِتِّفَاقُ الْاِلْهَامَاتِ الصَّادِقَةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّوَدُّدَاتِ الْاِلٰهِيَّةِ وَ لِلْاِجَابَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ لِدَعَوَاتِ مَخْلُوقَاتِهٖ وَ لِلْاِمْدَادَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ لِاِسْتِغَاثَاتِ عِبَادِهٖ وَ لِلْاِحْسَاسَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ لِوُجُودِهٖ لِمَصْنُوعَاتِهٖ

denilmiştir.

*

Sonra o dünya seyyahı, kendi aklına dedi ki: Madem bu kâinatın mevcudatıyla mâlikimi ve hâlıkımı arıyorum. Elbette her şeyden evvel bu mevcudatın en meşhuru ve a’dasının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve on dört asrı faziletiyle ve Kur’an’ıyla ışıklandıran Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için asr-ı saadete beraber gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi, gördü ki:

O asır, hakikaten o zat (asm) ile bir saadet-i beşeriye asrı olmuş. Çünkü en bedevî ve en ümmi bir kavmi, getirdiği nur vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.

Hem kendi aklına dedi: Biz, en evvel bu fevkalâde zatın (asm) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbaratının doğruluğunu bilmeliyiz, sonra hâlıkımızı ondan sormalıyız, diyerek taharriye başladı. Bulduğu hadsiz kat’î delillerden burada, yalnız dokuz külliyetine birer kısa işaret edilecek.

Birincisi: Bu zatta (asm) –hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi– bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması ve وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ ۞ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى âyetlerinin sarahatiyle, bir parmağının işaretiyle kamer iki parça olması ve bir avucu ile a’dasının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi gibi; nakl-i kat’î ile ve bir kısmı tevatür ile yüzer mu’cizatın onun elinde zahir olmasıdır. Bu mu’cizattan üç yüzden ziyade bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup olan Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) namındaki hârika ve kerametli bir risalede kat’î delilleriyle beraber beyan edildiğinden onları, ona havale ederek dedi ki:

Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemalâtla beraber, bu kadar mu’cizat-ı bâhiresi bulunan bir zat (asm) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kabil değil.

İkincisi: Elinde bu kâinat sahibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda üç yüz milyondan ziyade insanların kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur’an-ı Azîmüşşan’ın yedi vecihle hârika olmasıdır. Ve bu Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğu ve kâinat hâlıkının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber “Yirmi Beşinci Söz ve Mu’cizat-ı Kur’aniye” namlarındaki, Risale-i Nur’un bir güneşi olan meşhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden onu, ona havale ederek dedi:

Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir zatta (asm) fermana cinayet ve ferman sahibine hıyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz!

Üçüncüsü: O zat (asm) öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet ve bir iman ile meydana çıkmış ki onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel ne bulunmuş ve ne de bulunur.

Çünkü ümmi bir zatta (asm) zuhur eden o şeriat; on dört asrı ve nev-i beşerin humsunu, âdilane ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane, hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez.

Hem ümmi bir zatın (asm) ef’al ve akval ve ahvalinden çıkan İslâmiyet, her asırda üç yüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalplerinin münevviri ve musaffisi ve nefislerinin mürebbisi ve müzekkîsi ve ruhlarının medar-ı inkişafı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle misli olamaz ve olamamış.

Hem dininde bulunan bütün ibadatın bütün envaında en ileri olması ve herkesten ziyade takvada bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalâde daimî mücahedat ve dağdağalar içinde, tam tamına ubudiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklit etmeyerek ve tam manasıyla ve müptediyane fakat en mükemmel olarak hem iptida ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görünmemiş.

Hem binler dua ve münâcatlarından Cevşenü’l-Kebir ile öyle bir marifet-i Rabbaniye ile öyle bir derecede Rabb’ini tavsif ediyor ki o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velayet, telahuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcat’ın başında, Cevşenü’l-Kebir’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, Cevşen’in dahi misli yoktur, diyecek.

Hem tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetli adâvet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyet’i dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.

Hem imanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yakîn ve mu’cizane bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvi itikad taşımış ki o zamanın hükümranı olan bütün efkâr ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde; onun ne yakînine ne itikadına ne itimadına ne itminanına hiçbir şüphe hiçbir tereddüt hiçbir zaaf hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve meratib-i imaniyede terakki eden başta sahabeler ve bütün ehl-i velayet, onun her vakit mertebe-i imanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki imanı dahi emsalsizdir.

İşte böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hârika bir ubudiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan-pesendane bir davet ve mu’cizane bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.

Dördüncüsü: Enbiyaların aleyhimüsselâm icmaı, nasıl ki vücud ve vahdaniyet-i İlahiyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de bu zatın (asm) doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehadettir. Çünkü enbiya aleyhimüsselâmın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medar olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu’cizeler ve vazifeler varsa o zatta (asm) en ileride olduğu tarihçe musaddaktır.

Demek onlar, nasıl ki lisan-ı kāl ile Tevrat, İncil, Zebur ve suhuflarında bu zatın (asm) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler ki kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işaratından yirmiden fazla ve pek zahir bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup’ta güzelce beyan ve ispat edilmiş. Öyle de lisan-ı halleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu’cizeleriyle; kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zatı tasdik edip davasını imza ediyorlar. Ve lisan-ı kāl ve icma ile vahdaniyete delâlet ettikleri gibi lisan-ı hal ile ve ittifak ile de bu zatın sadıkıyetine şehadet ediyorlar diye anladı.

Beşincisi: Bu zatın düsturlarıyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle hakka, hakikate, kemalâta, keramata, keşfiyata, müşahedata yetişen binlerce evliya vahdaniyete delâlet ettikleri gibi; üstadları olan bu zatın sadıkıyetine ve risaletine, icma ve ittifakla şehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını nur-u velayetle müşahede etmeleri ve umumunu nur-u iman ile ya ilmelyakîn veya aynelyakîn veya hakkalyakîn suretinde itikad ve tasdik etmeleri, üstadları olan bu zatın derece-i hakkaniyet ve sadıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.

Altıncısı: Bu zatın ümmiliğiyle beraber getirdiği hakaik-i kudsiye ve ihtira ettiği ulûm-u âliye ve keşfettiği marifet-i İlahiyenin dersiyle ve talimiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiya-i müdakkikîn ve sıddıkîn-i muhakkikîn ve dâhî hükema-i mü’minîn, bu zatın üssü’l-esas davası olan vahdaniyeti, kuvvetli bürhanlarıyla bi’l-ittifak ispat ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim-i ekberin ve bu üstad-ı a’zamın hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifakla şehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sadıkıyetidir. Mesela Risale-i Nur, yüz parçasıyla bu zatın sadakatinin bir tek bürhanıdır.

Yedincisi: Âl ü ashab namında ve nev-i beşerin enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemalâtla en meşhuru ve en muhterem ve en namdarı ve en dindar ve keskin nazarlı taife-i azîmesi; kemal-i merak ile ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle, bu zatın bütün gizli ve aşikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharri ve teftiş ve tetkik etmeleri neticesinde; bu zatın dünyada en sadık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatli olduğuna ittifak ile ve icma ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli imanları, güneşin ziyasına delâlet eden gündüz gibi bir delildir diye anladı.

Sekizincisi: Bu kâinat, nasıl ki kendini icad ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi bir kitap gibi bir sergi gibi bir temaşagâh gibi tasarruf eden sâni’ine ve kâtibine ve nakkaşına delâlet eder. Öyle de kâinatın hilkatindeki makasıd-ı İlahiyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülatındaki Rabbanî hikmetlerini talim edecek ve vazifedarane harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcudatın kemalâtını ilan edecek ve o kitab-ı kebirin manalarını ifade edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sadık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetiyle, elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan bu zatın hakkaniyetine ve bu kâinat Hâlık’ının en yüksek ve sadık bir memuru olduğuna şehadet ettiğini bildi.

Dokuzuncusu: Madem bu sanatlı ve hikmetli masnuatıyla kendi hünerlerini ve sanatkârlığının kemalâtını teşhir etmek ve bu süslü, ziynetli nihayetsiz mahlukatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bu lezzetli ve kıymetli hesapsız nimetleriyle kendine teşekkür ve hamdettirmek ve bu şefkatli ve himayetli umumî terbiye ve iaşe ile hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihaların her nevini tatmin edecek bir surette ihzar edilen Rabbanî it’amlar ve ziyafetler ile kendi rububiyetine karşı minnettarane ve müteşekkirane ve perestişkârane ibadet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece gündüzün tahvili ve ihtilafı gibi azametli ve haşmetli tasarrufat ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallakıyet ile kendi uluhiyetini izhar ederek, o uluhiyetine karşı iman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semavî tokatlar ile zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var.

Elbette ve herhalde, o gaybî zatın yanında en sevgili mahluku ve en doğru abdi ve onun mezkûr maksatlarına tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatın tılsımını ve muammasını hall ve keşfeden ve daima o Hâlık’ının namına hareket eden ve ondan istimdad eden ve muvaffakıyet isteyen ve onun tarafından imdada ve tevfike mazhar olan ve Muhammed-i Kureyşî denilen bu zat olacak (asm).

Hem aklına dedi: Madem bu mezkûr dokuz hakikatler bu zatın sıdkına şehadet ederler; elbette bu âdem, benî-Âdem’in medar-ı şerefi ve bu âlemin medar-ı iftiharıdır. Ve ona “Fahr-i Âlem” ve “Şeref-i benî-Âdem” denilmesi pek lâyıktır. Ve onun elinde bulunan ferman-ı Rahman olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın haşmet-i saltanat-ı maneviyesinin nısf-ı arzı istilası ve şahsî kemalâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki bu âlemde en mühim zat budur, Hâlık’ımız hakkında en mühim söz onundur.

İşte gel, bak! Bu hârika zatın yüzer zahir ve bâhir kat’î mu’cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler âlî ve esaslı hakikatlerine istinaden, bütün davalarının esası ve bütün hayatının gayesi; Vâcibü’l-vücud’un vücuduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmasına delâlet ve şehadet ve o Vâcibü’l-vücud’u ispat ve ilan ve i’lam etmektir.

Demek, bu kâinatın manevî güneşi ve Hâlık’ımızın en parlak bir bürhanı bu Habibullah denilen zattır ki onun şehadetini teyid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icma var:

Birincisi: “Eğer perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek.” diyen İmam-ı Ali radıyallahu anh ve yerde iken arş-ı a’zamı ve İsrafil’in azamet-i heykelini temaşa eden Gavs-ı A’zam (ks) gibi keskin nazar ve gaybbîn gözleri bulunan binler aktab ve evliya-i azîmeyi câmi’ ve Âl-i Muhammed namıyla şöhret-şiar-ı âlem olan cemaat-i nuraniyenin icma ile tasdikleridir.

İkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmi bir muhitte, hayat-ı içtimaiyeden ve efkâr-ı siyasiyeden hâlî ve kitapsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medeni ve malûmatlı ve hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil olarak şarktan garba kadar cihan-pesendane idare eden ve sahabe namıyla dünyada namdar olan cemaat-i meşhurenin ittifakla can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli imanla tasdikleridir.

Üçüncüsü: Her asırda binlerle efradı bulunan ve her fende dâhiyane ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz muhakkik ve mütebahhir ulemasının cemaat-i uzmasının tevafukla ve ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir.

Demek, bu zatın vahdaniyete şehadeti şahsî ve cüz’î değil belki umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehadettir diye hükmetti.

İşte asr-ı saadette aklıyla beraber seyahat eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun o medrese-i nuraniyeden aldığı derse kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın on altıncı mertebesinde böyle

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ اَلْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ فَخْرُ الْعَالَمِ وَ شَرَفُ نَوْعِ بَنٖى اٰدَمَ بِعَظَمَةِ سَلْطَنَةِ قُرْاٰنِهٖ وَ حَشْمَةِ وُسْعَةِ دٖينِهٖ وَ كَثْرَةِ كَمَالَاتِهٖ وَ عُلْوِيَّةِ اَخْلَاقِهٖ حَتّٰى بِتَصْدٖيقِ اَعْدَائِهٖ وَ كَذَا شَهِدَ وَ بَرْهَنَ بِقُوَّةِ مِاٰتِ مُعْجِزَاتِهِ الظَّاهِرَةِ الْبَاهِرَةِ الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ وَ بِقُوَّةِ اٰلَافِ حَقَائِقِ دٖينِهِ السَّاطِعَةِ الْقَاطِعَةِ بِاِجْمَاعِ اٰلِهٖ ذَوِى الْاَنْوَارِ وَ بِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهٖ ذَوِى الْاَبْصَارِ وَ بِتَوَافُقِ مُحَقِّقٖى اُمَّتِهٖ ذَوِى الْبَرَاهٖينِ وَ الْبَصَائِرِ النَّوَّارَةِ

denilmiştir.

*

Sonra bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: “Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor, bilelim. Fakat en evvel, bu kitap bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır.” diye taharriye başladı.

Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle en evvel manevî i’caz-ı Kur’anînin lem’aları olan Resaili’n-Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risaletü’n-Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafa hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı ve mercii ve güneşi olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir.

Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektup’un âhiri, Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.

Kur’an’ın vech-i i’cazını ve hak kelâmullah olduğunu ispat etmek cihetini Risaletü’n-Nur’a havale ederek yalnız bir kısa işaretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti:

Birinci Nokta: Nasıl ki Kur’an, bütün mu’cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikiyle, Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın bir mu’cizesidir. Öyle de Muhammed aleyhissalâtü vesselâm da bütün mu’cizatıyla ve delail-i nübüvvetiyle ve kemalât-ı ilmiyesiyle Kur’an’ın bir mu’cizesidir ve Kur’an kelâmullah olduğuna bir hüccet-i kātıasıdır.

İkinci Nokta: Kur’an, bu dünyada öyle nurani ve saadetli ve hakikatli bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların hem nefislerinde hem kalplerinde hem ruhlarında hem akıllarında hem hayat-ı şahsiyelerinde hem hayat-ı içtimaiyelerinde hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılab yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki on dört asır müddetinde, her dakikada, altı bin altı yüz altmış altı âyetleri, kemal-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalplerini tasfiye ediyor. Ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hârikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.

Üçüncü Nokta: Kur’an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat göstermiş ki Kâbe’nin duvarında altın ile yazılan en meşhur ediblerin “Muallakat-ı Seb’a” namıyla şöhret-şiar kasidelerini o dereceye indirdi ki Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”

Hem bedevî bir edib: فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: “Sen Müslüman mı oldun?” O demiş: “Hayır, ben bu âyetin belâgatına secde ettim.”

Hem ilm-i belâgatın dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imamlar ve mütefennin edibler icma ve ittifakla karar vermişler ki: “Kur’an’ın belâgatı, tâkat-i beşerin fevkindedir, yetişilmez.”

Hem o zamandan beri mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip mağrur ve enaniyetli ediblerin ve beliğlerin damarlarına dokundurup gururlarını kıracak bir tarzda der: “Ya bir tek surenin mislini getiriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz.” diye ilan ettiği halde; o asrın muannid beliğleri bir tek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri ispat eder ki o kısa yolda gitmek mümkün değildir.

Hem Kur’an’ın dostları, Kur’an’a benzemek ve taklit etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur’an’a mukabele ve tenkit etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telahuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en âdi adam dahi dinlese elbette diyecek: “Bu Kur’an, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil.” Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir fert, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe-i belâgatı umumun fevkindedir.

Hattâ bir adam سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okudu. Dedi ki: “Bu âyetin hârika telakki edilen belâgatını göremiyorum.” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da kendini Kur’an’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki:

Mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, camid ve şuursuz ve vazifesiz olarak hâlî, hadsiz, hudutsuz bir fezada; kararsız, fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur’an’ın lisanından bu âyeti dinlerken gördü:

Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki bu kâinat bir cami-i kebir hükmünde, başta semavat ve arz olarak umum mahlukatı hayattarane zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u hurûşla mesudane ve memnunane bir vaziyette bulunduruyor diye müşahede etti. Ve bu âyetin derece-i belâgatını zevk ederek sair âyetleri buna kıyasla Kur’an’ın zemzeme-i belâgatı arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istila ederek haşmet-i saltanatı kemal-i ihtiramla on dört asır bilâ-fâsıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

Dördüncü Nokta: Kur’an, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur’an’ı tilavet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilaveti halâvetini ziyadeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş.

Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebabet ve garabet göstermiş ki on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Her asır, kendine hitap ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye ondan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslub-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde o, üslubundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.

Beşincisi: Kur’an’ın bir cenahı mazide, bir cenahı müstakbelde. Kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve teyid ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı haliyle bunu tasdik ettikleri gibi; öyle de evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri ve hayattar tekemmülleriyle, şecere-i mübarekelerinin hayattar, feyizdar ve hakikat-medar olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velayetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyet’in bütün hakikatli ilimleri, Kur’an’ın ayn-ı hak ve mecma-ı hakaik ve câmiiyette misilsiz bir hârika olduğuna şehadet eder.

Altıncısı: Kur’an’ın altı ciheti nuranidir, sıdk ve hakkaniyetini gösterir. Evet, altında hüccet ve bürhan direkleri, üstünde sikke-i i’caz lem’aları, önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta-i istinadı vahy-i semavî hakikatleri, sağında hadsiz ukûl-ü müstakimenin delillerle tasdikleri, solunda selim kalplerin ve temiz vicdanların ciddi itminanları ve samimi incizabları ve teslimleri; Kur’an’ın fevkalâde, hârika, metin ve hücum edilmez bir kale-i semaviye-i arziye olduğunu ispat ettikleri gibi…

Altı makamdan dahi onun ayn-ı hak ve sadık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına hem yanlış olmadığına imza eden:

Başta bu kâinatta daima güzelliği izhar, iyiliği ve doğruluğu himaye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatın mutasarrıfı, o Kur’an’a âlemde en makbul en yüksek en hâkimane bir makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakıyet vermesiyle onu tasdik ve imza ettiği gibi…

İslâmiyet’in menbaı ve Kur’an’ın tercümanı olan zatın aleyhissalâtü vesselâm herkesten ziyade ona itikad ve ihtiramı ve nüzulü zamanında uyku gibi bir vaziyet-i nâimanede bulunması ve sair kelâmları ona yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakiki hâdisat-ı kevniyeyi gaybiyane, Kur’an ile tereddütsüz ve itminan ile beyan etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercümanın, bütün kuvvetiyle Kur’an’ın her bir hükmüne iman edip tasdik etmesi ve hiçbir şey onu sarsmaması; Kur’an semavî, hakkaniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîm’inin mübarek kelâmı olduğunu imza ediyor.

Hem nev-i insanın humsu, belki kısm-ı a’zamı, göz önünde ona müncezibane ve dindarane irtibatı ve hakikat-perestane ve müştakane kulak vermesi; ve çok emarelerin ve vakıaların ve keşfiyatın şehadetiyle, cin ve melek ve ruhanîlerin dahi tilaveti vaktinde pervane gibi hakperestane etrafında toplanması, Kur’an’ın kâinatça makbuliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.

Hem nev-i beşerin umum tabakaları, en gabi ve âmîden tut, tâ en zeki ve âlime kadar her birisi, Kur’an’ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzlerle fen ve ulûm-u İslâmiyenin ve bilhassa şeriat-ı kübranın büyük müçtehidleri ve usûlü’d-din ve ilm-i kelâmın dâhî muhakkikleri gibi her taife kendi ilimlerine ait bütün hâcatını ve cevaplarını Kur’an’dan istihraç etmeleri, Kur’an menba-ı hak ve maden-i hakikat olduğuna bir imzadır.

Hem edebiyatça en ileri bulunan Arap edibleri –İslâmiyet’e girmeyenler– şimdiye kadar muarazaya pek çok muhtaç oldukları halde Kur’an’ın i’cazından yedi büyük vechi varken, yalnız bir tek vechi olan belâgatının (tek bir surenin) mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muaraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhur beliğlerin ve dâhî âlimlerin onun hiçbir vech-i i’cazına karşı çıkamamaları ve âcizane sükût etmeleri; Kur’an mu’cize ve tâkat-i beşerin fevkinde olduğuna bir imzadır.

Evet, bir kelâm “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâgatı tezahür etmesi noktasından Kur’an’ın misli olamaz ve ona yetişilemez.

Çünkü Kur’an, bütün âlemlerin Rabb’i ve Hâlık’ının hitabı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek bir emare bulunmayan bir mükâlemesi ve bütün insanların belki bütün mahlukatın namına mebus ve nev-i beşerin en meşhur ve namdar muhatabı bulunan ve o muhatabın kuvvet ve vüs’at-i imanı, koca İslâmiyet’i tereşşuh edip sahibini Kab-ı Kavseyn makamına çıkararak muhatab-ı Samedaniyeye mazhariyetle nüzul eden ve saadet-i dâreyne dair ve hilkat-i kâinatın neticelerine ve ondaki Rabbanî maksatlara ait mesaili ve o muhatabın bütün hakaik-i İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan imanını beyan ve izah eden ve koca kâinatın bir harita, bir saat, bir hane gibi her tarafını gösterip, çevirip onları yapan sanatkârı tavrıyla ifade ve talim eden Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i’cazına yetişilmez.

Hem Kur’an’ı tefsir eden ve bir kısmı otuz kırk hattâ yetmiş cilt olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemanın, senetleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur’an’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âlî manaları ve umûr-u gaybiyenin her nevinden kesretli gaybî ihbarları izhar ve ispat etmeleri ve bilhassa Risale-i Nur’un yüz otuz kitabının her biri Kur’an’ın bir meziyetini, bir nüktesini kat’î bürhanlarla ispat etmesi ve bilhassa Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi; şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hârikalarından çok şeyleri Kur’an’dan istihraç eden Yirminci Söz’ün İkinci Makamı ve Risale-i Nur’a ve elektriğe işaret eden âyetlerin işaratını bildiren İşarat-ı Kur’aniye namındaki Birinci Şuâ ve huruf-u Kur’aniye ne kadar muntazam, esrarlı ve manalı olduğunu gösteren Rumuzat-ı Semaniye namındaki sekiz küçük risaleler ve Sure-i Feth’in âhirki âyeti beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mu’cizeliğini ispat eden küçük bir risale gibi Risale-i Nur’un her bir cüzü, Kur’an’ın bir hakikatini, bir nurunu izhar etmesi; Kur’an’ın misli olmadığına ve mu’cize ve hârika olduğuna ve bu âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâmü’l-guyub’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.

İşte altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen, Kur’an’ın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki haşmetli hâkimiyet-i nuraniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üç yüz sene tenvir ederek kemal-i ihtiramla devam etmesi hem o hâsiyetleri içindir ki Kur’an’ın her bir harfi, hiç olmazsa on sevabı ve on hasenesi olması ve on meyve-i bâki vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve surelerin her bir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi ve mübarek vakitlerde her harfin nuru ve sevabı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:

İşte böyle her cihetle mu’cizatlı bu Kur’an; surelerinin icmaıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrar ve envarının tevafukuyla ve semerat ve âsârının tetabukuyla bir tek Vâcibü’l-vücud’un vücuduna ve vahdetine ve sıfât ve esmasına deliller ile ispat suretinde öyle şehadet etmiş ki bütün ehl-i imanın hadsiz şehadetleri, onun şehadetinden tereşşuh etmişler.

İşte bu yolcunun Kur’an’dan aldığı ders-i tevhid ve imana kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın on yedinci mertebesinde böyle

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهِ الْقُرْاٰنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ لِاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَ الْاِنْسِ وَ الْجَانِّ اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ اٰيَاتِهٖ فٖى كُلِّ دَقٖيقَةٍ بِكَمَالِ الْاِحْتِرَامِ بِاَلْسِنَةِ مِأٰتِ مِلْيُونٍ مِنْ نَوْعِ الْاِنْسَانِ الدَّائِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰى اَقْطَارِ الْاَرْضِ وَ الْاَكْوَانِ وَ عَلٰى وُجُوهِ الْاَعْصَارِ وَ الزَّمَانِ وَ الْجَارٖى حَاكِمِيَّتُهُ الْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ الْاَرْضِ وَ خُمْسِ الْبَشَرِ فٖى اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ الْاِحْتِشَامِ .. وَ كَذَا : شَهِدَ وَ بَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ وَ بِاِتِّفَاقِ اٰيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ الْاِلٰهِيَّةِ وَ بِتَوَافُقِ اَسْرَارِهٖ وَ اَنْوَارِهٖ وَ بِتَطَابُقِ حَقَائِقِهٖ وَ ثَمَرَاتِهٖ وَ اٰثَارِهٖ بِالْمُشَاهَدَةِ وَ الْعَيَانِ

denilmiştir.

*

Sonra bir fakir insana değil fâni ve muvakkat bir tarlayı, bir haneyi, belki koca kâinatı ve dünya kadar bir mülk-ü bâkiyi kazandıran ve bir fâni adama ebedî bir hayatın levazımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir bîçareyi idam-ı ebedîden kurtaran ve saadet-i sermediyenin hazinesini açan en kıymettar sermaye-i insaniyenin iman olduğunu bilen mezkûr misafir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki:

“Haydi, ileri! İmanın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinatın heyet-i mecmuasına müracaat edip o da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânından ve eczasından aldığımız dersleri tekmil ve tenvir etmeliyiz.” diye Kur’an’dan aldığı geniş ve ihatalı bir dürbün ile baktı, gördü:

Bu kâinat, o kadar manidar ve muntazamdır ki mücessem bir kitab-ı Sübhanî ve cismanî bir Kur’an-ı Rabbanî ve müzeyyen bir saray-ı Samedanî ve muntazam bir şehr-i Rahmanî suretinde görünüyor. O kitabın bütün sureleri, âyetleri ve kelimatları, hattâ harfleri ve babları ve fasılları ve sayfaları ve satırları, umumunun her vakit manidarane mahv ve ispatları ve hakîmane tağyir ve tahvilleri; icma ile bir Alîm-i külli şey’in ve bir Kadîr-i külli şey’in ve bir musannifin, her şeyde her şeyi gören ve her şeyin her şeyi ile münasebetini bilen, riayet eden bir Nakkaş-ı Zülcelal’in ve bir Kâtib-i Zülkemal’in vücudunu ve mevcudiyetini bilbedahe ifade ettikleri gibi bütün erkân ve envaıyla ve ecza ve cüz’iyatıyla ve sekeneleri ve müştemilatıyla ve vâridat ve masarifatıyla ve onlarda maslahatkârane tebdilleriyle ve hikmet-perverane tecdidleriyle, bi’l-ittifak hadsiz bir kudret ve nihayetsiz bir hikmetle iş gören âlî bir ustanın ve misilsiz bir Sâni’in mevcudiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinatın azametine münasip iki büyük ve geniş hakikatin şehadetleri, kâinatın bu büyük şehadetini ispat ediyorlar.

Birinci Hakikat: Usûlü’d-din ve ilm-i kelâmın dâhî ulemasının ve hükema-i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlarla ispat ettikleri “hudûs” ve “imkân” hakikatleridir. Onlar demişler ki:

“Madem âlemde ve her şeyde tagayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadîm olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni’ var. Ve madem her şeyin zatında vücudu ve ademi, bir sebep bulunmazsa müsavidir; elbette vâcib ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı kat’î bürhanlarla ispat edilmiş. Elbette öyle bir Vâcibü’l-vücud’un mevcudiyeti lâzımdır ki naziri mümteni, misli muhal ve bütün maadası mümkün ve mâsivası mahluku olacak.”

Evet, hudûs hakikati kâinatı istila etmiş. Çoğunu göz görüyor, diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki her birisinin hadsiz efradı bulunan ve her biri zîhayat bir kâinat hükmünde olan yüz bin nevi nebatat ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefat ederler. Fakat o kadar intizam ile bir vefattır ki haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mu’cizeleri, kudret ve ilmin hârikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp defter-i a’mallerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek Hafîz-i Zülcelal’in himayesi altında, hikmetine emanet eder; sonra vefat ederler.

Ve bahar mevsiminde, haşr-i a’zamın yüz bin misali ve numune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor. Ve geçen baharın mevcudatı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilanat gibi neşredip وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetinin bir misalini gösteriyorlar.

Hem heyet-i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve taze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudûs, o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudûsta, gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatları ve hudûsları oluyor ki güya dünya öyle bir misafirhanedir ki zîhayat kâinatlar ona misafir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.

İşte, bu dünyada böyle hayattar dünyaları ve vazifedar kâinatları kemal-i ilim ve hikmet ve mizanla ve muvazene ve intizam ve nizamla ihdas ve icad edip Rabbanî maksatlarda ve İlahî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadîrane istimal ve rahîmane istihdam eden bir Zat-ı Zülcelal’in vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti, bilbedahe güneş gibi akıllara görünüyor. “Hudûs” mesailini Risale-i Nur’a ve muhakkikîn-i kelâmiyenin kitaplarına havale ile o bahsi kapıyoruz.

Amma imkân ciheti ise o da kâinatı istila ve ihata etmiş. Çünkü görüyoruz ki her şey, küllî ve cüz’î bulunsun, büyük ve küçük olsun arştan ferşe, zerrattan seyyarata kadar her mevcud; mahsus bir zat ve muayyen bir suret ve mümtaz bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihazlar ile dünyaya gönderiliyor. Halbuki o mahsus zata ve o mahiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek… Hem suretler adedince imkânlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve farikalı ve münasip o muayyen sureti giydirmek… Hem hemcinsinden olan eşhasın miktarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda, o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek… Hem sıfatların nevileri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid bulunan o masnua, o has ve muvafık, maslahatlı sıfatları yerleştirmek… Hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasında hadsiz imkânat ve ihtimalat içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahluka, o hikmetli keyfiyetleri ve inayetli cihazları takmak ve teçhiz etmek…

Elbette küllî ve cüz’î bütün mümkinat adedince ve her mümkünün mezkûr mahiyet ve hüviyet, heyet ve suret, sıfat ve vaziyetinin imkânatı adedince tahsis edici, tercih edici, tayin edici, ihdas edici bir Vâcibü’l-vücud’un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihayetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiçbir şe’n ondan gizlenmediğine ve hiçbir şey ona ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi ona kolay geldiğine ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar suhuletle icad edebildiğine işaretler ve delâletler ve şehadetler, imkân hakikatinden çıkıp kâinatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler.

Kâinatın şehadetini, her iki kanadı ve iki hakikatiyle Risale-i Nur eczaları ve bilhassa Yirmi İkinci ve Otuz İkinci Sözler ve Yirminci ve Otuz Üçüncü Mektuplar tamamıyla ispat ve izah ettiklerinden onlara havale ederek bu pek uzun kıssayı kısa kestik.

Kâinatın heyet-i mecmuasından gelen büyük ve küllî şehadetin ikinci kanadını ispat eden:

İkinci Hakikat: Bu mütemadiyen çalkanan inkılablar ve tahavvülatlar içinde vücudunu ve hizmetini ve zîhayat ise hayatını muhafazaya ve vazifesini yerine getirmeye çalışan mahlukatta, kuvvetlerinin bütün bütün haricinde bir teavün hakikati görünüyor.

Mesela, unsurları zîhayatın imdadına, hususan bulutları nebatatın mededine ve nebatatı dahi hayvanatın yardımına ve hayvanat ise insanların muavenetine ve memelerin kevser gibi sütleri, yavruların beslenmelerine ve zîhayatların iktidarları haricindeki pek çok hâcetleri ve erzakları, umulmadık yerlerden onların ellerine verilmesi, hattâ zerrat-ı taamiye dahi hüceyrat-ı bedeniyenin tamirine koşmaları gibi teshir-i Rabbanî ile ve istihdam-ı Rahmanî ile hakikat-i teavünün pek çok misalleri doğrudan doğruya, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden bir Rabbü’l-âlemîn’in umumî ve rahîmane rububiyetini gösteriyorlar.

Evet, camid ve şuursuz ve şefkatsiz olan ve birbirine şefkatkârane, şuurdarane vaziyet gösteren muavenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb-i Zülcelal’in kuvvetiyle, rahmetiyle, emriyle yardıma koşturuluyorlar.

İşte kâinatta cari olan teavün-ü umumî, seyyarattan tâ zîhayatın aza ve cihazat ve zerrat-ı bedeniyesine kadar kemal-i intizamla cereyan eden muvazene-i âmme ve muhafaza-i şâmile ve semavatın yaldızlı yüzünden ve zeminin ziynetli yüzünden tâ çiçeklerin süslü yüzlerine kadar kalem gezdiren tezyin ve Kehkeşan’dan ve manzume-i şemsiyeden tâ mısır ve nar gibi meyvelere kadar hükmeden tanzim ve güneş ve kamerden ve unsurlardan ve bulutlardan tâ bal arılarına kadar memuriyet veren tavzif gibi pek büyük hakikatlerin büyüklükleri nisbetindeki şehadetleri, kâinatın şehadetinin ikinci kanadını ispat ve teşkil ederler. Madem Risale-i Nur bu büyük şehadeti ispat ve izah etmiş, biz burada bu kısacık işaretle iktifa ederiz.

İşte dünya seyyahının kâinattan aldığı ders-i imanîye kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın on sekizinci mertebesinde böyle

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْمُمْتَنِعُ نَظٖيرُهُ اَلْمُمْكِنُ كُلُّ مَاسِوَاهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ هٰذِهِ الْكَائِنَاتُ الْكِتَابُ الْكَبٖيرُ الْمُجَسَّمُ وَ الْقُرْاٰنُ الْجِسْمَانِىُّ الْمُعَظَّمُ وَ الْقَصْرُ الْمُزَيَّنُ الْمُنَظَّمُ وَ الْبَلَدُ الْمُحْتَشَمُ الْمُنْتَظَمُ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهٖ وَ اٰيَاتِهٖ وَ كَلِمَاتِهٖ وَ حُرُوفِهٖ وَ اَبْوَابِهٖ وَ فُصُولِهٖ وَ صُحُفِهٖ وَ سُطُورِهٖ وَ اِتِّفَاقِ اَرْكَانِهٖ وَ اَنْوَاعِهٖ وَ اَجْزَائِهٖ وَ جُزْئِيَّاتِهٖ وَ سَكَنَتِهٖ وَ مُشْتَمِلَاتِهٖ وَ وَارِدَاتِهٖ وَ مَصَارِفِهٖ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْحُدُوثِ وَ التَّغَيُّرِ وَ الْاِمْكَانِ بِاِجْمَاعِ جَمٖيعِ عُلَمَاءِ عِلْمِ الْكَلَامِ وَ بِشَهَادَةِ حَقٖيقَةِ تَبْدٖيلِ صُورَتِهٖ وَ مُشْتَمِلَاتِهٖ بِالْحِكْمَةِ وَ الْاِنْتِظَامِ وَ تَجْدٖيدِ حُرُوفِهٖ وَ كَلِمَاتِهٖ بِالنِّظَامِ وَ الْمٖيزَانِ وَ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ التَّعَاوُنِ وَ التَّجَاوُبِ وَ التَّسَانُدِ وَ التَّدَاخُلِ وَ الْمُوَازَنَةِ وَ الْمُحَافَظَةِ فٖى مَوْجُودَاتِهٖ بِالْمُشَاهَدَةِ وَ الْعَيَانِ

denilmiştir.

*

Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan ve on sekiz adet mertebelerden çıkan ve arş-ı hakikate yetişen bir mi’rac-ı imanî ile gaibane marifetten hazırane ve muhatabane bir makama terakki eden meraklı ve müştak yolcu adam, kendi ruhuna dedi ki:

Fatiha-i Şerife’de başından tâ اِيَّاكَ kelimesine kadar gaibane medh ü sena ile bir huzur gelip اِيَّاكَ hitabına çıkılması gibi biz dahi doğrudan doğruya gaibane aramayı bırakıp aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; her şeyi gösteren güneşi, güneşten sormak gerektir. Evet her şeyi gösteren, kendini her şeyden ziyade gösterir. Öyle ise şemsin şuâatı ile onu görmek ve tanımak gibi Hâlık’ımızın esma-i hüsnasıyla ve sıfât-ı kudsiyesiyle onu kabiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.

Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlerinden ve pek çok uzun tafsilatından yalnız iki hakikati icmal ve ihtisar ile bu risalede beyan edeceğiz.

Birinci Hakikat: Bilmüşahede gözümüzle görünen ve muhit ve daimî ve muntazam ve dehşetli ve semavî ve arzî olan bütün mevcudatı çeviren ve tebdil ve tecdid eden ve kâinatı kaplayan faaliyet-i müstevliye hakikati görünmesi ve o her cihetle hikmet-medar faaliyet hakikatinin içinde tezahür-ü rububiyet hakikatinin bilbedahe hissedilmesi ve o her cihetle rahmet-feşan tezahür-ü rububiyet hakikatinin içinde, tebarüz-ü uluhiyet hakikati bizzarure bilinmiş olmasıdır.

İşte bu hâkimane ve hakîmane faaliyet-i daimeden ve perdesinin arkasında bir Fâil-i Kadîr ve Alîm’in ef’ali, görünür gibi hissedilir.

Ve bu mürebbiyane ve müdebbirane ef’al-i Rabbaniyeden ve perdesinin arkasından, her şeyde cilveleri bulunan esma-i İlahiye, hissedilir derecesinde bedahetle bilinir.

Ve bu celaldarane ve cemal-perverane cilvelenen esma-i hüsnadan ve perdesinin arkasında sıfât-ı seb’a-i kudsiyenin ilmelyakîn, belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde vücudları ve tahakkukları anlaşılır.

Ve bu yedi kudsî sıfatın dahi bütün masnuatın şehadetiyle hem hayattarane hem kadîrane hem alîmane hem semîane hem basîrane hem mürîdane hem mütekellimane nihayetsiz bir surette tecellileri ile bilbedahe ve bizzarure ve biilmelyakîn bir Mevsuf-u Vâcibü’l-vücud’un ve bir Müsemma-i Vâhid-i Ehad’in ve bir Fâil-i Ferd-i Samed’in mevcudiyeti, güneşten daha zahir, daha parlak bir tarzda kalpteki iman gözüne görünür gibi kat’î bilinir.

Çünkü güzel ve manidar bir kitap ve muntazam bir hane, bedahetle yazmak ve yapmak fiillerini ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi bedahetle yazıcı ve dülger namlarını, yazıcı ve dülger unvanları ise bedahetle kitabet ve dülgerlik sanatlarını ve sıfatlarını ve bu sanat ve sıfatlar bedahetle herhalde bir zatı istilzam eder ki mevsuf ve sâni’ ve müsemma ve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmasız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, sanatkârsız bir sanat dahi mümkün değildir.

İşte bu hakikat ve kaideye binaen, bu kâinat bütün mevcudatıyla beraber kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış manidar hadsiz kitaplar, mektuplar, nihayetsiz binalar ve saraylar hükmünde –her biri binler vecihle ve beraber hadsiz vücuh ile– Rabbanî ve Rahmanî nihayetsiz fiilleri ve o fiillerin menşeleri olan bin bir esma-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle ve o güzel isimlerin menbaı olan yedi sıfât-ı Sübhaniyenin nihayetsiz tecellileriyle, o yedi muhit ve kudsî sıfatların madeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zat-ı Zülcelal’in vücub-u vücuduna ve vahdetine hadsiz işaretler ve nihayetsiz şehadetler ettikleri gibi; bütün o mevcudatta bulunan bütün hüsünler, cemaller, kıymetler, kemaller dahi ef’al-i Rabbaniyenin ve esma-i İlahiyenin ve sıfât-ı Samedaniyenin ve şuunat-ı Sübhaniyenin kendilerine lâyık ve muvafık kudsî cemallerine ve kemallerine ve hepsi birden Zat-ı Akdes’in kudsî cemaline ve kemaline bedahetle şehadet ederler.

İşte faaliyet hakikati içinde tezahür eden rububiyet hakikati; ilim ve hikmetle halk ve icad ve sun’ ve ibda, nizam ve mizan ile takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvir, kasd ve irade ile tahvil ve tebdil ve tenzil ve tekmil, şefkat ve rahmetle it’am ve in’am ve ikram ve ihsan gibi şuunatıyla ve tasarrufatıyla kendini gösterir ve tanıttırır.

Ve tezahür-ü rububiyet hakikati içinde bedahetle hissedilen ve bulunan uluhiyetin tebarüz hakikati dahi esma-i hüsnanın rahîmane ve kerîmane cilveleriyle ve yedi sıfât-ı sübutiye olan Hayat, İlim, Kudret, İrade, Sem’, Basar ve Kelâm sıfatlarının celalli ve cemalli tecellileriyle kendini tanıttırır, bildirir.

Evet nasıl ki kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhamlar ile Zat-ı Akdes’i tanıttırır, öyle de kudret sıfatı dahi mücessem kelimeleri hükmünde olan sanatlı eserleriyle o Zat-ı Akdes’i bildirir ve kâinatı baştan başa bir Furkan-ı Cismanî mahiyetinde gösterip bir Kadîr-i Zülcelal’i tavsif ve tarif eder.

Ve ilim sıfatı dahi hikmetli, intizamlı, mizanlı olan bütün masnuat miktarınca ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyin ve temyiz edilen bütün mahlukat adedince, mevsufları olan bir tek Zat-ı Akdes’i bildirir.

Ve hayat sıfatı ise kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücudunu bildiren bütün intizamlı ve hikmetli ve mizanlı ve ziynetli suretler, haller ve sair sıfatları bildiren bütün deliller, sıfat-ı hayatın delilleriyle beraber, hayat sıfatının tahakkukuna delâlet ettikleri gibi; hayat dahi bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatları şahit göstererek Zat-ı Hayy-ı Kayyum’u bildirir.

Ve kâinatı, serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları göstermek için daima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküp eden bir âyine-i ekber suretine çevirir. Ve bu kıyasla görmek ve işitmek, ihtiyar etmek ve konuşmak sıfatları dahi her biri birer kâinat kadar Zat-ı Akdes’i bildirir, tanıttırır.

Hem o sıfatlar, Zat-ı Zülcelal’in vücuduna delâlet ettikleri gibi hayatın vücuduna ve tahakkukuna ve o zatın hayattar ve diri olduğuna dahi bedahetle delâlet ederler. Çünkü bilmek hayatın alâmeti, işitmek dirilik emaresi, görmek dirilere mahsus, irade hayat ile olabilir, ihtiyarî iktidar zîhayatlarda bulunur, tekellüm ise bilen dirilerin işidir.

İşte bu noktalardan anlaşılır ki hayat sıfatının yedi defa kâinat kadar delilleri ve kendi vücudunu ve mevsufun vücudunu bildiren bürhanları vardır ki bütün sıfatların esası ve menbaı ve ism-i a’zamın masdarı ve medarı olmuştur. Risale-i Nur, bu birinci hakikati kuvvetli bürhanlar ile ispat ve bir derece izah ettiğinden, bu denizden bu mezkûr katre ile şimdilik iktifa ediyoruz.

İkinci Hakikat: Sıfat-ı kelâmdan gelen tekellüm-ü İlahîdir. لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّٖى âyetinin sırrıyla: Kelâm-ı İlahî, nihayetsizdir. Bir zatın vücudunu bildiren en zahir alâmet, konuşmasıdır. Demek bu hakikat, nihayetsiz bir surette Mütekellim-i Ezelî’nin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet eder.

Bu hakikatin iki kuvvetli şehadeti, bu risalenin on dördüncü ve on beşinci mertebelerinde beyan edilen vahiyler ve ilhamlar cihetiyle ve geniş bir şehadeti dahi onuncu mertebesinde işaret edilen kütüb-ü mukaddese-i semaviye cihetiyle ve çok parlak ve câmi’ bir diğer şehadeti dahi on yedinci mertebesinde Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan cihetiyle geldiğinden, bu hakikatin beyan ve şehadetini o mertebelere havale edip o hakikati mu’cizane ilan eden ve şehadetini sair hakikatlerin şehadetleriyle beraber ifade eden

شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَ اُولُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

âyet-i muazzamanın envarı ve esrarı, bizim bu yolcuya kâfi ve vâfi gelmiş ki daha ileri gidememiş.

İşte bu yolcunun bu makam-ı kudsîden aldığı dersin kısa bir mealine bir işaret olarak Birinci Makam’ın on dokuzuncu mertebesinde

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى وَ لَهُ الصِّفَاتُ الْعُلْيَا وَ لَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى اَلَّذٖى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖى وَحْدَتِهٖ اَلذَّاتُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ بِاِجْمَاعِ جَمٖيعِ صِفَاتِهِ الْقُدْسِيَّةِ الْمُحٖيطَةِ وَ جَمٖيعِ اَسْمَائِهِ الْحُسْنٰى اَلْمُتَجَلِّيَّةِ بِاِتِّفَاقِ جَمٖيعِ شُؤُنَاتِهٖ وَ اَفْعَالِهِ الْمُتَصَرِّفَةِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ حَقٖيقَةِ تَبَارُزِ الْاُلُوهِيَّةِ فٖى تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ فٖى دَوَامِ الْفَعَّالِيَّةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ بِفِعْلِ الْاٖيجَادِ وَ الْخَلْقِ وَ الصُّنْعِ وَ الْاِبْدَاعِ بِاِرَادَةٍ وَ قُدْرَةٍ وَ بِفِعْلِ التَّقْدٖيرِ وَ التَّصْوٖيرِ وَ التَّدْبٖيرِ وَ التَّدْوٖيرِ بِاِخْتِيَارٍ وَ حِكْمَةٍ وَ بِفِعْلِ التَّصْرٖيفِ وَ التَّنْظٖيمِ وَ الْمُحَافَظَةِ وَ الْاِدَارَةِ وَ الْاِعَاشَةِ بِقَصْدٍ وَ رَحْمَةٍ وَ بِكَمَالِ الْاِنْتِظَامِ وَ الْمُوَازَنَةِ وَ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ اَسْرَارِ – شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَ الْمَلٰٓئِكَةُ وَ اُولُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

denilmiştir.

*

İhtar

Geçen İkinci Makam’ın Birinci Bab’ındaki on dokuz adet mertebelerin şehadet eden hakikatlerinin her birisi, tahakkuklarıyla ve vücudlarıyla vücub-u vücuda delâlet ettikleri gibi; ihataları ile dahi vahdete ve ehadiyete delâlet ederler. Fakat başta sarîhan vücudu ispat ettikleri cihetle, vücub-u vücudun delilleri sayılmış.

İkinci Makam’ın İkinci Bab’ı ise başta ve sarahatle vahdeti ve içinde vücudu ispat ettiği haysiyetiyle, tevhid bürhanları denilir. Yoksa her ikisi, her ikisini ispat eder. Farklarına işaret için Birinci Bab’da بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ İkinci Bab’da vahdet görünür gibi zuhuruna işareten بِمُشَاهَدَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ fıkraları tekrar ediliyor.

Gelecek İkinci Bab’ın mertebelerini Birinci Bab gibi izah etmeye niyet etmiştim. Fakat bazı hallerin mümanaatıyla ihtisara ve icmale mecburum. Hakkıyla beyan etmeyi Risale-i Nur’a havale ediyoruz.

*

İkinci Bab

Berahin-i Tevhidiyeye Dairdir

Dünyaya iman için gönderilen ve bütün kâinatta fikren seyahat eden ve her şeyden Hâlık’ını soran ve her yerde Rabb’ini arayan ve hakkalyakîn derecesinde İlah’ını vücub-u vücud noktasında bulan dünya misafiri, kendi aklına dedi ki: Gel, Vâcibü’l-vücud Hâlık’ımızın vahdet bürhanlarını temaşa için yine beraber bir seyahate gideceğiz.

Beraber gittiler. Birinci menzilde gördüler ki kâinatı istila eden dört hakikat-i kudsiye, vahdeti bedahet derecesinde istilzam edip isterler.

BİRİNCİ HAKİKAT: “Uluhiyet-i mutlaka”dır.

Evet, nev-i beşerin her taifesi birer nevi ibadet ile fıtrî gibi meşgul olması ve sair zîhayatın belki cemadatın dahi fıtrî hizmetleri, birer nevi ibadet hükmünde bulunması ve kâinatta maddî ve manevî bütün nimetlerin ve ihsanların her biri, bir mabudiyet tarafından, hamd ve ibadeti yaptıran perestişe ve şükre birer vesile olmaları ve vahiy ve ilhamlar gibi bütün tereşşuhat-ı gaybiye ve tezahürat-ı maneviyenin bir tek İlah’ın mabudiyetini ilan etmeleri; elbette ve bedahetle bir uluhiyet-i mutlakanın tahakkukunu ve hüküm-ferma olduğunu ispat ederler.

Madem böyle bir uluhiyet hakikati var, elbette iştiraki kabul edemez. Çünkü uluhiyete yani mabudiyete karşı şükür ve ibadetle mukabele edenler, kâinat ağacının en nihayetlerinde bulunan zîşuur meyveleridir. Ve başkaların o zîşuurları memnun ve minnettar edip yüzlerini kendilerine çevirmesi ve görünmediğinden çabuk unutturulabilen hakiki mabudlarını onlara unutturması, uluhiyetin mahiyetine ve kudsî maksatlarına öyle bir zıddiyettir ki hiçbir cihetle müsaade etmez.

Kur’an’ın çok tekrar ile ve şiddetle şirki red ve müşrikleri cehennem ile tehdit etmesi, bu cihettendir.

İKİNCİ HAKİKAT: “Rububiyet-i mutlaka”dır.

Evet, bütün kâinatta hususan zîhayatlarda ve bilhassa terbiye ve iaşelerinde her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir surette beraber ve birbiri içinde hakîmane, rahîmane bir dest-i gaybî tarafından olan bir tasarruf-u âmm elbette bir rububiyet-i mutlakanın tereşşuhudur ve ziyasıdır ve tahakkukuna bir bürhan-ı kat’îdir.

Madem bir rububiyet-i mutlaka vardır, elbette şirk ve iştiraki kabul etmez. Çünkü o rububiyetin kendi cemalini izhar ve kemalâtını ilan ve kıymetli sanatlarını teşhir ve gizli hünerlerini göstermek gibi en mühim maksat ve gayeleri cüz’iyatta ve zîhayatta temerküz ve içtima ettiğinden, en cüz’î bir şeye ve en küçük bir zîhayata kendi başıyla müdahale eden bir şirk, o gayeleri bozar ve o maksatları harap eder. Ve zîşuurun yüzlerini o gayelerden ve o gayeleri irade edenden çevirip esbaba saldığından ve bu vaziyet rububiyetin mahiyetine bütün bütün muhalif ve adâvet olduğundan, elbette böyle bir rububiyet-i mutlaka, hiçbir cihetle şirke müsaade etmez.

Kur’an’ın kesretli takdisatı ve tesbihatı ve âyâtı ve kelimatı, belki hurufatı ve hey’atıyla mütemadiyen tevhide irşadatı bu büyük sırdan ileri gelmiştir.

ÜÇÜNCÜ HAKİKAT: “Kemalât”tır.

Evet, bu kâinatın bütün ulvi hikmetleri, hârika güzellikleri, âdilane kanunları, hakîmane gayeleri, hakikat-i kemalâtın vücuduna bedahetle delâlet ve bilhassa bu kâinatı hiçten icad edip her cihetle mu’cizatlı ve cemalli bir surette idare eden Hâlık’ın kemalâtına ve o Hâlık’ın âyine-i zîşuuru olan insanın kemalâtına şehadeti pek zahirdir.

Madem kemalât hakikati vardır. Ve madem kâinatı kemalât içinde icad eden Hâlık’ın kemalâtı muhakkaktır. Ve madem kâinatın en mühim meyvesi ve arzın halifesi ve Hâlık’ın en ehemmiyetli masnuu ve sevgilisi olan insanın kemalâtı haktır ve hakikatlidir.

Elbette bu gözümüz ile gördüğümüz kemalli ve hikmetli kâinatı; fena ve zevalde yuvarlanan ve neticesiz olarak tesadüfün oyuncağı, tabiatın mel’abegâhı, zîhayatın zalimane mezbahası, zîşuurun dehşetli hüzüngâhı suretine çeviren ve âsârı ile kemalâtı görünen insanı, en bîçare ve en perişan ve en aşağı bir hayvan derekesine indiren ve Hâlık’ın âyine-i kemalâtı olan bütün mevcudatın şehadetiyle nihayetsiz kemalât-ı kudsiyesi bulunan o Hâlık’ın kemalâtını setredip perde çekerek netice-i faaliyetini ve hallakıyetini iptal eden şirk, elbette olamaz ve hakikatsizdir.

Şirkin bu kemalât-ı İlahiyeye ve insaniye ve kevniyeye karşı zıddiyeti ve o kemalâtları bozduğu İkinci Şuâ Risalesi’nin üç meyve-i tevhide dair Birinci Makam’ında kuvvetli ve kat’î deliller ile ispat ve izah edildiğinden ona havale edip burada kısa kesiyoruz.

DÖRDÜNCÜ HAKİKAT: “Hâkimiyet”tir.

Evet, bu kâinata geniş bir dikkat ile bakan; kâinatı gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idaresi gayet hikmetli ve hâkimiyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, her şeyi ve her nev’i birer vazife ile musahharane meşgul bulur. وَ لِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin askerlik manasını ihsas eden temsiline göre: Zerrat ordusundan ve nebatat fırkalarından ve hayvanat taburlarından tâ yıldızlar ordusuna kadar olan cünud-u Rabbaniyeden, o küçücük memurlarda ve bu pek büyük askerlerde hâkimane tekvinî emirlerin, âmirane hükümlerin, şahane kanunların cereyanları, bedahetle bir hâkimiyet-i mutlakanın ve bir âmiriyet-i külliyenin vücuduna delâlet ederler.

Madem bir hâkimiyet-i mutlaka hakikati vardır, elbette şirkin hakikati olamaz. Çünkü لَوْ كَانَ فٖيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin hakikat-i kātıasıyla, müteaddid eller müstebidane bir işe karışsalar karıştırırlar. Bir memlekette iki padişah, hattâ bir nahiyede iki müdür bulunsa intizam bozulur ve idare herc ü merc olur. Halbuki sinek kanadından tâ semavat kandillerine kadar ve hüceyrat-ı bedeniyeden tâ seyyaratın burçlarına kadar öyle bir intizam var ki zerre kadar şirkin müdahalesi olamaz.

Hem hâkimiyet bir makam-ı izzettir; rakip kabul etmek, o hâkimiyetin izzetini kırar. Evet, aczi için çok yardımcılara muhtaç olan insanın, cüz’î ve zahirî ve muvakkat bir hâkimiyeti için kardeşini ve evladını zalimane öldürmesi gösteriyor ki hâkimiyet rakip kabul etmez. Böyle bir âciz, böyle cüz’î bir hâkimiyet için böyle yaparsa; elbette bütün kâinatın mâliki olan bir Kadîr-i Mutlak’ın hakiki ve küllî rububiyetine ve uluhiyetine medar olan kendi hâkimiyet-i kudsiyesine başkasını teşrik etmesi ve şerike müsaade etmesi hiçbir cihetle mümkün olamaz.

Bu hakikat, İkinci Şuâ’nın İkinci Makam’ında ve Risale-i Nur’un birçok yerlerinde kuvvetli deliller ile ispat edildiğinden onlara havale ediyoruz.

İşte yolcumuz bu dört hakikati müşahede etmekle, vahdaniyet-i İlahiyeyi şuhud derecesinde bildi, imanı parladı. Bütün kuvvetiyle لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ‌ dedi. Ve bu menzilden aldığı derse bir kısa işaret olarak Birinci Makam’ın ikinci babında

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وَحْدَانِيَّتِهٖ وَ وُجُوبِ وُجُودِهٖ مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ حَقٖيقَةِ تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمُقْتَضِيَّةِ لِلْوَحْدَةِ وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْكَمَالَاتِ النَّاشِئَةِ مِنَ الْوَحْدَةِ وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْحَاكِمِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمَانِعَةِ وَ الْمُنَافِيَةِ لِلشِّرْكَةِ

denilmiştir.

*

Sonra o sükûnetsiz misafir kendi kalbine dedi: Ehl-i imanın, hususan ehl-i tarîkatın her vakit tekrarla ‌‌لَا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ demeleri, tevhidi yâd ve ilan etmeleri gösterir ki tevhidin pek çok mertebeleri bulunuyor. Hem tevhid, en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife-i kudsiye ve bir farîza-i fıtriye ve bir ibadet-i imaniyedir. Öyle ise gel bir mertebeyi daha bulmak için bu ibrethanenin diğer bir menzilinin kapısını daha açmalıyız.

Çünkü aradığımız hakiki tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet değildir. Belki ilm-i mantıkta tasavvura mukabil ve marifet-i tasavvuriyeden çok kıymettar ve bürhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir.

Ve tevhid-i hakiki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz’an ve kabuldür ki her bir şeyle Rabb’ini bulabilir ve her şeyde Hâlık’ına giden bir yolu görür ve hiçbir şey huzuruna mani olmaz. Yoksa Rabb’ini bulmak için her vakit kâinat perdesini yırtmak, açmak lâzım gelir. “Öyle ise haydi ileri!” diyerek, kibriya ve azamet kapısını çaldı. Ef’al ve âsâr menziline ve icad ve ibda âlemine girdi, gördü ki: Kâinatı istila etmiş beş hakikat-i muhita hükmediyorlar, bedahetle tevhidi ispat ederler.

BİRİNCİSİ: Kibriya ve azamet hakikatidir. Bu hakikat, İkinci Şuâ’nın İkinci Makam’ında ve Risale-i Nur’un müteaddid yerlerinde bürhanlarla izah edildiğinden burada bu kadar deriz ki:

Binlerle sene birbirlerinden uzak bir mesafede bulunan yıldızları, aynı anda aynı tarzda icad edip tasarruf eden ve zeminin şark ve garp ve cenup ve şimalinde bulunan aynı çiçeğin hadsiz efradını, bir zamanda ve bir surette halk edip tasvir eden…

Hem هُوَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ yani gökleri ve zemini altı günde yaratmak gibi geçmiş ve gaybî ve çok acib bir hâdiseyi, hazır ve göz önünde bir hâdise ile ispat etmek ve onun gibi acib bir tanzir olarak zeminin yüzünde bahar mevsiminde haşr-i a’zamın yüz binden ziyade misallerini gösterir gibi iki yüz binden ziyade nebatat taifelerini ve hayvanat kabilelerini beş altı haftada inşa edip kemal-i intizam ve mizan ile iltibassız, noksansız, yanlışsız, beraber, birbiri içinde idare, terbiye, iaşe, temyiz ve tezyin eden…

Hem يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَ يُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ âyetinin sarahatiyle zemini döndürüp gece gündüz sahifelerini yapan ve çeviren ve yevmiye hâdisatıyla yazan değiştiren aynı zat, aynı anda, en gizli, en cüz’î olan kalplerin hatıratlarını dahi bilir ve iradesiyle idare eder.

Ve mezkûr fiillerin her biri bir tek fiil olduğundan, zarurî olarak, onların fâili dahi bir tek vâhid ve kādir olan fâil-i zülcelallerinin, bedahetle öyle bir kibriya ve azameti var ki: Hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimalini bırakmıyor, köküyle kesiyor.

Madem böyle bir kibriya ve azamet-i kudret var ve madem o kibriya nihayet kemaldedir ve ihata ediyor. Elbette o kudrete acz veya ihtiyaç ve o kibriyaya kusur ve o kemale noksaniyet ve o ihataya kayıt ve o nihayetsizliğe nihayet veren bir şirke meydan vermesi ve müsaade etmesi, hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratını bozmayan hiçbir akıl kabul etmez.

İşte şirk, kibriyaya dokunması ve celalin izzetine dokundurması ve azametine ilişmesi cihetiyle öyle bir cinayettir ki hiç kabil-i af olmadığını, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan azîm tehdit ile اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهٖ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ ferman ediyor.

İKİNCİ HAKİKAT: Kâinatta tasarrufları görünen ef’al-i Rabbaniyenin ıtlak ve ihata ve nihayetsiz bir surette zuhurlarıdır. Ve o fiilleri takyid ve tahdid eden, yalnız hikmet ve iradedir ve mazharların kabiliyetleridir. Ve serseri tesadüf ve şuursuz tabiat ve kör kuvvet ve camid esbab ve kayıtsız ve her yere dağılan ve karıştıran unsurlar, o gayet mizanlı ve hikmetli ve basîrane ve hayattarane ve muntazam ve muhkem olan fiillere karışamazlar, belki Fâil-i Zülcelal’in emriyle ve iradesiyle ve kuvvetiyle zahirî bir perde-i kudret olarak istimal olunuyorlar.

Hadsiz misallerinden üç misali, Sure-i Nahl’in bir sahifesinde birbirine muttasıl üç âyetin işaret ettikleri üç fiilin hadsiz nüktelerinden üç nüktesini beyan ederiz.

Birincisi:

وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذٖى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا … اِلٰى اٰخِره

Evet, bal arısı fıtratça ve vazifece öyle bir mu’cize-i kudrettir ki koca Sure-i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünkü o küçücük bal makinesinin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat azaları tahrip etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek; nihayet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irade ile ve tam bir intizam ve muvazene ile olduğundan şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar.

İşte bu üç cihetle mu’cizeli bu sanat-ı İlahiyenin ve bu fiil-i Rabbanînin, bütün zemin yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mizanda, aynı anda, aynı tarzda zuhuru ve ihatası, bedahetle vahdeti ispat eder.

İkinci âyet:

وَ اِنَّ لَكُمْ فِى الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقٖيكُمْ مِمَّا فٖى بُطُونِهٖ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَ دَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِبٖينَ

âyeti, ibret-feşan bir fermandır. Evet, başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddi, hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirin, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.

İşte böyle gayet mu’cizeli ve hikmetli bu sanat-ı Rabbaniyenin ve bu fiil-i İlahînin, umum rûy-i zeminde, yüz binlerle nevilerin, hadsiz validelerinin kalplerinde ve memelerinde aynı anda, aynı tarzda, aynı hikmet ve aynı dikkat ile tecellisi ve tasarrufu ve yapması ve ihatası, bedahetle vahdeti ispat eder.

Üçüncü âyet:

وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخٖيلِ وَالْاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Bu âyet, nazar-ı dikkati hurma ve üzüme celbedip der ki: “Aklı bulunanlara, bu iki meyvede tevhid için büyük bir âyet, bir delil ve bir hüccet vardır.” Evet, bu iki meyve hem gıda ve kut hem fakihe ve yemiş hem çok lezzetli taamların menşeleri olmakla beraber, susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar, o derece bir mu’cize-i kudret ve bir hârika-i hikmettir ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurup makinesi ve o kadar hassas bir mizan ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir sanattırlar ki zerre kadar aklı bulunan bir adam “Bunları böyle yapan, elbette bu kâinatı yaratan zat olabilir.” demeye mecburdur.

Çünkü mesela, bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda yirmi salkım var ve her salkımda şekerli şurup tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve latîf ve renkli bir mahfazayı giydirmek ve nazik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hâfızası ve programı ve tarihçe-i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb-ı kevser gibi bir balı yapmak ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsalinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı hârika-i sanatı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedahetle gösterir ki bu işi yapan; bütün kâinatın Hâlık’ıdır ve nihayetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil ancak onun fiilidir.

Evet, bu çok hassas mizana ve çok maharetli sanata ve çok hikmetli intizama, kör ve serseri ve intizamsız ve şuursuz ve hedefsiz ve istilacı ve karıştırıcı olan kuvvetler ve tabiatlar ve sebepler karışamazlar, ellerini uzatamazlar. Yalnız, mef’uliyette ve kabulde ve perdedarlıkta, emr-i Rabbanî ile istihdam olunuyorlar.

İşte bu üç âyetin işaret ettikleri üç hakikatin tevhide delâlet eden üç nüktesi gibi hadsiz ef’al-i Rabbaniyenin hadsiz cilveleri ve tasarrufları, ittifakla bir tek vâhid-i ehad, bir Zat-ı Zülcelal’in vahdetine şehadet ederler.

ÜÇÜNCÜ HAKİKAT: Mevcudatın ve bilhassa nebatat ve hayvanatın, sürat-i mutlaka içinde kesret-i mutlaka ve intizam-ı mutlak ile ve suhulet-i mutlaka içinde gayet hüsn-ü sanat ve maharet ve itkan ve intizam ile ve mebzuliyet-i mutlaka ve ihtilat-ı mutlak içinde gayet kıymettarlık ve tam imtiyaz ile icadlarıdır.

Evet, gayet çokluk ile gayet çabukluk hem gayet sanatkârane ve mahirane ve dikkat ve intizam ile gayet kolay ve rahatça hem gayet mebzuliyet ve karışıklık içinde gayet kıymetli ve farikalı olarak bulaşmadan ve bulaştırmadan ve bulandırmadan yapmak ancak ve ancak bir tek vâhid zatın öyle bir kudretiyle olabilir ki o kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Ve o kudrete nisbeten, yıldızlar zerreler kadar ve en büyük en küçük kadar ve efradı hadsiz bir nevi, bir tek fert kadar ve azametli ve muhit bir küll, has ve az bir cüz kadar ve koca zeminin ihyası ve diriltilmesi, bir ağaç kadar ve dağ gibi bir ağacın inşası, tırnak gibi bir çekirdek kadar kolay ve rahatça ve suhuletli olmak gerektir. Tâ ki gözümüzün önünde yapılan bu işleri yapabilsin.

İşte bu mertebe-i tevhidin ve bu üçüncü hakikatin ve kelime-i tevhidin bu ehemmiyetli sırrını, yani en büyük bir küll, en küçük bir cüz’î gibi olması ve en çok ve en az farkı bulunmaması hem bu hayretli hikmetini ve bu azametli tılsımını ve tavr-ı aklın haricindeki bu muammasını ve İslâmiyet’in en mühim esasını ve imanın en derin bir medarını ve tevhidin en büyük bir temelini beyan ve hall ve keşif ve ispat etmekle Kur’an’ın tılsımı açılır ve hilkat-i kâinatın en gizli ve bilinmez ve felsefeyi idrakinden âciz bırakan muamması bilinir.

Hâlık-ı Rahîm’ime yüz bin defa Risaletü’n-Nur’un hurufatı adedince şükür ve hamdolsun ki Risaletü’n-Nur bu acib tılsımı ve bu garib muammayı hall ve keşif ve ispat etmiş. Ve bilhassa Yirminci Mektup’un âhirlerinde وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ bahsinde ve haşre dair Yirmi Dokuzuncu Söz’ün “Fâil muktedirdir.” bahsinde, Yirmi Dokuzuncu Lem’a-i Arabiye’nin “Allahu ekber” mertebelerinden kudret-i İlahiyenin ispatında, kat’î bürhanlarla, iki kere iki dört eder derecesinde ispat edilmiş.

Onun için izahı onlara havale etmekle beraber, bir fihriste hükmünde bu sırrı açan esasları ve delilleri icmalen beyan ve on üç basamak olarak on üç sırra işaret etmek istedim. Birinci ve ikinci sırları yazdım. Fakat maatteessüf hem maddî hem manevî iki kuvvetli mani, beni şimdilik mütebâkisinden vazgeçirdiler.

Birinci Sır: Bir şey zatî olsa onun zıddı o zata ârız olamaz. Çünkü içtimaü’z-zıddeyn olur, o da muhaldir. İşte bu sırra binaen, madem kudret-i İlahiye zatiyedir ve Zat-ı Akdes’in lâzım-ı zarurîsidir. Elbette o kudretin zıddı olan acz, o Zat-ı Kadîr’e ârız olması mümkün olmaz.

Ve madem bir şeyde mertebelerin bulunması, o şeyin içinde zıddının tedahülü iledir. Mesela, ziyanın kavî ve zayıf gibi mertebeleri, zulmetin müdahalesi ile ve hararetin ziyade ve aşağı dereceleri, soğuğun karışması ile ve kuvvetin şiddet ve noksan miktarları, mukavemetin karşılaması ve mümanaatıyladır. Elbette o kudret-i zatiyede mertebeler bulunmaz. Bütün eşyayı, bir tek şey gibi icad eder.

Ve madem o kudret-i zatiyede mertebeler bulunmaz ve zaaf ve noksan olamaz, elbette hiçbir mani onu karşılayamaz ve hiçbir icad ona ağır gelmez.

Ve madem hiçbir şey ona ağır gelmez, elbette haşr-i a’zamı bir bahar kadar kolay ve bir baharı bir ağaç kadar suhuletli ve bir ağacı bir çiçek kadar zahmetsiz icad ettiği gibi; bir çiçeği bir ağaç kadar sanatlı, bir ağacı bir bahar kadar mu’cizatlı ve bir baharı bir haşir gibi cem’iyetli ve hârikalı halk eder ve gözümüzün önünde halk ediyor.

Risale-i Nur’da kat’î ve kuvvetli çok bürhanlar ile ispat edilmiş ki: Eğer vahdet ve tevhid olmazsa bir çiçek, bir ağaç kadar belki daha müşkülatlı ve bir ağaç, bir bahar kadar belki daha suubetli olmakla beraber; kıymet ve sanatça bütün bütün sukut edeceklerdi. Ve şimdi bir dakikada yapılan bir zîhayat, bir senede ancak yapılacaktı, belki de hiç yapılmayacaktı.

İşte bu mezkûr sırra binaendir ki: Gayet mebzuliyet ve çoklukla beraber gayet kıymettar ve gayet çabuk ve kolaylıkla beraber gayet sanatlı olan bu meyveler, bu çiçekler, bu ağaçlar ve hayvancıklar muntazaman meydana çıkıyorlar ve vazife başına geçiyorlar ve tesbihatlarını yapıp, bitirip, tohumlarını yerlerinde tevkil ederek gidiyorlar.

İkinci Sır: Nasıl ki nuraniyet ve şeffafiyet ve itaat sırrıyla ve kudret-i zatiyenin bir cilvesiyle bir tek güneş, bir tek âyineye ziyalı akis verdiği gibi; hadsiz âyinelere ve parlak şeylere ve katrelere o kayıtsız kudretinin geniş faaliyetinden ziyalı ve hararetli olan ayn-ı aksini emr-i İlahî ile kolayca verebilir. Az ve çok birdir, farkı yoktur.

Hem bir tek kelime söylense nihayetsiz hallakıyetin nihayetsiz vüs’atinden, o bir tek kelime bir tek adamın kulağına zahmetsiz girdiği gibi bir milyon kulakların kafalarına da izn-i Rabbanî ile zahmetsiz girer. Binlerle dinleyen ile bir tek dinleyen müsavidir, fark etmez.

Hem göz gibi bir tek nur veya Cebrail gibi nurani bir tek ruhanî; tecelli-i rahmet içinde olan faaliyet-i Rabbaniyenin kemal-i vüs’atinden bir tek yere suhuletle baktığı ve gittiği ve bir tek yerde suhuletle bulunduğu gibi binler yerlerde de kudret-i İlahiye ile suhuletle bulunur, bakar, girer; az, çok farkı yoktur.

Aynen öyle de kudret-i zatiye-i ezeliye, en latîf, en has bir nur ve bütün nurların nuru olduğundan ve eşyanın mahiyetleri ve hakikatleri ve melekûtiyet vecihleri şeffaf ve âyine gibi parlak olduğundan ve zerrattan ve nebatattan ve zîhayattan tâ yıldızlara ve güneşlere ve aylara kadar her şey, o kudret-i zatiyenin hükmüne gayet derecede itaatli, inkıyadlı ve o kudret-i ezelînin emirlerine nihayet derecede mutî ve musahhar bulunduğundan, elbette hadsiz eşyayı bir tek şey gibi icad eder ve yanlarında bulunur. Bir iş bir işe mani olmaz. Büyük ve küçük, çok ve az, cüz’î ve küllî birdir. Hiçbiri ona ağır gelmez.

Hem nasıl ki Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerde denildiği gibi; intizam ve muvazene ve hükme itaat ve emirleri imtisal sırlarıyla, yüz hane kadar bir büyük sefineyi bir çocuğun parmağıyla oyuncağını çevirdiği gibi döndürür, gezdirir.

Hem bir âmir, bir “Arş!” emriyle bir tek neferi hücum ettirdiği gibi muntazam ve mutî bir orduyu dahi o tek emriyle hücuma sevk eder.

Hem pek büyük bir hassas mizanın iki gözünde, iki dağ muvazene vaziyetinde bulunsalar iki kefesinde iki yumurta bulunan diğer mizanın, bir tek ceviz, bir kefesini yukarıya kaldırması, birini aşağı indirmesi gibi; o tek ceviz, bir kanun-u hikmetle öteki büyük mizanın bir gözünü dağ ile beraber dağın başına ve öbür dağı, derelerin dibine indirebilir.

Aynen öyle de kayıtsız, nihayetsiz, nurani, zatî, sermedî olan kudret-i Rabbaniyede ve beraberinde bütün intizamatın ve nizamların ve muvazenelerin menşei, menbaı, medarı, masdarı olan nihayetsiz bir hikmet ve gayet hassas bir adalet-i İlahiye bulunduğundan ve cüz’î ve küllî ve büyük ve küçük her şey ve bütün eşya, o kudretin hükmüne musahhar ve tasarrufuna münkad olduğundan, elbette zerreleri kolayca tedvir ve tahrik ettiği gibi yıldızları dahi nizam-ı hikmet sırrıyla kolayca döndürür, çevirir.

Ve baharda, bir emir ile suhuletle bir sineği ihya ettiği gibi; bütün sineklerin taifelerini ve bütün nebatatı ve hayvancıkların ordularını, kudretindeki hikmet ve mizanın sırrıyla, aynı emirle, aynı kolaylıkla diriltip meydan-ı hayata sevk eder.

Ve bir ağacı baharda çabuk diriltmek ve kemiklerine hayat vermek gibi o hikmetli adaletli kudret-i mutlaka ile koca arzı ve zemin cenazesini, baharda o ağaç gibi kolayca ihya edip yüz bin çeşit haşirlerin misallerini icad eder.

Ve bir emr-i tekvinî ile arzı dirilttiği gibi اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمٖيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ fermanıyla yani “Bütün ins ve cin, bir tek sayha ve emir ile yanımızda meydan-ı haşre hazır olurlar.”

Hem وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ferman etmesiyle yani “Kıyamet ve haşrin işi ve yapılması gözünü kapayıp hemen açmak kadardır belki daha yakındır.” der.

Hem مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetiyle yani “Ey insanlar! Sizin icad ve ihyanız ve haşir ve neşriniz, bir tek nefsin ihyası gibi kolaydır. Kudretime ağır gelmez.” mealinde bulunan şu üç âyetin sırrıyla, aynı emir ile aynı kolaylıkla bütün ins ve cinleri ve hayvanı ve ruhanî ve melekleri haşr-i ekberin meydanına ve mizan-ı a’zamın önüne getirir. Bir iş bir işe mani olmaz.

Üçüncü ve dördüncüden tâ on üçüncü sırra kadar, arzuma muhalif olarak başka vakte ta’lik edildi.

DÖRDÜNCÜ HAKİKAT: Mevcudatın vücudları ve zuhurları, beraberlik ve birbiri içinde birlik ve birbirine benzemeklik ve birbirinin misal-i musağğarı ve numune-i ekberi ve bir kısım küll ve küllî ve diğer kısım onun cüzleri ve fertleri ve birbirine sikke-i fıtratta müşabehet ve nakş-ı sanatta münasebet ve birbirine yardım etmek ve birbirinin vazife-i fıtriyesini tekmil etmek gibi çok cihetü’l-vahdet noktalarında; bedahet derecesinde tevhidi ilan ve Sâni’lerinin vâhid olduğunu ispat etmek ve kâinatın rububiyet cihetinde, tecezzi ve inkısam kabul etmez bir küll ve küllî hükmünde bulunduğunu izhar etmektir.

Evet mesela, her baharda nebatattan ve hayvanattan dört yüz bin nev’in hadsiz efradlarını, beraber ve birbiri içinde, bir anda ve bir tarzda, yanlışsız, hatasız, kemal-i hikmet ve hüsn-ü sanatla icad etmek ve idare ve iaşe etmek…

Hem kuşların misal-i musağğarları olan sineklerden tâ numune-i ekberleri olan kartallara kadar hadsiz efradlarını yaratmak ve hava âleminde, seyahat ve yaşamalarına yardım eden cihazatı verip gezdirmek ve havayı şenlendirmekle beraber, yüzlerinde mu’cizane birer sikke-i sanat ve cisimlerinde müdebbirane birer hâtem-i hikmet ve mahiyetlerinde mürebbiyane birer turra-i ehadiyet koymak…

Hem zerrat-ı taamiyeyi hüceyrat-ı bedeniyenin imdadına ve nebatatı hayvanatın imdadına ve hayvanatı insanların yardımına ve umum valideleri iktidarsız yavruların muavenetine hakîmane, rahîmane koşturmak, göndermek…

Hem daire-i Kehkeşan’dan ve manzume-i şemsiyeden ve anâsır-ı arziyeden tâ göz hadekasının perdelerine ve gül goncasının yapraklarına ve mısır sümbülünün gömleklerine ve kavunun çekirdeklerine kadar mütedâhil daireler gibi cüz’î ve küllî hükmünde aynı intizam ve hüsn-ü sanat ve aynı fiil ve kemal-i hikmetle tasarruf etmek, elbette bedahet derecesinde ispat eder ki:

Bu işleri yapan hem vâhiddir, birdir, her şeyde sikkesi var.

Hem de hiçbir mekânda olmadığı gibi her mekânda hazırdır.

Hem güneş gibi; her şey ondan uzak, o ise her şeye yakındır.

Hem daire-i Kehkeşan ve manzume-i şemsiye gibi en büyük şeyler ona ağır gelmediği gibi kandaki küreyvat, kalpteki hatırat ondan gizlenmez; tasarrufundan hariç kalmaz.

Hem her şey ne kadar büyük ve çok olursa olsun, en küçük, en az bir şey gibi ona kolaydır ki sineği kartal sisteminde ve çekirdeği ağacın mahiyetinde ve bir ağacı bir bahçe suretinde ve bir bahçeyi bir bahar sanatında ve bir baharı bir haşir vaziyetinde suhuletle icad eder.

Ve sanatça çok kıymettar şeyleri, bize çok ucuz verir, ihsan eder. İstediği fiyat ise bir “Bismillah” ve bir “Elhamdülillah”tır. Yani, o çok kıymettar nimetlerin makbul fiyatları, başta “Bismillahirrahmanirrahîm” ve âhirinde “Elhamdülillah” demektir.

Bu Dördüncü Hakikat dahi Risale-i Nur’da izah ve ispat edildiğinden bu kısacık işaretle iktifa ediyoruz.

Bizim seyyahın ikinci menzilde gördüğü

BEŞİNCİ HAKİKAT: Kâinatın mecmuunda ve erkânında ve eczasında ve her mevcudunda bir intizam-ı ekmelin bulunması ve o memleket-i vâsianın tedvir ve idaresine medar olan ve heyet-i umumiyesine taalluk eden maddeler ve vazifedarlar birer vâhid olması ve o haşmetli şehir ve meşherde tasarruf eden isimler ve fiiller, birbiri içinde ve birer ve bir mahiyet ve vâhid ve her yerde aynı isim ve aynı fiil olmakla beraber, her şeyi veya ekser eşyayı ihataları ve şümulleri ve o ziynetli sarayın tedbirine ve şenlenmesine ve binasına medar olan unsurlar ve neviler, birbiri içinde ve birer ve bir mahiyet-i vâhide ve her yerde aynı unsur ve aynı nevi bulunmakla beraber zeminin yüzünü ve ekserisini intişar ile ihata etmeleri elbette bedahetle ve zaruretle iktiza eder ve delâlet eder ve şehadet eder ve gösterir ki:

Bu kâinatın sâni’i ve müdebbiri ve bu memleketin sultanı ve mürebbisi ve bu sarayın sahibi ve bânisi birdir, tektir, vâhiddir, ehaddir. Misli ve naziri olamaz ve veziri ve muîni yoktur. Şeriki ve zıddı olamaz, aczi ve kusuru yoktur.

Evet, intizam tam bir vahdettir, bir tek nazzamı ister. Münakaşaya medar olan şirki kaldırmaz.

Madem bu kâinatın heyet-i mecmuasından, arzın yevmî ve senevî deveranından tâ insanın simasına ve başının duygular manzumesine ve kandaki beyaz ve kırmızı küreyvatın deveranına ve cereyanına kadar, küllî olsun cüz’î olsun her bir şeyde hikmetli ve dikkatli bir intizam var. Elbette bir Kadîr-i Mutlak’tan ve bir Hakîm-i Mutlak’tan başka hiçbir şey, kasd ve icad suretiyle elini hiçbir şeye uzatamaz ve karışamazlar. Belki yalnız kabul ederler, mazhar ve münfail olurlar.

Ve madem tanzim etmek ve bilhassa gayeleri takip etmek ve maslahatları gözeterek bir intizam vermek, yalnız ilim ve hikmetle olur ve irade ve ihtiyar ile yapılır. Elbette ve her halde, bu hikmet-perverane intizam ve bu gözümüz önündeki maslahatkârane çeşit çeşit hadsiz intizamat-ı mahlukat, bedahet derecesinde delâlet ve şehadet eder ki bu mevcudatın hâlıkı ve müdebbiri birdir, fâildir, muhtardır. Her şey onun kudretiyle vücuda gelir, onun iradesiyle birer vaziyet-i mahsusa alır ve onun ihtiyarıyla bir suret-i muntazama giyer.

Hem madem bu misafirhane-i dünyanın sobalı lambası birdir ve rûznameli kandili birdir ve rahmetli süngeri birdir ve ateşli aşçısı birdir ve hayatlı şurubu birdir ve himayetli tarlası birdir… Bir, bir, bir… Tâ bin bir birler kadar. Elbette bu bir birler bedahetle şehadet eder ki bu misafirhanenin sâni’i ve sahibi birdir. Hem gayet kerîm ve misafirperverdir ki bu yüksek ve büyük memurlarını, zîhayat yolcularına hizmetkâr edip istirahatlerine çalıştırıyor.

Hem madem dünyanın her tarafında tasarruf eden ve nakışları ve cilveleri görünen “Hakîm, Rahîm, Musavvir, Müdebbir, Muhyî, Mürebbi” gibi isimler ve “hikmet ve rahmet ve inayet” gibi şe’nler ve “tasvir ve tedvir ve terbiye” gibi fiiller birdirler. Her yerde aynı isim, aynı fiil birbiri içinde hem nihayet mertebede hem ihatalıdırlar. Hem birbirinin nakşını öyle tekmil ederler ki güya o isimler ve o fiiller ittihat edip kudret ayn-ı hikmet ve rahmet ve hikmet ayn-ı inayet ve hayat oluyor.

Mesela, hayat verici ismin bir şeyde tasarrufu göründüğü anda, yaratıcı ve tasvir edici ve rızık verici gibi çok isimlerin aynı anda, her yerde, aynı sistemde tasarrufatları görünüyor. Elbette ve elbette ve bedahetle şehadet eder ki o ihatalı isimlerin müsemması ve her yerde aynı tarzda görünen şümullü fiillerin fâili birdir, tektir, vâhiddir, ehaddir. Âmennâ ve saddaknâ!

Hem madem masnuatın maddeleri ve mâyeleri olan unsurlar zemini ihata ederler. Ve mahlukattan, vahdeti gösteren çeşit çeşit sikkeleri taşıyan nevilerin her biri bir iken rûy-i zeminde intişar edip istila ederler. Elbette bedahetle ispat eder ki o unsurlar müştemilatıyla ve o neviler efradıyla bir tek zatın malıdır, mülküdür. Ve öyle bir Vâhid-i Kadîr’in masnuları ve hizmetkârlarıdır ki o koca istilacı unsurları, gayet itaatli bir hizmetçi ve o zeminin her tarafına dağılan nevileri gayet intizamlı bir nefer hükmünde istihdam eder.

Bu hakikat dahi Risaletü’n-Nur’da ispat ve izah edildiğinden burada bu kısa işaretle iktifa ediyoruz. Bizim yolcu, bu beş hakikatten aldığı feyz-i imanî ve zevk-i tevhidî neşesiyle müşahedatını hülâsa ve hissiyatını tercüme ederek kalbine diyor:

Bak kitab-ı kâinatın safha-i rengînine

Hâme-i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş

Kalmamış bir nokta-i muzlim çeşm-i dil erbabına

Sanki âyâtın Hudâ, nur ile tahrir eylemiş.

Hem bil ki:

Kitab-ı âlemin evrakıdır eb’ad-ı nâmahdud

Sutûr-u hâdisat-ı dehirdir âsâr-ı nâma’dud

Yazılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikatte

Mücessem lafz-ı manidardır, âlemde her mevcud.

Hem dinle:

چُو لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ بَرَابَرْ مٖيزَنَنْدْ هَرْ شَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ

نَعَمْ وَ فٖى كُلِّ شَىْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ

diyerek, kalbiyle beraber nefsi dahi tasdik ederek “Evet, evet” dediler.

İşte dünya misafiri ve kâinat seyyahının ikinci menzilde müşahede ettiği beş hakikat-i tevhidiyeye kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın ikinci babında ikinci menzile ait böyle denilmiş:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وَحْدَتِهٖ فٖى وُجُوبِ وُجُودِهٖ مُشَاهَدَةُ حَقٖيقَةِ الْكِبْرِيَاءِ وَ الْعَظَمَةِ فِى الْكَمَالِ وَ الْاِحَاطَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقٖيقَةِ ظُهُورِ الْاَفْعَالِ بِالْاِطْلَاقِ وَ عَدَمُ النِّهَايَةِ لَا تُقَيِّدُهَا اِلَّا الْاِرَادَةُ وَ الْحِكْمَةُ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقٖيقَةِ اٖيجَادِ الْمَوْجُودَاتِ بِالْكَثْرَةِ الْمُطْلَقَةِ فِى السُّرْعَةِ الْمُطْلَقَةِ وَ خَلْقُ الْمَخْلُوقَاتِ بِالسُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ فِى الْاِتْقَانِ الْمُطْلَقِ وَ اِبْدَاعُ الْمَصْنُوعَاتِ بِالْمَبْذُولِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ فٖى غَايَةِ حُسْنِ الصَّنْعَةِ وَ غُلُوِّ الْقِيْمَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقٖيقَةِ وُجُودِ الْمَوْجُودَاتِ عَلٰى وَجْهِ الْكُلِّ وَ الْكُلِّيَّةِ وَ الْمَعِيَّةِ وَ الْجَامِعِيَّةِ وَ التَّدَاخُلِ وَ الْمُنَاسَبَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقٖيقَةِ الْاِنْتِظَامَاتِ الْعَامَّةِ الْمُنَافِيَةِ لِلشِّرْكَةِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ وَحْدَةِ مَدَارَاتِ تَدَابٖيرِ الْكَائِنَاتِ الدَّالَّةِ عَلٰى وَحْدَةِ صَانِعِهَا بِالْبَدَاهَةِ .. وَ كَذَا وَحْدَةُ الْاَسْمَاءِ وَ الْاَفْعَالِ الْمُتَصَرِّفَةِ الْمُحٖيطَةِ .. وَ كَذَا وَحْدَةُ الْعَنَاصِرِ وَ الْاَنْوَاعِ الْمُنْتَشِرَةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ عَلٰى وَجْهِ الْاَرْضِ

*

Sonra o seyyah-ı âlem asırlarda gezerken müceddid-i elf-i sânî, İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî’nin medresesine rast geldi, girdi; onu dinledi. O İmam, ders verirken diyordu:

“Bütün tarîkatların en mühim neticesi, hakaik-i imaniyenin inkişafıdır.” ve “Bir tek mesele-i imaniyenin vuzuh ile inkişafı, bin keramata ve ezvaka müreccahtır.” Hem diyordu:

Eski zamanda, büyük zatlar demişler ki: “Mütekellimînden ve ilm-i kelâm ulemasından birisi gelecek, bütün hakaik-i imaniye ve İslâmiyeyi delail-i akliye ile kemal-i vuzuh ile ispat edecek.” Ben istiyorum ki ben o olsam belki (Hâşiye[3]) o adamım, diye iman ve tevhid bütün kemalât-ı insaniyenin esası, mâyesi, nuru, hayatı olduğunu ve تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ düsturu, tefekkürat-ı imaniyeye ait bulunması ve Nakşî tarîkatında hafî zikrin ehemmiyeti ise bu çok kıymettar tefekkürün bir nevi olmasıdır, diye talim ederdi.

Seyyah tamamıyla işitti. Döndü, nefsine dedi ki: Madem bu kahraman imam böyle diyor ve madem bir zerre kuvvet-i imaniyenin ziyadeleşmesi, bir batman marifet ve kemalâttan daha kıymetlidir ve yüz ezvakın balından daha tatlıdır. Ve madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Ve bir saadet-i ebediyenin ve bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan erkân-ı imaniyeyi sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.

Öyle ise haydi ileri! Gel, bulduğumuz birer dağ kuvvetindeki bu yirmi dokuz mertebe-i imaniyeyi namazın mübarek tesbihatının mübarek adedi olan otuz üç mertebesine iblağ etmek fikriyle, bu ibretgâhın bir üçüncü menzilini daha görmek için Bismillahirrahmanirrahîm’in anahtarı ile zîhayat âlemindeki idare ve iaşe-i rabbaniyenin kapısını çalmalıyız ve açmalıyız, diyerek mahşer-i acayip ve mecma-ı garaib olan bu üçüncü menzilin kapısını istirhamla çaldı, Bismillahilfettah ile açtı. Üçüncü menzil göründü. Girdi, gördü ki dört hakikat-i muazzama ve muhita o menzili ışıklandırıyorlar ve güneş gibi tevhidi gösteriyorlar.

BİRİNCİ HAKİKAT: “Fettahiyet” hakikatidir. Yani Fettah isminin tecellisiyle basit bir maddeden ayrı ayrı, çeşit çeşit, hadsiz muntazam suretlerin, beraber, her tarafta bir anda, bir fiil ile açılmasıdır. Evet, nasıl ki umum kâinatın bağistanında ayrı ayrı hadsiz mevcudatı; çiçekler misillü, Fettah ismiyle her birisine münasip bir tarz-ı muntazam ve bir şahsiyet-i mümtaze kudret-i Fâtıra açmış, vermiş. Aynen öyle de fakat daha mu’cizatlı olarak; zemin bahçesinde dört yüz bin enva-ı zîhayata dahi her birisine gayet sanatlı ve hikmetli bir suret-i mevzune ve müzeyyene ve mümtaze vermiş.

يَخْلُقُكُمْ فٖى بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فٖى ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاَنَّا تُصْرَفُونَ ۞ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَىْءٌ فِى الْاَرْضِ وَلَا فِى السَّمَٓاءِ ۞ هُوَ الَّذٖى يُصَوِّرُكُمْ فِى الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

âyetlerin ifadesiyle tevhidin en kuvvetli delili ve kudretin en hayretli mu’cizesi, suretleri açmasıdır. Bu hikmete binaen, feth-i suver hakikati tekrar ile –birkaç suretlerde– Risaletü’n-Nur’da ve bilhassa bu risalenin İkinci Makamı’nın Birinci Bab’ında altıncı ve yedinci mertebelerinde ispat ve beyan edilmesinden onlara havale edip burada bu kadar deriz ki:

Fenn-i nebatat ve fenn-i hayvanatın şehadetiyle ve tetkikat-ı amîkasıyla, bu feth-i suverde öyle bir ihata ve şümul ve sanat var ki bir tek Vâhid-i Ehad’den ve her şeyde her şeyi görebilecek ve yapabilecek bir Kadîr-i Mutlak’tan başka hiçbir şey bu cem’iyetli ve ihatalı fiile sahip olamaz. Çünkü bu feth-i suver fiili ise her yerde ve her anda bulunan nihayetsiz bir kudretin içinde nihayet derecede bir hikmet, bir dikkat, bir ihata ister. Ve böyle bir kudret ise ancak bütün kâinatı idare eden bir tek zatta bulunabilir.

Evet mesela, mezkûr âyetlerin ferman ettikleri gibi; üç karanlık içinde bütün validelerin erhamında insanların suretlerini ayrı ayrı, mizanlı, imtiyazlı, ziynetli ve intizamlı olarak hem şaşırmadan, yanlış etmeden, karıştırmadan basit bir maddeden açmak ve yaratmak olan fettahiyet ve umum rûy-i zeminde aynı kudret, aynı hikmet, aynı sanatla umum insanları ve hayvanları ve nebatları ihata eden bu feth-i suver hakikati; vahdaniyetin en kuvvetli bir bürhanıdır. Çünkü ihata etmek bir vahdettir, şirke yer bırakmaz.

Ve Birinci Bab’da vücub-u vücuda şehadet eden on dokuz hakikat nasıl ki vücudlarıyla Hâlık’ın vücuduna delâlet ederler, öyle de ihatalarıyla da vahdete şehadet ederler.

Bizim yolcunun üçüncü menzilde gördüğü

İKİNCİ HAKİKAT: “Rahmaniyet” hakikatidir. Yani gözümüzle görüyoruz, birisi var ki bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve rahmaniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahîmiyet ve hakîmiyetin binlerle kıymettar ihsanlarını câmi’ bir mahzen yapmış.

Ve zemini devr-i senevîsinde bir ticaret gemisi hükmünde her sene âlem-i gaybdan levazımat-ı insaniye ve hayatiyenin yüz bin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nevi sefine veya şimendifer gibi ve her baharı ise erzak ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahîmane beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o nimetlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iştihalar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler vermiş.

Evet, Âyet-i Hasbiye’ye dair olan Dördüncü Şuâ’da izah ve ispat edildiği gibi bize öyle bir mide vermiş ki hadsiz taamlardan lezzet alır.

Ve öyle bir hayat ihsan etmiş ki duyguları ile –bir sofra-i nimet gibi– koca cismanî âlemde hadsiz nimetlerinden istifade eder.

Ve öyle bir insaniyet bize lütfetmiş ki akıl ve kalp gibi çok âletleri ile hem maddî hem manevî âlemin nihayetsiz hediyelerinden zevk alır.

Ve öyle bir İslâmiyet bize bildirmiş ki âlem-i gayb ve âlem-i şehadetin nihayetsiz hazinelerinden nur alır.

Ve öyle bir iman hidayet etmiş ki dünya ve âhiret âlemlerinin hasra gelmez envarından ve hediyelerinden tenevvür edip müstefid eder.

Güya rahmet tarafından bu kâinat hadsiz antika ve acib ve kıymetli şeylerle tezyin edilmiş bir saraydır. Ve bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve menzilleri açacak anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.

İşte böyle dünyayı ve âhireti ve her şeyi kaplamış bir rahmet, elbette o rahmet, vâhidiyet içinde bir ehadiyetin cilvesidir.

Yani nasıl ki güneşin ziyası, mukabilindeki umum eşyayı ihata etmesi ile vâhidiyete bir misal olduğu gibi parlak ve şeffaf her bir şey dahi kabiliyetine göre güneşin hem ziyasını hem hararetini hem ziyasındaki yedi rengini hem aks-i misalini almakla ehadiyete bir misal olduğundan elbette o ihatalı ziyayı gören adam, arzın güneşi vâhiddir, bir tektir diye hükmeder. Ve her parlak şeyde hattâ katrelerde güneşin ışıklı, hararetli aksini müşahede eden o adam, güneşin ehadiyetini, yani bizzat güneşi sıfatlarıyla her şeyin yanındadır ve her şeyin âyine-i kalbindedir diye bilir.

Aynen öyle de Rahman-ı Zülcemal’in geniş rahmeti dahi ziya gibi umum eşyayı ihatası o Rahman’ın vâhidiyetini ve hiçbir cihette şeriki bulunmadığını gösterdiği gibi her şeyde hususan her bir zîhayatta ve bilhassa insanda o cem’iyetli rahmetin perdesi altında o Rahman’ın ekser isimlerinin ışıkları ve bir nevi cilve-i zatiyesi bulunarak her ferde, bütün kâinata baktıracak ve münasebettarlık verecek bir cemiyet-i hayatiye vermesi dahi o Rahman’ın ehadiyetini ve her şeyin yanında hazır ve her şeyin her şeyini yapan o olduğunu ispat eder.

Evet nasıl ki o Rahman, o rahmetin vâhidiyetiyle ve ihatasıyla, kâinatın mecmuunda ve zeminin yüzünde celalinin haşmetini gösteriyor. Öyle de ehadiyetin cilvesiyle her bir zîhayatta, hususan insanda bütün nimetlerin numunelerini o fertte toplayıp o zîhayatın âlât ve cihazatına geçirip, tanzim ederek mecmu-u kâinatı parçalanmadan o tek ferde, bir cihette aynı hanesi gibi verdirmesiyle dahi cemalinin hususi şefkatini ilan eder ve insanda enva-ı ihsanatının temerküzünü bildirir.

Hem nasıl ki bir kavunun mesela her bir çekirdeğinde, o kavun temerküz ediyor. Ve o çekirdeği yapan zat elbette odur ki o kavunu yapar, sonra ilminin hususi mizanıyla ve hikmetinin ona mahsus kanunuyla o çekirdeği ondan sağar, toplar, tecessüm ettirir. Ve o tek kavunun tek ve vâhid ustasından başka hiçbir şey, o çekirdeği yapamaz ve yapması muhaldir.

Aynen öyle de rahmaniyetin tecellisiyle kâinat bir ağaç, bir bostan ve zemin bir meyve, bir kavun ve zîhayat ve insan bir çekirdek hükmünde olduğundan elbette en küçük bir zîhayatın Hâlık’ı ve Rabb’i, bütün zeminin ve kâinatın Hâlık’ı olmak lâzım gelir.

Elhasıl: Nasıl ki ihatalı olan fettahiyet hakikatiyle bütün mevcudatın muntazam suretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedahetle ispat eder. Öyle de her şeyi ihata eden rahmaniyet hakikati dahi vücuda gelen ve dünya hayatına giren bütün zîhayatları ve bilhassa yeni gelenleri kemal-i intizamla beslemesi ve levazımatını yetiştirmesi ve hiçbirini unutmaması ve aynı rahmet, her yerde, her anda ve her ferde yetişmesiyle bedahetle hem vahdeti hem vahdet içinde ehadiyeti gösterir.

Risale-i Nur, ism-i Hakîm ve ism-i Rahîm’in mazharı olduğundan Risale-i Nur’un birçok yerlerinde, hakikat-i rahmetin nükteleri ve cilveleri izah ve ispat edildiğinden, burada bu katre ile o bahre işaret edip o pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.

Seyyahımızın üçüncü menzilde müşahede ettiği

Üçüncü Hakikat: “Müdebbiriyet ve idare hakikati”dir. Yani, gayet dehşetli ve süratli ecram-ı semaviyeyi ve gayet istilacı ve karıştırıcı unsurları ve gayet ihtiyaçlı, zafiyetli mahlukat-ı arziyeyi kemal-i intizam ve muvazene ile idare etmek, birbirlerine muavenettar yapmak ve imtizaçkârane idare etmek ve tedbirlerini görmek ve bu koca âlemi bir mükemmel memleket, bir muhteşem şehir, bir müzeyyen saray gibi yapmak hakikatidir.

İşte bu cebbarane ve rahmanane idarenin büyük dairelerini bırakıp yalnız baharda zemin yüzünde cereyan eden o idarenin bir tek sahife ve safhasını Risaletü’n-Nur, Onuncu Söz gibi mühim risalelerinde izah ve ispat etmesine binaen, kısa bir suretini bir temsil ile göstereceğiz. Şöyle ki:

Mesela ve faraza, hârika ve cihangir bir zat, dört yüz bin ayrı ayrı milletlerden, taifelerden bir ordu teşkil etse her milletin ve her taifenin neferlerine ait elbiselerini hem silahlarını hem yemeklerini hem talimat hem terhisatlarını hem hidematlarını, birbirinden ayrı ayrı hem çeşit çeşit olarak bütün o muhtelif cihazatı noksansız, kusursuz, yanlışsız, hatasız, vakti vaktine, gecikmeden, karıştırmadan kemal-i intizamla ve gayet mükemmel bir tarzda o mu’cizatlı kumandan verse; elbette o gayet geniş ve karışık ve ince ve muvazeneli ve kesretli ve adaletli idareye, o hârika kumandanın fevkalâde kudretinden başka hiçbir sebep elini uzatamaz. Eğer uzatsa muvazeneyi bozar ve karıştırır.

Aynen öyle de gözümüzle görüyoruz ki bir dest-i gaybî, her baharda dört yüz bin muhtelif nevilerden mürekkeb bir muhteşem orduyu icad edip idare ediyor. Kıyamete numune olan güz mevsiminde, o dört yüz binden üç yüz bin nebatî ve hayvanî nevilerini vefatlar suretinde ve mevtler namında terhis edip vazifelerinden paydos ediyor. Ve haşir ve neşre numune olan baharda haşr-i a’zamın üç yüz bin misalini birkaç hafta zarfında kemal-i intizamla inşa edip hattâ bir tek ağaçta dört küçük haşirleri, yani kendini ve yapraklarını ve çiçeklerini ve meyvelerini, gitmiş baharın aynı gibi neşirlerini gözümüze gösterdikten sonra, o dört yüz bin envaa bâliğ olan ordu-yu Sübhanînin her nev’e, her taifeye mahsus ve münasip ayrı ayrı rızıklarını ve çeşit çeşit müdafaa silahlarını ve ayrı ayrı libaslarını ve ayrı ayrı talimlerini ve terhislerini ve ayrı ayrı bütün cihazat ve levazımatlarını, kemal-i intizamla, sehivsiz, hatasız, karıştırmadan ve hiçbirini unutmadan, umulmadık yerlerden vakti vaktine vermekle kemal-i rububiyet ve hâkimiyet ve hikmet içinde vahdaniyetini ve ehadiyetini ve ferdiyetini ve nihayetsiz iktidarını ve hadsiz rahmetini ispat ederek bu tevhid fermanını zemin yüzünde, her bahar sahifesinde, kalem-i kader ile yazar.

Bizim seyyah, yalnız bir baharda bu fermanın bir tek sahifesini okuduktan sonra, nefsine dedi ki: Böyle her baharda haşr-i ekberden daha garib binlerle haşirleri inşa eden, mükâfat ve mücazat için kudretine nisbeten bir bahardan daha kolay olan haşri yapacağını ve kıyameti getireceğini umum enbiyasına binlerle defa vaad ve ahdeden ve Kur’an’da haşrin vukuuna binlerle işaretle beraber, bin adet âyetlerinde sarahaten hükmedip tehdit ve taahhüd eden bir Kadîr-i Cebbar’ın, bir Kahhar-ı Zülcelal’in o kadar vaadlerini tekzip ve kudretini inkâr hükmünde olan inkâr-ı haşir hatasını irtikâb edenlere cehennem azabı ayn-ı adalettir diye hükmetti, nefsi dahi “Âmennâ” dedi.

Dünya yolcusunun üçüncü menzilde müşahede ettiği

Dördüncü Hakikat olan Otuz Üçüncü Mertebe: “Rahîmiyet ve rezzakıyet hakikati”dir. Yani umum zemin yüzünde ve içinde ve havasında ve denizinde bütün zîhayatın ve bilhassa zîruhun ve bilhassa âciz ve zayıfların ve bilhassa yavruların hem maddî ve midevî hem manevî bütün rızıklarını, şefkatkârane, kuru ve basit bir topraktan ve camid ve kemik gibi kuru odun parçalarından yapılan ve bilhassa en latîfi kan ve fışkı ortasından gelen ve bir dirhem kemik gibi bir tek çekirdekten yapılan binlerle okka taamların, vakti vaktine mukannen bir surette hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak gözümüz önünde bir dest-i gaybî tarafından verilmesi hakikatidir.

Evet اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ âyeti, iaşeyi ve infakı Cenab-ı Hakk’a tahsis edip hasrettiği gibi وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ âyeti dahi bütün insanların ve hayvanların rızıklarını taahhüd ve tekeffül-ü Rabbanî altına aldığı hem وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ âyeti de rızkı tedarik edemeyen, âciz ve iktidarsız olan zayıf bîçarelerin rızıklarını umulmadık yerden, belki gaybdan belki hiçten –mesela, denizin dibindeki böceklere hiçten ve bütün yavrulara umulmadık yerlerden ve bütün hayvanlara her baharda âdeta sırf gaybdan– infaklarını bilfiil tekeffül ederek bilmüşahede vermekle; esbab-perest insanlara dahi esbab perdesi altında yine o veriyor diye ispat ve ilan ettiği gibi pek çok âyât-ı Kur’aniye ve hadsiz şevahid-i kevniye, bi’l-ittifak her bir zîhayatın bir tek Rezzak-ı Zülcelal’in rahîmiyeti ile beslendiklerini gösteriyorlar.

Evet, bir nevi rızık isteyen ağaçlar iktidarsız ve ihtiyarsız olduklarından onlar, yerlerinde mütevekkilane dururken rızıkları onlara koşup gelmesi ve âciz yavruların nafakaları hayret-nümun tulumbacıklardan ağızlarına akması ve o yavrulara bir parça iktidar ve azıcık bir ihtiyar gelmesiyle süt kesilmesi, hususan insan yavrularına analarının şefkatleri yardımcı verilmesi, bedahetle ispat eder ki helâl rızık, iktidar ve ihtiyar ile mütenasiben değildir belki tevekkül veren zaaf ve acze nisbeten geliyor.

Ekseriyetçe sebeb-i hüsran olan hırsı tahrik eden iktidar ve ihtiyar ve zekâvet, bir kısım büyük ediblerde o edibleri bir nevi dilenciliğe kadar sevk ettiği gibi zekâvetsiz, kaba, çok âmî adamların tevekkülvari iktidarsızlıkları dahi onları zenginliğe îsal etmesi ve كَمْ عَالِمٍ عَالِمٍ اَعْيَتْ مَذَاهِبُهُ وَ جَاهِلٍ جَاهِلٍ تَلْقَاهُ مَرْزُوقًا darb-ı mesel olması ispat eder ki rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar kuvvetiyle kazanılmaz, buldurulmaz. Belki çalışmasını ve sa’yini kabul eden bir merhamet tarafından verilir ve ihtiyacına acıyan bir şefkat canibinden ihsan edilir. Fakat rızık ikidir:

Biri: Yaşamak için hakiki ve fıtrî rızıktır ki taahhüd-ü Rabbanî altındadır. Hattâ o kadar muntazamdır ki bedende yağ vesaire suretinde iddihar olunan fıtrî rızık, hiç olmazsa yirmi günden ziyade bir şey yemeden yaşatır, hayatını idame eder. Demek, yirmi otuz günden evvel ve bedende müddehar olan fıtrî rızkı bitmeden zahiren açlıktan vefat edenler, rızıksızlıktan değil belki sû-i itiyaddan ve terk-i âdetten neş’et eden bir hastalıktan vefat ederler.

İkinci kısım rızık: İtiyad, israf ve sû-i istimalat ile tiryaki olup zaruret hükmüne geçen mecazî ve sun’î rızıktır. Bu kısım ise taahhüd-ü Rabbanî altında değil belki ihsana tabidir. Kâh verir kâh vermez.

Bu ikinci rızıkta, bahtiyar odur ki medar-ı saadet ve lezzet olan iktisat ve kanaatle sa’y-i helâli, bir nevi ibadet ve rızık için bir fiilî dua bilerek müteşekkirane ve minnettarane o ihsanı kabul edip hayatını saadetkârane geçirir.

Ve bedbaht odur ki medar-ı şakavet ve hasaret ve elem olan israf ve hırs ile sa’y-i helâli bırakarak, her kapıya başvurup tembelkârane ve zalimane ve müştekiyane hayatını geçirir, belki öldürür.

Nasıl ki mide bir rızık ister, öyle de kalp ve ruh ve akıl ve göz ve kulak ve ağız gibi insanın latîfeleri ve duyguları dahi Rezzak-ı Rahîm’den rızıklarını isterler ve müteşekkirane alırlar. Her birisine ayrı ayrı ve onlara lâyık ve onları memnun ve mütelezziz eden rızıkları, hazine-i rahmetten ihsan edilir. Belki Rezzak-ı Rahîm, onlara daha geniş rızık vermek için göz ve kulak, kalp ve hayal ve akıl gibi o latîfelerin her birisini, hazine-i rahmetinin birer anahtarı hükmünde yaratmış.

Mesela göz, kâinat yüzündeki hüsün ve cemal gibi kıymettar cevher hazinelerinin bir anahtarı olduğu misillü ötekiler dahi her biri birer âlemin anahtarı olur, iman ile istifade eder. Yine sadedimize dönüyoruz.

Bu kâinatı yaratan Zat-ı Kadîr-i Hakîm, nasıl ki kâinattan hayatı bir hülâsa-i câmia olarak halk edip umum maksatlarını ve isimlerinin cilvelerini onda temerküz ettiriyor. Öyle de hayat âleminde dahi rızkı bir cem’iyetli merkez-i şuunat yaparak, iştiha ihtiyacını ve zevk-i rızkîyi zîhayatta halk ederek hilkat-i kâinatın en ehemmiyetli bir gayesi ve bir hikmeti olan daimî ve küllî bir teşekkür ve minnettarlık ve perestişlik ile rububiyetine ve sevdirmesine karşı mukabele ettiriyor.

Mesela, çok geniş olan memleket-i Rabbaniyenin her tarafını, hususan melaike ve ruhanîler ile semavatı ve ervah ile âlem-i gaybı şenlendirdiği gibi; maddî âlemi dahi hususan hava ve arzı, her vakit ve her tarafını zîruhun, hususan kuşların ve kuşçukların vücudlarıyla şenlendirmek ve ruhlandırmak hikmetiyle ihtiyac-ı rızkî ve rızkın zevki pek kuvvetli bir kamçı olarak hayvanları ve insanları rızık peşinde koşturmakla tahrik ederek tembellikten ve ataletten kurtarıp gezdirmesi, şuunat-ı rububiyetin bir hikmetidir. Eğer bu hikmet gibi mühim hikmetler olmasa idi, ağaçların erzakını onlara koşturduğu gibi hayvanların da mukannen olan tayinatlarını onlara zahmetsiz bir surette fıtrî hâcetlerini koşturacaktı.

İsm-i Rahîm ve Rezzak’ın cemallerini ve vahdaniyete şehadetlerini tam görmek için zemin yüzünü birden ihata edip müşahede edecek bir göz bulunsa kış âhirinde erzakları bitmek üzere olan hayvanat kafilelerine, imdad-ı gaybî ve ihsan-ı Rahmanî olarak nebatatın ellerine verilen ve ağaçların başlarına konulan ve validelerin sinelerine takılan ve sırf hazine-i gaybiye-i rahmetten gayet leziz ve gayet çok ve gayet mütenevvi taamları ve nimetleri gönderen Rezzak-ı Rahîm’in bu cilve-i şefkatinde ne kadar şirin bir güzellik, ne kadar tatlı bir cemal bulunduğunu görecek ve ondan bilecek ki:

Bir tek elmayı yapıp bir adama hakiki bir rızık olarak mün’imane veren, yalnız öyle bir zat yapar, verir ki mevsimleri, gece ve gündüzleri çevirir ve küre-i arzı bir sefine-i tüccariye gibi gezdirerek mevsimlerin mahsulatlarını onunla zemindeki muhtaç misafirlerine getirir. Çünkü o elmanın yüzünde bulunan sikke-i fıtrat ve hâtem-i hikmet ve turra-i samediyet ve mühr-ü rahmet, bütün elmalarda ve sair meyvelerde ve bütün nebatat ve hayvanatta bulunduğundan o tek elmanın hakiki mâliki ve sâni’i, elbette ve herhalde o elmanın emsali ve hemcinsi ve kardeşleri olan bütün sekene-i arzın ve onun bahçesi olan koca zeminin ve onun fabrikası olan ağacının ve onun tezgâhı olan mevsiminin ve onun terbiyegâhı olan bahar ve yazın Mâlik-i Zülcelal’i ve Hâlık-ı Zülcemal’i olacak, başka olamaz.

Demek, her bir meyve öyle bir mühr-ü vahdettir ki onun ağacı olan arzın ve onun bahçesi olan kâinat kitabının kâtibini ve sâni’ini bildirir ve vahdetini gösterir ve meyveler adedince vahdaniyet fermanının mühürlendiğine işaret eder.

Risaletü’n-Nur ism-i Rahîm ve ism-i Hakîm’in mazharı olduğundan, bu rahîmiyet hakikatinin çok lem’alarını ve çok sırlarını Risaletü’n-Nur çok eczalarında beyan ve ispat ettiğinden ona havale ile bu pek büyük hazineden halimin müsaadesizliği cihetiyle bu kısa işaretle iktifa edildi.

İşte bizim seyyah diyor ki: Elhamdülillah her yerde aradığım ve her şeyden sorduğum Hâlık’ımın ve Mâlik’imin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet eden otuz üç hakikati gördüm ve dinledim. Her bir hakikat, güneş gibi parlak, karanlık bırakmaz; dağ gibi kuvvetli ve sarsılmaz. Ve her biri tahakkukuyla vücuduna gayet kat’î şehadet eder ve ihatasıyla vahdetine gayet zahir delâlet eder. Ve sair erkân-ı imaniyeyi dahi içinde kuvvetli ispat etmekle beraber mecmu hakikatlerin icmaı ve ittifakı, imanımızı taklitten tahkike ve tahkikten ilmelyakîne ve ilmelyakînden aynelyakîne ve aynelyakînden hakkalyakîne iblağ ediyor.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

İşte bu pür-merak seyyahın bu üçüncü menzilde müşahede ettiği dört muazzam hakikatlerden aldığı envar-ı imaniyeye gayet kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın ikinci babında üçüncü menzilin hakikatlerine dair şöyle denilmiş:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذٖى دَلَّ عَلٰى وَحْدَتِهٖ فٖى وُجُوبِ وُجُودِهٖ مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الْفَتَّاحِيَّةِ بِفَتْحِ الصُّوَرِ لِاَرْبَعِ مِاَةِ اَلْفِ نَوْعٍ مِنْ ذَوِى الْحَيَاةِ الْمُكَمَّلَةِ بِلَا قُصُورٍ بِشَهَادَةِ فَنِّ النَّبَاتِ وَ الْحَيَوَانِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الرَّحْمَانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِلَا نُقْصَانٍ بِالْمُشَاهَدَةِ وَ الْعَيَانِ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ حَقٖيقَةِ الْاِدَارَةِ الْمُحٖيطَةِ لِجَمٖيعِ ذَوِى الْحَيَاةِ وَ الْمُنْتَظَمَةِ بِلَا خَطَاءٍ وَ لَا نُقْصَانٍ .. وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖيقَةِ الرَّحٖيمِيَّةِ وَ الْاِعَاشَةِ الشَّامِلَةِ لِكُلِّ الْمُرْتَزِقٖينَ الْمُقَنَّنَةِ فٖى كُلِّ وَقْتِ الْحَاجَةِ بِلَا سَهْوٍ وَ لَا نِسْيَانٍ ۞ جَلَّ جَلَالُ رَزَّاقِهَا الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ الْحَنَّانِ الْمَنَّانِ وَ عَمَّ نَوَالُهُ وَ شَمِلَ اِحْسَانُهُ وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

يَا رَبِّ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ يَا اَللّٰهُ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحٖيمُ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖ اَجْمَعٖينَ بِعَدَدِ جَمٖيعِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَضْرُوبِ تِلْكَ الْحُرُوفُ فٖى عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ جَمٖيعِ عُمْرِنَا فِى الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ مَعَ ضَرْبِ مَجْمُوعِهَا فٖى ذَرَّاتِ وُجُودٖى فٖى مُدَّةِ حَيَاتٖى وَاغْفِرْلٖى وَلِمَنْ يُعٖينُنٖى فٖى نَشْرِ رَسَائِلِ النُّورِ وَكِتَابَتِهَا بِصَدَاقَةٍ بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا وَ لِاٰبَائِنَا وَلِسَادَاتِنَا وَشُيُوخِنَا وَ لِاَخَوَاتِنَا وَاِخْوَانِنَا وَلِطَلَبَةِ رِسَالَةِ النُّورِ الصَّادِقٖينَ وَبِالْخَاصَّةِ لِمَنْ يَكْتُبُ وَيَسْتَنْسِخُ هٰذِهِ الرِّسَالَةَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ اٰمٖينَ

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

*

İhtar

Bu risalenin mahall-i zuhuru olan şu memleket muhitinde Risaletü’n-Nur’un sair risaleleri bulunmadığından ve ihtiyarsız olarak burada telif edildiğinden Âyetü’l-Kübra gibi risalelerde, zahirî bir tekrar suretinde başka Sözlerin ve Lem’aların bir kısım mühim meseleleri zikredilmiş ve buralardaki şakirdlere nisbeten her biri birer küçük Risaletü’n-Nur hükmüne geçmek hikmetiyle böyle yazdırılmış.

Bu müsveddenin birinci tebyizi bir mübarek zat tarafından oldu. O zatın tevafuktan haberi yokken yazdığı nüshada, kayda lâyık şöyle latîf ve manidar bir tevafuk gördük ki: O nüshanın satırları başında “Elif”ler altı yüz altmış altı olarak yazılmıştır.

Bu hal ise Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh tarafından bu hususi risaleye verilen Âyetü’l-Kübra namının cifrî ve ebcedî makamı olan altı yüz altmış altı adedine tam tamına muvafakatı ve mutabakatı ile bu risalenin bu nama liyakatini gösterir. Hem âyât-ı Kur’aniyenin adedi olan altı bin altı yüz altmış altının dört mertebesinden üç mertebesine tevafuku dahi bu risalenin, âyâtın bir lem’ası olduğuna bir işarettir diye telakki ettik.

Said Nursî

*

Bugünlerde, manevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size bir hülâsasını beyan edeyim:

Biri dedi: Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?

Ona cevaben dediler: “Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususi bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’an’ın ve imanın ilaçları ile tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilaçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki bu zamanda Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın i’caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır.” diye uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum.

Said Nursî

*

[1] * Evet İmam-ı Ali’nin (ra) Âyetü’l-Kübra hakkında verdiği haberi, tam tamına Denizli hâdisesi tasdik etti. Çünkü bu risalenin gizli tabı hapsimize bir vesile oldu ve onun kudsî ve çok kuvvetli hakikatinin galebesi, beraet ve necatımıza ehemmiyetli bir sebep oldu. Ve İmam-ı Ali’nin (ra) keramet-i gaybiyesini gözlere de gösterdi ve hakkımızdaki وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّٖى مِنَ الْفَجَتْ duasının kabulünü ispat etti.

[2] İhtar: Birinci Makam’da geçen otuz üç mertebe-i tevhidi bir parça izah etmek isterdim. Fakat şimdiki vaziyetim ve halimin müsaadesizliği cihetiyle, yalnız gayet muhtasar bürhanlarına ve mealinin tercümesine iktifaya mecbur oldum. Risale-i Nur’un otuz, belki yüz risalelerinde bu otuz üç mertebe, delilleriyle, ayrı ayrı tarzlarda, her bir risalede bir kısım mertebeler beyan edildiğinden tafsili onlara havale edilmiş.

[3] Hâşiye: Zaman ispat etti ki o adam, adam değil, Risale-i Nur’dur. Belki ehl-i keşif, Risale-i Nur’u ehemmiyetsiz olan tercümanı ve nâşiri suretinde –keşiflerinde– müşahede etmişler “bir adam” demişler.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir