İzahlı Metin
Yirmi Dokuzuncu Söz
Ruhun Kalıcılığı, Melekler ve Yeniden Diriliş Hakkındadır
*Eûzü billâhi mineş-şeytânir-racîm* (Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım)
*Bismillâhirrahmânirrahîm* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*Tenezzelul melâiketu ver rûhu fîhâ bi izni rabbihim* (Melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle o gecede her iş için inerler) ۞ *Kulir rûhu min emri rabbî* (De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir)
Bu bölüm, iki temel amaç ve bir girişten oluşmaktadır.
Giriş
Meleklerin ve ruhani varlıkların varlığı, insanların ve hayvanların varlığı kadar kesindir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamağı’nda açıklandığı gibi: Hakikat kesinlikle gerektirir ve hikmet şüphesiz ister ki, yeryüzü gibi göklerin de sakinleri bulunsun ve bu sakinler bilinç sahibi olsunlar ve o göklere uygun bir yapıda olsunlar. Şeriat dilinde, türleri birbirinden çok farklı olan bu sakinlere melek ve ruhani varlıklar adı verilir.
Evet, hakikat böyle olmasını gerektirir. Zira göklere kıyasla küçüklüğüne ve değersizliğine rağmen şu yeryüzümüzün bilinç sahibi varlıklarla doldurulması, ara sıra boşaltılıp yeniden bilinçli varlıklarla şenlendirilmesi, şunu işaret eder, hatta açıkça bildirir ki: Şu muhteşem burçlara sahip, süslü saraylar gibi olan gökler de varlık nurunun ışığı olan canlı ve hayatın aydınlığı olan bilinç ve idrak sahibi varlıklarla elbette doludur. O varlıklar da insanlar ve cinler gibi şu âlem sarayının seyircileri, şu kâinat kitabının okuyucuları ve şu ilahi egemenliğin (rububiyet saltanatının) ilan edicileridirler. Kapsamlı ve genel kulluklarıyla, kâinattaki büyük ve külli varlıkların tesbihatlarını temsil etmektedirler.
Evet, şu kâinatın nitelikleri, onların varlığını göstermektedir. Çünkü kâinatın sayılamayacak kadar ince sanatlarla bezenmesi, o anlamlı güzellikler ve hikmetli nakışlarla süslenmesi, apaçık bir şekilde ona göre düşünen, onu beğenen ve hayranlıkla takdir edenlerin bakışlarını ister, onların varlığını talep eder.
Evet, nasıl ki güzellik mutlaka bir âşık ister, yemek ise aç olana verilir. Öyleyse şu sonsuz sanat güzelliği içindeki ruhların gıdası ve kalplerin azığı, elbette meleklere ve ruhanilere bakar, onları gösterir. Madem bu sonsuz süslemeler, sonsuz bir düşünme ve kulluk görevi gerektirir. Hâlbuki insanlar ve cinler, bu sonsuz görevin, bu hikmetli gözlemin ve bu geniş kulluğun milyonda birini ancak yapabilirler.
Demek ki, bu sonsuz ve çok çeşitli olan görevler ve ibadetler için, sayısız melek türleri ve ruhani cinsleri gereklidir ki şu büyük âlem mescidini saflarıyla doldurup şenlendirsinler.
Evet, şu kâinatın her bir yönünde, her bir dairesinde, ruhani varlıklardan ve meleklerden bir grup, bir kulluk göreviyle görevli olarak bulunur. Bazı hadis rivayetlerinin işaretleriyle ve şu âlemin düzenindeki hikmetle denilebilir ki: Gezegenlerden yağmur damlalarına kadar cansız ve hareketli bir kısım cisimler, bazı meleklerin gemileri ve binekleridirler. O melekler, ilahi izinle bu gezegenlere binerler, görünen âlemi (âlem-i şehadeti) seyreder ve gezerler ve o bineklerinin tesbihatlarını temsil ederler.
Aynı şekilde denilebilir ki: Bir hadis-i şerifte “Cennet ehlinin ruhları, berzah âleminde yeşil kuşların içine girerler ve cennette gezerler.” diye işaret edilen ve *tuyûrun hudrun* (yeşil kuşlar) olarak isimlendirilen cennet kuşlarından sineklere kadar canlı olan bir kısım cisimler de bir tür ruhun uçaklarıdır. Onlar, Allah’ın emriyle bu cisimlerin içine girerler, cisimler âlemini seyrederler ve o canlı bedenlerdeki göz, kulak gibi duyularıyla cismani âlemdeki yaratılış mucizelerini izlerler. Kendilerine özgü tesbihatlarını yerine getirirler.
İşte nasıl hakikat bunu gerektiriyorsa, hikmet de aynen öyle gerektirir. Çünkü şu yoğun ve ruha pek az uygun olan topraktan ve şu bulanık ve hayat nuruna uygunluğu çok az olan sudan, sürekli ve hummalı bir faaliyetle, latif hayatı ve nurlu idrak sahiplerini yaratan Hikmet Sahibi Yaratıcı (Fâtır-ı Hakîm), elbette ruha çok layık ve hayata çok uygun olan şu nur denizinden, hatta şu karanlık denizinden, şu havadan, şu elektrik gibi diğer latif maddelerden de bir kısım bilinçli varlıklar yaratmıştır. Hem de pek çok sayıda yaratmıştır.
Birinci Maksat
Meleklere inanmak, imanın bir rüknüdür. Bu maksatta dört temel nükte vardır.
Birinci Esas
Vücudun (varlığın) kemali, hayat iledir. Belki de varlığın hakiki varlığı, hayat iledir. Hayat, varlığın nurudur. Şuur (bilinç), hayatın ışığıdır. Hayat, her şeyin başı ve esasıdır. Hayat, her şeyi, hayat sahibi olan her bir varlığa mal eder. Bir şeyi, bütün eşyanın sahibi hükmüne geçirir. Hayat ile canlı bir varlık diyebilir ki: “Şu bütün eşya benim malımdır. Dünya benim evimdir. Kâinat, Sahibim tarafından bana verilmiş bir mülktür.” Nasıl ki ışık cisimlerin görülmesine sebep olur ve bir görüşe göre renklerin varlık sebebidir, aynı şekilde hayat da varlıkların keşfedicisidir ve niteliklerin gerçekleşmesine sebeptir. Hem küçücük bir parçayı, bütün ve kapsamlı hükmüne getirir. Hem kapsamlı şeyleri tek bir parçaya sığdırmaya vesile olur. Sınırsız varlıkları birleştirip ortak bir paydada buluşturarak birliğe vesile olmak ve bir ruha ayna yapmak gibi varlığın bütün kemallerine sebeptir. Hatta hayat, çokluk tabakalarında bir çeşit birlik tecellisidir ve çokluk içinde tekliğin bir aynasıdır.
Bak, hayatsız bir cisim, büyük bir dağ bile olsa yetimdir, gariptir, yalnızdır. İlişkisi sadece bulunduğu yer ve kendisine karışan şeylerle sınırlıdır. Kâinattaki diğer her şey o dağa göre yok hükmündedir. Çünkü ne hayatı vardır ki hayatla ilgilensin, ne de bilinci vardır ki bir şeye bağlansın.
Şimdi küçücük bir cisme, mesela bal arısına bak. Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle bir ilişki kurar ki, özellikle yeryüzünün çiçekleri ve bitkileriyle öyle bir ticaret yapar ki, adeta şöyle diyebilir: “Şu yeryüzü, benim bahçemdir, ticarethanemdir.”
İşte canlılarda bilinen dış ve iç duygulardan başka, bilinç dışı sevk edici ve teşvik edici hisleriyle birlikte o arı, dünyanın pek çok türüyle bir tanışıklık, alışveriş ve tasarruf sahibi olur.
İşte en küçük bir canlıda hayat böyle bir etki gösterirse, elbette hayat, insanlık tabakası olan en yüksek mertebeye çıktıkça öyle bir genişler, gelişir ve aydınlanır ki, hayatın ışığı olan bilinç ve akıl ile bir insan, kendi evindeki odalarda gezdiği gibi, o canlı da kendi aklıyla yüksek, ruhani ve cismani âlemlerde gezer. Yani, o bilinçli ve canlı varlık manen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler de o bilinçli varlığın ruh aynasına misafir olup yansıyarak ve şekillenerek gelirler.
Hayat, Yüce Allah’ın (Zat-ı Zülcelal’in) birliğinin en parlak bir delili, nimetlerinin en büyük bir madeni, merhametinin en latif bir tecellisi ve sanatının en gizli ve bilinmez, kusursuz bir nakşıdır. Evet, gizli ve incedir. Çünkü hayat türlerinin en alt seviyesi olan bitkisel hayatın ve o bitkisel hayatın en birinci derecesi olan çekirdekteki hayat düğümünün uyanıp açılması ve gelişip büyümesi, o kadar açık, bol ve alışılmışlık içinde olmasına rağmen, Hz. Âdem zamanından beri beşeriyetin hikmet nazarından gizli kalmıştır. Hakikati, gerçek anlamda insan aklıyla keşfedilememiştir.
Hem hayat o kadar nezih ve temizdir ki, mülk (görünen) ve melekût (görünmeyen) olmak üzere iki yüzü de temizdir, paktır, şeffaftır. Kudret eli, sebepleri perde yapmadan doğrudan doğruya bu işi yapar. Fakat diğer şeylerdeki basit işlere ve kudretin izzetine uygun düşmeyen kirli görünen durumlara kaynak olmaması için görünen sebepleri perde yapmıştır.
Kısacası, denilebilir ki, hayat olmazsa varlık, varlık değildir; yokluktan farkı kalmaz. Hayat, ruhun ışığıdır. Şuur, hayatın nurudur.
Mademki hayat ve şuur bu kadar önemlidirler. Ve madem şu âlemde gözle görüldüğü üzere tam ve mükemmel bir düzen vardır. Ve şu kâinatta sapasağlam bir sanat ve kusursuz bir uyum görülüyor. Madem şu çaresiz, perişan küremiz, başıboş yeryüzümüz bu kadar sayısız hayat, ruh ve idrak sahibi varlıklarla dolmuştur. Elbette doğru bir sezgi ve kesin bir inançla hükmedilir ki, şu göksel sarayların ve şu yüce burçların da kendilerine uygun hayat ve şuur sahibi sakinleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nurlu sakinler bulunur. Ateş nuru yakmaz, aksine ateş ışığa yardım eder.
Mademki ezeli kudret, gözle görüldüğü gibi en adi maddelerden, en yoğun unsurlardan sayısız hayat ve ruh sahibi varlıklar yaratır ve büyük bir önemle yoğun maddeyi, hayat vasıtasıyla latif maddeye çevirir ve hayat nurunu her şeye bolca serper ve şuur ışığıyla çoğu şeyi yaldızlar. Elbette o Hikmet Sahibi ve Kudretli Olan (Kadîr-i Hakîm), bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle; nur gibi, esîr gibi ruha yakın ve uygun olan diğer latif ve akışkan maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, cansız bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Aksine, nur maddesinden, hatta karanlıktan, hatta esîr maddesinden, hatta manalardan, hatta havadan, hatta kelimelerden çok sayıda hayat ve şuur sahibi varlıklar yaratır. Hayvanların pek çok farklı cinsi gibi, o latif ve akışkan maddelerden pek çok farklı ruhani mahluklar yaratır. Onların bir kısmı melek, bir kısmı da ruhani ve cin türleridir.
Meleklerin ve ruhanilerin çok sayıda var olduğunu kabul etmenin ne derece hakikat, apaçık ve makul olduğunu ve Kur’an’ın açıkladığı gibi onları kabul etmeyenin ne derece hakikate ve hikmete aykırı bir hurafe, bir sapkınlık, bir hezeyan, bir delilik olduğunu şu temsile bak, gör:
İki adam; biri göçebe ve yabani, diğeri medeni ve aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi görkemli bir şehre gidiyorlar. O muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir hana, bir fabrikaya rastlıyorlar. Görüyorlar ki o ev; işçilerle, sefil, miskin adamlarla doludur. Garip bir fabrika içinde çalışıyorlar. O evin etrafı da ruh ve hayat sahipleriyle doludur. Fakat onların geçim kaynakları ve özel hayat şartları vardır ki, onların bir kısmı otçuldur, sadece bitkilerle yaşarlar. Diğer bir kısmı balıkçıldır, balıktan başka bir şey yemezler. O iki adam bu durumu görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki uzakta binlerce süslü saraylar, yüce köşkler görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve büyük meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veya göz zayıflığıyla ya da o sarayın sakinlerinin gizlenmesi sebebiyle; o sarayın sakinlerini göremiyorlar. Hem bu perişan handaki hayat şartları, o saraylarda bulunmuyor. O yabani, hiç şehir görmemiş adam, bu sebeplere dayanarak, görünmedikleri ve buradaki hayat şartları orada bulunmadığı için der ki: “O saraylar sakinsizdir, boştur, içinde ruh sahibi yoktur.” der, vahşiliğin en ahmakça bir hezeyanını sergiler. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht! Şu değersiz, küçük hanı görüyorsun ki ruh sahibi işçilerle doldurulmuş ve biri var ki bunları her zaman yeniliyor, çalıştırıyor. Bak, bu hanın etrafında boş bir yer yok. Hayat ve ruh sahipleriyle doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki şu uzakta bize görünen şu düzenli şehrin, şu hikmetli süslemelerin, şu sanatlı sarayların onlara uygun yüce sakinleri bulunmasın? Elbette o saraylar tamamen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka hayat şartları vardır. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık, gözünün yetersizliği veya onların gizlenmesi sebebiyle sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir zaman delil olamaz.
Görünmemek, yokluğa delil olmaz. Görülmemesi, var olmadığına kanıt olamaz.
İşte bu temsil gibi, gök cisimleri ve gezegenler içinde yeryüzünün değersizliği ve yoğunluğuna rağmen bu kadar sayısız ruh ve şuur sahibinin vatanı olması ve en adi ve en bozulmuş parçalarının bile birer hayat kaynağına ve küçük canlıların mahşerine dönüşmesi, zorunlu olarak, apaçık bir şekilde, öncelikli olarak, doğru bir sezgiyle ve kesin bir inançla şuna delalet eder, şehadet eder ve ilan eder ki:
Şu sonsuz uzay ve şu muhteşem gökler, burçlarıyla, yıldızlarıyla bilinç, hayat ve ruh sahibi varlıklarla doludur. Ateşten, nurdan, ışıktan, karanlıktan, havadan, sesten, kokudan, kelimelerden, esîrden ve hatta elektrikten ve diğer latif ve akışkan maddelerden yaratılan o hayat, ruh ve şuur sahiplerine, Hz. Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın parlak şeriatı ve mucizevi beyana sahip Kur’an, “Melekler, cinler ve ruhanilerdir.” der ve böyle isimlendirir.
Meleklerin ise, cisimlerin farklı cinsleri olduğu gibi, cinsleri de farklıdır. Evet, elbette bir yağmur damlasıyla görevli melek, güneşle görevli meleğin cinsinden değildir. Cinlerin ve ruhanilerin de pek çok farklı türleri vardır.
Bu temel nüktenin sonu:
Tecrübeyle sabittir ki, madde asıl değildir ki varlık sadece ona ait olsun ve ona tabi kalsın. Aksine, madde bir mana ile ayakta durur. İşte o mana, hayattır, ruhtur.
Yine gözle görüldüğü üzere, madde hizmet edilen değildir ki her şey ona indirgensin. Aksine, hizmet edendir; bir hakikatin mükemmelleşmesine hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatin esası da ruhtur.
Apaçık bir şekilde, madde hâkim değildir ki ona başvurulsun, kemaller ondan istensin. Aksine, hükmedilendir; bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollarla hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.
Zorunlu olarak, madde öz değil, esas değil, kalıcı değil ki işler ve kemaller ona bağlansın, onun üzerine bina edilsin; aksine yarılmaya, erimeye, yırtılmaya hazır bir dış kabuktur, bir köpüktür ve bir surettir.
Görülmüyor mu ki, gözle görülmeyen mikroskobik bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Bu durum gösteriyor ki, maddenin küçülüp incelmesi oranında hayat eserleri artıyor, ruhun nuru şiddetleniyor. Güya madde inceldikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi, ruhun harareti, hayatın nuru daha şiddetli tecelli ediyor.
İşte hiç mümkün müdür ki bu madde perdesinde bu kadar hayat, şuur ve ruh sızıntıları bulunsun da o perdenin altındaki iç âlem, ruh ve şuur sahipleriyle dolu olmasın? Hiç mümkün müdür ki şu maddiyat ve görünen âlemdeki mananın, ruhun, hayatın ve hakikatin bu sayısız sızıntıları, parıltıları ve meyvelerinin kaynakları, sadece maddeye ve maddenin hareketine indirgenip izah edilsin? Asla ve kat’a! Bu sayısız sızıntılar ve parıltılar gösteriyor ki: Şu maddi ve görünen âlem, melekût ve ruhlar âleminin üzerine serpilmiş dantelli bir perdedir.
İkinci Esas
Meleklerin varlığına, ruhani varlıkların mevcudiyetine ve hakikatlerinin gerçekliğine, ifade farklılıkları olsa da, manevi bir fikir birliği ile bütün akıl ve nakil ehlinin, bilerek veya bilmeyerek ittifak ettiği söylenebilir.
Hatta materyalizmde çok ileri giden Meşşâî (Aristotelesçi) ekolünden filozoflar bile meleklerin manasını inkâr etmeyerek, “Her bir türün soyut, ruhani bir mahiyeti vardır.” derler. Melekleri böyle tarif ederler.
Eski filozofların İşrâkî (Aydınlanmacı) ekolü de meleklerin manasını kabule mecbur kalarak, sadece yanlış bir şekilde onlara “On Akıl (Ukûl-ü Aşere) ve Türlerin Sahipleri (Erbabü’l-Enva)” diye isim vermişlerdir.
Bütün din mensupları, vahyin ilhamı ve irşadıyla, “dağlar meleği, denizler meleği, yağmurlar meleği” gibi her türe göre görevli bir meleğin bulunduğunu kabul ederek onları bu isimlerle anarlar.
Hatta akılları gözlerine inmiş ve insanlıktan cansız varlıklar derecesine manen düşmüş olan materyalistler ve natüralistler dahi meleklerin manasını inkâr edemeyerek (Haşiye[1]) “Yayılan Kuvvetler (Kuva-yı Sâriye)” adıyla bir yönden kabule mecbur olmuşlardır.
Ey meleklerin ve ruhani varlıkların kabulünde tereddüt gösteren çaresiz adam! Neye dayanıyorsun? Hangi hakikate güveniyorsun ki, bütün akıl sahiplerinin, bilerek veya bilmeyerek meleklerin manasının varlığı ve gerçekleşmesi ve ruhani varlıkların mevcudiyeti hakkındaki ittifaklarına karşı geliyorsun, kabul etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’ta ispat edildiği gibi hayat, varlıkların keşfedicisi, belki de neticesi ve özüdür. Bütün akıl sahipleri, melek manasının kabulünde manen birleşmişlerdir ve şu yeryüzümüz bu kadar hayat ve ruh sahibi varlıkla şenlendirilmiştir. Bu durumda hiç mümkün olur mu ki şu geniş uzay sakinsiz, şu latif gökler vatansız kalsın?
Hiç aklına gelmesin ki, bu yaratılışta geçerli olan kanunlar, kâinatın canlı olmasına yeterli gelir. Çünkü o işleyen kanunlar, o hükmeden yasalar; itibari emirlerdir, varsayımsal düsturlardır, yok hükmündedir. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melekler denilen Allah’ın kulları olmazsa, o kanunlara bir varlık belirlenemez. Bir kimlik şekillenemez. Bir dış hakikat olamaz. Hâlbuki hayat, bir dış hakikattir. Varsayımsal bir emir, dış hakikati taşıyamaz.
Kısacası, madem hikmet ehli ile din ehli, akıl ve nakil sahipleri manen ittifak etmişler ki varlıklar, şu görünen âlemden ibaret değildir. Hem madem görünen âlem, cansız ve ruhların oluşumuna uygun olmadığı halde bu kadar ruh sahibi varlıkla süslenmiştir. Elbette, varlık ona münhasır değildir. Aksine, daha pek çok varlık tabakası vardır ki, görünen âlem onlara kıyasla nakışlı bir perdedir. Hem madem denizin balığa olan uygunluğu gibi, ruhlara uygun olan gayb âlemi ve mana âleminin ruhlarla dolu olması gerekir. Hem madem bütün bu deliller, melek manasının varlığına şahitlik ederler.
Elbette şüphesiz, meleklerin varlığının ve ruhani hakikatlerinin en güzel sureti ve sağlam akılların kabul edip beğeneceği en makul niteliği, Kur’an’ın açıkladığı ve izah ettiği şekildedir. O mucizevi beyana sahip Kur’an der ki: “Melekler, değerli kullardır. Emre karşı gelmezler. Ne emredilirse onu yaparlar. Melekler, latif ve nurlu cisimlerdir. Çeşitli türlere ayrılmışlardır.”
Evet, nasıl ki insanlık bir ümmettir ve “kelâm” sıfatından gelen ilahi şeriatın taşıyıcıları, temsilcileri ve uygulayıcılarıdır. Öyle de melekler de muazzam bir ümmettir ki onların işçi kısmı, “irade” sıfatından gelen yaratılış kanunlarının (şeriat-ı tekviniyenin) taşıyıcısı, temsilcisi ve uygulayıcısıdırlar. Gerçek Etki Sahibi olan Yaratıcı Kudretin ve Ezeli İradenin emirlerine tabi bir tür Allah kuludurlar ki, gök cisimlerinin her biri onların birer mescidi, birer mabedi hükmündedir.
Üçüncü Esas
Melekler ve ruhaniler meselesi, öyle meselelerdendir ki, tek bir parçasının varlığı ile bütünün varlığı bilinir. Tek bir şahsın görülmesiyle bütün türün varlığı anlaşılır. Çünkü kim inkâr ederse, tamamen inkâr eder. Bir tekini kabul eden, o türün tamamını kabul etmeye mecburdur. Madem öyledir, işte bak: Görmüyor musun ve işitmiyor musun ki bütün din mensupları, bütün asırlarda, Hz. Âdem zamanından şimdiye kadar meleklerin varlığına ve ruhani varlıkların mevcudiyetine ittifak etmişler ve insan toplulukları, birbirleriyle konuşmaları ve rivayetleri gibi, meleklerle konuşulduğuna, onların görüldüğüne ve onlardan rivayet edildiğine dair icma etmişlerdir.
Acaba hiçbir melek ferdi apaçık görünmese, hem gözle görülür şekilde bir veya birkaç şahsın varlığı kesin olarak bilinmese, hem onların apaçık ve gözle görülür varlıkları hissedilmese, hiç mümkün müdür ki böyle bir icma ve ittifak devam etsin ve böyle olumlu ve varlığa dayalı bir konuda ve şahitliğe dayanan bir halde sürekli ve tevatür yoluyla o ittifak devam etsin?
Hem hiç mümkün müdür ki bu genel inancın kaynağı, zorunlu ve apaçık prensipler olmasın? Hem hiç mümkün müdür ki hakikatsiz bir kuruntu; bütün insanlık devrimlerinde, bütün insani inançlarda sürekli varlığını sürdürsün, kalıcı olsun? Hem hiç mümkün müdür ki şu din ehlinin, bu büyük icmasının senedi; kesin bir sezgi, gözleme dayalı bir yakin olmasın? Hem hiç mümkün müdür ki o kesin sezgi, o gözleme dayalı yakin, sayısız delillerden ve o deliller, sayısız gözleme dayalı vakalardan ve o gözleme dayalı vakalar, şeksiz ve şüphesiz zorunlu prensiplere dayanmasın? Öyleyse, şu din ehlindeki bu genel inançların sebebi ve senedi, manevi tevatür kuvvetini ifade eden pek çok defa melekleri görme ve ruhanileri gözlemleme olaylarından hasıl olan zorunlu prensiplerdir, kesin esaslardır.
Hem hiç mümkün müdür, hiç makul müdür, hiç kabil midir ki, insanlığın sosyal hayat semasının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan peygamberler ve evliyaların, tevatür suretiyle ve manevi icma kuvvetiyle haber verdikleri ve şahitlik ettikleri meleklerin ve ruhani varlıkların varlıkları ve görülmeleri, bir şüphe kabul etsin, bir şekke sebep olsun? Özellikle onlar, bu meselede uzman kişilerdir. Bilinir ki, iki uzman, binlerce başkasına tercih edilir. Hem bu meselede onlar ispat ehlidir. Bilinir ki, iki ispat ehli, binlerce inkâr ehline tercih edilir. Ve özellikle kâinat semasında daima parlayan ve hiçbir vakit batmayan hakikat âleminin Güneşler Güneşi olan Mucizevi Beyana Sahip Kur’an’ın haberleri ve risalet güneşi olan Ahmedî Varlığın (Aleyhissalatu Vesselam) şahitlikleri ve gözlemleri, hiç kabil midir ki bir şüphe kabul etsin?
Madem tek bir ruhani varlığın bir zamanda gerçekleşmesi, bu türün genel olarak varlığını gösteriyor. Ve madem bu türün varlığı gerçekleşiyor. Elbette onların var olma şeklinin en güzeli, en makulü, en makbulü; şeriatın açıkladığı, Kur’an’ın gösterdiği ve Mirac Sahibi’nin gördüğü gibidir.
Dördüncü Esas
Şu kâinatın varlıklarına dikkatle bakılırsa görülür ki, parçalar gibi bütünlerin de birer manevi şahsiyeti vardır ki, her birinin kapsamlı bir görevi ve külli bir hizmeti görünmektedir.
Mesela, bir çiçek kendi başına bir sanat nakşını gösterip hal diliyle Yaratıcısının isimlerini zikrettiği gibi, yeryüzü bahçesi de bir çiçek hükmündedir ve gayet düzenli, külli bir tesbihat görevi vardır. Nasıl ki bir meyve, bir düzen içinde ilanlarda bulunur, tesbihatı ifade eder, öyle de koca bir ağacın genel yapısıyla gayet düzenli bir yaratılış görevi ve kulluğu vardır. Nasıl bir ağacın yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimeleriyle bir tesbihatı varsa, öyle de koca gökler denizi de kelimeleri hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve ayları ile Yüce Yaratıcısını (Fâtır-ı Zülcelal’i) tesbih eder, Sanat Sahibi Yaratıcısına (Sâni’-i Zülcelal’ine) hamdeder ve bu böyle devam eder…
Dış dünyadaki varlıkların her biri, görünüşte cansız ve şuursuz iken, gayet canlı ve bilinçli görevleri ve tesbihatları vardır. Elbette, nasıl melekler bunların melekût âleminde (görünmeyen boyutunda) temsilcileridir, tesbihatlarını ifade ederler; bunlar da mülk âleminde ve görünen âlemde o meleklerin timsalleri, evleri, mescidleri hükmündedirler.
Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dalı’nda açıklandığı gibi, şu âlem sarayının Yüce ve Celal Sahibi Sanatkârı, o saray içinde çalıştırdığı dört kısım işçinin birincisi: Melekler ve ruhani varlıklardır. Madem bitkiler ve cansız varlıklar bilmeden ve Bilen Birinin emrinde çok önemli, ücretsiz hizmetlerdedirler. Ve hayvanlar, küçük bir ücret karşılığında bilmeden çok kapsamlı maksatlara hizmet ediyorlar. Ve insan, ertelenmiş ve peşin iki ücret karşılığında o Yüce ve Celal Sahibi Sanatkâr’ın maksatlarını bilerek hareket etmek, her şeyde kendilerine de bir pay çıkarmak ve diğer hizmetkârlara nezaret etmekle görevlendirilmeleri gözle görülüyor. Elbette dördüncü kısım, belki de en birinci kısım olan hizmetkârlar, işçiler bulunacaktır.
Hem insana benzer ki, o Yüce ve Celal Sahibi Sanatkâr’ın külli maksatlarını bilerek bir kulluk ile hareket ederler. Hem insanın aksine olarak, nefis hazzından ve küçük ücretlerden arınarak, yalnızca Yüce ve Celal Sahibi Sanatkâr’ın nazarı ile, emri ile, teveccühü ile, hesabı ile, namı ile ve O’na yakınlık ve mensubiyetle elde ettikleri lezzet, kemal, zevk ve saadeti yeterli görüp, ihlasla ve samimiyetle çalışırlar.
Cinslerine göre, kâinattaki varlık türlerine göre ibadet görevleri çeşitlenir. Bir hükümetin farklı dairelerinde, farklı görevlileri olduğu gibi, ilahi egemenlik (saltanat-ı rububiyet) dairelerinde kulluk ve tesbihat görevleri öyle çeşitlenir. Mesela, Hz. Mikâil, yeryüzü tarlasında ekilen ilahi sanat eserlerine, Cenab-ı Hakk’ın gücüyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle genel bir denetleyici hükmündedir. Tabir caiz ise, bütün çiftçi-misal meleklerin reisidir. Hem Yüce ve Celal Sahibi Yaratıcı’nın izniyle, emriyle, kuvvetiyle, hikmetiyle bütün hayvanların manevi çobanlarının reisi olan, görevli büyük bir melek vardır.
İşte madem şu dış dünyadaki varlıkların her birinin üzerinde, görevli bir melek bulunması gerekir ki, o cismin gösterdiği kulluk görevlerini ve tesbihat hizmetlerini melekût âleminde temsil etsin, uluhiyet dergâhına bilerek takdim etsin. Elbette, Doğru Haber Verici’nin (Peygamberin) rivayet ettiği, melekler hakkındaki suretler gayet uygun ve makuldür.
Mesela, ferman etmiş ki: “Bazı melekler bulunur, kırk başı veya kırk bin başı var. Her başta kırk bin ağzı var, her bir ağızda kırk bin dil ile kırk bin tesbihat yapar.” Bu hadisin hakikatinin bir manası var, bir de sureti var.
Manası şudur ki: Meleklerin ibadetleri hem gayet düzenli ve mükemmeldir, hem de gayet kapsamlı ve geniştir.
Ve bu hakikatin sureti ise şudur ki: Bazı büyük cismani varlıklar vardır ki, kırk bin baş, kırk bin tarz ile kulluk görevlerini yapar. Mesela, gökyüzü güneşlerle, yıldızlarla tesbihat yapar. Yeryüzü tek bir mahluk iken, yüz bin baş ile, her başta yüz binler ağız ile, her ağızda yüz binler lisan ile kulluk görevini ve Rabbani tesbihatı yapıyor. İşte yeryüzüyle görevli melek de melekût âleminde bu manayı göstermek için öyle görülmek gerekir.
Hatta ben, orta büyüklükte bir badem ağacı gördüm ki: Kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım, kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım, kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere hikmet nazarıyla dikkat ettim, her bir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve sanatları gördüm ki her biri Yüce ve Celal Sahibi Sanatkâr’ın ayrı ayrı birer esma tecellisini ve birer ismini okutuyor.
İşte hiç mümkün müdür ki, şu badem ağacının Yüce ve Celal Sahibi Sanatkâr’ı ve Güzellik Sahibi Hikmetli Yaratıcısı, bu cansız ağaca bu kadar vazifeleri yüklesin de onun manasını bilen, ifade eden, kâinata ilan eden, ilahi dergâha takdim eden, ona uygun ve ruhu hükmünde görevli bir meleği ona bindirmesin?
Ey arkadaş! Buraya kadar olan açıklamalarımız, kalbi kabule hazırlamak, nefsi teslime mecbur etmek ve aklı ikna etmek için bir girişti. Eğer o girişi bir derece anladın ise, meleklerle görüşmek istersen hazır ol. Hem kötü kuruntulardan temizlen. İşte Kur’an âleminin kapıları açıktır. İşte Kur’an cenneti *mufettehatul ebvâb* (kapıları ardına kadar açık)tır; gir bak. Melekleri o Kur’an cenneti içinde güzel bir surette gör. Her bir vahiy ayeti, birer konaktır. İşte şu konaklardan bak:
*Vel murselâti urfâ* (Andolsun, iyilik için ardı ardına gönderilenlere) ۞ *Fel âsıfâti asfâ* (Şiddetle esenlere) ۞ *Ven nâşirâti neşrâ* (Yaydıkça yayanlara) ۞ *Fel fârikâti ferkâ* (Ayırdıkça ayıranlara) ۞ *Fel mulkıyâti zikrâ* (Öğüt bırakanlara) ۞
*Ven nâziâti garkâ* (Andolsun, şiddetle söküp çıkaranlara) ۞ *Ven nâşitâti neştâ* (Yumuşaklıkla çekenlere) ۞ *Ves sâbihâti sebhâ* (Yüzdükçe yüzenlere) ۞ *Fes sâbikâti sebkâ* (Yarıştıkça yarışanlara) ۞ *Fel mudebbirâti emrâ* (İşleri düzenleyenlere) ۞
*Tenezzelul melâiketu ver rûhu fîhâ bi izni rabbihim* (Melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle o gecede her iş için inerler) ۞ *Aleyhâ melâiketun gilâzun şidâdun lâ ya’sûnallâhe mâ emerahum ve yef’alûne mâ yu’merûn* (Onun başında, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen, emredildikleri her şeyi yapan, pek şiddetli, pek çetin melekler vardır)
Hem dinle: *Subhânehu bel ıbâdun mukremûn* (O, her türlü noksanlıktan uzaktır. Aksine onlar, şerefli kılınmış kullardır) ۞ *Lâ yesbikûnehu bil kavli ve hum bi emrihî ya’melûn* (Onlar, sözde O’nun önüne geçmezler ve hep O’nun emriyle hareket ederler) senalarını işit.
Eğer cinlerle görüşmek istersen *Kul ûhiye ileyye ennehus temea neferun minel cin* (De ki: Bana vahyolundu ki, cinlerden bir grup dinlemiş) surlu sureye gir, onları gör, dinle ne diyorlar? Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki:
*İnnâ semi’nâ kur’ânen acebâ* (Gerçekten biz, hayranlık veren bir Kur’an dinledik) ۞ *Yehdî iler ruşdi fe âmennâ bihî ve len nuşrike bi rabbinâ ehadâ* (O, doğru yola iletiyor; biz de ona inandık ve Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız)
*
İkinci Maksat
Kıyamet, dünyanın ölümü ve ahiret hayatı hakkındadır.
Bu maksadın dört esası ve bir temsili girişi vardır.
Giriş
Nasıl ki bir saray veya bir şehir hakkında biri dava açsa: “Şu saray veya şehir, yıkılıp yeniden sağlam bir şekilde inşa ve tamir edilecektir.” Elbette, onun bu iddiasına karşı altı soru yöneltilir:
Birincisi: “Niçin yıkılacak? Bir sebep ve gerektirici neden var mıdır?” Eğer “Evet, var.” diye ispat ettiyse:
İkincisi şöyle bir soru gelir: “Bunu yıkıp tamir edecek usta, buna muktedir midir? Yapabilir mi?” Eğer “Evet, yapabilir.” diye ispat ettiyse:
Üçüncüsü şöyle bir soru gelir: “Yıkılması mümkün müdür?”
“Hem sonra yıkılacak mıdır?” Eğer “Evet” diye yıkılmasının mümkün olduğunu ve gerçekleşeceğini ispat etse, iki soru daha ona yöneltilir:
“Acaba bu şaşırtıcı saray veya şehrin yeniden tamiri mümkün müdür? Mümkün olsa:
Acaba tamir edilecek midir?”
Eğer “Evet” diye bunları da ispat etse, o zaman bu meselenin hiçbir yönünde, hiçbir köşesinde şüphe ve vesvesenin girebileceği bir delik, bir açık kapı kalmaz.
İşte bu temsil gibi, dünya sarayının, şu kâinat şehrinin yıkılıp tamir edilmesi için geçerli bir sebep vardır. Yapan ve ustası muktedirdir. Yıkılması mümkün ve gerçekleşecektir. Tamiri mümkün ve gerçekleşecektir. İşte bu meseleler, birinci esastan sonra ispat edilecektir.
Birinci Esas
Ruh, kesinlikle kalıcıdır. Birinci maksattaki meleklerin ve ruhanilerin varlığına delalet eden hemen hemen bütün deliller, bu meselemiz olan ruhun kalıcılığına da delildir. Bana göre mesele o kadar kesindir ki, fazla açıklama gereksiz olur. Evet, şu berzah âleminde, ruhlar âleminde bulunan ve ahirete gitmek için bekleyen sayısız kalıcı ruh kafileleri ile bizim aramızdaki mesafe o kadar ince ve kısadır ki, delil ile göstermeye lüzum kalmaz.
Sayısız keşif ve şuhud ehlinin onlarla temas etmeleri, hatta kabir ehliyetini keşfedenlerin onları görmeleri, hatta bir kısım avamın bile onlarla haberleşmeleri ve herkesin de sadık rüyalarda onlarla ilişki kurmaları, katmerli tevatürler suretinde adeta insanlığın bilinen ilimleri hükmüne geçmiştir. Fakat bu zamanda materyalist fikir herkesi sersemlettiğinden, en apaçık bir şeyde bile zihinlere vesvese vermiştir.
İşte bu tür vesveseleri gidermek için; kalbî sezginin ve aklî kanaatin pek çok kaynağından, bir giriş ile dört kaynağına işaret edeceğiz.
Giriş: Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakikati’nde ispat edildiği gibi, ebedi, sermedi, eşsiz bir güzellik, elbette kendisine ayna olan hayranının ebediyetini ve kalıcılığını ister. Hem kusursuz, ebedi bir sanat kemali, kendisini düşünen ilan edicisinin devamını talep eder. Hem sonsuz bir rahmet ve ihsan, muhtaç ve şükredenlerin nimetlenmelerinin devamını gerektirir.
İşte o hayran ayna, o düşünen ilan edici, o muhtaç şükredici; en başta insan ruhudur. Öyleyse ebedler yolunda; o güzellik, o kemal, o rahmete eşlik edecek, kalıcı olacaktır.
Yine Onuncu Söz’ün Altıncı Hakikati’nde ispat edildiği gibi, değil insan ruhu, hatta varlıkların en basit tabakaları bile yok olmak için yaratılmamışlardır; bir tür kalıcılığa mazhardırlar. Hatta ruhsuz, önemsiz bir çiçek dahi görünürdeki varlığından gitse, bin yönden bir tür kalıcılığa sahiptir. Çünkü sureti, sayısız hafızada kalıcı olur. Oluşum kanunu, yüzlerce tohumcuğunda kalıcılık bulup devam eder. Madem bir parçacık ruha benzeyen o çiçeğin oluşum kanunu, suretinin timsali, Her Şeyi Koruyan Hikmet Sahibi (Hafîz-i Hakîm) tarafından korunuyor, çalkantılı değişimler içinde tam bir düzenle zerrecikler gibi tohumlarında muhafaza ediliyor, kalıcı oluyor. Elbette gayet kapsamlı ve gayet yüksek bir mahiyete sahip, dış varlık giydirilmiş, bilinçli, canlı ve nurlu bir ilahi kanun olan insan ruhunun ne derece kesinlikle kalıcılığa mazhar, ebediyetle bağlı ve sermediyetle ilgili olduğunu anlamazsan, nasıl “Bilinçli bir insanım.” diyebilirsin?
Evet, koca bir ağacın bir derece ruha benzeyen programını ve oluşum kanununu, bir nokta gibi en küçük bir çekirdeğe yerleştirip muhafaza eden Yüce ve Celal Sahibi Hikmetli Bir Zat, Zevalsiz ve Her Şeyi Koruyan Bir Zat hakkında “Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder?” denilir mi?
Birinci Kaynak: İçseldir. Yani, herkes kendi hayatına ve nefsine dikkat etse, kalıcı bir ruhu anlar. Evet, her bir ruh, kaç sene yaşamış ise o kadar beden değiştirdiği halde, apaçık bir şekilde aynen kalıcı olmuştur. Öyleyse madem ceset gelip geçicidir, ölümle tamamen çıplak kalmak da ruhun kalıcılığına etki etmez ve mahiyetini de bozmaz. Sadece hayat süresince yavaş yavaş ceset elbisesini değiştiriyor, ölümde ise birden soyunur.
Gayet kesin bir sezgiyle, belki de gözlemle sabittir ki, ceset ruh ile ayakta durur. Öyleyse ruh, cesetle ayakta durmaz. Aksine ruh, kendi başına var ve hâkim olduğundan; ceset istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun bağımsızlığına zarar vermez. Belki ceset, ruhun evi ve yuvasıdır, elbisesi değil. Belki ruhun elbisesi, bir derece sabit ve letafetçe ruha uygun latif bir kılıf ve bir misal bedendir. Öyleyse ölüm anında tamamen çıplak kalmaz, yuvasından çıkar, misal bedenini giyer.
İkinci Kaynak: Dışsaldır. Yani, tekrarlanan gözlemler, çeşitli vakalar ve sayısız ilişkiden doğan bir tür tecrübi hükümdür. Evet, tek bir ruhun ölümden sonra kalıcılığı anlaşılsa, bu ruh türünün tamamının kalıcılığını gerektirir. Zira mantık ilmince kesindir ki: Zati bir özellik, bir tek fertte görünse, bütün fertlerde de o özelliğin varlığına hükmedilir. Çünkü zatidir. Zati olsa, her fertte bulunur.
Hâlbuki değil bir tek fert, belki o kadar sayısız, o kadar hesaba gelmez gözlemlere dayanan eserler ve ruhların kalıcılığına delalet eden işaretler o derece kesindir ki, bize nasıl Yeni Dünya, yani Amerika var ve orada insanlar bulunur; o insanların varlıklarına dair hiçbir şüphe akla gelmez. Öyle de şüphe kabul etmez ki şimdi melekût ve ruhlar âleminde; ölmüş, vefat etmiş insanların ruhları pek çok sayıda vardır ve bizimle ilişki içindedirler. Manevi hediyelerimiz onlara gidiyor, onların nurlu feyizleri de bizlere geliyor.
Hem kesin bir sezgiyle vicdanen hissedilebilir ki, insan öldükten sonra esaslı bir yönü kalıcıdır. O esas ise ruhtur. Ruh ise yıkıma ve çözülmeye maruz değildir. Çünkü basittir, birliği vardır. Yıkım, çözülme ve bozulma ise çokluk ve birleşik şeylerin özelliğidir. Daha önce belirttiğimiz gibi hayat, çoklukta bir tür birliği temin eder, bir nevi kalıcılığa sebep olur.
Demek, birlik ve kalıcılık, ruhta esastır ki ondan çokluğa sirayet eder. Ruhun yok olması, ya yıkım ve çözülme iledir. O yıkım ve çözülmeye ise birlik yol vermez ki girsin, basitlik bırakmaz ki bozsun. Veyahut yok etme (idam) iledir. Yok etmeye ise Mutlak Cömert Olan’ın (Cevvad-ı Mutlak’ın) sınırsız merhameti müsaade etmez ve sonsuz cömertliği bırakmaz ki, verdiği varlık nimetini, o varlık nimetine pek düşkün ve layık olan insan ruhundan geri alsın.
Üçüncü Kaynak: Ruh; canlı, bilinçli, nurlu, dış varlık giydirilmiş, kapsamlı, hakikatli, külliyet kazanmaya yatkın bir ilahi kanundur. Hâlbuki en zayıf ilahi kanunlar bile sebat ve kalıcılığa sahiptirler. Çünkü dikkat edilse, değişime maruz olan bütün türlerde sabit bir hakikat vardır ki, bütün değişimler, devrimler ve hayat evreleri içinde yuvarlanarak suretler değiştirip, ölmeden, yaşayarak kalıcı olur.
İşte her bir insan şahsı, mahiyetinin kapsamlılığıyla, külli şuuruyla ve genel tasavvurlarıyla bir şahıs iken bir tür hükmüne geçmiştir. Bir türe gelen ve geçerli olan kanun, o insan şahsında da geçerlidir.
Madem Yüce ve Celal Sahibi Yaratıcı, insanı kapsamlı bir ayna, külli bir kullukla ve yüce bir mahiyetle yaratmıştır. Her fertteki ruhani hakikat, yüz binlerce suret değiştirse, Rabbani izinle ölmeyecek, yaşayarak geldiği gibi gidecektir. Öyleyse o insan şahsının bilinçli hakikati ve canlı unsuru olan ruhu dahi Allah’ın emriyle, izniyle ve kalıcı kılmasıyla daima bakidir.
Dördüncü Kaynak: Ruha bir derece benzeyen ve ikisi de emir ve irade âleminden geldiklerinden, kaynak itibarıyla ruha bir derece uygun, fakat sadece hissi varlığı olmayan türlerde hüküm süren kanunlara dikkat edilse ve o yasalara bakılsa görülür ki, eğer o ilahi kanun, dış varlık giyseydi, o türlerin birer ruhu olurdu. Hâlbuki o kanun daima kalıcıdır. Daima sürekli, sabittir. Hiçbir değişim ve devrim, o kanunların birliğine tesir etmez, bozmaz. Mesela, bir incir ağacı ölse, dağılsa, onun ruhu hükmünde olan oluşum kanunu, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek kalıcı kalır.
İşte madem en adi ve zayıf ilahi kanunlar dahi böyle kalıcılık ve devamlılık ile ilişkilidir. Elbette insan ruhu, değil yalnız kalıcılıkla, belki sonsuzlukla (ebedü’l-âbâd) ile ilişkili olmak gerekir. Çünkü ruh dahi Kur’an’ın açık ifadesi ile *Kulir rûhu min emri rabbî* (De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir) yüce fermanı ile emir âleminden gelmiş bilinçli bir kanun ve canlı bir yasadır ki, ezeli kudret ona dış varlık giydirmiştir.
Demek, nasıl ki irade sıfatından ve emir âleminden gelen şuursuz kanunlar, daima veya çoğunlukla kalıcı kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi irade sıfatının tecellisi ve emir âleminden gelen ruhun, kalıcılığa mazhar olması daha ziyade kesindir, layıktır. Çünkü varlık sahibidir, dış hakikati vardır. Hem onlardan daha kuvvetlidir, daha yücedir. Çünkü bilinçlidir. Hem onlardan daha devamlıdır, daha kıymetlidir. Çünkü canlıdır.
İkinci Esas
Ebedi saadete bir gerektirici neden vardır. Ve o saadeti verecek Yüce ve Celal Sahibi Yapan da muktedirdir. Hem âlemin harab olması, dünyanın ölümü mümkündür. Hem vuku bulacaktır. Yeniden âlemin canlandırılması ve diriliş mümkündür. Hem vuku bulacaktır. İşte bu altı meseleyi, birer birer aklı ikna edecek özet bir tarzda açıklayacağız. Zaten Onuncu Söz’de kalbi, tam bir iman derecesine çıkaracak derecede deliller zikredilmiştir. Burada ise yalnız aklı ikna edecek, susturacak, Eski Said’in Nokta Risalesi’ndeki açıklamaları tarzında bahsedeceğiz.
Evet, ebedi saadeti gerektiren bir neden mevcuttur. O gerektirici nedenin varlığına delalet eden kesin delil, on kaynak ve dayanaktan süzülen bir sezgidir.
Birinci Dayanak: Dikkat edilse, şu kâinatın tamamında mükemmel bir düzen, kasıtlı bir intizam vardır. Her yönde bir seçimin sızıntıları ve bir kastın parıltıları görünür. Hatta her şeyde bir kasıt nuru, her durumda bir irade ışığı, her harekette bir seçme parıltısı, her birleşimde bir hikmet alevi, meyvelerinin şahitliğiyle dikkatli bakışlara çarpar. İşte eğer ebedi saadet olmazsa, bu esaslı düzen, zayıf ve hayali bir suretten ibaret kalır. Yalancı, esassız bir düzen olur. Düzen ve intizamın ruhu olan maneviyat, bağlar ve ilişkiler, boşa gidip kaybolur. Demek düzeni düzen eden, ebedi saadettir. Öyleyse âlemin düzeni, ebedi saadete işaret ediyor.
İkinci Dayanak: Kâinatın yaratılışında tam bir hikmet görünüyor. Evet, ezeli inayetin bir timsali olan ilahi hikmet, kâinatın tamamında gösterdiği maslahatların gözetilmesi ve hikmetlerin gereğinin yerine getirilmesi diliyle ebedi saadeti ilan eder.
Çünkü ebedi saadet olmazsa, şu kâinatta apaçık sabit olan hikmetleri, faydaları, inatla inkâr etmek gerekir. Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati, bu hakikati güneş gibi gösterdiğinden, ona yetinerek burada özetliyoruz.
Üçüncü Dayanak: Akıl, hikmet, tümevarım ve tecrübenin şahitlikleriyle sabit olan, varlıkların yaratılışındaki anlamsızlığın ve israfın olmaması, ebedi saadete işaret eder. Yaratılışta israf ve abesiyet olmadığına delil, Yüce ve Celal Sahibi Sanatkâr’ın her şeyin yaratılışında en kısa yolu, en yakın yönü, en hafif sureti ve en güzel niteliği seçmesidir ve bazen bir şeye yüz görev vermesi ve bir ince şeye bin meyve ve gaye takmasıdır.
Madem israf yok ve anlamsızlık olmaz, elbette ebedi saadet olacaktır. Çünkü geri dönmemek üzere yokluk, her şeyi anlamsız kılar, her şey israf olur. Bütün yaratılışta, özellikle insanda, organların faydaları ilminin (fenn-i menafiü’l-aza) şahitliğiyle sabit olan israfsızlık gösteriyor ki, insanda olan sayısız manevi istidatlar ve sonsuz emeller, fikirler ve eğilimler de israf edilmeyecektir.
Öyleyse insandaki o esaslı mükemmelleşme eğilimi, bir kemalin varlığını gösterir ve o saadet eğilimi, ebedi saadete aday olduğunu kesin olarak ilan eder. Öyle olmazsa, insanın gerçek mahiyetini teşkil eden o esaslı maneviyat, o yüce emeller, hikmetli varlıkların aksine olarak israf ve abes olur, kurur, boşa gider. Bu hakikat, Onuncu Söz’ün On Birinci Hakikati’nde ispat edildiğinden kısa kesiyoruz.
Dördüncü Dayanak: Pek çok türde, hatta gece ve gündüzde, kış ve baharda ve atmosferde, hatta insanların şahıslarında, hayat süresince değiştirdiği bedenler ve ölüme benzeyen uyku ile, dirilişe ve yeniden yayılışa benzeyen birer tür kıyamet, büyük bir kıyametin gerçekleşeceğini hissettiriyor, ima ile haber veriyorlar.
Evet mesela, haftalık bizim saatimizin saniye, dakika, saat ve günlerini sayan çarklarına benzeyen; Allah’ın dünya denilen büyük saatindeki gün, sene, insan ömrü, dünyanın dönüşü, birbirine başlangıç olarak birbirinden haber veriyor, döner işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi, ölümden sonra kıyamet sabahının, o tezgâhtan, o büyük saatten çıkacağını ima ile haber veriyorlar.
Bir şahsın ömür süresince başına gelmiş birçok kıyamet çeşidi vardır. Her gece bir nevi ölmekle, her sabah bir nevi dirilmekle diriliş alametleri gördüğü gibi, beş altı senede ittifakla bütün zerrelerini değiştirerek, hatta bir senede iki defa kademeli bir kıyamet ve diriliş taklidini görmüştür. Hem hayvan ve bitki türlerinde üç yüz binden fazla diriliş, yayılış ve türsel kıyameti her baharda gözlemlemektedir.
İşte bu kadar diriliş emareleri ve işaretleri, bu kadar yeniden yayılış alametleri ve rumuzları, elbette büyük kıyametin sızıntıları hükmünde olup, o dirilişe işaret ediyorlar. Hikmet Sahibi bir Sanatkâr tarafından türlerde böyle türsel kıyameti, yani bütün bitki köklerini ve bir kısım hayvanları aynen baharda canlandırmak ve yaprakları, çiçekleri ve meyveleri gibi diğer bir kısım şeyleri aynıyla değil, benzeriyle iade ederek bir nevi diriliş ve yayılış yapmak; her bir insan şahsında genel kıyamet içinde şahsi bir kıyamete delil olabilir.
Çünkü insanın bir tek şahsı, başkasının bir türü hükmündedir. Zira fikir nuru, insanın emellerine ve fikirlerine öyle bir genişlik vermiş ki, geçmişi ve geleceği kuşatır. Dünyayı dahi yutsa doymaz. Diğer türlerde fertlerin mahiyeti cüz’idir, kıymeti şahsidir, nazarı sınırlıdır, kemali mahsurdur, lezzeti ve elemi anlıktır. Beşerin ise mahiyeti yücedir, kıymeti değerlidir, nazarı geneldir, kemali sınırsızdır, manevi lezzeti ve elemi kısmen süreklidir.
Öyleyse, gözle görüldüğü üzere diğer türlerde tekrarlanan bir çeşit kıyametler ve dirilişler; şu genel büyük kıyamette, her insan şahsının aynıyla iade edilerek diriltileceğine ima eder, haber verir. Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikati’nde iki kere iki dört eder derecesinde kesinlikle ispat edildiğinden burada özetliyoruz.
Beşinci Dayanak: İnsanın ruh cevherine yerleştirilmiş sınırsız istidatlar ve o istidatlarda gizli olan sayısız kabiliyetler ve o kabiliyetlerden doğan sınırsız eğilimler ve o sınırsız eğilimlerden hasıl olan sonsuz emeller ve o sonsuz emellerden türeyen bitimsiz fikirler ve tasavvurlar, şu görünen âlemin arkasında bulunan ebedi saadete elini uzatmış, ona gözünü dikmiş, o tarafa yönelmiş olduğunu tahkik ehli görüyor.
İşte hiç yalan söylemeyen fıtrat ve fıtrattaki şu kesin, şiddetli ve sarsılmaz ebedi saadet eğilimi, ebedi saadetin gerçekleşeceğine dair vicdana kesin bir sezgi veriyor. Onuncu Söz’ün On Birinci Hakikati, bu hakikati gündüz gibi gösterdiğinden kısa kesiyoruz.
Altıncı Dayanak: “Rahman ve Rahim” olan şu varlıkların Güzellik Sahibi Sanatkârı’nın rahmeti, ebedi saadeti gösteriyor. Evet, nimeti nimet eden, nimeti azap olmaktan kurtaran ve varlıkları, ebedi ayrılıktan doğan feryatlardan kurtaran ebedi saadeti, o rahmetin şanındandır ki beşerden esirgemesin. Çünkü bütün nimetlerin başı, reisi, gayesi, neticesi olan ebedi saadet verilmezse, dünya öldükten sonra ahiret suretinde dirilmezse, bütün nimetler azaplara dönüşür. O dönüşüm ise, apaçık ve zorunlu olarak ve bütün kâinatın şahitliğiyle kesin ve görünen ilahi rahmetin varlığını inkâr etmeyi gerektirir. Hâlbuki rahmet, güneşten daha parlak, sabit bir hakikattir.
Bak, rahmetin tecellilerinden ve latif eserlerinden olan aşk, şefkat ve akıl nimetlerine dikkat et. Eğer ebedi ayrılık ve sonsuz hasrete insan hayatının sürükleneceğini farz etsen, görürsün ki o latif muhabbet, en büyük bir musibet olur. O lezzetli şefkat, en büyük bir hastalık olur. O nurlu akıl, en büyük bir bela olur. Demek rahmet, (çünkü rahmettir) ebedi hasreti, hakiki muhabbetin karşısına çıkaramaz. Onuncu Söz’ün İkinci Hakikati, bu hakikati gayet güzel bir surette gösterdiğinden burada özetlendi.
Yedinci Dayanak: Şu kâinatta görünen ve bilinen bütün letafetler, bütün güzellikler, bütün kemaller, bütün cezbedicilikler, bütün arzular, bütün merhametler; birer manadır, birer mazmundur, birer manevi kelimedir ki, şu kâinatın Yüce ve Celal Sahibi Sanatkârı’nın lütuf ve merhametinin tecellilerini, ihsan ve kereminin cilvelerini zorunlu olarak, apaçık bir şekilde kalbe gösterir, aklın gözüne sokuyor.
Madem şu âlemde bir hakikat vardır, apaçık hakiki rahmet vardır. Madem hakiki rahmet vardır, ebedi saadet olacaktır. Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakikati, İkinci Hakikati ile beraber şu hakikati gündüz gibi aydınlatmıştır.
Sekizinci Dayanak: İnsanın bilinçli yaratılışı olan vicdanı, ebedi saadete bakar, onu gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse, “Ebed! Ebed!” sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için yaratılmıştır.
Demek, bu vicdani olan çekim ve cezbe, bir hakiki gayenin ve bir cezbedici hakikatin yalnız cezbi ile olabilir. Onuncu Söz’ün On Birinci Hakikatinin sonu bu hakikati göstermiştir.
Dokuzuncu Dayanak: Sadık, tasdik edilmiş ve tasdik eden olan Arap Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın haberidir. Evet, o zatın (Aleyhissalatu Vesselam) sözleri, ebedi saadetin kapılarını açmıştır ve onun (Aleyhissalatu Vesselam) kelamları, ebedi saadete karşı birer penceredir.
Zaten bütün peygamberlerin (Aleyhimüsselam) icmaını ve bütün evliyanın tevatürünü elinde tutmuş, bütün kuvvetiyle bütün davaları; ilahi tevhidden sonra şu diriliş ve saadet noktasında yoğunlaşıyor. Acaba, şu kuvveti sarsacak bir şey var mıdır? Onuncu Söz’ün On İkinci Hakikati, şu hakikati pek açık bir surette göstermiştir.
Onuncu Dayanak: On üç asırdır yedi yönden mucizeliğini muhafaza eden ve Yirmi Beşinci Söz’de ispat edildiği üzere kırk çeşit mucizeliğiyle mucize olan Mucizevi Beyana Sahip Kur’an’ın kesin haberleridir.
Evet, o Kur’an’ın haber vermesi, cismani dirilişin keşfedicisidir ve şu âlemin kapalı tılsımının ve şu kâinat hikmetinin remzinin anahtarıdır. Hem o Mucizevi Beyana Sahip Kur’an’ın içerdiği ve mükerreren düşünmeye emredip nazara sunduğu kesin akli deliller binlercedir.
Örneğin: Bir temsili kıyası içeren *Ve kad halakakum etvârâ* (Oysa O, sizi çeşitli evrelerden geçirerek yaratmıştır) ve *Kul yuhyîhellezî enşeehâ evvele merreh* (De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir) ve bir adalet deliline işaret eden *Ve mâ rabbuke bi zallâmin lil abîd* (Rabbin, kullarına asla zulmedici değildir) gibi pek çok ayet ile cismani dirilişteki ebedi saadeti gösterecek pek çok dürbünü, beşerin dikkatine sunmuştur. Kur’an’ın diğer ayetler ile izah ettiği şu *Ve kad halakakum etvârâ* (Oysa O, sizi çeşitli evrelerden geçirerek yaratmıştır) ve *Kul yuhyîhellezî enşeehâ evvele merreh* (De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir) deki temsili kıyasın özetini Nokta Risalesi’nde şöyle beyan etmişiz ki:
İnsan vücudu, evreden evreye geçtikçe şaşırtıcı ve düzenli değişimler geçiriyor. Nutfe’den alakaya (embriyo), alakadan mudgaya (bir çiğnem et parçası), mudgadan kemik ve ete, kemik ve etten yeni bir yaratılışa, yani insan suretine dönüşmesi, gayet ince düsturlara tabidir. O evrelerin her birisinin öyle özel kanunları, öyle belirli düzenleri ve öyle düzenli hareketleri vardır ki, cam gibi altında bir kastın, bir iradenin, bir seçimin, bir hikmetin tecellilerini gösterir.
İşte bu tarzda o vücudu yapan Hikmet Sahibi Sanatkâr, her sene bir elbise gibi o vücudu değiştirir. O vücudun değiştirilmesi ve devamı için, çözülen parçaların yerini dolduracak, çalışacak yeni zerrelerin gelmesi için bir birleşime muhtaçtır. İşte o beden hücreleri, düzenli bir ilahi kanun ile yıkıldığından, yine düzenli bir Rabbani kanun ile tamir etmek için rızık adıyla latif bir maddeyi ister ki, o beden uzuvlarının ayrı ayrı ihtiyaçları oranında Gerçek Rızık Verici (Rezzak-ı Hakiki), özel bir kanun ile taksim ve dağıtım yapıyor.
Şimdi o Hikmet Sahibi Rızık Verici’nin gönderdiği o latif maddenin evrelerine bak, göreceksin ki o maddenin zerreleri bir kafile gibi atmosferde, toprakta, suda dağılmış iken, birden hareket emrini almışlar gibi, kasıtlı bir hareketi ima eden bir keyfiyet ile toplanıyorlar. Güya onlardan her bir zerre, bir görevle belirli bir mekâna gitmek için memurdur gibi, gayet düzenli toplanıyorlar.
Hem gidişatından görünüyor ki, Seçim Sahibi Bir Yapan’ın özel bir kanunu ile sevk edilip, cansızlar âleminden canlılar âlemine girerler. Sonra belirli düzenler ve düzenli hareketler ile ve özel düsturlar ile rızık olarak bir bedene girip; o beden içinde dört mutfakta pişirildikten sonra ve dört şaşırtıcı değişimden geçtikten sonra ve dört süzgeçten süzüldükten sonra bedenin her tarafına yayılarak, bütün muhtaç olan azaların farklı, ayrı ayrı ihtiyaç derecelerine göre Gerçek Rızık Verici’nin inayetiyle ve düzenli kanunları ile bölünürler.
İşte o zerrelerden hangi zerreye bir hikmet nazarıyla baksan göreceksin ki, görerek, düzenli, işiterek, bilerek sevk olunan o zerreye, kör tesadüf, kanunsuz rastlantı, sağır tabiat, şuursuz sebepler, hiç ona karışamaz. Çünkü her birisi, çevre unsurundan tut, beden hücresine kadar hangi evreye girmiş ise, o evrenin belirli kanunları ile güya isteyerek hareket ediyor, düzenli giriyor. Hangi tabakaya sefer etmiş ise, öyle düzenli adım atıyor ki, apaçık bir şekilde Hikmet Sahibi Bir Sevk Edici’nin emriyle gidiyor gibi görünüyor.
İşte böyle düzenli evreden evreye, tabakadan tabakaya giderek hedef ve maksadından ayrılmadan, ta ki layık olduğu makama, mesela Tevfik’in göz bebeğine Rabbani emirle girer, oturur, çalışır.
İşte bu halde, yani rızıklardaki ilahi terbiye tecellisi gösteriyor ki, başlangıçta o zerreler belirli idiler, görevli idiler, o makamlar için aday idiler. Güya her birisinin alnında ve cephesinde “Falan hücrenin rızkı olacak.” yazılı gibi, bir düzenin varlığı, her adamın alnında kader kalemi ile rızkının yazılı olduğuna ve rızkının üstünde isminin yazılı olmasına işaret eder.
Acaba mümkün müdür ki, bu derece sonsuz bir kudret ve kuşatıcı bir hikmet ile terbiye eden ve zerrelerden gezegenlere kadar bütün varlıkları tasarruf elinde tutmuş ve düzen ve ölçü dairesinde döndüren Yüce ve Celal Sahibi Sanatkâr, “ikinci yaratılışı” yapmasın veya yapamasın!
İşte çok Kur’an ayetleri, şu hikmetli “ilk yaratılışı” beşerin nazarına sunuyor. Haşir ve kıyametteki “ikinci yaratılışı” ona temsil ederek, uzak görme ihtimalini giderir. Der: *Kul yuhyîhellezî enşeehâ evvele merreh* (De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir). Yani, “Sizi hiçten bu derece hikmetli bir surette kim inşa etmiş ise, odur ki sizi ahirette diriltecektir.”
Hem der ki: *Ve huvellezî yebdeul halka summe yuîduhu ve huve ehvenu aleyh* (Yaratmayı başlatan, sonra onu tekrarlayan O’dur. Bu O’nun için daha kolaydır). Yani, “Sizin dirilişte iadeniz, dirilmeniz, dünyadaki yaratılışınızdan daha kolay, daha rahattır.” Nasıl ki bir taburun askerleri, istirahat için dağılsa, sonra bir boru ile çağrılsa, kolay bir surette tabur bayrağı altında toplanmaları; yeniden bir tabur teşkil etmekten çok kolay ve çok rahattır. Öyle de bir bedende birbiriyle kaynaşarak alışkanlık ve ilişki kuran temel zerreler, Hz. İsrafil Aleyhisselam’ın Sur’u ile Yüce ve Celal Sahibi Yaratıcı’nın emrine “Lebbeyk!” demeleri ve toplanmaları; aklen birinci yaratmadan daha kolay, daha mümkündür.
Hem bütün zerrelerin toplanmaları belki lazım değil. Çekirdekler ve tohumlar hükmünde olan ve hadiste “Acbü’z-zeneb” (kuyruk sokumu kemiği) olarak ifade edilen temel parçacıklar ve asli zerreler, ikinci yaratılış için kâfi bir esastır, temeldir. Hikmet Sahibi Sanatkâr, insan bedenini onların üstünde bina eder.
Üçüncü ayet olan *Ve mâ rabbuke bi zallâmin lil abîd* (Rabbin, kullarına asla zulmedici değildir) gibi ayetlerin işaret ettikleri adalet kıyasının özeti şudur ki:
Âlemde çok görüyoruz ki: Zalim, günahkâr, gaddar insanlar gayet refah ve rahatla ve mazlum ve dindar adamlar gayet zahmet ve zillet ile ömür geçiriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini eşit kılar. Eğer bu eşitlik sonsuz ise, bir nihayeti yoksa, zulüm görünür. Hâlbuki zulümden münezzeh oluşu, kâinatın şahitliğiyle sabit olan ilahi adalet ve hikmet, bu zulmü hiçbir surette kabul etmediğinden, apaçık bir şekilde başka bir toplanma yerini gerektirirler ki, birincisi cezasını, ikincisi mükâfatını görsün. Ta ki, şu düzensiz, perişan beşer, istidadına uygun ceza ve mükâfat görüp, mutlak adalete vesile ve Rabbani hikmete mazhar ve hikmetli kâinat varlıklarının büyük bir kardeşi olabilsin.
Evet, şu dünya yurdu, beşerin ruhunda gizli olan sayısız istidatların filizlenmesine müsait değildir. Demek, başka âleme gönderilecektir. Evet, insanın cevheri büyüktür, öyleyse ebede namzettir. Mahiyeti yücedir, öyleyse cinayeti de büyüktür. Diğer varlıklara benzemez. Düzeni de önemlidir. Düzensiz olamaz, başıboş kalamaz, anlamsız kılınmaz, mutlak yoklukla mahkûm olamaz, sırf yokluğa kaçamaz. Ona cehennem ağzını açmış, bekliyor. Cennet ise nazlı kucağını açmış, gözlüyor. Onuncu Söz’ün Üçüncü Hakikati, bu ikinci misalimizi gayet güzel gösterdiğinden burada kısa kesiyoruz.
İşte misal için, şu iki ayet-i kerime gibi pek çok latif akli delilleri içeren diğer ayetleri de kıyas eyle, araştır. İşte on kaynak ve on dayanak; kesin bir sezgi, ezici bir delil ortaya koyuyorlar ve o pek esaslı sezgi ve o pek kuvvetli delil, haşre ve kıyamete sebep ve gerektiricinin varlığına kesin olarak delalet ettikleri gibi; Yüce ve Celal Sahibi Sanatkâr’ın da –Onuncu Söz’de kesin olarak ispat edildiği üzere– Hakîm, Rahîm, Hafîz, Âdil gibi pek çok güzel ismi, haşir ve kıyametin gelmesini ve ebedi saadetin varlığını gerektirirler ve ebedi saadetin gerçekleşeceğine kesin delalet ederler.
Demek, haşir ve kıyameti gerektiren neden o derece kuvvetlidir ki, hiçbir şek ve şüpheye yer bırakmaz.
Üçüncü Esas
Yapan, muktedirdir. Evet, nasıl haşrin gerektiricisi şüphesiz mevcutsa, haşri yapacak zat da nihayet derecede muktedirdir. Onun kudretinde noksanlık yoktur. En büyük ve en küçük şeyler, ona nispeten birdirler. Bir baharı yaratmak, bir çiçek kadar kolaydır. Evet, bir Kadîr ki, şu âlem; bütün güneşleri, yıldızları, âlemleri, zerreleri, cevherleri ile sonsuz dillerle onun azametine ve kudretine şahitlik eder. Hiçbir kuruntu ve vesvesenin hakkı var mıdır ki, cismani dirilişi o kudretten uzak görsün?
Evet, gözle görüldüğü üzere bir Kudret Sahibi ve Yüce Olan (Kadîr-i Zülcelal), şu âlem içinde, her asırda birer yeni ve düzenli dünyayı yaratan, hatta her senede birer yeni, hareketli, düzenli kâinatı icat eden, hatta her günde birer yeni düzenli âlem yapan; daima şu gökler ve yeryüzünde ve birbiri ardınca geçici dünyaları, kâinatları tam bir hikmetle yaratan, değiştiren ve asırlar ve seneler, belki günler sayısınca düzenli âlemleri zaman ipine asan ve onunla kudretinin azametini gösteren ve yüz bin çeşit diriliş nakışlarıyla süslediği koca bahar çiçeğini yeryüzünün başına tek bir çiçek gibi takan ve onunla hikmetinin kemalini, sanatının güzelliğini gösteren bir zat hakkında, “Nasıl kıyameti getirecek, nasıl bu dünyayı ahiretle değiştirecek?” denilir mi?
Bu Kudret Sahibi’nin kudretinin kemalini ve hiçbir şeyin ona ağır gelmediğini ve en büyük şeyin en küçük şey gibi onun kudretine ağır gelmediğini ve sayısız ferdin, tek bir fert gibi o kudrete kolay geldiğini, şu ayet-i kerime ilan ediyor: *Mâ halkukum ve lâ ba’sukum illâ ke nefsin vâhıdeh* (Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, ancak tek bir nefsin yaratılması ve diriltilmesi gibidir). Bu ayetin hakikatini Onuncu Söz’ün Sonuç bölümünde özetle ve Nokta Risalesi’nde ve Yirminci Mektup’ta detaylıca açıklamışız. Bu makam münasebetiyle üç mesele suretinde bir parça izah ederiz:
İşte ilahi kudret zâtîdir. Öyleyse acizlik ona karışamaz.
Hem varlıkların iç yüzüne (melekûtiyetine) ताalluk eder. Öyleyse engeller araya giremez.
Hem nispeti kanunîdir. Öyleyse parça bütüne eşit gelir ve cüz’î, küllî hükmüne geçer.
İşte şu üç meseleyi ispat edeceğiz.
Birinci Mesele: Ezeli kudret, Yüce Allah’ın kutsal zatının zorunlu bir gereğidir. Yani, zorunlu olarak zatının bir lazımesidir. Hiçbir ayrılma yönü olamaz. Öyleyse kudretin zıddı olan acizlik, o kudreti gerektiren zata apaçık arız olamaz. Çünkü o halde zıtların bir araya gelmesi gerekir. Madem acizlik zata arız olamaz; apaçık olarak o zatın lazımı olan kudrete de karışamaz. Madem acizlik kudretin içine giremez; apaçık olarak o zati kudrette dereceler olamaz. Çünkü her şeyin varlık dereceleri, o şeyin zıtlarının araya girmesiyle olur. Mesela, sıcaklıktaki dereceler, soğukluğun karışmasıyladır; güzellikteki dereceler, çirkinliğin karışmasıyladır ve böyle kıyas et…
Fakat mümkün varlıklarda, hakiki ve tabii zati bir gereklilik olmadığından, mümkün varlıklarda zıtlar birbirine girebilmiş. Mertebeler doğarak, farklılıklarla âlemin değişimleri ortaya çıkmıştır. Mademki ezeli kudrette dereceler olamaz, öyleyse kudretin taalluk ettiği şeyler de zorunlu olarak kudrete nispeti bir olur. En büyük en küçüğe eşit, zerreler yıldızlara emsal olur. Bütün insanların dirilişi, bir tek nefsin canlandırılması gibi; bir baharın icadı, bir tek çiçeğin yapılması gibi o kudrete kolay gelir. Eğer sebeplere dayandırılsa, o vakit bir tek çiçek, bir bahar kadar ağır olur.
Bu Söz’ün İkinci Makamı’nın Dördüncü “Allahu ekber” mertebesinin son fıkrasının haşiyesinde, hem Yirmi İkinci Söz’de hem Yirminci Mektup’ta ve zeylinde ispat edilmiş ki: Varlıkların yaratılışı Tek ve Bir Olan’a (Vâhid-i Ehad’e) verilse, bütün varlıklar tek bir şey gibi kolay olur. Eğer sebeplere verilse, bir şey, bütün varlıklar kadar külfetli, ağır olur.
İkinci Mesele ki, kudret, varlıkların iç yüzüne (melekûtiyetine) taalluk eder. Evet, kâinatın ayna gibi iki yüzü var. Biri, mülk (görünen) ciheti ki, aynanın renkli yüzüne benzer. Diğeri, melekûtiyet (iç yüz) ciheti ki, aynanın parlak yüzüne benzer.
Mülk ciheti ise, zıtların mücadele alanıdır. Güzel çirkin, hayır şer, küçük büyük, ağır kolay gibi durumların ortaya çıktığı yerdir. İşte bunun içindir ki, Yüce ve Celal Sahibi Sanatkâr, görünen sebepleri kudretinin tasarruflarına perde yapmıştır. Ta ki kudret eli, görünen akla göre basit ve layık olmayan işlerle bizzat meşgul görünmesin. Çünkü azamet ve izzet, öyle ister. Fakat o vasıtalara ve sebeplere hakiki tesir vermemiştir. Çünkü ehadiyet birliği öyle ister.
Melekûtiyet ciheti ise, her şeyde parlaktır, temizdir. Şahısların renkleri, kirlilikleri ona karışmaz. O cihet, vasıtasız kendi Yaratıcısına yöneliktir. Onda sebeplerin sıralanması, nedenlerin zincirlemesi yoktur. Ona nedensellik, sonuçsallık giremez. Eğrisi büğrüsü yoktur. Engeller müdahale edemezler. Zerre, güneşe kardeş olur.
Kısacası: O kudret hem basittir, hem sonsuzdur, hem zâtîdir. Kudretin taalluk ettiği yer ise hem vasıtasızdır, hem lekesizdir, hem isyansızdır. Öyleyse o kudretin dairesinde büyüğün küçüğe karşı bir üstünlüğü yok. Cemaatin ferde karşı bir önceliği olamaz. Bütün, parçaya nispeten, kudrete karşı fazla nazlanamaz.
Üçüncü Mesele ki, kudretin nispeti kanunîdir. Yani, çoğa aza, büyüğe küçüğe bir bakar. Bu derin meseleyi birkaç temsil ile zihne yaklaştıracağız.
İşte kâinatta “şeffaflık”, “karşılıklılık”, “denge”, “düzen”, “soyutluk”, “itaat” birer emirdir ki, çoğu aza, büyüğü küçüğe eşit kılar.
Birinci Temsil: “Şeffaflık” sırrını gösterir. Mesela, güneşin tecelli feyzi olan timsali ve yansıması, denizin yüzünde ve denizin her bir damlasında aynı hüviyeti gösterir. Eğer yeryüzü, perdesiz güneşe karşı çeşitli cam parçalarından oluşsa; güneşin yansıması, her bir parçada ve bütün yeryüzünde, birbiriyle çatışmadan, bölünmeden, eksilmeden bir olur. Eğer faraza güneş, irade sahibi bir fail olsaydı ve ışık feyzini, yansıma timsalini iradesiyle verseydi, bütün yeryüzüne verdiği feyiz, bir zerreye verdiği feyizden daha ağır olamazdı.
İkinci Temsil: “Karşılıklılık” sırrıdır. Mesela, canlı fertlerden (yani insanlardan) oluşan büyük bir dairenin merkez noktasındaki ferdin elinde bir mum ve dairenin çevresindeki fertlerin ellerinde de birer ayna farz edilse; merkez noktasının çevre aynalarına verdiği feyiz ve yansıma cilvesi, çatışmasız, bölünmesiz, eksilmesiz, nispeti birdir.
Üçüncü Temsil: “Denge” sırrıdır. Mesela, hakiki, hassas ve çok büyük bir terazi bulunsa; iki kefesinde iki güneş veya iki yıldız veya iki dağ veya iki yumurta veya iki zerre, her ne bulunursa bulunsun, harcanacak aynı kuvvet ile o hassas büyük terazinin bir kefesi göğe, biri yere inebilir.
Dördüncü Temsil: “Düzen” sırrıdır. Mesela, en büyük bir gemi, en küçük bir oyuncak gibi çevrilebilir.
Beşinci Temsil: “Soyutluk” sırrıdır. Mesela, şahıslardan soyutlanmış bir mahiyet, en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün cüzlerine, eksilmeden, bölünmeden bir bakar, girer. Görünen şahıslar cihetindeki özellikler, müdahale edip şaşırtmaz. O soyut mahiyetin nazarını değiştirmez. Mesela, iğne gibi bir balık, balina balığı gibi o soyut mahiyete sahiptir. Bir mikrop, bir gergedan gibi hayvanlık mahiyetini taşıyor.
Altıncı Temsil: “İtaat” sırrını gösterir. Mesela, bir kumandan “Arş!” emri ile bir neferi hareket ettirdiği gibi, aynı emir ile bir orduyu hareket ettirir.
Bu itaat sırrı temsilinin hakikati şudur ki: Kâinatta, tecrübeyle sabittir ki her şeyin bir kemal noktası vardır. O şeyin, o noktaya bir meyli vardır. Katlanmış meyil, ihtiyaç olur. Katlanmış ihtiyaç, iştiyak olur. Katlanmış iştiyak, çekim (incizab) olur. Ve çekim, iştiyak, ihtiyaç, meyil; Cenab-ı Hakk’ın yaratılış emirlerinin, varlıkların mahiyeti tarafından birer imtisal çekirdeği ve tohumudurlar. Mümkün varlıkların mahiyetlerinin mutlak kemali, mutlak varlıktır. Hususi kemali, istidatlarını potansiyelden fiile çıkaran ona mahsus bir varlıktır.
İşte bütün kâinatın “Ol!” emrine itaati, bir tek nefer hükmünde olan bir zerrenin itaati gibidir. Ezeli iradeden gelen “Ol!” emrine mümkün varlıkların itaati ve uymasında, yine iradenin tecellisi olan meyil, ihtiyaç, şevk ve çekim; birden, beraber iç içedir. Latif su, nazik bir meyille donma emrini aldığı vakit demiri parçalaması, itaat sırrının kuvvetini gösterir.
Şu altı temsil, hem noksan, hem sonlu, hem zayıf, hem de hakiki tesiri olmayan mümkün varlıkların kuvvetinde ve fiilinde gözle görülürse, elbette hem sonsuz, hem ezeli, hem ebedi, hem bütün kâinatı sırf yokluktan yaratan ve bütün akılları hayrette bırakan, hem de azamet eserleriyle tecelli eden ezeli kudrete nispeten, şüphesiz her şey eşittir. Hiçbir şey ona ağır gelmez (Gaflet olunmasın). Şu altı sırrın küçük ölçüleriyle o kudret tartılmaz ve bir ilişkiye giremez. Yalnızca anlamayı kolaylaştırmak ve uzak görme ihtimalini gidermek için zikredilir.
Üçüncü Esas’ın netice ve özeti: Madem ezeli kudret sonsuzdur. Hem Kutsal Zat’a zorunlu bir gerekliliktir. Hem her şeyin lekesiz, perdesiz melekûtiyet ciheti ona yöneliktir. Hem ona karşıdır. Hem iki tarafın eşitliği olan imkân itibarıyla dengededir. Hem büyük fıtrat şeriatı olan fıtrat nizamına ve âdetullah kanunlarına itaatkârdır. Hem engellerden ve ayrı ayrı hususiyetlerden melekûtiyet ciheti soyutlanmış ve saftır. Elbette en büyük şey, en küçük şey gibi o kudrete fazla nazlanmaz, mukavemet etmez.
Öyleyse haşirde bütün ruh sahiplerinin diriltilmesi, bir sineğin baharda diriltilmesinden daha fazla kudrete ağır olmaz. Öyleyse *Mâ halkukum ve lâ ba’sukum illâ ke nefsin vâhıdeh* (Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, ancak tek bir nefsin yaratılması ve diriltilmesi gibidir) fermanı mübalağasızdır, doğrudur, haktır. Öyleyse iddiamız olan “Yapan muktedirdir, o cihette hiçbir mani yoktur.” kesin bir surette gerçekleşti.
Dördüncü Esas
Nasıl kıyamet ve haşre bir gerektirici neden var ve haşri getirecek fail de muktedirdir. Öyle de şu dünyanın kıyamet ve haşre kabiliyeti vardır. İşte şu “mahal kabildir” olan iddiamızda dört mesele vardır.
Birincisi: Şu dünya âleminin ölümünün mümkün olmasıdır.
İkincisi: O ölümün gerçekleşmesidir.
Üçüncüsü: O harap olmuş, ölmüş dünyanın, ahiret suretinde tamir ve dirilmesinin mümkün olmasıdır.
Dördüncüsü: O mümkün olan tamir ve canlandırmanın gerçekleşmesidir.
Birinci Mesele: Şu kâinatın ölümü, mümkündür. Çünkü bir şey tekâmül kanununa dâhil ise, o şeyde her halükârda bir gelişim ve büyüme vardır. Gelişim ve büyüme varsa, ona her halükârda bir fıtrî ömür vardır. Fıtrî ömrü varsa, ona her halükârda bir fıtrî ecel vardır. Gayet geniş bir tümevarım ve araştırma ile sabittir ki, böyle şeyler ölümün pençesinden kendini kurtaramaz.
Evet, nasıl ki insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır, o dahi ölümün pençesinden kurtulamaz. O da ölecek, sonra dirilecek veya yatıp sonra diriliş sabahıyla gözünü açacaktır.
Hem nasıl ki kâinatın küçültülmüş bir nüshası olan canlı bir ağaç, tahrip ve çözülmeden başını kurtaramaz. Öyle de yaratılış ağacından dallanmış olan kâinat silsilesi, tamir ve yenilenme için tahripten, dağılmaktan kendini kurtaramaz.
Eğer dünyanın fıtrî ecelinden evvel ezeli iradenin izni ile haricî bir hastalık veya yıkıcı bir hadise başına gelmezse ve onun Hikmet Sahibi Sanatkârı dahi fıtrî ecelden evvel onu bozmazsa, herhalde, hatta fennî bir hesap ile bir gün gelecek ki:
*İzeş şemsu kuvviret* (Güneş dürülüp toplandığında) ۞ *Ve izen nucûmun kederet* (Yıldızlar kararıp döküldüğünde) ۞ *Ve izel cibâlu suyyiret* (Dağlar yürütüldüğünde) ۞ *İzes semâun fetarat* (Gök yarıldığında) ۞ *Ve izel kevâkibun teserat* (Yıldızlar dağılıp saçıldığında) ۞ *Ve izel bihâru fucciret* (Denizler kaynatıldığında)
manaları ve sırları, Ezeli Kudret Sahibi’nin izni ile ortaya çıkıp, o dünya olan büyük insan can çekişmeye başlayıp, şaşırtıcı bir hırıltı ile ve müthiş bir ses ile fezayı çınlatıp dolduracak, bağırıp ölecek; sonra ilahi emirle dirilecektir.
İnce Remizli Bir Mesele
Nasıl ki su, kendi zararına olarak donar. Buz, buzun zararına erir. Öz, kabuğun zararına kuvvetleşir. Lafız, mana zararına kalınlaşır. Ruh, ceset hesabına zayıflar. Ceset, ruh hesabına incelir.
Öyle de kesif (yoğun) âlem olan dünya, latif âlem olan ahiret hesabına, hayat makinesinin işlemesiyle şeffaflaşır, latifleşir. Yaratıcı Kudret, gayet hayret verici bir faaliyetle kesif, cansız, sönmüş, ölmüş parçalarda hayat nurunu serpmesi, bir kudret remzidir ki, latif âlem hesabına şu kesif âlemi hayat nuru ile eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor, hakikatini kuvvetleştiriyor.
Evet, hakikat ne kadar zayıf ise de ölmez, suret gibi mahvolmaz. Belki şahıslarda, suretlerde seyahat eder. Hakikat büyür, gelişir, gittikçe genişlenir. Kabuk ve suret ise eskileşir, incelir, parçalanır. Sabit ve büyümüş hakikatin boyuna yakışmak için daha güzel olarak tazelenir. Fazlalık ve noksanlık noktasında hakikatle suret, ters orantılıdırlar. Yani suret kalınlaştıkça hakikat incelir. Suret inceleştikçe hakikat o nispette kuvvet bulur. İşte şu kanun, tekâmül kanununa dâhil olan bütün eşyaya şamildir.
Demek, herhalde bir zaman gelecek ki, kâinatın büyük hakikatinin kabuğu ve sureti olan görünen âlem, Yüce ve Celal Sahibi Yaratıcı’nın izniyle parçalanacak. Sonra daha güzel bir surette tazelenecektir. *Yevme tubeddelul ardu gayral ard* (O gün, yer başka bir yere çevrilir) sırrı gerçekleşecektir.
Kısacası: Dünyanın ölümü mümkündür, hem hiç şüphe getirmez ki mümkündür.
İkinci Mesele: Dünyanın ölümünün gerçekleşmesidir. Bu meseleye delil: Bütün semavi dinlerin icmaıdır ve bütün selim fıtratların şahitliğidir ve şu kâinatın bütün değişim, dönüşüm ve başkalaşımlarının işaretidir. Hem asırlar, seneler sayısınca canlı dünyaların ve seyyar âlemlerin, şu dünya misafirhanesinde ölmeleriyle, asıl dünyanın da onlar gibi öleceğine şahitlikleridir.
Şu dünyanın can çekişmesini, Kur’an ayetlerinin işaret ettiği surette hayal etmek istersen, bak: Şu kâinatın parçaları, ince, yüce bir nizam ile birbirine bağlanmış. Gizli, nazik, latif bir bağ ile tutunmuş ve o derece bir düzen içindedir ki, eğer gök cisimlerinden tek bir cisim “Ol!” emrine veya “Yörüngenden çık.” hitabına mazhar olunca, şu dünya can çekişmeye başlar. Yıldızlar çarpışacak, cisimler dalgalanacak, sonsuz uzayda milyonlarca gülleler, küreler gibi büyük topların müthiş sesleri gibi feryatlara başlar. Birbirine çarparak, kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak yeryüzü düzlenecek.
İşte bu ölüm ve can çekişme ile Ezeli Kudret Sahibi kâinatı çalkalar; kâinatı arındırıp cehennem ve cehennemin maddeleri bir tarafa, cennet ve cennetin uygun maddeleri başka tarafa çekilir, ahiret âlemi ortaya çıkar.
Üçüncü Mesele: Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Çünkü İkinci Esas’ta ispat edildiği gibi; kudrette noksanlık yoktur. Gerektirici neden ise gayet kuvvetlidir. Mesele ise mümkünlerdendir. Mümkün bir meselenin gayet kuvvetli bir gerektiricisi var ise, failin kudretinde noksanlık yok ise, ona mümkün değil, belki vaki olmuş nazarıyla bakılabilir.
Remizli Bir Nükte
Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök salmış. Hayır-şer, güzel-çirkin, fayda-zarar, kemal-noksanlık, ışık-karanlık, hidayet-dalalet, nur-ateş, iman-küfür, itaat-isyan, korku-muhabbet gibi eserleriyle, meyveleriyle şu kâinatta zıtlar birbiriyle çarpışıyor. Daima değişime ve dönüşüme maruz kalıyor. Başka bir âlemin mahsullerinin tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıt olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; merkezileşip birbirinden ayrılacak. O vakit, cennet-cehennem suretinde ortaya çıkacaktır.
Madem beka âlemi, şu fani âlemden yapılacaktır. Elbette temel unsurları, bekaya ve ebede gidecektir. Evet, cennet ve cehennem, yaratılış ağacından ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu kâinat silsilesinin iki neticesidir ve şu olaylar selinin iki mahzenidir ve ebede karşı akan ve dalgalanan varlıkların iki havuzudur ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır ki, kudret eli, şiddetli bir hareketle kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz uygun maddelerle dolacaktır.
Bu Remizli Nükte’nin sırrı şudur ki:
Ezeli Hikmet Sahibi, sermedi inayet ve ezeli hikmetin gereğiyle, şu dünyayı tecrübeye mahal, imtihana meydan, güzel isimlerine ayna ve kader ve kudret kalemine sayfa olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise, gelişip büyümeye sebeptir. O gelişip büyüme ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin ortaya çıkmasına sebeptir. O kabiliyetlerin ortaya çıkması ise, nispi hakikatlerin zuhuruna sebeptir. Nispi hakikatlerin zuhuru ise, Yüce ve Celal Sahibi Sanatkâr’ın güzel isimlerinin tecelli nakışlarını göstermesine ve kâinatı Samedani mektuplar suretine çevirmesine sebeptir.
İşte şu imtihan sırrı ve teklif sırrı iledir ki, yüce ruhların elmas gibi cevherleri, alçak ruhların kömür gibi maddelerinden arınır, ayrılır.
İşte bu zikredilen sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, yüce hikmetler için âlemi bu surette irade ettiğinden, şu âlemin değişim ve dönüşümünü dahi o hikmetler için irade etti. Dönüşüm ve değişim için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlere karıştırarak, şerleri hayırlara dâhil ederek, çirkinlikleri güzelliklerle birleştirerek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tabi kıldı.
Vakit gelip de imtihan meclisi kapandı. Tecrübe vakti bitti. Güzel isimler hükmünü icra etti. Kader kalemi, mektuplarını tamamıyla yazdı. Kudret, sanat nakışlarını tamamladı. Varlıklar, vazifelerini yerine getirdi. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Her şey, manasını ifade etti. Dünya, ahiret fidanlarını yetiştirdi. Yeryüzü, Kudret Sahibi Sanatkâr’ın bütün kudret mucizelerini, umum sanat harikalarını sergileyip gösterdi. Şu fani âlem, sermedi manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı.
O Yüce ve Celal Sahibi Sanatkâr’ın sermedi hikmeti ve ezeli inayeti; o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o güzel isimlerin tecellilerinin hakikatlerini, o kader kalemi mektuplarının hakikatlerini, o numune-misal sanat nakışlarının asıllarını, o varlıkların vazifelerinin faydalarını, gayelerini, o mahlukatın hizmetlerinin ücretlerini ve o kâinat kitabı kelimelerinin ifade ettikleri manaların hakikatlerini ve istidat çekirdeklerinin filizlenmesini ve büyük bir mahkemenin açılmasını ve dünyadan alınmış misalî manzaraların gösterilmesini ve görünen sebepler perdesinin yırtılmasını ve her şeyin doğrudan doğruya Yüce ve Celal Sahibi Yaratıcısına teslim etmesi gibi hakikatleri gerektirdi. Ve o zikredilen hakikatleri gerektirdiği için, kâinatı değişim ve fena çalkantısından, dönüşüm ve zevalden kurtarmak ve ebedileştirmek için o zıtların arındırılmasını istedi ve değişimin sebeplerini ve farklılıkların maddelerini ayırmak istedi. Elbette kıyameti koparacak ve o neticeler için arındırma yapacaktır.
İşte bu arındırmanın neticesinde cehennem ebedi ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri *Vemtâzul yevme eyyuhel mucrimûn* (Ayrılın bugün, ey suçlular!) tehdidine mazhar olacak. Cennet ebedi, haşmetli bir suret giyerek, ehli ve ashabı *Selâmun aleykum tıbtum fedhulûhâ hâlidîn* (Selam size! Tertemiz oldunuz. Ebedi kalmak üzere girin oraya!) hitabına mazhar olacak. Yirmi Sekizinci Söz’ün Birinci Makamı’nın İkinci Suali’nde ispat edildiği gibi, Ezeli Hikmet Sahibi, şu iki hanenin sakinlerine, kâmil kudretiyle ebedi ve sabit bir vücut verir ki, hiç çözülme, değişme, ihtiyarlama ve yok olmaya maruz kalmazlar. Çünkü yok olmaya sebebiyet veren değişimin sebepleri bulunmaz.
Dördüncü Mesele: Bu mümkün olan, gerçekleşecektir. Evet, dünya öldükten sonra ahiret olarak diriltilecektir. Dünya harap edildikten sonra, o dünyayı yapan zat, yine daha güzel bir surette onu tamir edecek, ahiretten bir konak yapacaktır. Buna delil, başta Kur’an-ı Kerim, binlerce akli delili içeren bütün ayetleriyle ve bütün semavi kitapların bunda müttefik bulunduğu gibi; Yüce ve Celal Sahibi Zat’ın celal ve cemal sıfatları ve güzel isimleri, bunun gerçekleşeceğine kesin surette delalet ederler ve peygamberlere gönderdiği bütün semavi fermanları ile kıyametin ve haşrin yaratılacağını vaat etmiş. İşte madem vaat etmiş, elbette yapacaktır. Onuncu Söz’ün Sekizinci Hakikati’ne müracaat et. Hem başta Arap Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın bin mucizesinin kuvvetiyle, bütün enbiya, mürselin, evliya ve sıddıkların, gerçekleşeceğinde ittifak edip haber verdikleri gibi; şu kâinat bütün yaratılış ayetleriyle, gerçekleşeceğinden haber veriyor.
Kısacası: Onuncu Söz bütün hakikatleriyle, Yirmi Sekizinci Söz’ün İkinci Makamı’nda “Lâsiyyemâ”lardaki bütün delilleriyle, batmış güneşin sabahleyin yeniden doğacağı derecesinde bir kesinlikle göstermiştir ki: Dünya hayatının batışından sonra hakikat güneşi, ahiret hayatı suretinde çıkacaktır.
İşte baştan buraya kadar açıklamalarımız, Hakîm isminden yardım alarak ve Kur’an feyzinden istifade ederek, kalbi kabule, nefsi teslime, aklı iknaya hazırlamak için dört esas söyledik. Fakat biz neyiz ki buna dair söz söyleyeceğiz. Asıl bu dünyanın sahibi, şu kâinatın Yaratıcısı, şu varlıkların Maliki ne söylüyor; onu dinlemeliyiz. Mülk sahibi söz söylerken, başkalarının ne haddi var ki gereksizce karışsın.
İşte o Hikmet Sahibi Sanatkâr, dünya mescidinde ve yeryüzü mektebinde, asırlar arkasında oturan toplulukların bütün saflarına hitaben irad ettiği ezeli hutbesinde, kâinatı sarsan:
*İzâ zulziletil ardu zilzâlehâ* (Yeryüzü o şiddetli sarsıntıyla sarsıldığı zaman) ۞ *Ve ahracetil ardu eskâlehâ* (Ve yeryüzü, ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman) ۞ *Ve kâlel insânu mâlehâ* (Ve insan, ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman) ۞ *Yevmeizin tuhaddisu ahbârehâ* (İşte o gün, yeryüzü haberlerini anlatır) ۞ *Bienne rabbeke evhâ lehâ* (Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir) ۞ *Yevmeizin yasdurun nâsu eştâten li yurav a’mâlehum* (O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilmek için bölük bölük çıkarlar) ۞ *Fe men ya’mel miskâle zerretin hayran yereh* (Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür) ۞ *Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh* (Kim de zerre miktarı şer yapmışsa onu görür)
ve bütün mahlukatı neşelendiren, şevke getiren:
*Ve beşşirillezîne âmenû ve amilus sâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihel enhâr, kullemâ ruzikû minhâ min semeratin rızkan kâlû hâzellezî ruzıknâ min kablu ve utû bihî muteşâbihâ, ve lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve hum fîhâ hâlidûn* (İman edip salih ameller işleyenleri müjdele: Onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. O cennetlerin meyvelerinden rızık olarak her yediklerinde, ‘Bu, daha önce de rızıklandığımız şeydir’ derler. Bu rızık onlara benzer şekilde verilir. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedi kalacaklardır)
gibi binler fermanları, Mülkün Sahibi’nden, Dünya ve Ahiretin Sahibi’nden dinlemeliyiz. “Âmennâ ve Saddaknâ” (İnandık ve tasdik ettik) demeliyiz.
*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibisin)
*Rabbenâ lâ tuâhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ* (Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma)
*Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed, kemâ salleyte alâ seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli seyyidinâ İbrâhîm, inneke hamîdun mecîd* (Allah’ım! Efendimiz İbrahim’e ve ailesine salât ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed’e ve ailesine de salât et. Şüphesiz Sen, övülmeye layık ve şanı yüce olansın)
*
[1] Haşiye: Melek manasını ve ruhani varlıkların hakikatini inkâra mecal bulamamışlar, belki fıtratın kanunlarından “Yayılan Kuvvetler” (Kuva-yı Sâriye) diye isim vererek yanlış bir surette tasvir ile bir cihetten tasdikine mecbur kalmışlar. (Ey kendini akıllı zanneden!..)
Lügatçeli Metin
Yirmi Dokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre Dairdir (Ruhun, Meleklerin ve Haşrin (Dirilişin) Kalıcılığı Hakkındadır)
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجٖيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Meali: Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ
Okunuşu: Tenezzeül-melâiketü verrûhu fîhâ bi-izni rabbihim.
Meali: Melekler ve Ruh (Cebrâil), Rablerinin izniyle onda (Kadir Gecesi’nde) her türlü iş için iner de iner. (Kadir Sûresi, 4)
قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى
Okunuşu: Kulir-rûhu min emri Rabbî.
Meali: De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. (İsrâ Sûresi, 85)
Şu makam, iki maksad-ı esas (temel gaye, ana hedef) ile bir mukaddimeden (giriş, önsöz) ibarettir.
Mukaddime (Giriş)
Melaike (melekler) ve ruhaniyatın vücudu (varlığı), insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir (kesindir), denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamak’ında beyan edildiği gibi (açıklandığı gibi): Hakikat kat’iyen iktiza eder (kesinlikle gerektirir) ve hikmet yakînen (kesin olarak) ister ki zemin gibi semavatın (göklerin) dahi sekeneleri (sakinleri, canlıları) bulunsun ve zîşuur (şuur sahibi, şuurlu) sekeneleri olsun ve o sekeneler, o semavata münasip (uygun) bulunsun. Şeriatın lisanında (dilinde), pek çok muhtelifü’l-cins (cinsleri, türleri farklı farklı olan) olan o sekenelere melaike ve ruhaniyat tesmiye edilir (adlandırılır).
Evet, hakikat böyle iktiza eder (gerektirir). Zira (çünkü) şu zeminimiz, semaya nisbeten (gökyüzüne oranla) küçüklüğü ve hakaretiyle (küçük, önemsiz olmasıyla) beraber zîşuur (şuur sahibi) mahluklarla doldurulması, ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuurlarla (şuur sahibi varlıklarla) şenlendirilmesi işaret eder belki tasrih eder (açıkça belirtir) ki: Şu muhteşem (görkemli) burçlar sahibi olan müzeyyen (süslü) kasırlar (saraylar) misali (benzeri) olan semavat dahi nur-u vücudun (varlık nurunun) nuru olan zîhayat (hayat sahibi) ve zîhayatın ziyası (ışığı) olan zîşuur (şuur sahibi) ve zevi’l-idrak (idrak sahibi, algılayan) mahluklarla elbette (şüphesiz) doludur. O mahluklar dahi ins ve cin (insanlar ve cinler) gibi şu saray-ı âlemin (âlem sarayı, evren sarayı) seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalaacıları (evren kitabını inceleyenler, okuyanlar) ve şu saltanat-ı rububiyetin (Rablık saltanatı, Allah’ın her şeyi terbiye etme ve yönetme saltanatı) dellâllarıdırlar (ilan edenleri, duyuranlarıdırlar). Küllî ve umumî ubudiyetleri (kapsamlı ve genel kullukları) ile kâinatın büyük ve küllî mevcudatın (varlıkların) tesbihatlarını (Allah’ı anmalarını, yüceltmelerini) temsil ediyorlar (canlandırıyorlar, temsil ediyorlar).
Evet, şu kâinatın keyfiyatı (durumları, halleri), onların vücudlarını (varlıklarını) gösteriyor. Çünkü kâinatı hadd ü hesaba gelmeyen (sayılamayacak kadar çok) dakik (ince) sanatlı tezyinat (süslemeler) ve o manidar (anlamlı) mehasin (güzellikler) ile ve hikmettar (hikmetli) nukuş (nakışlar, işleyişler) ile süslendirip tezyin etmesi (bezemesi); bilbedahe (apaçık bir şekilde) ona göre mütefekkir (ona uygun düşünenler) ve istihsan edicilerin (beğenenlerin, güzel bulanların) ve mütehayyir (hayranlıkla) takdir edicilerin enzarını (bakışlarını, nazarlarını) ister, vücudlarını (varlıklarını) talep eder (gerektirir).
Evet, nasıl ki hüsün (güzellik) elbette bir âşık (seven, hayran) ister, taam (yemek) ise aç olana verilir. Öyle ise (madem öyleyse) şu nihayetsiz (sonsuz) hüsn-ü sanat (sanat güzelliği) içinde gıda-i ervah (ruhların gıdası) ve kut-u kulûb (kalplerin azığı); elbette melaike ve ruhanîlere bakar (meleklere ve ruhanî varlıklara yöneliktir), gösterir (işaret eder, kanıtlar). Madem bu nihayetsiz tezyinat (sonsuz süslemeler), nihayetsiz bir vazife-i tefekkür ve ubudiyet (tefekkür (derin düşünme) ve kulluk vazifesi) ister. Halbuki (oysa) ins ve cin (insanlar ve cinler), şu nihayetsiz vazifeye, şu hikmetli nezarete, şu vüs’atli (geniş, kapsamlı) ubudiyete (kulluğa) karşı, milyondan ancak birisini yapabilir (çok küçük bir kısmını yapabilir).
Demek (öyleyse), bu nihayetsiz ve çok mütenevvi (çeşitli) olan şu vezaif (vazifeler) ve ibadete, nihayetsiz melaike envaları (melek türleri), ruhaniyat ecnasları (ruhanî varlık soyları/türleri) lâzımdır ki (gereklidir ki) şu mescid-i kebir-i âlemi (büyük âlem mescidi, evren mescidi) saflarıyla doldurup şenlendirsin.
Evet, şu kâinatın her bir cihetinde (yönünde, tarafında), her bir dairesinde (alanında, çevresinde), ruhaniyat ve melaikelerden birer taife (topluluk, zümre), birer vazife-i ubudiyetle (kulluk vazifesiyle) muvazzaf (görevlendirilmiş) olarak bulunurlar. Bazı rivayat-ı ehadîsiyenin (hadis rivayetlerinin) işaratıyla (işaretleriyle) ve şu intizam-ı âlemin (âlemdeki düzenin) hikmetiyle denilebilir ki: Bir kısım ecsam-ı camide-i seyyare (cansız, gezegenimsi cisimler) –yıldızlar seyyaratından (yıldızların gezegenlerinden) tut tâ yağmur kataratına (yağmur damlalarına) kadar– bir kısım melaikenin sefine ve merakibidirler (meleklerin gemileri ve binekleridirler). O melaikeler, bu seyyarelere izn-i İlahî ile (Allah’ın izniyle) binerler, âlem-i şehadeti (görünen âlemi, dünya âlemini) seyredip gezerler (gezerek seyrederler) ve o merkeplerinin (bineklerinin) tesbihatını (Allah’ı anmalarını) temsil ederler.
Hem denilebilir: Bir kısım hayattar (canlı) ecsam (cisimler) –bir hadîs-i şerifte (Peygamberimizin sözünde, hadiste) “Ehl-i cennet ruhları, berzah âleminde (kabir âleminde, ruhlar âleminde) yeşil kuşların cevflerine (içlerine) girerler ve cennette gezerler.” diye işaret ettiği طُيُورٌ خُضْرٌ (Okunuşu: Tuyûrun hudrun. Meali: Yeşil kuşlar) tesmiye edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar– bir cins ervahın (ruhların) tayyareleridir (uçaklarıdır). Onlar bunların içine emr-i Hak’la (Hakk’ın emriyle) girerler, âlem-i cismaniyatı (cisimler âlemini, fizik âlemi) seyredip o hayattar cesetlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile âlem-i cismanîdeki mu’cizat-ı fıtratı (yaratılışın mucizelerini) temaşa ediyorlar (seyrediyorlar). Tesbihat-ı mahsusalarını (kendilerine özel tesbihatlarını) eda ediyorlar (yerine getiriyorlar).
İşte nasıl hakikat böyle iktiza ediyor (gerektiriyor), hikmet dahi aynen öyle iktiza eyliyor (gerektiriyor). Çünkü şu kesafetli (yoğun, kesif) ve ruha münasebeti (ilişkisi) az olan topraktan ve şu küdûretli (bulanık, kirli) ve nur-u hayata (hayat nuruyla) münasebeti pek cüz’î (çok az) olan sudan, mütemadiyen (sürekli olarak) hummalı bir faaliyetle (ateşli, yoğun bir faaliyetle), letafetli (latif, ince) hayatı ve nuraniyetli zevi’l-idraki (nurani, idrak sahibi varlıkları) halk eden (yaratan) Fâtır-ı Hakîm (Hikmet sahibi Yaratan (Allah)), elbette ruha çok lâyık (uygun) ve hayata çok münasip (elverişli), şu nur denizinden ve hattâ şu zulmet (karanlık) bahrinden (denizinden), şu havadan, şu elektrik gibi sair (diğer) madde-i latîfeden (latif, ince maddeden) bir kısım zîşuur mahlukları vardır. Hem pek çok kesretli (çok sayıda) olarak vardır.
Birinci Maksat
Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksatta dört nükte-i esasiye (esas nokta) vardır.
Birinci Esas
Vücudun kemali (mükemmelliği), hayat iledir. Belki vücudun hakiki vücudu, hayat iledir. Hayat, vücudun nurudur. Şuur, hayatın ziyasıdır (ışığıdır). Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır. Hayat, her şeyi her bir zîhayat (hayat sahibi) olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyaya mâlik (sahip) hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki: “Şu bütün eşya, malımdır. Dünya, hanemdir. Kâinat, mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasıl ki ziya (ışık) ecsamın (cisimlerin) görülmesine sebeptir ve renklerin –bir kavle (söz, görüş) göre– sebeb-i vücududur (varlık sebebidir). Öyle de hayat dahi mevcudatın (varlıkların) keşşafıdır (kaşifidir). Keyfiyatın (durumların) tahakkukuna (gerçekleşmesine) sebeptir. Hem cüz’î (parçasal) bir cüzü (parçayı), küll (bütün) ve küllî (kapsamlı) hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri bir cüze sığıştırmaya sebeptir. Ve hadsiz (sınırsız) eşyayı, iştirak ve ittihat ettirip bir vahdete (birliğe) medar (dayanak), bir ruha mazhar (sahip) yapmak gibi kemalât-ı vücudun (varlığın mükemmelliklerinin) umumuna (geneline) sebeptir. Hattâ hayat, kesret (çokluk) tabakatında (katmanlarında) bir çeşit tecelli-i vahdettir (birliğin tecellisidir) ve kesrette ehadiyetin (Allah’ın tekliğinin) bir âyinesidir (aynasıdır).
Bak hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa yetimdir, garibdir (yalnızdır), yalnızdır. Münasebeti (ilişkisi) yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka kâinatta ne varsa o dağa nisbeten (oranla) ma’dumdur (yoktur). Çünkü ne hayatı var ki hayat ile alâkadar olsun, ne şuuru var ki taalluk etsin (ilişki kursun).
Şimdi bak küçücük bir cisme, mesela bal arısına. Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebet tesis eder ki bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebatatıyla (bitkileriyle) öyle bir ticaret akdeder (yapar) ki diyebilir: “Şu arz (yer), benim bahçemdir, ticarethanemdir.”
İşte zîhayattaki (canlıdaki) meşhur havass-ı zahire (dış duyular) ve bâtına (iç duyular) duygularından başka, gayr-ı meş’ur (bilinçsiz) sâika (sevkedici) ve şâika (şevk verici) hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser (çoğu) envaıyla (türleriyle) ihtisas (uzmanlaşma) ve ünsiyet (alışma) ve mübadele (değiş tokuş) ve tasarrufa sahip olur.
İşte en küçük zîhayatta hayat böyle tesirini gösterse elbette hayat, tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat (genişleme) ve inkişaf (gelişme) ve tenevvür (aydınlanma) eder ki hayatın ziyası (ışığı) olan şuur ile akıl ile bir insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi o zîhayat (canlı) kendi aklı ile avâlim-i ulviyede (yüce âlemlerde) ve ruhiyede ve cismaniyede gezer. Yani, o zîşuur (şuur sahibi) ve zîhayat (canlı) manen o âlemlere misafir gittiği gibi o âlemler dahi o zîşuurun (şuur sahibinin) mir’at-ı ruhuna (ruh aynasına) misafir olup irtisam (resmedilme) ve temessül (şekil alma) ile geliyorlar.
Hayat, Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Zat’ın (Allah’ın)) en parlak bir bürhan-ı vahdeti (birlik delili) ve en büyük bir maden-i nimeti (nimet kaynağı) ve en latîf (ince, zarif) bir tecelli-i merhameti (merhamet tecellisi) ve en hafî (gizli) ve bilinmez bir nakş-ı nezih-i sanatıdır (temiz sanat nakşıdır). Evet, hafî ve dakiktir (incedir). Çünkü enva-ı hayatın (hayat türlerinin) en ednası (aşağısı) olan hayat-ı nebat (bitki hayatı) ve o hayat-ı nebatın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin (hayat düğümünün) tenebbühü (uyanıp açılması), yani uyanıp açılarak neşv ü nema (büyüme ve gelişme) bulması, o derece zahir (açık) ve kesrette (çoklukta) ve mebzuliyette (bollukta), ülfet (alışkanlık) içinde, zaman-ı Âdem’den beri hikmet-i beşeriyenin (insan hikmetinin) nazarında (bakışında) gizli kalmıştır. Hakikati, hakiki olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.
Hem hayat, o kadar nezih (temiz) ve temizdir ki iki vechi (yönü), yani mülk (görünen yüz) ve melekûtiyet (sır yüzü) vecihleri temizdir, pâktır (temizdir), şeffaftır (saydamdır). Dest-i kudret (kudret eli), esbabın (sebeplerin) perdesini vaz’etmeyerek (koymayarak) doğrudan doğruya mübaşeret ediyor (doğrudan doğruya işe girişiyor). Fakat sair (diğer) şeylerdeki umûr-u hasiseye (değersiz işlere) ve kudretin izzetine (ululuğuna) uygun gelmeyen nâpâk (kirli) keyfiyat-ı zahiriyeye (dışsal durumlara) menşe (kaynak) olmak için esbab-ı zahiriyeyi (zahiri sebepleri) perde etmiştir.
Elhasıl (kısacası), denilebilir ki hayat olmazsa vücud (varlık), vücud değildir; ademden (yokluktan) farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır (ışığıdır). Şuur, hayatın nurudur.
Mademki hayat ve şuur, bu kadar ehemmiyetlidirler (önemlidirler). Ve madem şu âlemde bilmüşahede (gözlemle) bir intizam-ı kâmil-i ekmel (tam ve en mükemmel bir düzen) vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem (sağlam bir işçilik), bir insicam-ı ahkem (çok sağlam bir uyum) görünüyor. Madem şu bîçare (zavallı) perişan küremiz, sergerdan (şaşkın dönen) zeminimiz (yeryüzümüz), bu kadar hadd ü hesaba gelmez (sayısız) zevi’l-hayat (canlılarla) ile zevi’l-ervah (ruh sahibi varlıklarla) ile ve zevi’l-idrak (idrak sahibi varlıklarla) ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads (doğru bir sezgi) ile ve kat’î bir yakîn (kesin bir inanç) ile hükmolunur ki şu kusûr-u semaviye (göksel saraylar) ve şu buruc-u sâmiyenin (yüce burçların) dahi kendilerine münasip zîhayat, zîşuur sekeneleri (sakinleri) vardır. Balık suda yaşadığı gibi güneşin ateşinde dahi o nurani sekeneler bulunur. Nâr (ateş) nuru yakmaz, belki ateş ışığa meded (yardım) verir.
Madem kudret-i ezeliye (ezelî kudret (Allah’ın kudreti)) bilmüşahede (gözlemle) en âdi (basit) maddelerden, en kesif (yoğun) unsurlardan hadsiz (sonsuz) zîhayat (canlı) ve zîruhu (ruh sahibi varlığı) halk eder (yaratır) ve gayet ehemmiyetle (önemle) madde-i kesifeyi (yoğun maddeyi), hayat vasıtasıyla madde-i latîfeye (latif maddeye) çevirir ve nur-u hayatı her şeyde kesretle (çok sayıda) serpiyor ve şuur ziyasıyla (ışığıyla) ekser (çoğu) şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm (Kudretli ve Hikmet Sahibi (Allah)) bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle; nur gibi esîr (eter (o dönemde varlığı kabul edilen çok ince, görünmez madde)) gibi ruha yakın ve münasip (uygun) olan sair (diğer) seyyalat-ı latîfe (akışkan, latif) maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, camid (cansız, hareketsiz) bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan (nur maddesinden), hattâ zulmetten (karanlıktan), hattâ esîr maddesinden, hattâ manalardan (anlamlardan), hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat (canlı), zîşuuru (şuur sahibi) kesretle (çok sayıda) halk eder (yaratır) ki hayvanatın pek çok muhtelif ecnasları (türleri) gibi pek çok muhtelif ruhanî mahlukları, o seyyalat-ı latîfe (latif, akışkan) maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melaike (melek), bir kısmı da ruhanî ve cin ecnaslarıdır (türleridir).
Melaikelerin (meleklerin) ve ruhanîlerin kesretle vücudlarını (çok sayıda var olduklarını) kabul etmek ne derece hakikat ve bedihî (apaçık) ve makul (akla uygun) olduğunu ve Kur’an’ın beyan ettiği gibi onları kabul etmeyen, ne derece hilaf-ı hakikat (gerçeğe aykırı) ve hilaf-ı hikmet (hikmete aykırı) bir hurafe (boş inanç, asılsız şey), bir dalalet (sapıklık), bir hezeyan (saçmalama), bir divanelik (delilik) olduğunu şu temsile bak, gör:
İki adam; biri bedevî (çölde yaşayan), vahşi; biri medeni, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli (görkemli) bir şehre gidiyorlar. O medeni muhteşem (görkemli) şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rast geliyorlar (tesadüf ediyorlar). Görüyorlar ki o hane; amele (işçi), sefil, miskin adamlarla doludur. Acib (garip) bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hanenin etrafı da zîruh (canlı) ve zîhayatlarla (canlılarla) doludur. Fakat onların medar-ı taayyüşü (geçim kaynağı) ve hususi şerait-i hayatiyeleri (özel hayat şartları) vardır ki onların bir kısmı âkilü’n-nebattır (bitki yiyicidir), yalnız nebatat (bitkiler) ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü’s-semektir (balık yiyicidir), balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hali görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki uzakta binler müzeyyen (süslü) saraylar, âlî (yüce) kasırlar (saraylar) görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs’atli (geniş) meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle (nedeniyle) veyahut göz zayıflığıyla veya o sarayın sekenelerinin (sakinlerinin) gizlenmesi sebebiyle; o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hanedeki şerait-i hayatiye (hayat şartları), o saraylarda bulunmuyor. O vahşi bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbaba binaen (sebeplere dayanarak) görünmediklerinden ve buradaki şerait-i hayat orada bulunmadığından der: “O saraylar sekenelerden hâlîdir (boştur), boştur, zîruh (canlı) içinde yoktur.” der, vahşetin en ahmakça bir hezeyanını (saçmalığını) yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht (talihsiz)! Şu hakir (değersiz, küçük), küçük haneyi görüyorsun ki zîruh (canlı) ile amelelerle (işçilerle) doldurulmuş ve biri var ki bunları her vakit tazelendiriyor (yeniliyor), istihdam ediyor (çalıştırıyor). Bak, bu hane etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat (canlı) ve zîruh (canlı) ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki şu uzakta bize görünen şu muntazam (düzenli) şehrin, şu hikmetli tezyinatın (süslemelerin), şu sanatlı sarayların onlara münasip (uygun) âlî (yüce) sekeneleri (sakinleri) bulunmasın? Elbette o saraylar, umumen (tamamen) doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerait-i hayatiyeleri (hayat şartları) var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz.
Adem-i rü’yet (görünmemek), adem-i vücuda (yokluğa) delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya hüccet (kanıt) olamaz.
İşte şu temsil gibi ecram-ı ulviye (yüce cisimler, gök cisimleri) ve ecsam-ı seyyare (gezegenler, seyyare cisimler) içinde küre-i arzın (yeryüzünün) hakaret (küçüklük) ve kesafeti (yoğunluğu) ile beraber bu kadar hadsiz (sayısız) zîruhların (canlıların), zîşuurların (şuurluların) vatanı olması ve en hasis (değersiz) ve en müteaffin (çürümüş) cüzleri (parçaları) dahi birer menba-ı hayat (hayat kaynağı) kesilmesi, birer mahşer-i huveynat (hayvanat toplanma yeri) olması, bizzarure (zorunlu olarak) ve bilbedahe (apaçık bir şekilde) ve bi’t-tarîkı’l-evlâ (öncelikle) ve bi’l-hadsi’s-sadık (doğru bir sezgiyle) ve bi’l-yakîni’l-kat’î (kesin bir inançla) delâlet eder (işaret eder), şehadet eyler (şahitlik eder), ilan eder ki:
Şu nihayetsiz (sonsuz) feza-yı âlem (âlem uzayı) ve şu muhteşem (görkemli) semavat (gökyüzü), burçlarıyla (yıldız kümeleriyle), yıldızlarıyla zîşuur (şuurlu), zîhayat (canlı), zîruhlarla (ruh sahibi varlıklarla) doludur. Nârdan (ateşten), nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten (karanlıktan), havadan, savttan (sesten), rayihadan (kokudan), kelimattan (kelimelerden, sözlerden), esîrden (eterden) ve hattâ elektrikten ve sair (diğer) seyyalat-ı latîfeden (latif, akışkan maddelerden) halk olunan (yaratılan) o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara, şeriat-ı garra-yı Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm) (Hz. Muhammed’in (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) parlak şeriatı), Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (Beyanı mucize olan Kur’an) “Melaike ve cânn (cinler) ve ruhaniyattır.” der, tesmiye eder (adlandırır).
Melaikenin (meleklerin) ise ecsamın (cisimlerin) muhtelif cinsleri gibi cinsleri muhteliftir (farklıdır). Evet, elbette bir katre (damla) yağmura müekkel (görevlendirilmiş) olan melek, şemse (güneşe) müekkel (görevli) meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi onların da pek çok ecnas-ı muhtelifeleri (farklı türleri) vardır.
Şu nükte-i esasiyenin (esas noktanın) hâtimesi (sonu, bitimi):
Bi’t-tecrübe (tecrübeyle), madde asıl değil ki vücud (varlık) ona münhasır (özel) kalsın ve tabi (bağımlı) olsun. Belki madde, bir mana ile kaimdir (bir anlam ile ayakta durur, varlığını sürdürür). İşte o mana, hayattır, ruhtur.
Hem bilmüşahede (gözlemle) madde, mahdum (hizmet edilen) değil ki her şey ona ircâ edilsin (ona döndürülsün). Belki hâdimdir (hizmet edendir), bir hakikatin tekemmülüne (mükemmelleşmesine) hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatin esası da ruhtur.
Bilbedahe (apaçık ortada ki) madde hâkim değil ki ona müracaat edilsin (başvurulsun), kemalât (mükemmellikler) ondan istenilsin. Belki mahkûmdur (hüküm altındadır), bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.
Hem bizzarure (zorunlu olarak) madde lüb (öz) değil, esas değil, müstekar (kararlı, kalıcı) değil ki işler ve kemalât ona takılsın, ona bina edilsin (üzerine inşa edilsin); belki yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyya (hazır) bir kışırdır (kabuktur), bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir (şekildir).
Görülmüyor mu ki gözle görülmeyen hurdebînî (mikroskobik) bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hal gösteriyor ki maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde (oranında) âsâr-ı hayat (hayatın eserleri) tezayüd ediyor (artıyor), nur-u ruh (ruhun nuru) teşeddüd ediyor (şiddetleniyor). Güya (sanki) madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh (ruhun harareti, canlılığı), nur-u hayat (hayat nuru) daha şiddetli tecelli ediyor (beliriyor).
İşte hiç mümkün müdür ki bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhatı (sızıntıları) bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın (iç âlem, görünmeyen âlem), zîruh (canlı) ve zîşuurlarla (şuurlularla) dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki şu maddiyat ve âlem-i şehadetteki (görünen âlemdeki) mananın ve ruhun ve hayatın ve hakikatin şu hadsiz (sonsuz) tereşşuhatı ve lemaat (parıltılar) ve semeratının (meyvelerinin) menabii (kaynakları), yalnız maddeye ve maddenin hareketine ircâ edilip (dayandırılıp) izah edilsin. Hâşâ ve kat’â ve aslâ! (Asla ve katiyetle ve hiçbir zaman!) Bu hadsiz tereşşuhat ve lemaat gösteriyor ki: Şu âlem-i maddiyat ve şehadet (maddî ve görünen âlem) ise âlem-i melekût (sır âlemi) ve ervah (ruhlar) üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.
İkinci Esas
Melaikenin (meleklerin) vücuduna (varlığına) ve ruhanîlerin sübutuna (varlığına, sabit olmasına) ve hakikatlerinin vücuduna (gerçekliklerinin varlığına) bir icma-ı manevî (manevi ittifak) ile –tabirde (ifade edilişteki) ihtilaflarıyla (farklılıklarıyla) beraber– bütün ehl-i akıl (akıl sahipleri) ve ehl-i nakil (nakil (rivayet) sahipleri, din alimleri), bilerek bilmeyerek ittifak etmişler denilebilir.
Hattâ maddiyatta çok ileri giden hükemanın (filozofların) meşaiyyun (peripatetik kısmı (Aristo ve takipçileri)) kısmı, melaikenin (meleklerin) manasını inkâr etmeyerek “Her bir nev’in (türün) bir mahiyet-i mücerrede-i ruhaniyeleri (soyut, ruhanî mahiyetleri) vardır.” derler. Melaikeyi öyle tabir ediyorlar (isimlendiriyorlar).
Eski hükemanın işrakiyyun (aydınlanmacı kısmı (Yeni Platoncular ve Sühreverdî gibi)) kısmı dahi melaikenin (meleklerin) manasında kabule muztar (mecbur) kalarak, yalnız yanlış olarak “Ukûl-ü Aşere (On akıl (ilahî emri dünyaya aktaran on ayrı akıl varlığı)) ve Erbabü’l-Enva (Türlerin Rableri (her bir türün bir ruhani sorumlusu olduğu inancı))” diye isim vermişler.
Bütün ehl-i edyan (din sahipleri) “melekü’l-cibal (dağların meleği), melekü’l-bihar (denizlerin meleği), melekü’l-emtar (yağmurların meleği)” gibi her nev’e (türe) göre birer melek-i müekkel (görevli melek), vahyin ilhamı ve irşadı (doğru yolu göstermesi) ile bulunduğunu kabul ederek o namlarla (isimlerle) tesmiye ediyorlar (adlandırıyorlar).
Hattâ akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemadat (cansız varlıklar) derecesine manen sukut (düşmüş) etmiş olan maddiyyun (maddeciler) ve tabiiyyun (tabiatçılar) dahi melaikenin (meleklerin) manasını inkâr edemeyerek (Hâşiye[1]) “Kuva-yı Sâriye (Yaygın kuvvetler, cereyan eden kuvvetler)” namıyla bir cihette kabule mecbur olmuşlar.
Ey melaike (melekler) ve ruhaniyatın kabulünde tereddüt (şüphe) gösteren bîçare (zavallı) adam! Neye istinad ediyorsun (dayanıyorsun)? Hangi hakikate güveniyorsun ki bütün ehl-i akıl (akıl sahipleri), bilerek bilmeyerek melaikenin (meleklerin) manasının sübutuna (varlığına) ve tahakkukuna (gerçekleşmesine) ve ruhanîlerin tahakkukları (gerçekleşmeleri) hakkında ittifaklarına (fikir birliğine) karşı geliyorsun, kabul etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’ta ispat edildiği gibi hayat mevcudatın (varlıkların) keşşafıdır (kaşifidir), belki neticesidir, zübdesidir (özüdür). Bütün ehl-i akıl, mana-yı melaikenin (meleklerin anlamının) kabulünde manen müttefiktirler (fikir birliği etmişlerdir) ve şu zeminimiz (dünyamız), bu kadar zîhayat (canlı) ve zîruhlarla (ruh sahibi varlıklarla) şenlendirilmiştir (şenlenmiştir, canlanmıştır). Şu halde hiç mümkün olur mu ki şu feza-yı vesîa (geniş uzay) sekenelerden (sakinlerden), şu semavat-ı latîfe (latif, ince gökyüzü) mutavattinînden (yerleşmiş olanlardan) hâlî (boş) kalsın?
Hiç hatırına gelmesin ki şu hilkatte (yaratılışta) cari (geçerli) olan namuslar (yasalar), kanunlar kâinatın hayattar (canlı) olmasına kâfi (yeterli) gelir. Çünkü o cereyan eden (geçerli olan) namuslar (yasalar), şu hükmeden kanunlar; itibarî (varsayımsal) emirlerdir, vehmî (hayali) düsturlardır (kurallardır), ademî (yok) sayılır. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melaike (melek) denilen ibadullah (Allah’ın kulları) olmazsa o namuslara, o kanunlara bir vücud (varlık) taayyün edemez (kazanamaz). Bir hüviyet (kimlik) teşahhus (somutlaşamaz) edemez. Bir hakikat-i hariciye (dışarıda var olan gerçeklik) olamaz. Halbuki hayat, bir hakikat-i hariciyedir. Vehmî bir emr (hayali bir emir), hakikat-i hariciyeyi (dışarıdaki bir gerçeği) yüklenemez.
Elhasıl (kısacası), madem ehl-i hikmetle (hikmet ehliyle) ehl-i din (din ehli) ve ashab-ı akıl ve nakil (akıl ve nakil sahipleri) manen ittifak etmişler (manevi olarak ittifak etmişler) ki mevcudat (varlıklar), şu âlem-i şehadete (görünen âleme) münhasır (özel) değildir. Hem madem zahir olan âlem-i şehadet, camid (cansız) ve teşekkül-ü ervaha (ruhların oluşumuna) nâmuvafık (uygun olmadığı) olduğu halde bu kadar zîruhlarla (canlılarla) tezyin edilmiş (süslenmiştir). Elbette, vücud (varlık) ona münhasır değildir. Belki daha çok tabakat-ı vücud (varlık tabakaları) vardır ki âlem-i şehadet onlara nisbeten (oranla) münakkaş (nakışlı) bir perdedir. Hem madem denizin balığa nisbeti (oranı) gibi ervaha (ruhlara) muvafık (uygun) olan âlem-i gayb (gayb âlemi) ve âlem-i mana (mana âlemi), ervahlar (ruhlar) ile dolu olmak iktiza eder (gerekir). Hem madem bütün emirler, mana-yı melaikenin (meleklerin varlığının anlamının) vücuduna (varlığına) şehadet (şahitlik) ederler.
Elbette bilâ-şek velâ şüphe (şüphesiz ve tereddütsüz), melaike (melek) vücudlarının (varlıklarının) ve ruhanî hakikatlerinin en güzel sureti (şekli) ve ukûl-ü selime (sağlam akıllar) kabul edecek ve istihsan (beğenecek) edecek en makul (akla uygun) keyfiyeti (niteliği) odur ki Kur’an, şerh (açıklamış) ve beyan etmiştir. O Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (Beyanı mucize olan Kur’an) der ki: “Melaike, ibad-ı mükerremdir (ikram edilmiş, şerefli kullardır). Emre muhalefet (karşı gelme) etmezler. Ne emrolunsa onu yaparlar. Melaike, ecsam-ı latîfe-i nuraniyedirler (latif, nurani cisimlerdir). Muhtelif nevilere (çeşitli türlere) münkasımdırlar (ayrılmışlardır).”
Evet, nasıl ki beşer (insanlık) bir ümmettir, “kelâm” sıfatından gelen şeriat-ı İlahiyenin (ilahî şeriatın) hameleleri (taşıyıcıları), mümessilleri (temsilcileri), mütemessilleridir (tecelli ettirenleridir). Öyle de melaike (melek) dahi muazzam (yüce) bir ümmettir ki onların amele (işçi) kısmı “irade” sıfatından gelen şeriat-ı tekviniyenin (evrensel yaratılış kanunlarının) hamelesi (taşıyıcısı), mümessili (temsilcisi) ve mütemessilleridirler. Müessir-i Hakiki (Hakiki müessir, iş yapan) olan kudret-i Fâtıranın (Yaratan’ın kudretinin) ve irade-i Ezeliyenin (Ezelî İradenin) emirlerine tabi bir nevi ibadullahtırlar (Allah’ın kullarıdırlar) ki ecram-ı ulviyenin (yüce cisimlerin (gök cisimlerinin)) her biri onların birer mescidi, birer mabedi (ibadet yeri) hükmündedirler.
Üçüncü Esas
Mesele-i melaike (melekler) ve ruhaniyat, o mesaildendir (meselelerdendir) ki tek bir cüzün (parçanın) vücudu (varlığı) ile bir küllün (bütünün) tahakkuku (gerçekleştiği) bilinir. Bir tek şahsın rü’yeti (görülmesi) ile umum (tüm) nev’in (türün) vücudu (varlığı) malûm (bilinir) olur. Çünkü kim inkâr ederse külliyen (tamamen) inkâr eder. Bir tekini kabul eden, o nev’in (türün) umumunu (hepsini) kabul etmeye mecburdur. Madem öyledir, işte bak: Görmüyor musun ve işitmiyor musun ki bütün ehl-i edyan (din sahipleri), bütün asırlarda, zaman-ı Âdem’den (Âdem (aleyhisselâm) zamanından) şimdiye kadar melaikenin (meleklerin) vücuduna (varlığına) ve ruhanîlerin tahakkukuna (gerçekleştiğine) ittifak etmişler (fikir birliği etmişler) ve insanın taifeleri (toplulukları), birbirinden bahsi (bahsetmesi) ve muhaveresi (konuşması) ve rivayeti gibi melaikelerle muhavere (konuşulmasına) edilmesine ve onların müşahedesine (görülmesine) ve onlardan rivayet etmesine icma (fikir birliği) etmişlerdir.
Acaba hiçbir fert melaikelerden (meleklerden) bilbedahe (apaçık) görünmezse hem bilmüşahede (gözlemle) bir şahsın veya müteaddid (birden çok) eşhasın (şahsın) vücudu (varlığı) kat’î (kesin) bilinmezse hem onların bilbedahe (apaçık), bilmüşahede (gözlemle) vücudları (varlıkları) hissedilmezse hiç mümkün müdür ki böyle bir icma (fikir birliği) ve ittifak devam etsin ve böyle müsbet (olumlu) ve vücudî (varlığa dair) bir emirde (işte) ve şuhuda (görmeye, şahitliğe) istinad (dayanan) eden bir halde müstemirren (sürekli) ve tevatüren (tevatür (yaygın, yalan üzerinde birleşmesi imkansız haber) yoluyla) o ittifak devam etsin.
Hem hiç mümkün müdür ki şu itikad-ı umumînin (genel inancın) menşei (kaynağı), mebâdi-i zaruriye (zorunlu prensipler) ve bedihî (apaçık) emirler olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki hakikatsiz (gerçek dışı) bir vehim (hayal); bütün inkılabat-ı beşeriyede (insanlık tarihindeki devrimlerde), bütün akaid-i insaniyede (insanlık inançlarında) istimrar etsin (sürekli olsun), beka (varlığını sürdürsün) bulsun. Hem hiç mümkün müdür ki şu ehl-i edyanın (din sahiplerinin), bu icma-ı azîmin (büyük icmanın) senedi (belgesi, dayanağı); bir hads-i kat’î (kesin sezgi) olmasın, bir yakîn-i şuhudî (gözlemle elde edilen kesin bilgi) olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki o hads-i kat’î (kesin sezgi), o yakîn-i şuhudî (gözlemle elde edilen kesin bilgi), hadsiz (sayısız) emarelerden (işaretlerden) ve o emareler, hadsiz (sayısız) müşahedat (gözlemlenen) vakıalarından (olaylarından) ve o müşahedat vakıaları, şeksiz (şüphesiz) ve şüphesiz mebâdi-i zaruriyeye (zorunlu ilkelere) istinad (dayanmasın) etmesin. Öyle ise şu ehl-i edyandaki bu itikadat-ı umumiyenin (genel inançların) sebebi ve senedi (dayanağı), tevatür-ü manevî (manevi tevatür) kuvvetini ifade eden pek çok kerrat (defalarca) ile melaike (melek) müşahedelerinden (gözlemlenmesinden) ve ruhanîlerin rü’yetlerinden (görülmelerinden) hasıl (meydana gelen) olan mebâdi-i zaruriyedir (zorunlu prensiplerdir), esasat-ı kat’iyedir (kesin esaslardır).
Hem hiç mümkün müdür, hiç makul (akla uygun) mudur, hiç kabil (mümkün) midir ki hayat-ı içtimaiye-i beşeriye (insanî sosyal hayat) semasının (gökyüzünün) güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiya (peygamberler) ve evliya (Allah dostları), tevatür (yaygın, yalan üzerinde birleşmesi imkansız haber) suretiyle ve icma-ı manevî (manevi ittifak) kuvvetiyle ihbar ettikleri (haber verdikleri) ve şehadet ettikleri (şahitlik ettikleri) melaike (melek) ve ruhaniyatın vücudları (varlıkları) ve müşahedeleri (gözlemleri), bir şüphe kabul etsin, bir şekke (şüpheye) medar (mahal) olsun. Bâhusus (özellikle) onlar şu meselede ehl-i ihtisastırlar (uzman kişilerdir). Malûmdur ki (bilinmektedir ki) iki ehl-i ihtisas (uzman), binler başkasına müreccahtırlar (tercih edilirler, üstündürler). Hem şu meselede ehl-i ispattırlar (kanıt ehli kişilerdir). Malûmdur ki iki ehl-i ispat (kanıt ehli), binler ehl-i nefy ve inkâra (inkar ve reddetme ehli kişilere) müreccahtırlar. Ve bilhassa kâinat semasında daim (sürekli) parlayan ve hiçbir vakit gurûb (batmayan) etmeyen âlem-i hakikatin (hakikat âleminin) Şemsü’ş-şümus’u (güneşler güneşi) olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (Beyanı mucize olan Kur’an’ın) ihbaratı (haberleri) ve risalet (peygamberlik) güneşi olan Zat-ı Ahmediye’nin (Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) zatının) şehadatı (şahitliği) ve müşahedatı (gözlemleri), hiç kabil midir ki bir şüphe kabul etsin.
Madem tek bir ruhaniyatın vücudu (varlığı), bir zamanda tahakkuk etse (gerçekleşse) şu nev’in (türün) umumen (tamamen) tahakkukunu (gerçekleştiğini) gösteriyor. Ve madem şu nev’in (türün) vücudu tahakkuk ediyor. Elbette onların suret-i tahakkukunun (gerçekleşme şeklinin) en ahseni (güzeli) en makulü (akla uygunu) en makbulü (kabul edileni); şeriatın şerh ettiği (açıkladığı) gibidir, Kur’an’ın gösterdiği gibidir, Sahib-i Mi’rac’ın (Miraç sahibinin (Hz. Muhammed’in)) gördüğü gibidir.
Dördüncü Esas
Şu kâinatın mevcudatına (varlıklarına) nazar-ı dikkatle (dikkatlice) bakılsa görünür ki cüz’iyat (parçalar) gibi külliyatın (bütünlerin) dahi birer şahs-ı manevîsi (manevî şahsiyeti, kişiliği) vardır ki birer vazife-i külliyesi (kapsamlı vazifesi) görünüyor. Onda bir hizmet-i külliye (kapsamlı hizmet) görünüyor.
Mesela bir çiçek, kendince bir nakş-ı sanatı (sanat nakışı) gösterip lisan-ı haliyle (hâl diliyle) esma-i Fâtır’ı (Yaratıcı’nın isimlerini) zikrettiği gibi küre-i arz (yeryüzü) bahçesi dahi bir çiçek hükmündedir. Gayet muntazam (çok düzenli) küllî (kapsamlı) vazife-i tesbihiyesi (tesbih görevi) vardır. Nasıl ki bir meyve, bir intizam içinde bir ilanatı, tesbihatı ifade ediyor. Öyle de koca bir ağacın heyet-i umumiyesiyle (bütün olarak, genel görünümüyle) gayet muntazam (çok düzenli) bir vazife-i fıtriyesi ve ubudiyeti (fıtri görevi ve kulluğu) vardır. Nasıl bir ağaç yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimatı (sözleri) ile bir tesbihatı var. Öyle de koca semavat (gökyüzü) denizi dahi kelimatı (sözleri) hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve ayları ile Fâtır-ı Zülcelal’ine (Yüce ve Celalli Yaratıcısı’na) tesbihat yapar ve Sâni’-i Zülcelal’ine (Yüce ve Celalli Sanatkarı’na) hamdeder ve hâkeza (ve bunun gibi, böylece)…
Mevcudat-ı hariciyenin (dış dünyadaki varlıkların) her biri, sureten (görünüşte) camid (cansız), şuursuz iken gayet hayatkârane ve şuurdarane vazifeleri ve tesbihatları vardır. Elbette nasıl melaikeler (melekler) bunların âlem-i melekûtta (melekût âleminde) mümessilidirler (temsilcisidirler), tesbihatlarını ifade ederler; bunlar dahi âlem-i mülk (görünen, fizikî âlem) ve âlem-i şehadette (görünen âlemde) o melaikelerin timsalleri (sembolleri), haneleri, mescidleri hükmündedirler.
Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dal’ında beyan edildiği gibi şu saray-ı âlemin (âlem sarayının) Sâni’-i Zülcelal’i (Yüce Sanatkarı (Allah)), o saray içinde istihdam ettiği (çalıştırdığı) dört kısım amelenin (işçinin) birincisi: Melaike (melek) ve ruhanîlerdir. Madem nebatat (bitkiler) ve cemadat (cansız varlıklar) bilmeyerek ve bir bilenin emrinde gayet mühim, ücretsiz hidemattadırlar (hizmetlerdedirler). Ve hayvanat, bir ücret-i cüz’iye (küçük bir ücret) mukabilinde (karşılığında) bilmeyerek gayet küllî (kapsamlı) maksatlara hizmet ediyorlar. Ve insan, müeccel (ahiretteki) ve muaccel (dünyadaki) iki ücret mukabilinde o Sâni’-i Zülcelal’in makasıdını (maksatlarını) bilerek tevfik-i hareket etmek (uyumlu hareket etmek) ve her şeyde nefislerine de bir hisse çıkarmak ve sair (diğer) hademelere (hizmetlilere) nezaret etmek ile istihdam edilmeleri (çalıştırılmaları), bilmüşahede (gözlemle) görünüyor. Elbette dördüncü kısım, belki en birinci kısım olan hizmetkârlar, ameleler bulunacaktır.
Hem insana benzer ki o Sâni’-i Zülcelal’in makasıd-ı külliyesini (kapsamlı maksatlarını) bilir bir ubudiyet (kulluk) ile tevfik-i hareket ederler. Hem insanın hilafına (aksine) olarak hazz-ı nefisten (nefsin zevkinden) ve cüz’î ücretlerden tecerrüd (soyutlanarak) ederek yalnız Sâni’-i Zülcelal’in nazarı (bakışıyla) ile emri ile teveccühü (yönelişiyle) ile hesabı ile namı (adıyla) ile ve kurbiyetiyle (yakınlığıyla) ihtisas (uzmanlaşma) ile ve intisap (bağlanma) ile hasıl ettikleri lezzet ve kemal (mükemmellik) ve zevk ve saadeti (mutluluğu) kâfi görüp (yeterli görüp) hâlisen muhlisen (katıksız ve ihlâslı bir şekilde) çalışıyorlar.
Cinslerine göre kâinattaki mevcudatın (varlıkların) envaına (türlerine) göre vazife-i ibadetleri (ibadet görevleri) tenevvü ediyor (çeşitleniyor). Bir hükûmetin muhtelif (farklı) dairelerde, muhtelif (farklı) vazifedarları (görevlileri) gibi saltanat-ı rububiyet (Rablık saltanatının) dairelerinde vezaif-i ubudiyeti (kulluk görevleri) ve tesbihatı (Allah’ı anmaları) öyle tenevvü ediyor. Mesela Hazret-i Mikâil (Mikail (aleyhisselâm)), yeryüzü tarlasında ekilen masnuat-ı İlahiyeye (ilahî sanat eserlerine) Cenab-ı Hakk’ın havliyle (gücüyle), kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle bir nâzır-ı umumî (genel bir müfettiş, sorumlu) hükmündedir. Tabir caiz ise (ifade etmek gerekirse) umum (tüm) çiftçi-misal (çiftçi-benzeri) melaikelerin (meleklerin) reisidir. Hem Fâtır-ı Zülcelal’in (Yüce ve Celalli Yaratan’ın) izniyle, emriyle, kuvvetiyle, hikmetiyle umum (tüm) hayvanatın manevî çobanlarının reisi, büyük bir melek-i müekkeli (görevli meleği) vardır.
İşte madem şu mevcudat-ı hariciyenin (dış dünyadaki varlıkların), her birisinin üstünde, birer melek-i müekkel (görevli melek) var olmak lâzım gelir (gerekir). Tâ ki o cismin gösterdiği vezaif-i ubudiyet (kulluk görevleri) ve hidemat-ı tesbihiyesini (tesbih hizmetlerini) âlem-i melekûtta (melekût âleminde) temsil etsin, dergâh-ı uluhiyete (Allah’ın huzuruna) bilerek takdim etsin. Elbette Muhbir-i Sadık’ın (Doğru haber verenin (Hz. Muhammed’in)) rivayet ettiği, melaikeler (melekler) hakkındaki suretler (şekiller) gayet münasiptir (çok uygun) ve makuldür (akla uygundur).
Mesela, ferman etmiş ki (buyurmuştur ki): “Bazı melaikeler (melekler) bulunur, kırk başı veya kırk bin başı var. Her başta kırk bin ağzı var, her bir ağızda kırk bin dil ile kırk bin tesbihat yapar.” Şu hakikat-i hadîsiyenin (hadis gerçeğinin) bir manası var, bir de sureti var.
Manası şudur ki: Melaikenin (meleklerin) ibadatı (ibadetleri) hem gayet muntazamdır (çok düzenlidir), mükemmeldir hem gayet küllîdir (kapsamlıdır), geniştir.
Ve şu hakikatin sureti ise şudur ki: Bazı büyük mevcudat-ı cismaniye (büyük cismani varlıklar) vardır ki kırk bin baş, kırk bin tarz ile vezaif-i ubudiyeti (kulluk görevlerini) yapar. Mesela, sema (gökyüzü) güneşlerle, yıldızlarla tesbihat (tesbih) yapar. Zemin (yeryüzü) tek bir mahluk (varlık) iken, yüz bin baş ile her başta yüz binler ağız ile her ağızda yüz binler lisan (dil) ile vazife-i ubudiyeti (kulluk görevini) ve tesbihat-ı Rabbaniyeyi (Rabbani tesbihleri) yapıyor. İşte küre-i arza (yeryüzüne) müekkel (görevli) melek dahi âlem-i melekûtta (melekût âleminde) şu manayı göstermek için öyle görülmek lâzımdır.
Hattâ ben, mutavassıt (orta boy) bir badem ağacı gördüm ki: Kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım, kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım, kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle (hikmet nazarıyla) dikkat ettim, her bir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam (düzenli) püskülleri, renkleri ve sanatları gördüm ki her biri Sâni’-i Zülcelal’in (Yüce Sanatkar’ın) ayrı ayrı birer cilve-i esmasını (isimlerinin tecellisini) ve birer ismini okutturuyor.
İşte hiç mümkün müdür ki şu badem ağacının Sâni’-i Zülcelal’i (Yüce Sanatkarı) ve Hakîm-i Zülcemal’i (Cemal (güzellik) sahibi ve Hikmetli olan (Allah)), bu camid (cansız) ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun manasını bilen, ifade eden, kâinata ilan eden, dergâh-ı İlahiyeye (ilahî dergaha) takdim eden, ona münasip (uygun) ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli (görevli meleği) ona bindirmesin?
Ey arkadaş! Şuraya kadar beyanatımız (açıklamamız), kalbi kabule ihzar (hazırlamak) etmek ve nefsi teslime mecbur etmek ve aklı iz’ana (idrake, anlamaya) getirmek için bir mukaddime (giriş) idi. Eğer o mukaddimeyi bir derece fehmettin (anladıysan) ise melaikelerle (meleklerle) görüşmek istersen hazır ol. Hem evham-ı seyyieden (kötü vehimlerden, kuruntulardan) temizlen. İşte Kur’an âlemi kapıları açıktır. İşte Kur’an cenneti مُفَتَّحَةُ الْاَبْوَابُ (Okunuşu: Müfetthatü’l-ebvâb. Meali: Kapıları açılmıştır) dır; gir bak. Melaikeyi (melekleri) o cennet-i Kur’aniye içinde güzel bir surette gör. Her bir âyet-i Tenzil (inen Kur’an’ın her bir ayeti), birer menzildir (duraktır). İşte şu menzillerden bak:
وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا ۞ فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا ۞ وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا ۞ فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا ۞ فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا ۞
Okunuşu: Vel-Murselâti urfen. Fel-Âsıfâti asfen. Ven-Nâşirâti neşran. Fel-Fârikâti ferkan. Fel-Mulkıyâti zikran.
Meali: O gönderilen rüzgârlara yemin olsun! Şiddetli esen fırtınalara yemin olsun! (Bulutları) yayanlara yemin olsun! (Hakkı batıldan) ayıranlara yemin olsun! (Allah’ın azabını ve vahyi) ulaştıranlara yemin olsun! (Mürselât Sûresi, 1-5)
وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ۞ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا ۞ وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا ۞ فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا ۞ فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا ۞
Okunuşu: Ven-Nâzi’âti garqan. Ven-Nâşitâti neştan. Ves-Sâbihâti sabhan. Fes-Sâbiqâti sabqan. Fel-Müdebbirâti emran.
Meali: (Kâfirlerin ruhlarını) şiddetle çekip çıkaranlara yemin olsun! (Müminlerin ruhlarını) kolaylıkla çekenlere yemin olsun! (Gökte) yüzenlere (meleklere) yemin olsun! Sonra hızla gidenlere yemin olsun! Nihayet işleri düzenleyenlere yemin olsun! (Nâziât Sûresi, 1-5)
تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ
Okunuşu: Tenezzeül-melâiketü verrûhu fîhâ bi-izni rabbihim.
Meali: Melekler ve Ruh (Cebrâil), Rablerinin izniyle onda (Kadir Gecesi’nde) her türlü iş için iner de iner. (Kadir Sûresi, 4)
عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَ يَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
Okunuşu: Aleyhâ melâiketun gilâzun şidâdun lâ ya’sûnallâhe mâ emerahum ve yef’alûne mâ yu’merûn.
Meali: Üzerinde (görevli) iri yarı, çetin melekler vardır. Onlar Allah’ın kendilerine emrettiği şeylere isyan etmezler ve emrolundukları şeyi yaparlar. (Tahrîm Sûresi, 6)
Hem dinle: سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ ۞ لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهٖ يَعْمَلُونَ (Okunuşu: Sübhanehû bel ibâdun mukremûn. Lâ yesbiqûnehu bil-qavli ve hum bi-emrihî ya’melûn. Meali: O, (Allah) münezzehtir. Bilakis onlar (melekler), ikram edilmiş kullardır. Onlar sözde O’nun önüne geçmezler ve O’nun emriyle hareket ederler. (Enbiyâ Sûresi, 26-27)) senalarını (övgülerini) işit.
Eğer cinnîlerle görüşmek istersen قُلْ اُوحِىَ اِلَىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ (Okunuşu: Kul ûhıye ileyye ennehüs-temea neferun minel cinni. Meali: De ki: Bana vahyolundu ki, cinlerden bir topluluk (Kur’an’ı) dinlemiş. (Cinn Sûresi, 1)) surlu sureye gir, onları gör, dinle ne diyorlar? Onlardan ibret al (ders al). Bak, diyorlar ki:
اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا ۞ يَهْدٖٓى اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِهٖ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَدًا
Okunuşu: İnnâ semi’nâ Qur’ânen acebâ. Yehdî ile’r-ruşdi fe âmennâ bihî ve len nuşrike bi-Rabbinâ ehadâ.
Meali: Doğrusu biz, hayret veren bir Kur’an dinledik. O (Kur’an) doğru yola iletiyor; biz de ona iman ettik. Rabbimize asla hiç kimseyi ortak koşmayacağız. (Cinn Sûresi, 1-2)
*
İkinci Maksat
Kıyamet ve mevt-i dünya (dünyanın ölümü) ve hayat-ı âhiret (ahiret hayatı) hakkındadır.
Şu maksadın dört esası ve bir mukaddime-i temsiliyesi (temsili bir girişi) vardır.
Mukaddime (Giriş)
Nasıl ki bir saray veya bir şehir hakkında biri dava etse (iddia etse): “Şu saray veya şehir, tahrip (yıkılıp) edilip yeniden muhkem (sağlam) bir surette bina (inşa) ve tamir edilecektir.” Elbette, onun davasına karşı altı sual terettüp eder (gerektirir, ortaya çıkar):
Birincisi: “Niçin tahrip edilecek? Sebep ve muktezî (gerektiren sebep) var mıdır?” Eğer “Evet var.” diye ispat etti (kanıtladı):
İkincisi şöyle bir sual gelir ki: “Bunu tahrip edip, tamir edecek usta muktedir (güçlü) midir? Yapabilir mi?” Eğer “Evet yapabilir.” diye ispat etti:
Üçüncüsü şöyle bir sual gelir ki: “Tahribi mümkün müdür?”
“Hem sonra tahrip edilecek midir?” Eğer “Evet” diye imkân-ı tahribi (tahribinin mümkün olduğunu) hem vukuunu (gerçekleşeceğini) ispat etse iki sual daha ona vârid olur (sorulur) ki:
“Acaba şu acib (garip) saray veya şehrin yeniden tamiri mümkün müdür? Mümkün olsa:
Acaba tamir edilecek midir?”
Eğer “Evet” diye bunları da ispat etse o vakit bu meselenin hiçbir cihette (yönde) hiçbir köşesinde bir delik, bir menfez (geçit) kalmaz ki şek (şüphe) ve şüphe ve vesvese girebilsin.
İşte şu temsil gibi dünya sarayının, şu kâinat şehrinin tahrip (yıkımı) ve tamiri için muktezî (sebep) var. Fâil (yapan) ve ustası muktedir (güçlü). Tahribi mümkün ve vaki (gerçekleşecek) olacak. Tamiri mümkün ve vaki (gerçekleşecek) olacaktır. İşte şu meseleler, birinci esastan sonra ispat edilecektir.
Birinci Esas
Ruh, kat’iyen (kesinlikle) bâkidir (kalıcıdır). Birinci maksattaki melaike (melekler) ve ruhanîlerin vücudlarına (varlıklarına) delâlet eden (işaret eden) hemen bütün deliller, şu meselemiz olan beka-i ruha (ruhun kalıcılığına) dahi delildirler. Bence mesele o kadar kat’îdir (kesindir) ki fazla beyan (açıklama) abes (anlamsız) olur. Evet, şu âlem-i berzahta (Berzah (kabir) âleminde), âlem-i ervahta (ruhlar âleminde) bulunan ve âhirete gitmek için bekleyen hadsiz (sayısız) ervah-ı bâkiye (kalıcı ruh) kafileleri ile bizim mabeynimizdeki (aramızdaki) mesafe o kadar ince ve kısadır ki bürhan (kanıt) ile göstermeye lüzum (gerek) kalmaz.
Hadd ü hesaba gelmeyen (sayılamayacak kadar çok) ehl-i keşfin ve şuhudun (keşif ve gözlem ehlinin) onlarla temas etmeleri (iletişim kurmaları), hattâ ehl-i keşfe’l-kuburun (kabirleri keşfedenlerin) onları görmeleri, hattâ bir kısım avamın da onlarla muhabereleri (konuşmaları) ve umumun (herkesin) da rüya-yı sadıkada (doğru rüyalarda) onlarla münasebet (ilişki) peyda etmeleri (kurmaları), muzaaf (katlanmış) tevatürler (yaygın, yalan üzerinde birleşmesi imkansız haberler) suretinde âdeta beşerin (insanlığın) ulûm-u mütearifesi (bilinen ilimleri) hükmüne geçmiştir. Fakat şu zamanda maddiyyun (materyalist) fikri herkesi sersem ettiğinden, en bedihî (apaçık) bir şeyde zihinlere vesvese (kuruntu) vermiş.
İşte şöyle vesveseleri izale (gidermek) için; hads-i kalbînin (kalbî sezginin) ve iz’an-ı aklînin (aklî idrakin) pek çok menbalarından (kaynaklarından), bir mukaddime (giriş) ile dört menbaına (kaynağına) işaret edeceğiz.
Mukaddime: Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakikati’nde ispat edildiği gibi ebedî (sonsuz), sermedî (sonsuz), misilsiz (eşsiz) bir cemal (güzellik), elbette âyinedar (aynası olan) müştakının (aşıkının) ebediyetini ve bekasını (kalıcılığını) ister. Hem kusursuz, ebedî (sonsuz) bir kemal-i sanat (sanat mükemmelliği), mütefekkir (düşünen) dellâlının (ilan edicisinin) devamını talep eder (gerektirir). Hem nihayetsiz (sonsuz) bir rahmet ve ihsan (lütuf), muhtaç müteşekkirlerinin (şükredenlerinin) devam-ı tena’umlarını (nimetlenmelerinin devamını) iktiza eder (gerektirir).
İşte o âyinedar müştak (aynası olan âşık), o dellâl mütefekkir (düşünen ilan edici), o muhtaç müteşekkir (şükreden); en başta ruh-u insanîdir (insan ruhudur). Öyle ise ebedü’l-âbâd (ebedler ebedi) yolunda; o cemal, o kemal (mükemmellik), o rahmete refakat (eşlik) edecek, bâki (kalıcı) kalacaktır.
Yine Onuncu Söz’ün Altıncı Hakikati’nde ispat edildiği gibi değil ruh-u beşer (insan ruhu), hattâ en basit tabakat-ı mevcudat (varlık tabakaları) dahi fena (yok olmak) için yaratılmamışlar; bir nevi bekaya (kalıcılığa) mazhardırlar (nail olmuşlardır). Hattâ ruhsuz, ehemmiyetsiz (önemsiz) bir çiçek dahi vücud-u zahirîden (dış varlıktan) gitse bin vecihle (yönden) bir nevi bekaya mazhardır. Çünkü sureti, hadsiz (sayısız) hâfızalarda bâki (kalıcı) kalır. Kanun-u teşekkülatı (oluşum kanunu), yüzer tohumcuklarında beka (varlığını sürdürüp) bulup devam eder. Madem bir parçacık ruha benzeyen o çiçeğin kanun-u teşekkülü (oluşum kanunu), timsal-i sureti (suretinin sembolü), bir Hafîz-i Hakîm (Her şeyi koruyan ve hikmet sahibi olan Allah) tarafından ibka ediliyor (kalıcı kılınıyor). Dağdağalı (karmaşık, gürültülü) inkılablar (devrimler) içinde kemal-i intizam (tam bir düzen) ile zerrecikler gibi tohumlarında muhafaza ediliyor, bâki (kalıcı) kalır. Elbette gayet cem’iyetli (çok kapsamlı) ve gayet yüksek bir mahiyete mâlik (sahip) ve haricî vücud (dış varlık) giydirilmiş ve zîşuur (şuur sahibi) ve zîhayat (canlı) ve nurani kanun-u emrî (nurani, emrî kanun) olan ruh-u beşer (insan ruhu), ne derece kat’iyetle (kesinlikle) bekaya (kalıcılığa) mazhar (sahip) ve ebediyetle merbut (bağlı) ve sermediyetle (sonsuzlukla) alâkadar olduğunu anlamazsan, nasıl “Zîşuur bir insanım.” diyebilirsin?
Evet, koca bir ağacın bir derece ruha benzeyen programını ve kanun-u teşekkülatını (oluşum kanunlarını), bir nokta gibi en küçük çekirdekte dercedip (yerleştirip) muhafaza eden bir Zat-ı Hakîm-i Zülcelal (Celal sahibi, hikmetli Zat (Allah)), bir Zat-ı Hafîz-i Bîzeval (Zevalsiz (yok olmayan), her şeyi koruyan Zat) hakkında “Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder?” denilir mi?
Birinci Menba (Kaynak): Enfüsîdir (Nefse, içe dönüktür). Yani, herkes hayatına ve nefsine dikkat etse bir ruh-u bâkiyi (kalıcı ruhu) anlar. Evet her bir ruh, kaç sene yaşamış ise o kadar beden değiştirdiği halde, bilbedahe (apaçık) aynen bâki (kalıcı) kalmıştır. Öyle ise madem ceset gelip geçicidir. Mevt (ölüm) ile bütün bütün çıplak olmak dahi ruhun bekasına (kalıcılığına) tesir etmez ve mahiyetini de bozmaz. Yalnız müddet-i hayatta (hayat süresince) tedricî (aşamalı) ceset libasını (elbisesini) değiştiriyor. Mevtte (ölümde) ise birden soyunur.
Gayet kat’î bir hads (kesin bir sezgi) ile belki müşahede (gözlem) ile sabittir ki ceset ruh ile kaimdir (ayakta durur). Öyle ise ruh, onun ile kaim (ayakta duran) değildir. Belki ruh, binefsihi (kendi kendine) kaim ve hâkim olduğundan; ceset istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklaliyetine (bağımsızlığına) halel (zarar) vermez. Belki ceset, ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası (elbisesi) değil. Belki ruhun libası bir derece sabit ve letafetçe (incelikçe) ruha münasip (uygun) bir gılaf-ı latîfi (latif bir kılıfı) ve bir beden-i misalîsi (misalî bir bedeni (örnek, ruhani beden)) vardır. Öyle ise mevt hengâmında (ölüm anında) bütün bütün çıplak olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misalîsini giyer.
İkinci Menba (Kaynak): Âfakîdir (Dışa dönüktür, dış dünyayla ilgilidir). Yani, mükerrer (tekrarlanan) müşahedat (gözlemler) ve müteaddid (çok sayıda) vakıat (olaylar) ve kerrat (defalarca) ile münasebattan (ilişkilerden) neş’et eden (doğan) bir nevi hükm-ü tecrübîdir (tecrübî bir hükümdür, deneysel bir yargıdır). Evet, tek bir ruhun ba’de’l-memat (ölümden sonra) bekası (kalıcılığı) anlaşılsa şu ruh nevinin (türünün) külliyetle (tamamen) bekasını (kalıcılığını) istilzam (gerektirir) eder. Zira (çünkü) fenn-i mantıkça (mantık bilimine göre) kat’îdir (kesindir) ki: Zatî (esas, özgü) bir hâssa (özellik), bir tek fertte görünse bütün efradda (bireylerde) dahi o hâssanın (özelliğin) vücuduna (varlığına) hükmedilir. Çünkü zatîdir. Zatî olsa, her fertte bulunur.
Halbuki değil bir fert, belki o kadar hadsiz (sayısız), o kadar hesaba, hasra (sınıra) gelmez müşahedata (gözlemlere) istinad (dayanan) eden âsâr (eserler) ve beka-i ervaha (ruhların kalıcılığına) delâlet eden emarat (alametler), o derece kat’îdir ki bize nasıl Yeni Dünya, yani Amerika var ve orada insanlar bulunur; o insanların vücudlarına (varlıklarına) hiç vehim (kuruntu) hatıra gelmez. Öyle de şüphe kabul etmez ki şimdi âlem-i melekût (sır âlemi) ve ervahta (ruhlar âleminde); ölmüş, vefat etmiş insanların ervahı (ruhları) pek çok kesretle (çok sayıda) vardır ve bizimle münasebettardırlar (ilişkilidirler). Manevî hedâyâmız (hediyelerimiz) onlara gidiyor, onların nurani feyizleri de bizlere geliyor.
Hem hads-i kat’î (kesin bir sezgi) ile vicdanen hissedilebilir ki insan öldükten sonra esaslı bir ciheti (yönü) bâkidir (kalıcıdır). O esas ise ruhtur. Ruh ise tahrip ve inhilale (çözülmeye) maruz (uğrayan) değil. Çünkü basittir (parçanamaz), vahdeti (birliği) var. Tahrip ve inhilal (çözülme) ve bozulmak ise kesret (çokluk) ve terkip (birleşim) edilmiş şeylerin şe’nidir (özelliğidir). Sâbıkan (daha önce) beyan ettiğimiz gibi hayat, kesrette (çoklukta) bir tarz-ı vahdeti (birlik tarzını) temin eder (sağlar), bir nevi bekaya (kalıcılığa) sebebiyet verir (sebep olur).
Demek vahdet (birlik) ve beka (kalıcılık), ruhta esastır ki ondan kesrete (çokluğa) sirayet (yayılır) eder. Ruhun fenası (yok olması), ya tahrip (yıkım) ve inhilal (çözülme) iledir. O tahrip (yıkım) ve inhilal (çözülme) ise vahdet (birlik) yol vermez ki girsin, besatet (basitlik) bırakmaz ki bozsun. Veyahut idam (yok etmek) iledir. İdam ise Cevvad-ı Mutlak’ın (Mutlak Cömert’in) hadsiz (sonsuz) merhameti müsaade etmez ve nihayetsiz (sonsuz) cûdu (cömertliği) bırakmaz ki verdiği nimet-i vücudu (varlık nimetini) o nimet-i vücuda pek müştak (düşkün) ve lâyık olan ruh-u insanîden (insan ruhundan) geri alsın.
Üçüncü Menba (Kaynak): Ruh; zîhayat (canlı), zîşuur (şuur sahibi), nurani, vücud-u haricî (dış varlık) giydirilmiş, câmi’ (kapsamlı), hakikattar (hakikatli), külliyet (genellik) kesbetmeye (kazanmaya) müstaid (elverişli) bir kanun-u emrîdir (emrî kanundur). Halbuki en zayıf olan kavanin-i emriye (emrî kanunlar), sebat (dayanıklılık) ve bekaya (kalıcılığa) mazhardırlar (sahiptirler). Çünkü dikkat edilse maruz-u tagayyür (değişime uğrayan) olan bütün nevilerde (türlerde) birer hakikat-i sabite (sabit gerçeklik) vardır ki bütün tagayyürat (değişimler) ve inkılabat (devrimler) ve etvar-ı hayat (hayat evreleri) içinde yuvarlanarak suretler (şekiller) değiştirip, ölmeyerek, yaşayarak bâki (kalıcı) kalıyor.
İşte her bir şahs-ı insanî (insan şahsı), mahiyetinin câmiiyetiyle (kapsamlılığıyla) ve küllî (kapsamlı) şuuruyla ve umumî tasavvuratıyla (tasavvurlarıyla) bir şahıs iken bir nevi hükmüne geçmiştir. Bir nev’e (türe) gelen ve cari (geçerli) olan kanun, o şahs-ı insanîde dahi caridir.
Madem Fâtır-ı Zülcelal (Celal sahibi Yaratan (Allah)), insanı câmi’ (kapsamlı) bir âyine (ayna) ve küllî (kapsamlı) bir ubudiyetle (kullukla) ve ulvi (yüce) bir mahiyetle yaratmıştır. Her fertteki hakikat-i ruhiye (ruhâni gerçeklik), yüz binler suret (şekil) değiştirse izn-i Rabbanî (Rabbanî izinle) ile ölmeyecek, yaşayarak geldiği gibi gidecek. Öyle ise o şahs-ı insanînin hakikat-i zîşuuru (şuurlu gerçekliği) ve unsur-u zîhayatı (canlı unsuru) olan ruhu dahi Allah’ın emriyle, izniyle ve ibkasıyla (kalıcı kılmasıyla) daima bâkidir (kalıcıdır).
Dördüncü Menba (Kaynak): Ruha bir derece müşabih (benzeyen) ve ikisi de âlem-i emirden (emir (yaratma) âleminden) ve iradeden geldiklerinden masdar (kaynak) itibarıyla ruha bir derece muvafık (uygun) fakat yalnız vücud-u hissî (duyusal varlık) olmayan nevilerde (türlerde) hükümran olan kavanine (kanunlara) dikkat edilse ve o namuslara (yasalara) bakılsa görünür ki eğer o kanun-u emrî (emrî kanun), vücud-u haricî (dış varlık) giyse idi o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun daima bâkidir (kalıcıdır). Daima müstemir (sürekli), sabittir. Hiçbir tagayyürat (değişimler) ve inkılabat (devrimler), o kanunların vahdetine (birliğine) tesir etmez, bozmaz. Mesela, bir incir ağacı ölse, dağılsa onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülatı (oluşum kanunları), zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek bâki (kalıcı) kalır.
İşte madem en âdi (basit) ve zayıf emrî kanunlar dahi böyle beka (kalıcılık) ile devam ile alâkadardır (ilgilidir). Elbette ruh-u insanî (insan ruhu), değil yalnız beka (kalıcılık) ile belki ebedü’l-âbâd (ebedler ebedi) ile alâkadar (ilgili) olmak lâzım gelir (gerekir). Çünkü ruh dahi Kur’an’ın nassı (açık metni) ile قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى (Okunuşu: Kulir-rûhu min emri Rabbî. Meali: De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. (İsrâ Sûresi, 85)) ferman-ı celili (yüce fermanı) ile âlem-i emirden (emir âleminden) gelmiş bir kanun-u zîşuur (şuurlu kanun) ve bir namus-u zîhayattır (canlı yasadır) ki kudret-i ezeliye (ezelî kudret), ona vücud-u haricî (dış varlık) giydirmiş.
Demek, nasıl ki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin (kanunlar), daima veya ağleben (çoğunlukla) bâki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi (tecellisi) ve âlem-i emirden gelen ruh, bekaya (kalıcılığa) mazhar (sahip) olmak daha ziyade kat’îdir (kesindir), lâyıktır (layıktır). Çünkü zîvücuddur (varlık sahibidir), hakikat-i hariciye (dış gerçeklik) sahibidir. Hem onlardan daha kavîdir (güçlüdür), daha ulvidir (yücedir). Çünkü zîşuurdur (şuurludur). Hem onlardan daha daimîdir (daimidir), daha kıymettardır (kıymetlidir). Çünkü zîhayattır (canlıdır).
İkinci Esas
Saadet-i ebediyeye (ebedî saadete) muktezî (gerektiren sebep) vardır. Ve o saadeti verecek Fâil-i Zülcelal (Celal sahibi yapan (Allah)) de muktedirdir (kudretlidir). Hem harab-ı âlem (âlemin harabı), mevt-i dünya (dünyanın ölümü) mümkündür. Hem vaki (gerçekleşecek) olacaktır. Yeniden ihya-yı âlem (âlemin yeniden dirilmesi) ve haşir (yeniden diriliş), mümkündür. Hem vaki (gerçekleşecek) olacaktır. İşte bu altı meseleyi, birer birer aklı ikna edecek muhtasar (kısa) bir tarzda beyan edeceğiz (açıklayacağız). Zaten Onuncu Söz’de kalbi, iman-ı kâmil (kâmil iman) derecesine çıkaracak derecede bürhanlar (deliller) zikredilmiştir (zikredilmiştir). Şurada ise yalnız aklı ikna edecek, susturacak, Eski Said’in Nokta Risalesi’ndeki beyanatı (açıklamaları) tarzında bahsedeceğiz.
Evet, saadet-i ebediyeye (ebedî saadete) muktezî (gerektiren sebep) mevcuddur (mevcuttur). O muktezînin (sebebi gerektiren şeyin) vücuduna (varlığına) delâlet eden (işaret eden) bürhan-ı kat’î (kesin delil) on menba (kaynak) ve medardan (dayanak noktasından) süzülen bir hadstir (seziştir).
Birinci Medar (Dayanak): Dikkat edilse şu kâinatın umumunda (genelinde) bir nizam-ı ekmel (en mükemmel düzen), bir intizam-ı kasdî (kasıtlı düzen) vardır. Her cihette (yönde) reşehat-ı ihtiyar (ihtiyar (seçme, dileme) sızıntıları) ve lemaat-ı kasd (kasıt parıltıları) görünür. Hattâ her şeyde bir nur-u kasd (kasıt nuru), her şe’nde (durumda) bir ziya-yı irade (irade ışığı), her harekette bir lem’a-i ihtiyar (ihtiyar (seçme) parıltısı), her terkipte (birleşimde) bir şule-i hikmet (hikmet ateşi, parıltısı), semeratının (meyvelerinin) şehadetiyle (şahitliğiyle) nazar-ı dikkate (dikkat çekiyor) çarpıyor. İşte eğer saadet-i ebediye (ebedî saadet) olmazsa şu esaslı nizam (düzen), bir suret-i zaîfe-i vâhiyeden (zayıf, hayali bir görünümden) ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam (düzen) olur. Nizam (düzen) ve intizamın (düzenin) ruhu olan maneviyat ve revabıt (bağlar) ve niseb (nisbetler), heba (boşa) olup gider. Demek nizamı (düzeni) nizam eden, saadet-i ebediyedir. Öyle ise nizam-ı âlem (âlemdeki düzen), saadet-i ebediyeye işaret ediyor.
İkinci Medar (Dayanak): Hilkat-i kâinatta (kâinatın yaratılışında) bir hikmet-i tamme (tam bir hikmet) görünüyor. Evet, inayet-i ezeliyenin (ezelî inayetin (yardımın)) timsali (sembolü) olan hikmet-i İlahiye, kâinatın umumunda (genelinde) gösterdiği maslahatların (faydalara) riayeti (gözetmesi) ve hikmetlerin iltizamı (benimsenmesi) lisanı (dili) ile saadet-i ebediyeyi (ebedî saadeti) ilan eder.
Çünkü saadet-i ebediye (ebedî saadet) olmazsa şu kâinatta bilbedahe (apaçık) sabit olan hikmetleri, faydaları, mükâbere (inatla) ile inkâr etmek lâzım gelir (gerekir). Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati, bu hakikati güneş gibi gösterdiğinden, ona iktifaen (ona dayanarak, onunla yetinerek) burada ihtisar ederiz (kısaltırız).
Üçüncü Medar (Dayanak): Akıl ve hikmet ve istikra (tümevarım) ve tecrübenin şehadetleri (şahitlikleri) ile sabit olan hilkat-i mevcudattaki (varlıkların yaratılışındaki) adem-i abesiyet (anlamsızlık yokluğu) ve adem-i israf (israfsızlık), saadet-i ebediyeye (ebedî saadete) işaret eder. Fıtratta israf ve hilkatte (yaratılışta) abesiyet (anlamsızlık) olmadığına delil, Sâni’-i Zülcelal’in (Yüce Sanatkar’ın) her şeyin hilkatinde (yaratılışında) en kısa yolu ve en yakın ciheti (yönü) ve en hafif sureti (şekli) ve en güzel keyfiyeti (durumu) ihtiyar (seçmesi) ve intihab (tercih etmesidir) etmesidir ve bazen bir şeyi, yüz vazife ile tavzif (görevlendirmesidir) etmesidir ve bir ince şeye bin meyve ve gayeleri (amaçları) takmasıdır.
Madem israf yok ve abesiyet (anlamsızlık) olmaz, elbette saadet-i ebediye (ebedî saadet) olacaktır. Çünkü dönmemek üzere adem (yokluk), her şeyi abes (anlamsız) eder, her şey israf olur. Umum (tüm) fıtratta, ezcümle (örneğin) insanda, fenn-i menafiü’l-aza (uzuvların faydaları ilmi) şehadetiyle (şahitliğiyle) sabit olan adem-i israf (israfsızlık) gösteriyor ki insanda olan hadsiz (sonsuz) istidadat-ı maneviye (manevi yetenekler) ve nihayetsiz (sonsuz) âmâl (emeller, umutlar) ve efkâr (fikirler) ve müyulat (eğilimler) dahi israf edilmeyecektir.
Öyle ise insandaki o esaslı meyl-i tekemmül (mükemmelleşme eğilimi), bir kemalin (mükemmelliğin) vücudunu (varlığını) gösterir ve o meyl-i saadet (mutluluk eğilimi), saadet-i ebediyeye (ebedî saadete) namzet olduğunu kat’î olarak ilan eder. Öyle olmazsa insanın mahiyet-i hakikiyesini (gerçek mahiyetini) teşkil eden o esaslı maneviyat, o ulvi (yüce) âmâl (emeller), hikmetli mevcudatın (varlıkların) hilafına (aksine) olarak israf ve abes (anlamsız) olur, kurur, hebaen (boşuna) gider. Şu hakikat, Onuncu Söz’ün On Birinci Hakikati’nde ispat edildiğinden kısa kesiyoruz.
Dördüncü Medar (Day
Risale-i Nur Külliyatından
Yirmi Dokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre Dairdir
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجٖيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ۞ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى
Şu makam, iki maksad-ı esas ile bir mukaddimeden ibarettir.
Mukaddime
Melaike ve ruhaniyatın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamak’ında beyan edildiği gibi: Hakikat kat’iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki zemin gibi semavatın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler, o semavata münasip bulunsun. Şeriatın lisanında, pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere melaike ve ruhaniyat tesmiye edilir.
Evet, hakikat böyle iktiza eder. Zira şu zeminimiz, semaya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zîşuur mahluklarla doldurulması, ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder belki tasrih eder ki: Şu muhteşem burçlar sahibi olan müzeyyen kasırlar misali olan semavat dahi nur-u vücudun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyası olan zîşuur ve zevi’l-idrak mahluklarla elbette doludur. O mahluklar dahi ins ve cin gibi şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalaacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellâllarıdırlar. Küllî ve umumî ubudiyetleri ile kâinatın büyük ve küllî mevcudatın tesbihatlarını temsil ediyorlar.
Evet, şu kâinatın keyfiyatı, onların vücudlarını gösteriyor. Çünkü kâinatı hadd ü hesaba gelmeyen dakik sanatlı tezyinat ve o manidar mehasin ile ve hikmettar nukuş ile süslendirip tezyin etmesi; bilbedahe ona göre mütefekkir ve istihsan edicilerin ve mütehayyir takdir edicilerin enzarını ister, vücudlarını talep eder.
Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister, taam ise aç olana verilir. Öyle ise şu nihayetsiz hüsn-ü sanat içinde gıda-i ervah ve kut-u kulûb; elbette melaike ve ruhanîlere bakar, gösterir. Madem bu nihayetsiz tezyinat, nihayetsiz bir vazife-i tefekkür ve ubudiyet ister. Halbuki ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu hikmetli nezarete, şu vüs’atli ubudiyete karşı, milyondan ancak birisini yapabilir.
Demek, bu nihayetsiz ve çok mütenevvi olan şu vezaif ve ibadete, nihayetsiz melaike envaları, ruhaniyat ecnasları lâzımdır ki şu mescid-i kebir-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.
Evet, şu kâinatın her bir cihetinde, her bir dairesinde, ruhaniyat ve melaikelerden birer taife, birer vazife-i ubudiyetle muvazzaf olarak bulunurlar. Bazı rivayat-ı ehadîsiyenin işaratıyla ve şu intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki: Bir kısım ecsam-ı camide-i seyyare –yıldızlar seyyaratından tut tâ yağmur kataratına kadar– bir kısım melaikenin sefine ve merakibidirler. O melaikeler, bu seyyarelere izn-i İlahî ile binerler, âlem-i şehadeti seyredip gezerler ve o merkeplerinin tesbihatını temsil ederler.
Hem denilebilir: Bir kısım hayattar ecsam –bir hadîs-i şerifte “Ehl-i cennet ruhları, berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve cennette gezerler.” diye işaret ettiği طُيُورٌ خُضْرٌ tesmiye edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar– bir cins ervahın tayyareleridir. Onlar bunların içine emr-i Hak’la girerler, âlem-i cismaniyatı seyredip o hayattar cesetlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile âlem-i cismanîdeki mu’cizat-ı fıtratı temaşa ediyorlar. Tesbihat-ı mahsusalarını eda ediyorlar.
İşte nasıl hakikat böyle iktiza ediyor, hikmet dahi aynen öyle iktiza eyliyor. Çünkü şu kesafetli ve ruha münasebeti az olan topraktan ve şu küdûretli ve nur-u hayata münasebeti pek cüz’î olan sudan, mütemadiyen hummalı bir faaliyetle, letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi’l-idraki halk eden Fâtır-ı Hakîm, elbette ruha çok lâyık ve hayata çok münasip, şu nur denizinden ve hattâ şu zulmet bahrinden, şu havadan, şu elektrik gibi sair madde-i latîfeden bir kısım zîşuur mahlukları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır.
Birinci Maksat
Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksatta dört nükte-i esasiye vardır.
Birinci Esas
Vücudun kemali, hayat iledir. Belki vücudun hakiki vücudu, hayat iledir. Hayat, vücudun nurudur. Şuur, hayatın ziyasıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır. Hayat, her şeyi her bir zîhayat olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyaya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki: “Şu bütün eşya, malımdır. Dünya, hanemdir. Kâinat, mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasıl ki ziya ecsamın görülmesine sebeptir ve renklerin –bir kavle göre– sebeb-i vücududur. Öyle de hayat dahi mevcudatın keşşafıdır. Keyfiyatın tahakkukuna sebeptir. Hem cüz’î bir cüzü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri bir cüze sığıştırmaya sebeptir. Ve hadsiz eşyayı, iştirak ve ittihat ettirip bir vahdete medar, bir ruha mazhar yapmak gibi kemalât-ı vücudun umumuna sebeptir. Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit tecelli-i vahdettir ve kesrette ehadiyetin bir âyinesidir.
Bak hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa yetimdir, garibdir, yalnızdır. Münasebeti yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka kâinatta ne varsa o dağa nisbeten ma’dumdur. Çünkü ne hayatı var ki hayat ile alâkadar olsun, ne şuuru var ki taalluk etsin.
Şimdi bak küçücük bir cisme, mesela bal arısına. Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebet tesis eder ki bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebatatlarıyla öyle bir ticaret akdeder ki diyebilir: “Şu arz, benim bahçemdir, ticarethanemdir.”
İşte zîhayattaki meşhur havass-ı zahire ve bâtına duygularından başka, gayr-ı meş’ur sâika ve şâika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser envaıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübadele ve tasarrufa sahip olur.
İşte en küçük zîhayatta hayat böyle tesirini gösterse elbette hayat, tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki hayatın ziyası olan şuur ile akıl ile bir insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi o zîhayat kendi aklı ile avâlim-i ulviyede ve ruhiyede ve cismaniyede gezer. Yani, o zîşuur ve zîhayat manen o âlemlere misafir gittiği gibi o âlemler dahi o zîşuurun mir’at-ı ruhuna misafir olup irtisam ve temessül ile geliyorlar.
Hayat, Zat-ı Zülcelal’in en parlak bir bürhan-ı vahdeti ve en büyük bir maden-i nimeti ve en latîf bir tecelli-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezih-i sanatıdır. Evet, hafî ve dakiktir. Çünkü enva-ı hayatın en ednası olan hayat-ı nebat ve o hayat-ı nebatın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nema bulması, o derece zahir ve kesrette ve mebzuliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem’den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakikati, hakiki olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.
Hem hayat, o kadar nezih ve temizdir ki iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbabın perdesini vaz’etmeyerek doğrudan doğruya mübaşeret ediyor. Fakat sair şeylerdeki umûr-u hasiseye ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâpâk keyfiyat-ı zahiriyeye menşe olmak için esbab-ı zahiriyeyi perde etmiştir.
Elhasıl, denilebilir ki hayat olmazsa vücud, vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur.
Mademki hayat ve şuur, bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Madem şu bîçare perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevi’l-hayat ile zevi’l-ervah ile ve zevi’l-idrak ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakîn ile hükmolunur ki şu kusûr-u semaviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasip zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi güneşin ateşinde dahi o nurani sekeneler bulunur. Nâr nuru yakmaz, belki ateş ışığa meded verir.
Madem kudret-i ezeliye bilmüşahede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîruhu halk eder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesifeyi, hayat vasıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı her şeyde kesretle serpiyor ve şuur ziyasıyla ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle; nur gibi esîr gibi ruha yakın ve münasip olan sair seyyalat-ı latîfe maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, camid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ manalardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halk eder ki hayvanatın pek çok muhtelif ecnasları gibi pek çok muhtelif ruhanî mahlukları, o seyyalat-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melaike, bir kısmı da ruhanî ve cin ecnaslarıdır.
Melaikelerin ve ruhanîlerin kesretle vücudlarını kabul etmek ne derece hakikat ve bedihî ve makul olduğunu ve Kur’an’ın beyan ettiği gibi onları kabul etmeyen, ne derece hilaf-ı hakikat ve hilaf-ı hikmet bir hurafe, bir dalalet, bir hezeyan, bir divanelik olduğunu şu temsile bak, gör:
İki adam; biri bedevî, vahşi; biri medeni, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medeni muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki o hane; amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acib bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hanenin etrafı da zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medar-ı taayyüşü ve hususi şerait-i hayatiyeleri vardır ki onların bir kısmı âkilü’n-nebattır, yalnız nebatat ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hali görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs’atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyahut göz zayıflığıyla veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle; o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hanedeki şerait-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşi bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbaba binaen görünmediklerinden ve buradaki şerait-i hayat orada bulunmadığından der: “O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur, zîruh içinde yoktur.” der, vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht! Şu hakir, küçük haneyi görüyorsun ki zîruh ile amelelerle doldurulmuş ve biri var ki bunları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hane etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinatın, şu sanatlı sarayların onlara münasip âlî sekeneleri bulunmasın? Elbette o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerait-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz.
Adem-i rü’yet, adem-i vücuda delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya hüccet olamaz.
İşte şu temsil gibi ecram-ı ulviye ve ecsam-ı seyyare içinde küre-i arzın hakaret ve kesafeti ile beraber bu kadar hadsiz zîruhların, zîşuurların vatanı olması ve en hasis ve en müteaffin cüzleri dahi birer menba-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynat olması, bizzarure ve bilbedahe ve bi’t-tarîkı’l-evlâ ve bi’l-hadsi’s-sadık ve bi’l-yakîni’l-kat’î delâlet eder, şehadet eyler, ilan eder ki:
Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat, burçlarıyla, yıldızlarıyla zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sair seyyalat-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara, şeriat-ı garra-yı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâm, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan “Melaike ve cânn ve ruhaniyattır.” der, tesmiye eder.
Melaikenin ise ecsamın muhtelif cinsleri gibi cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi onların da pek çok ecnas-ı muhtelifeleri vardır.
Şu nükte-i esasiyenin hâtimesi:
Bi’t-tecrübe, madde asıl değil ki vücud ona münhasır kalsın ve tabi olsun. Belki madde, bir mana ile kaimdir. İşte o mana, hayattır, ruhtur.
Hem bilmüşahede madde, mahdum değil ki her şey ona ircâ edilsin. Belki hâdimdir, bir hakikatin tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatin esası da ruhtur.
Bilbedahe madde hâkim değil ki ona müracaat edilsin, kemalât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.
Hem bizzarure madde lüb değil, esas değil, müstekar değil ki işler ve kemalât ona takılsın, ona bina edilsin; belki yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir.
Görülmüyor mu ki gözle görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hal gösteriyor ki maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor.
İşte hiç mümkün müdür ki bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın, zîruh ve zîşuurlarla dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki şu maddiyat ve âlem-i şehadetteki mananın ve ruhun ve hayatın ve hakikatin şu hadsiz tereşşuhatı ve lemaat ve semeratının menabii, yalnız maddeye ve maddenin hareketine ircâ edilip izah edilsin. Hâşâ ve kat’â ve aslâ! Bu hadsiz tereşşuhat ve lemaat gösteriyor ki: Şu âlem-i maddiyat ve şehadet ise âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.
İkinci Esas
Melaikenin vücuduna ve ruhanîlerin sübutuna ve hakikatlerinin vücuduna bir icma-ı manevî ile –tabirde ihtilaflarıyla beraber– bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil, bilerek bilmeyerek ittifak etmişler denilebilir.
Hattâ maddiyatta çok ileri giden hükemanın meşaiyyun kısmı, melaikenin manasını inkâr etmeyerek “Her bir nev’in bir mahiyet-i mücerrede-i ruhaniyeleri vardır.” derler. Melaikeyi öyle tabir ediyorlar.
Eski hükemanın işrakiyyun kısmı dahi melaikenin manasında kabule muztar kalarak, yalnız yanlış olarak “Ukûl-ü Aşere ve Erbabü’l-Enva” diye isim vermişler.
Bütün ehl-i edyan “melekü’l-cibal, melekü’l-bihar, melekü’l-emtar” gibi her nev’e göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhamı ve irşadı ile bulunduğunu kabul ederek o namlarla tesmiye ediyorlar.
Hattâ akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemadat derecesine manen sukut etmiş olan maddiyyun ve tabiiyyun dahi melaikenin manasını inkâr edemeyerek (Hâşiye[1]) “Kuva-yı Sâriye” namıyla bir cihette kabule mecbur olmuşlar.
Ey melaike ve ruhaniyatın kabulünde tereddüt gösteren bîçare adam! Neye istinad ediyorsun? Hangi hakikate güveniyorsun ki bütün ehl-i akıl, bilerek bilmeyerek melaikenin manasının sübutuna ve tahakkukuna ve ruhanîlerin tahakkukları hakkında ittifaklarına karşı geliyorsun, kabul etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’ta ispat edildiği gibi hayat mevcudatın keşşafıdır, belki neticesidir, zübdesidir. Bütün ehl-i akıl, mana-yı melaikenin kabulünde manen müttefiktirler ve şu zeminimiz, bu kadar zîhayat ve zîruhlarla şenlendirilmiştir. Şu halde hiç mümkün olur mu ki şu feza-yı vesîa sekenelerden, şu semavat-ı latîfe mutavattinînden hâlî kalsın?
Hiç hatırına gelmesin ki şu hilkatte cari olan namuslar, kanunlar kâinatın hayattar olmasına kâfi gelir. Çünkü o cereyan eden namuslar, şu hükmeden kanunlar; itibarî emirlerdir, vehmî düsturlardır, ademî sayılır. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melaike denilen ibadullah olmazsa o namuslara, o kanunlara bir vücud taayyün edemez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat-i hariciye olamaz. Halbuki hayat, bir hakikat-i hariciyedir. Vehmî bir emr, hakikat-i hariciyeyi yüklenemez.
Elhasıl, madem ehl-i hikmetle ehl-i din ve ashab-ı akıl ve nakil manen ittifak etmişler ki mevcudat, şu âlem-i şehadete münhasır değildir. Hem madem zahir olan âlem-i şehadet, camid ve teşekkül-ü ervaha nâmuvafık olduğu halde bu kadar zîruhlarla tezyin edilmiş. Elbette, vücud ona münhasır değildir. Belki daha çok tabakat-ı vücud vardır ki âlem-i şehadet onlara nisbeten münakkaş bir perdedir. Hem madem denizin balığa nisbeti gibi ervaha muvafık olan âlem-i gayb ve âlem-i mana, ervahlar ile dolu olmak iktiza eder. Hem madem bütün emirler, mana-yı melaikenin vücuduna şehadet ederler.
Elbette bilâ-şek velâ şüphe, melaike vücudlarının ve ruhanî hakikatlerinin en güzel sureti ve ukûl-ü selime kabul edecek ve istihsan edecek en makul keyfiyeti odur ki Kur’an, şerh ve beyan etmiştir. O Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan der ki: “Melaike, ibad-ı mükerremdir. Emre muhalefet etmezler. Ne emrolunsa onu yaparlar. Melaike, ecsam-ı latîfe-i nuraniyedirler. Muhtelif nevilere münkasımdırlar.”
Evet, nasıl ki beşer bir ümmettir, “kelâm” sıfatından gelen şeriat-ı İlahiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de melaike dahi muazzam bir ümmettir ki onların amele kısmı “irade” sıfatından gelen şeriat-ı tekviniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir-i Hakiki olan kudret-i Fâtıranın ve irade-i Ezeliyenin emirlerine tabi bir nevi ibadullahtırlar ki ecram-ı ulviyenin her biri onların birer mescidi, birer mabedi hükmündedirler.
Üçüncü Esas
Mesele-i melaike ve ruhaniyat, o mesaildendir ki tek bir cüzün vücudu ile bir küllün tahakkuku bilinir. Bir tek şahsın rü’yeti ile umum nev’in vücudu malûm olur. Çünkü kim inkâr ederse külliyen inkâr eder. Bir tekini kabul eden, o nev’in umumunu kabul etmeye mecburdur. Madem öyledir, işte bak: Görmüyor musun ve işitmiyor musun ki bütün ehl-i edyan, bütün asırlarda, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar melaikenin vücuduna ve ruhanîlerin tahakkukuna ittifak etmişler ve insanın taifeleri, birbirinden bahsi ve muhaveresi ve rivayeti gibi melaikelerle muhavere edilmesine ve onların müşahedesine ve onlardan rivayet etmesine icma etmişlerdir.
Acaba hiçbir fert melaikelerden bilbedahe görünmezse hem bilmüşahede bir şahsın veya müteaddid eşhasın vücudu kat’î bilinmezse hem onların bilbedahe, bilmüşahede vücudları hissedilmezse hiç mümkün müdür ki böyle bir icma ve ittifak devam etsin ve böyle müsbet ve vücudî bir emirde ve şuhuda istinad eden bir halde müstemirren ve tevatüren o ittifak devam etsin.
Hem hiç mümkün müdür ki şu itikad-ı umumînin menşei, mebâdi-i zaruriye ve bedihî emirler olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki hakikatsiz bir vehim; bütün inkılabat-ı beşeriyede, bütün akaid-i insaniyede istimrar etsin, beka bulsun. Hem hiç mümkün müdür ki şu ehl-i edyanın, bu icma-ı azîmin senedi; bir hads-i kat’î olmasın, bir yakîn-i şuhudî olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki o hads-i kat’î, o yakîn-i şuhudî, hadsiz emarelerden ve o emareler, hadsiz müşahedat vakıalarından ve o müşahedat vakıaları, şeksiz ve şüphesiz mebâdi-i zaruriyeye istinad etmesin. Öyle ise şu ehl-i edyandaki bu itikadat-ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü manevî kuvvetini ifade eden pek çok kerrat ile melaike müşahedelerinden ve ruhanîlerin rü’yetlerinden hasıl olan mebâdi-i zaruriyedir, esasat-ı kat’iyedir.
Hem hiç mümkün müdür, hiç makul mudur, hiç kabil midir ki hayat-ı içtimaiye-i beşeriye semasının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiya ve evliya, tevatür suretiyle ve icma-ı manevî kuvvetiyle ihbar ettikleri ve şehadet ettikleri melaike ve ruhaniyatın vücudları ve müşahedeleri, bir şüphe kabul etsin, bir şekke medar olsun. Bâhusus onlar şu meselede ehl-i ihtisastırlar. Malûmdur ki iki ehl-i ihtisas, binler başkasına müreccahtırlar. Hem şu meselede ehl-i ispattırlar. Malûmdur ki iki ehl-i ispat, binler ehl-i nefy ve inkâra müreccahtırlar. Ve bilhassa kâinat semasında daim parlayan ve hiçbir vakit gurûb etmeyen âlem-i hakikatin Şemsü’ş-şümus’u olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın ihbaratı ve risalet güneşi olan Zat-ı Ahmediye’nin (asm) şehadatı ve müşahedatı, hiç kabil midir ki bir şüphe kabul etsin.
Madem tek bir ruhaniyatın vücudu, bir zamanda tahakkuk etse şu nev’in umumen tahakkukunu gösteriyor. Ve madem şu nev’in vücudu tahakkuk ediyor. Elbette onların suret-i tahakkukunun en ahseni en makulü en makbulü; şeriatın şerh ettiği gibidir, Kur’an’ın gösterdiği gibidir, Sahib-i Mi’rac’ın gördüğü gibidir.
Dördüncü Esas
Şu kâinatın mevcudatına nazar-ı dikkatle bakılsa görünür ki cüz’iyat gibi külliyatın dahi birer şahs-ı manevîsi vardır ki birer vazife-i külliyesi görünüyor. Onda bir hizmet-i külliye görünüyor.
Mesela bir çiçek, kendince bir nakş-ı sanatı gösterip lisan-ı haliyle esma-i Fâtır’ı zikrettiği gibi küre-i arz bahçesi dahi bir çiçek hükmündedir. Gayet muntazam küllî vazife-i tesbihiyesi vardır. Nasıl ki bir meyve, bir intizam içinde bir ilanatı, tesbihatı ifade ediyor. Öyle de koca bir ağacın heyet-i umumiyesiyle gayet muntazam bir vazife-i fıtriyesi ve ubudiyeti vardır. Nasıl bir ağaç yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimatı ile bir tesbihatı var. Öyle de koca semavat denizi dahi kelimatı hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve ayları ile Fâtır-ı Zülcelal’ine tesbihat yapar ve Sâni’-i Zülcelal’ine hamdeder ve hâkeza…
Mevcudat-ı hariciyenin her biri, sureten camid, şuursuz iken gayet hayatkârane ve şuurdarane vazifeleri ve tesbihatları vardır. Elbette nasıl melaikeler bunların âlem-i melekûtta mümessilidirler, tesbihatlarını ifade ederler; bunlar dahi âlem-i mülk ve âlem-i şehadette o melaikelerin timsalleri, haneleri, mescidleri hükmündedirler.
Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dal’ında beyan edildiği gibi şu saray-ı âlemin Sâni’-i Zülcelal’i, o saray içinde istihdam ettiği dört kısım amelenin birincisi: Melaike ve ruhanîlerdir. Madem nebatat ve cemadat bilmeyerek ve bir bilenin emrinde gayet mühim, ücretsiz hidemattadırlar. Ve hayvanat, bir ücret-i cüz’iye mukabilinde bilmeyerek gayet küllî maksatlara hizmet ediyorlar. Ve insan, müeccel ve muaccel iki ücret mukabilinde o Sâni’-i Zülcelal’in makasıdını bilerek tevfik-i hareket etmek ve her şeyde nefislerine de bir hisse çıkarmak ve sair hademelere nezaret etmek ile istihdam edilmeleri, bilmüşahede görünüyor. Elbette dördüncü kısım, belki en birinci kısım olan hizmetkârlar, ameleler bulunacaktır.
Hem insana benzer ki o Sâni’-i Zülcelal’in makasıd-ı külliyesini bilir bir ubudiyet ile tevfik-i hareket ederler. Hem insanın hilafına olarak hazz-ı nefisten ve cüz’î ücretlerden tecerrüd ederek yalnız Sâni’-i Zülcelal’in nazarı ile emri ile teveccühü ile hesabı ile namı ile ve kurbiyetiyle ihtisas ile ve intisap ile hasıl ettikleri lezzet ve kemal ve zevk ve saadeti kâfi görüp hâlisen muhlisen çalışıyorlar.
Cinslerine göre kâinattaki mevcudatın envaına göre vazife-i ibadetleri tenevvü ediyor. Bir hükûmetin muhtelif dairelerde, muhtelif vazifedarları gibi saltanat-ı rububiyet dairelerinde vezaif-i ubudiyeti ve tesbihatı öyle tenevvü ediyor. Mesela Hazret-i Mikâil, yeryüzü tarlasında ekilen masnuat-ı İlahiyeye Cenab-ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle bir nâzır-ı umumî hükmündedir. Tabir caiz ise umum çiftçi-misal melaikelerin reisidir. Hem Fâtır-ı Zülcelal’in izniyle, emriyle, kuvvetiyle, hikmetiyle umum hayvanatın manevî çobanlarının reisi, büyük bir melek-i müekkeli vardır.
İşte madem şu mevcudat-ı hariciyenin, her birisinin üstünde, birer melek-i müekkel var olmak lâzım gelir. Tâ ki o cismin gösterdiği vezaif-i ubudiyet ve hidemat-ı tesbihiyesini âlem-i melekûtta temsil etsin, dergâh-ı uluhiyete bilerek takdim etsin. Elbette Muhbir-i Sadık’ın rivayet ettiği, melaikeler hakkındaki suretler gayet münasiptir ve makuldür.
Mesela, ferman etmiş ki: “Bazı melaikeler bulunur, kırk başı veya kırk bin başı var. Her başta kırk bin ağzı var, her bir ağızda kırk bin dil ile kırk bin tesbihat yapar.” Şu hakikat-i hadîsiyenin bir manası var, bir de sureti var.
Manası şudur ki: Melaikenin ibadatı hem gayet muntazamdır, mükemmeldir hem gayet küllîdir, geniştir.
Ve şu hakikatin sureti ise şudur ki: Bazı büyük mevcudat-ı cismaniye vardır ki kırk bin baş, kırk bin tarz ile vezaif-i ubudiyeti yapar. Mesela, sema güneşlerle, yıldızlarla tesbihat yapar. Zemin tek bir mahluk iken, yüz bin baş ile her başta yüz binler ağız ile her ağızda yüz binler lisan ile vazife-i ubudiyeti ve tesbihat-ı Rabbaniyeyi yapıyor. İşte küre-i arza müekkel melek dahi âlem-i melekûtta şu manayı göstermek için öyle görülmek lâzımdır.
Hattâ ben, mutavassıt bir badem ağacı gördüm ki: Kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım, kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım, kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle dikkat ettim, her bir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve sanatları gördüm ki her biri Sâni’-i Zülcelal’in ayrı ayrı birer cilve-i esmasını ve birer ismini okutturuyor.
İşte hiç mümkün müdür ki şu badem ağacının Sâni’-i Zülcelal’i ve Hakîm-i Zülcemal’i, bu camid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun manasını bilen, ifade eden, kâinata ilan eden, dergâh-ı İlahiyeye takdim eden, ona münasip ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?
Ey arkadaş! Şuraya kadar beyanatımız, kalbi kabule ihzar etmek ve nefsi teslime mecbur etmek ve aklı iz’ana getirmek için bir mukaddime idi. Eğer o mukaddimeyi bir derece fehmettin ise melaikelerle görüşmek istersen hazır ol. Hem evham-ı seyyieden temizlen. İşte Kur’an âlemi kapıları açıktır. İşte Kur’an cenneti مُفَتَّحَةُ الْاَبْوَابُ dır; gir bak. Melaikeyi o cennet-i Kur’aniye içinde güzel bir surette gör. Her bir âyet-i Tenzil, birer menzildir. İşte şu menzillerden bak:
وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا ۞ فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا ۞ وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا ۞ فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا ۞ فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا ۞
وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ۞ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا ۞ وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا ۞ فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا ۞ فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا ۞
تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ۞ عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَ يَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
Hem dinle: سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ ۞ لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهٖ يَعْمَلُونَ senalarını işit.
Eğer cinnîlerle görüşmek istersen قُلْ اُوحِىَ اِلَىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ surlu sureye gir, onları gör, dinle ne diyorlar? Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki:
اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا ۞ يَهْدٖٓى اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِهٖ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَدًا
*
İkinci Maksat
Kıyamet ve mevt-i dünya ve hayat-ı âhiret hakkındadır.
Şu maksadın dört esası ve bir mukaddime-i temsiliyesi vardır.
Mukaddime
Nasıl ki bir saray veya bir şehir hakkında biri dava etse: “Şu saray veya şehir, tahrip edilip yeniden muhkem bir surette bina ve tamir edilecektir.” Elbette, onun davasına karşı altı sual terettüp eder:
Birincisi: “Niçin tahrip edilecek? Sebep ve muktezî var mıdır?” Eğer “Evet var.” diye ispat etti:
İkincisi şöyle bir sual gelir ki: “Bunu tahrip edip, tamir edecek usta muktedir midir? Yapabilir mi?” Eğer “Evet yapabilir.” diye ispat etti:
Üçüncüsü şöyle bir sual gelir ki: “Tahribi mümkün müdür?”
“Hem sonra tahrip edilecek midir?” Eğer “Evet” diye imkân-ı tahribi hem vukuunu ispat etse iki sual daha ona vârid olur ki:
“Acaba şu acib saray veya şehrin yeniden tamiri mümkün müdür? Mümkün olsa:
Acaba tamir edilecek midir?”
Eğer “Evet” diye bunları da ispat etse o vakit bu meselenin hiçbir cihette hiçbir köşesinde bir delik, bir menfez kalmaz ki şek ve şüphe ve vesvese girebilsin.
İşte şu temsil gibi dünya sarayının, şu kâinat şehrinin tahrip ve tamiri için muktezî var. Fâil ve ustası muktedir. Tahribi mümkün ve vaki olacak. Tamiri mümkün ve vaki olacaktır. İşte şu meseleler, birinci esastan sonra ispat edilecektir.
Birinci Esas
Ruh, kat’iyen bâkidir. Birinci maksattaki melaike ve ruhanîlerin vücudlarına delâlet eden hemen bütün deliller, şu meselemiz olan beka-i ruha dahi delildirler. Bence mesele o kadar kat’îdir ki fazla beyan abes olur. Evet, şu âlem-i berzahta, âlem-i ervahta bulunan ve âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervah-ı bâkiye kafileleri ile bizim mabeynimizdeki mesafe o kadar ince ve kısadır ki bürhan ile göstermeye lüzum kalmaz.
Hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i keşfin ve şuhudun onlarla temas etmeleri, hattâ ehl-i keşfe’l-kuburun onları görmeleri, hattâ bir kısım avamın da onlarla muhabereleri ve umumun da rüya-yı sadıkada onlarla münasebet peyda etmeleri, muzaaf tevatürler suretinde âdeta beşerin ulûm-u mütearifesi hükmüne geçmiştir. Fakat şu zamanda maddiyyun fikri herkesi sersem ettiğinden, en bedihî bir şeyde zihinlere vesvese vermiş.
İşte şöyle vesveseleri izale için; hads-i kalbînin ve iz’an-ı aklînin pek çok menbalarından, bir mukaddime ile dört menbaına işaret edeceğiz.
Mukaddime: Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakikati’nde ispat edildiği gibi ebedî, sermedî, misilsiz bir cemal, elbette âyinedar müştakının ebediyetini ve bekasını ister. Hem kusursuz, ebedî bir kemal-i sanat, mütefekkir dellâlının devamını talep eder. Hem nihayetsiz bir rahmet ve ihsan, muhtaç müteşekkirlerinin devam-ı tena’umlarını iktiza eder.
İşte o âyinedar müştak, o dellâl mütefekkir, o muhtaç müteşekkir; en başta ruh-u insanîdir. Öyle ise ebedü’l-âbâd yolunda; o cemal, o kemal, o rahmete refakat edecek, bâki kalacaktır.
Yine Onuncu Söz’ün Altıncı Hakikati’nde ispat edildiği gibi değil ruh-u beşer, hattâ en basit tabakat-ı mevcudat dahi fena için yaratılmamışlar; bir nevi bekaya mazhardırlar. Hattâ ruhsuz, ehemmiyetsiz bir çiçek dahi vücud-u zahirîden gitse bin vecihle bir nevi bekaya mazhardır. Çünkü sureti, hadsiz hâfızalarda bâki kalır. Kanun-u teşekkülatı, yüzer tohumcuklarında beka bulup devam eder. Madem bir parçacık ruha benzeyen o çiçeğin kanun-u teşekkülü, timsal-i sureti, bir Hafîz-i Hakîm tarafından ibka ediliyor. Dağdağalı inkılablar içinde kemal-i intizam ile zerrecikler gibi tohumlarında muhafaza ediliyor, bâki kalır. Elbette gayet cem’iyetli ve gayet yüksek bir mahiyete mâlik ve haricî vücud giydirilmiş ve zîşuur ve zîhayat ve nurani kanun-u emrî olan ruh-u beşer, ne derece kat’iyetle bekaya mazhar ve ebediyetle merbut ve sermediyetle alâkadar olduğunu anlamazsan, nasıl “Zîşuur bir insanım.” diyebilirsin?
Evet, koca bir ağacın bir derece ruha benzeyen programını ve kanun-u teşekkülatını, bir nokta gibi en küçük çekirdekte dercedip muhafaza eden bir Zat-ı Hakîm-i Zülcelal, bir Zat-ı Hafîz-i Bîzeval hakkında “Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder?” denilir mi?
Birinci Menba: Enfüsîdir. Yani, herkes hayatına ve nefsine dikkat etse bir ruh-u bâkiyi anlar. Evet her bir ruh, kaç sene yaşamış ise o kadar beden değiştirdiği halde, bilbedahe aynen bâki kalmıştır. Öyle ise madem ceset gelip geçicidir. Mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi ruhun bekasına tesir etmez ve mahiyetini de bozmaz. Yalnız müddet-i hayatta tedricî ceset libasını değiştiriyor. Mevtte ise birden soyunur.
Gayet kat’î bir hads ile belki müşahede ile sabittir ki ceset ruh ile kaimdir. Öyle ise ruh, onun ile kaim değildir. Belki ruh, binefsihi kaim ve hâkim olduğundan; ceset istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklaliyetine halel vermez. Belki ceset, ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası değil. Belki ruhun libası bir derece sabit ve letafetçe ruha münasip bir gılaf-ı latîfi ve bir beden-i misalîsi vardır. Öyle ise mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misalîsini giyer.
İkinci Menba: Âfakîdir. Yani, mükerrer müşahedat ve müteaddid vakıat ve kerrat ile münasebattan neş’et eden bir nevi hükm-ü tecrübîdir. Evet, tek bir ruhun ba’de’l-memat bekası anlaşılsa şu ruh nevinin külliyetle bekasını istilzam eder. Zira fenn-i mantıkça kat’îdir ki: Zatî bir hâssa, bir tek fertte görünse bütün efradda dahi o hâssanın vücuduna hükmedilir. Çünkü zatîdir. Zatî olsa, her fertte bulunur.
Halbuki değil bir fert, belki o kadar hadsiz, o kadar hesaba, hasra gelmez müşahedata istinad eden âsâr ve beka-i ervaha delâlet eden emarat, o derece kat’îdir ki bize nasıl Yeni Dünya, yani Amerika var ve orada insanlar bulunur; o insanların vücudlarına hiç vehim hatıra gelmez. Öyle de şüphe kabul etmez ki şimdi âlem-i melekût ve ervahta; ölmüş, vefat etmiş insanların ervahı pek çok kesretle vardır ve bizimle münasebettardırlar. Manevî hedâyâmız onlara gidiyor, onların nurani feyizleri de bizlere geliyor.
Hem hads-i kat’î ile vicdanen hissedilebilir ki insan öldükten sonra esaslı bir ciheti bâkidir. O esas ise ruhtur. Ruh ise tahrip ve inhilale maruz değil. Çünkü basittir, vahdeti var. Tahrip ve inhilal ve bozulmak ise kesret ve terkip edilmiş şeylerin şe’nidir. Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi hayat, kesrette bir tarz-ı vahdeti temin eder, bir nevi bekaya sebebiyet verir.
Demek vahdet ve beka, ruhta esastır ki ondan kesrete sirayet eder. Ruhun fenası, ya tahrip ve inhilal iledir. O tahrip ve inhilal ise vahdet yol vermez ki girsin, besatet bırakmaz ki bozsun. Veyahut idam iledir. İdam ise Cevvad-ı Mutlak’ın hadsiz merhameti müsaade etmez ve nihayetsiz cûdu bırakmaz ki verdiği nimet-i vücudu o nimet-i vücuda pek müştak ve lâyık olan ruh-u insanîden geri alsın.
Üçüncü Menba: Ruh; zîhayat, zîşuur, nurani, vücud-u haricî giydirilmiş, câmi’, hakikattar, külliyet kesbetmeye müstaid bir kanun-u emrîdir. Halbuki en zayıf olan kavanin-i emriye, sebat ve bekaya mazhardırlar. Çünkü dikkat edilse maruz-u tagayyür olan bütün nevilerde birer hakikat-i sabite vardır ki bütün tagayyürat ve inkılabat ve etvar-ı hayat içinde yuvarlanarak suretler değiştirip, ölmeyerek, yaşayarak bâki kalıyor.
İşte her bir şahs-ı insanî, mahiyetinin câmiiyetiyle ve küllî şuuruyla ve umumî tasavvuratıyla bir şahıs iken bir nevi hükmüne geçmiştir. Bir nev’e gelen ve cari olan kanun, o şahs-ı insanîde dahi caridir.
Madem Fâtır-ı Zülcelal, insanı câmi’ bir âyine ve küllî bir ubudiyetle ve ulvi bir mahiyetle yaratmıştır. Her fertteki hakikat-i ruhiye, yüz binler suret değiştirse izn-i Rabbanî ile ölmeyecek, yaşayarak geldiği gibi gidecek. Öyle ise o şahs-ı insanînin hakikat-i zîşuuru ve unsur-u zîhayatı olan ruhu dahi Allah’ın emriyle, izniyle ve ibkasıyla daima bâkidir.
Dördüncü Menba: Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibarıyla ruha bir derece muvafık fakat yalnız vücud-u hissî olmayan nevilerde hükümran olan kavanine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki eğer o kanun-u emrî, vücud-u haricî giyse idi o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun daima bâkidir. Daima müstemir, sabittir. Hiçbir tagayyürat ve inkılabat, o kanunların vahdetine tesir etmez, bozmaz. Mesela, bir incir ağacı ölse, dağılsa onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülatı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek bâki kalır.
İşte madem en âdi ve zayıf emrî kanunlar dahi böyle beka ile devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insanî, değil yalnız beka ile belki ebedü’l-âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünkü ruh dahi Kur’an’ın nassı ile قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zîşuur ve bir namus-u zîhayattır ki kudret-i ezeliye, ona vücud-u haricî giydirmiş.
Demek, nasıl ki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin, daima veya ağleben bâki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekaya mazhar olmak daha ziyade kat’îdir, lâyıktır. Çünkü zîvücuddur, hakikat-i hariciye sahibidir. Hem onlardan daha kavîdir, daha ulvidir. Çünkü zîşuurdur. Hem onlardan daha daimîdir, daha kıymettardır. Çünkü zîhayattır.
İkinci Esas
Saadet-i ebediyeye muktezî vardır. Ve o saadeti verecek Fâil-i Zülcelal de muktedirdir. Hem harab-ı âlem, mevt-i dünya mümkündür. Hem vaki olacaktır. Yeniden ihya-yı âlem ve haşir, mümkündür. Hem vaki olacaktır. İşte bu altı meseleyi, birer birer aklı ikna edecek muhtasar bir tarzda beyan edeceğiz. Zaten Onuncu Söz’de kalbi, iman-ı kâmil derecesine çıkaracak derecede bürhanlar zikredilmiştir. Şurada ise yalnız aklı ikna edecek, susturacak, Eski Said’in Nokta Risalesi’ndeki beyanatı tarzında bahsedeceğiz.
Evet, saadet-i ebediyeye muktezî mevcuddur. O muktezînin vücuduna delâlet eden bürhan-ı kat’î on menba ve medardan süzülen bir hadstir.
Birinci Medar: Dikkat edilse şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel, bir intizam-ı kasdî vardır. Her cihette reşehat-ı ihtiyar ve lemaat-ı kasd görünür. Hattâ her şeyde bir nur-u kasd, her şe’nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem’a-i ihtiyar, her terkipte bir şule-i hikmet, semeratının şehadetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saadet-i ebediye olmazsa şu esaslı nizam, bir suret-i zaîfe-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan maneviyat ve revabıt ve niseb, heba olup gider. Demek nizamı nizam eden, saadet-i ebediyedir. Öyle ise nizam-ı âlem, saadet-i ebediyeye işaret ediyor.
İkinci Medar: Hilkat-i kâinatta bir hikmet-i tamme görünüyor. Evet, inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlahiye, kâinatın umumunda gösterdiği maslahatların riayeti ve hikmetlerin iltizamı lisanı ile saadet-i ebediyeyi ilan eder.
Çünkü saadet-i ebediye olmazsa şu kâinatta bilbedahe sabit olan hikmetleri, faydaları, mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir. Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati, bu hakikati güneş gibi gösterdiğinden, ona iktifaen burada ihtisar ederiz.
Üçüncü Medar: Akıl ve hikmet ve istikra ve tecrübenin şehadetleri ile sabit olan hilkat-i mevcudattaki adem-i abesiyet ve adem-i israf, saadet-i ebediyeye işaret eder. Fıtratta israf ve hilkatte abesiyet olmadığına delil, Sâni’-i Zülcelal’in her şeyin hilkatinde en kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafif sureti ve en güzel keyfiyeti ihtiyar ve intihab etmesidir ve bazen bir şeyi, yüz vazife ile tavzif etmesidir ve bir ince şeye bin meyve ve gayeleri takmasıdır.
Madem israf yok ve abesiyet olmaz, elbette saadet-i ebediye olacaktır. Çünkü dönmemek üzere adem, her şeyi abes eder, her şey israf olur. Umum fıtratta, ezcümle insanda, fenn-i menafiü’l-aza şehadetiyle sabit olan adem-i israf gösteriyor ki insanda olan hadsiz istidadat-ı maneviye ve nihayetsiz âmâl ve efkâr ve müyulat dahi israf edilmeyecektir.
Öyle ise insandaki o esaslı meyl-i tekemmül, bir kemalin vücudunu gösterir ve o meyl-i saadet, saadet-i ebediyeye namzet olduğunu kat’î olarak ilan eder. Öyle olmazsa insanın mahiyet-i hakikiyesini teşkil eden o esaslı maneviyat, o ulvi âmâl, hikmetli mevcudatın hilafına olarak israf ve abes olur, kurur, hebaen gider. Şu hakikat, Onuncu Söz’ün On Birinci Hakikati’nde ispat edildiğinden kısa kesiyoruz.
Dördüncü Medar: Pek çok nevilerde, hattâ gece ve gündüzde, kış ve baharda ve cevv-i havada hattâ insanın şahıslarında, müddet-i hayatında değiştirdiği bedenler ve mevte benzeyen uyku ile haşir ve neşre benzer birer nevi kıyamet, bir kıyamet-i kübranın tahakkukunu ihsas ediyor, remzen haber veriyorlar.
Evet mesela, haftalık bizim saatimizin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan çarklarına benzeyen; Allah’ın dünya denilen büyük saatindeki yevm, sene, ömr-ü beşer, deveran-ı dünya, birbirine mukaddime olarak birbirinden haber veriyor, döner işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi mevtten sonra subh-u kıyamet, o destgâhtan, o saat-i uzmadan çıkacağını remzen haber veriyorlar.
Bir şahsın müddet-i ömründe başına gelmiş birçok kıyamet çeşitleri vardır. Her gece bir nevi ölmekle, her sabah bir nevi dirilmekle emarat-ı haşriye gördüğü gibi beş altı senede bi’l-ittifak bütün zerratını değiştirerek, hattâ bir senede iki defa tedricî bir kıyamet ve haşir taklidini görmüş. Hem hayvan ve nebat nevilerinde üç yüz binden ziyade haşir ve neşir ve kıyamet-i neviyeyi her baharda müşahede ediyor.
İşte bu kadar emarat ve işarat-ı haşriye ve bu kadar alâmat ve rumuzat-ı neşriye elbette kıyamet-i kübranın tereşşuhatı hükmünde, o haşre işaret ediyorlar. Bir Sâni’-i Hakîm tarafından nevilerde böyle kıyamet-i neviyeyi yani bütün nebatat köklerini ve bir kısım hayvanları aynen baharda ihya etmek ve yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri gibi sair bir kısım şeyleri aynıyla değil, misliyle iade ederek bir nevi haşir ve neşir yapmak; her bir şahs-ı insanîde kıyamet-i umumiye içinde bir kıyamet-i şahsiyeye delil olabilir.
Çünkü insanın bir tek şahsı, başkasının bir nev’i hükmündedir. Zira fikir nuru, insanın âmâline ve efkârına öyle bir genişlik vermiş ki mazi ve müstakbeli ihata eder. Dünyayı dahi yutsa tok olmaz. Sair nevilerde fertlerin mahiyeti cüz’iyedir, kıymeti şahsiyedir, nazarı mahduddur, kemali mahsurdur, lezzeti ve elemi ânidir. Beşerin ise mahiyeti ulviyedir, kıymeti gâliyedir, nazarı âmmdır, kemali hadsizdir, manevî lezzeti ve elemi kısmen daimîdir.
Öyle ise bilmüşahede sair nevilerde tekerrür eden bir çeşit kıyametler ve haşirler; şu kıyamet-i kübra-yı umumiyede, her şahs-ı insanî aynıyla iade edilerek haşredilmesine remzeder, haber verir. Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikati’nde iki kere iki dört eder derecesinde kat’iyet ile ispat edildiğinden burada ihtisar ederiz.
Beşinci Medar: Beşerin cevher-i ruhunda derc edilmiş gayr-ı mahdud istidadat ve o istidadatta mündemic olan gayr-ı mahsur kabiliyetler ve o kabiliyetlerden neş’et eden hadsiz meyiller ve o hadsiz meyillerden hasıl olan nihayetsiz emeller ve o nihayetsiz emellerden tevellüd eden gayr-ı mütenahî efkâr ve tasavvurat-ı insaniye, şu âlem-i şehadetin arkasında bulunan saadet-i ebediyeye elini uzatmış, ona gözünü dikmiş, o tarafa müteveccih olmuş olduğunu ehl-i tahkik görüyor.
İşte hiç yalan söylemeyen fıtrat ve fıtrattaki şu kat’î ve şedit ve sarsılmaz meyl-i saadet-i ebediye, saadet-i ebediyenin tahakkukuna dair vicdana bir hads-i kat’î veriyor. Onuncu Söz’ün On Birinci Hakikati, bu hakikati gündüz gibi gösterdiğinden kısa kesiyoruz.
Altıncı Medar: “Rahmanu’r-Rahîm” olan şu mevcudatın Sâni’-i Zülcemal’inin rahmeti, saadet-i ebediyeyi gösteriyor. Evet, nimeti nimet eden, nimeti nıkmetlikten halâs eden ve mevcudatı, firak-ı ebedîden hasıl olan vaveylâlardan kurtaran saadet-i ebediyeyi; o rahmetin şe’nindendir ki beşerden esirgemesin. Çünkü bütün nimetlerin re’si, reisi, gayesi, neticesi olan saadet-i ebediye verilmezse, dünya öldükten sonra âhiret suretinde dirilmezse bütün nimetler nıkmetlere tahavvül ederler. O tahavvül ise bilbedahe ve bizzarure ve umum kâinatın şehadetiyle muhakkak ve meşhud olan rahmet-i İlahiyenin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir. Halbuki rahmet, güneşten daha parlak bir hakikat-i sabitedir.
Bak, rahmetin cilvelerinden ve latîf âsârından olan aşk ve şefkat ve akıl nimetlerine dikkat et. Eğer firak-ı ebedî ve hicran-ı lâyezalîye, hayat-ı insaniye incirar edeceğini farz etsen görürsün ki o latîf muhabbet, en büyük bir musibet olur. O leziz şefkat, en büyük bir illet olur. O nurani akıl, en büyük bir bela olur. Demek rahmet, (çünkü rahmettir) hicran-ı ebedîyi, muhabbet-i hakikiyeye karşı çıkaramaz. Onuncu Söz’ün İkinci Hakikati, bu hakikati gayet güzel bir surette gösterdiğinden burada ihtisar edildi.
Yedinci Medar: Şu kâinatta görünen ve bilinen bütün letaif, bütün mehasin, bütün kemalât, bütün incizabat, bütün iştiyakat, bütün terahhumat; birer manadır, birer mazmundur, birer kelime-i maneviyedir ki şu kâinatın Sâni’-i Zülcelal’inin lütuf ve merhametinin tecelliyatını, ihsan ve kereminin cilvelerini bizzarure, bilbedahe kalbe gösterir, aklın gözüne sokuyor.
Madem şu âlemde bir hakikat vardır. Bilbedahe hakiki rahmet vardır. Madem hakiki rahmet vardır, saadet-i ebediye olacaktır. Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakikati, İkinci Hakikati ile beraber şu hakikati gündüz gibi aydınlatmıştır.
Sekizinci Medar: İnsanın fıtrat-ı zîşuuru olan vicdanı, saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse “Ebed! Ebed!” sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahluktur.
Demek, bu vicdanî olan incizab ve cezbe, bir gaye-i hakikiyenin ve bir hakikat-i cazibedarın yalnız cezbi ile olabilir. Onuncu Söz’ün On Birinci Hakikatinin hâtimesi bu hakikati göstermiştir.
Dokuzuncu Medar: Sadık, masduk, musaddak olan Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın ihbarıdır. Evet, o zatın (asm) sözleri, saadet-i ebediyenin kapılarını açmıştır ve onun (asm) kelâmları saadet-i ebediyeye karşı birer penceredir.
Zaten bütün enbiyanın (aleyhimüsselâm) icmaını ve bütün evliyanın tevatürünü elinde tutmuş, bütün kuvvetiyle bütün davaları; tevhid-i İlahîden sonra şu haşir ve saadet noktasında temerküz ediyor. Acaba, şu kuvveti sarsacak bir şey var mıdır? Onuncu Söz’ün On İkinci Hakikati, şu hakikati pek zahir bir surette göstermiştir.
Onuncu Medar: On üç asırda yedi vecihle i’cazını muhafaza eden ve Yirmi Beşinci Söz’de ispat edildiği üzere kırk adet enva-ı i’cazıyla mu’cize olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın ihbarat-ı kat’iyesidir.
Evet, o Kur’an’ın nefs-i ihbarı, haşr-i cismanînin keşşafıdır ve şu tılsım-ı muğlak-ı âlemin ve şu remz-i hikmet-i kâinatın miftahıdır. Hem o Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın tazammun ettiği ve mükerreren tefekküre emredip nazara vaz’eylediği berahin-i akliye-i kat’iye binlerdir.
Ezcümle: Bir kıyas-ı temsilîyi tazammun eden وَ قَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve قُلْ يُحْيٖيهَا الَّذٖٓى اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ ve bir delil-i adalete işaret eden وَ مَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖيدِ gibi pek çok âyât ile haşr-i cismanîdeki saadet-i ebediyeyi gösterecek pek çok dürbünleri, nazar-ı beşerin dikkatine vaz’etmiştir. Kur’an’ın sair âyetler ile izah ettiği şu وَ قَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve قُلْ يُحْيٖيهَا الَّذٖٓى اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ deki kıyas-ı temsilînin hülâsasını Nokta Risalesi’nde şöyle beyan etmişiz ki:
Vücud-u insan, tavırdan tavıra geçtikçe acib ve muntazam inkılablar geçiriyor. Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan azm ve lahme, azm ve lahmden halk-ı cedide yani insan suretine inkılabı, gayet dakik düsturlara tabidir. O tavırların her birisinin öyle kavanin-i mahsusa ve öyle nizamat-ı muayyene ve öyle harekât-ı muttarideleri vardır ki cam gibi altında bir kasd, bir irade, bir ihtiyar, bir hikmetin cilvelerini gösterir.
İşte şu tarzda o vücudu yapan Sâni’-i Hakîm, her sene bir libas gibi o vücudu değiştirir. O vücudun değiştirilmesi ve bekası için inhilal eden eczaların yerini dolduracak, çalışacak yeni zerrelerin gelmesi için bir terkibe muhtaçtır. İşte o beden hüceyreleri, muntazam bir kanun-u İlahî ile yıkıldığından yine muntazam bir kanun-u Rabbanî ile tamir etmek için rızık namıyla bir madde-i latîfeyi ister ki o beden uzuvlarının ayrı ayrı hâcetleri nisbetinde Rezzak-ı Hakiki, bir kanun-u mahsus ile taksim ve tevzi ediyor.
Şimdi o Rezzak-ı Hakîm’in gönderdiği o madde-i latîfenin etvarına bak, göreceksin ki o maddenin zerratı bir kafile gibi küre-i havada, toprakta, suda dağılmış iken birden hareket emrini almışlar gibi bir hareket-i kasdîyi işmam eden bir keyfiyet ile toplanıyorlar. Güya onlardan her bir zerre, bir vazife ile bir muayyen mekâna gitmek için memurdur gibi gayet muntazam toplanıyorlar.
Hem gidişatından görünüyor ki bir Fâil-i Muhtar’ın bir kanun-u mahsusu ile sevk edilip, cemadat âleminden mevalide, yani zîhayat âlemine girerler. Sonra nizamat-ı muayyene ve harekât-ı muttaride ile ve desatir-i mahsusa ile rızık olarak bir bedene girip; o beden içinde dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılabat-ı acibeyi geçirdikten sonra ve dört süzgeçten süzüldükten sonra bedenin aktarına yayılarak bütün muhtaç olan azaların muhtelif, ayrı ayrı derece-i ihtiyaçlarına göre Rezzak-ı Hakiki’nin inayetiyle ve muntazam kanunları ile inkısam ederler.
İşte o zerrattan hangi zerreye bir nazar-ı hikmetle baksan göreceksin ki basîrane, muntazamane, semîane, alîmane sevk olunan o zerreye, kör ittifak, kanunsuz tesadüf, sağır tabiat, şuursuz esbab, hiç ona karışamaz. Çünkü her birisi unsur-u muhitten tut, tâ beden hüceyresine kadar hangi tavra girmiş ise o tavrın kavanin-i muayyenesi ile güya ihtiyaren amel ediyor, muntazaman giriyor. Hangi tabakaya sefer etmiş ise öyle muntazam adım atıyor ki bilbedahe bir Sâik-i Hakîm’in emriyle gidiyor gibi görünüyor.
İşte böyle muntazam tavırdan tavıra, tabakadan tabakaya gitgide hedef ve maksadından ayrılmayarak tâ makam-ı lâyıkına, mesela, Tevfik’in göz bebeğine emr-i Rabbanî ile girer, oturur, çalışır.
İşte bu halde, yani erzaktaki tecelli-i rububiyet gösteriyor ki iptida o zerreler muayyen idiler, muvazzaf idiler, o makamlar için namzet idiler. Güya her birisinin alnında ve cephesinde “Filan hüceyrenin rızkı olacak.” yazılı gibi bir intizamın vücudu, her adamın alnında kalem-i kader ile rızkı yazılı olduğuna ve rızkı üstünde isminin yazılı olmasına işaret eder.
Acaba mümkün müdür ki bu derece nihayetsiz bir kudret ve muhit bir hikmet ile rububiyet eden ve zerrattan tâ seyyarata kadar bütün mevcudatı kabza-i tasarrufunda tutmuş ve intizam ve mizan dairesinde döndüren Sâni’-i Zülcelal “neş’e-i uhra”yı yapmasın veya yapamasın!
İşte çok âyât-ı Kur’aniye, şu hikmetli “neş’e-i ûlâ”yı nazar-ı beşere vaz’ediyor. Haşir ve kıyametteki “neş’e-i uhra”yı ona temsil ederek istib’adı izale eder. Der: قُلْ يُحْيٖيهَا الَّذٖٓى اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ Yani “Sizi hiçten bu derece hikmetli bir surette kim inşa etmiş ise odur ki sizi âhirette diriltecektir.”
Hem der ki: وَهُوَ الَّذٖى يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعٖيدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ Yani “Sizin haşirde iadeniz, dirilmeniz, dünyadaki hilkatinizden daha kolay, daha rahattır.” Nasıl ki bir taburun askerleri, istirahat için dağılsa, sonra bir boru ile çağrılsa kolay bir surette tabur bayrağı altında toplanmaları; yeniden bir tabur teşkil etmekten çok kolay ve çok rahattır. Öyle de bir bedende birbiriyle imtizaç ile ünsiyet ve münasebet peyda eden zerrat-ı esasiye, Hazret-i İsrafil aleyhisselâmın Sûr’u ile Hâlık-ı Zülcelal’in emrine “Lebbeyk!” demeleri ve toplanmaları; aklen birinci icaddan daha kolay, daha mümkündür.
Hem bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadîste “Acbü’z-zeneb” tabir edilen ecza-i esasiye ve zerrat-ı asliye, ikinci neş’e için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni’-i Hakîm, beden-i insanîyi onların üstünde bina eder.
Üçüncü âyet olan وَ مَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖيدِ gibi âyetlerin işaret ettikleri kıyas-ı adlînin hülâsası şudur ki:
Âlemde çok görüyoruz ki: Zalim, fâcir, gaddar insanlar gayet refah ve rahatla ve mazlum ve mütedeyyin adamlar gayet zahmet ve zillet ile ömür geçiriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini müsavi kılar. Eğer şu müsavat nihayetsiz ise bir nihayeti yoksa zulüm görünür. Halbuki zulümden tenezzühü, kâinatın şehadetiyle sabit olan adalet ve hikmet-i İlahiye, bu zulmü hiçbir cihetle kabul etmediğinden bilbedahe bir mecma-ı âheri iktiza ederler ki birinci, cezasını; ikinci, mükâfatını görsün. Tâ şu intizamsız, perişan beşer, istidadına münasip tecziye ve mükâfat görüp adalet-i mahzaya medar ve hikmet-i Rabbaniyeye mazhar ve hikmetli mevcudat-ı âlemin bir büyük kardeşi olabilsin.
Evet şu dâr-ı dünya, beşerin ruhunda mündemic olan hadsiz istidatların sümbüllenmesine müsait değildir. Demek, başka âleme gönderilecektir. Evet, insanın cevheri büyüktür. Öyle ise ebede namzettir. Mahiyeti âliyedir, öyle ise cinayeti dahi azîmdir. Sair mevcudata benzemez. İntizamı da mühimdir. İntizamsız olamaz, mühmel kalamaz, abes edilmez, fena-yı mutlak ile mahkûm olamaz, adem-i sırfa kaçamaz. Ona cehennem ağzını açmış, bekliyor. Cennet ise âğuş-u nazdaranesini açmış, gözlüyor. Onuncu Söz’ün Üçüncü Hakikati bu ikinci misalimizi gayet güzel gösterdiğinden burada kısa kesiyoruz.
İşte misal için şu iki âyet-i kerîme gibi pek çok berahin-i latîfe-i akliyeyi tazammun eden sair âyetleri dahi kıyas eyle, tetebbu et. İşte menabi-i aşere ve on medar; bir hads-i kat’î, bir bürhan-ı kātı’ı intac ediyorlar ve o pek esaslı hads ve o pek kuvvetli bürhan, haşir ve kıyamete dâî ve muktezînin vücuduna kat’iyen delâlet ettikleri gibi; Sâni’-i Zülcelal’in dahi –Onuncu Söz’de kat’iyen ispat edildiği üzere– Hakîm, Rahîm, Hafîz, Âdil gibi ekser esma-i hüsnası, haşir ve kıyametin gelmesini ve saadet-i ebediyenin vücudunu iktiza ederler ve saadet-i ebediyenin tahakkukuna kat’î delâlet ederler.
Demek, haşir ve kıyamete muktezî o derece kuvvetlidir ki hiçbir şek ve şüpheye medar olamaz.
Üçüncü Esas
Fâil, muktedirdir. Evet, nasıl haşrin muktezîsi, şüphesiz mevcuddur. Haşri yapacak zat da nihayet derecede muktedirdir. Onun kudretinde noksan yoktur. En büyük ve en küçük şeyler, ona nisbeten birdirler. Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar kolaydır. Evet, bir Kadîr ki şu âlem; bütün güneşleri, yıldızları, avâlimi, zerratı, cevahiri nihayetsiz lisanlarla onun azametine ve kudretine şehadet eder. Hiçbir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki haşr-i cismanîyi o kudretten istib’ad etsin.
Evet, bilmüşahede bir Kadîr-i Zülcelal şu âlem içinde, her asırda birer yeni ve muntazam dünyayı halk eden, hattâ her senede birer yeni seyyar, muntazam kâinatı icad eden, hattâ her günde birer yeni muntazam âlem yapan; daima şu semavat ve arz yüzünde ve birbiri arkasında geçici dünyaları, kâinatları kemal-i hikmet ile halk eden, değiştiren ve asırlar ve seneler, belki günler adedince muntazam âlemleri zaman ipine asan ve onunla azamet-i kudretini gösteren ve yüz bin çeşit haşrin nakışlarıyla tezyin ettiği koca bahar çiçeğini küre-i arzın başına bir tek çiçek gibi takan ve onunla kemal-i hikmetini, cemal-i sanatını izhar eden bir zat, “Nasıl kıyameti getirecek, nasıl bu dünyayı âhiretle değiştirecek?” denilir mi?
Şu Kadîr’in kemal-i kudretini ve hiçbir şey ona ağır gelmediğini ve en büyük şey en küçük şey gibi onun kudretine ağır gelmediğini ve hadsiz efrad, bir tek fert gibi o kudrete kolay geldiğini, şu âyet-i kerîme ilan ediyor: مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ Şu âyetin hakikatini Onuncu Söz’ün Hâtimesi’nde icmalen ve Nokta Risalesi’nde ve Yirminci Mektup’ta izahen beyan etmişiz. Şu makam münasebetiyle üç mesele suretinde bir parça izah ederiz:
İşte kudret-i İlahiye zatiyedir. Öyle ise acz tahallül edemez.
Hem melekûtiyet-i eşyaya taalluk eder. Öyle ise mevani tedahül edemez.
Hem nisbeti kanunîdir. Öyle ise cüz, külle müsavi gelir ve cüz’î, küllî hükmüne geçer.
İşte şu üç meseleyi ispat edeceğiz.
Birinci Mesele: Kudret-i ezeliye, Zat-ı Akdes-i İlahiye’nin lâzıme-i zaruriye-i zatiyesidir. Yani, bizzarure zatın lâzımesidir. Hiçbir cihet-i infikâki olamaz. Öyle ise kudretin zıddı olan acz, o kudreti istilzam eden zata bilbedahe ârız olamaz. Çünkü o halde cem’-i zıddeyn lâzım gelir. Madem acz, zata ârız olamaz; bilbedahe o zatın lâzımı olan kudrete tahallül edemez. Madem acz, kudretin içine giremez; bilbedahe o kudret-i zatiyede meratib olamaz. Çünkü her şeyin vücud meratibi, o şeyin zıtlarının tedahülü iledir. Mesela, hararetteki meratib, bürudetin tahallülü iledir; hüsündeki derecat, kubhun tedahülü iledir ve hâkeza kıyas et…
Fakat mümkinatta, hakiki ve tabiî lüzum-u zatî olmadığından mümkinatta zıtlar birbirine girebilmiş. Mertebeler tevellüd ederek ihtilafat ile tagayyürat-ı âlem neş’et etmiştir. Mademki kudret-i ezeliyede meratib olamaz. Öyle ise makdûrat dahi bizzarure kudrete nisbeti bir olur. En büyük en küçüğe müsavi ve zerreler, yıldızlara emsal olur. Bütün haşr-i beşer, bir tek nefsin ihyası gibi bir baharın icadı, bir tek çiçeğin sun’u gibi o kudrete kolay gelir. Eğer esbaba isnad edilse o vakit bir tek çiçek, bir bahar kadar ağır olur.
Şu Söz’ün İkinci Makamı’nın Dördüncü “Allahu ekber” mertebesinin âhir fıkrasının hâşiyesinde hem Yirmi İkinci Söz’de hem Yirminci Mektup’ta ve zeylinde ispat edilmiş ki: Hilkat-i eşya Vâhid-i Ehad’e verilse bütün eşya, bir şey gibi kolay olur. Eğer esbaba verilse bir şey, bütün eşya kadar külfetli, ağır olur.
İkinci Mesele ki kudret, melekûtiyet-i eşyaya taalluk eder. Evet, kâinatın âyine gibi iki yüzü var. Biri, mülk ciheti ki âyinenin renkli yüzüne benzer. Diğeri, melekûtiyet ciheti ki âyinenin parlak yüzüne benzer.
Mülk ciheti ise zıtların cevelangâhıdır. Güzel çirkin, hayır şer, küçük büyük, ağır kolay gibi emirlerin mahall-i vürûdudur. İşte şunun içindir ki Sâni’-i Zülcelal esbab-ı zahiriyeyi, tasarrufat-ı kudretine perde etmiştir. Tâ dest-i kudret, zahir akla göre hasis ve nâ-lâyık emirlerle bizzat mübaşereti görünmesin. Çünkü azamet ve izzet, öyle ister. Fakat o vesait ve esbaba hakiki tesir vermemiştir. Çünkü vahdet-i ehadiyet öyle ister.
Melekûtiyet ciheti ise her şeyde parlaktır, temizdir. Teşahhusatın renkleri, muzahrefatları, ona karışmaz. O cihet, vasıtasız kendi Hâlık’ına müteveccihtir. Onda terettüb-ü esbab, teselsül-ü ilel yoktur. Ona illiyet, ma’luliyet giremez. Eğri büğrüsü yoktur. Maniler müdahale edemezler. Zerre, şemse kardeş olur.
Elhasıl: O kudret hem basittir hem nâmütenahîdir hem zatîdir. Mahall-i taalluk-u kudret ise hem vasıtasız hem lekesiz hem isyansızdır. Öyle ise o kudretin dairesinde büyük küçüğe karşı tekebbürü yok. Cemaat ferde karşı rüçhanı olamaz. Küll cüze nisbeten, kudrete karşı fazla nazlanamaz.
Üçüncü Mesele ki kudretin nisbeti kanunîdir. Yani çoğa aza, büyüğe küçüğe bir bakar. Şu mesele-i gamızayı birkaç temsil ile zihne takrib edeceğiz.
İşte kâinatta “şeffafiyet” “mukabele” “muvazene” “intizam” “tecerrüd” “itaat” birer emirdir ki çoğu aza, büyüğü küçüğe müsavi kılar.
Birinci Temsil: “Şeffafiyet” sırrını gösterir. Mesela, şemsin feyz-i tecellisi olan timsali ve aksi, denizin yüzünde ve denizin her bir katresinde aynı hüviyeti gösterir. Eğer küre-i arz, perdesiz güneşe karşı muhtelif cam parçalarından mürekkeb olsa; şemsin aksi, her bir parçada ve bütün zemin yüzünde müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz bir olur. Eğer faraza şems, fâil-i muhtar olsa idi ve feyz-i ziyasını, timsal-i aksini iradesiyle verse idi bütün zemin yüzüne verdiği feyzi, bir zerreye verdiği feyizden daha ağır olamazdı.
İkinci Temsil: “Mukabele” sırrıdır. Mesela, zîhayat fertlerden (yani insanlardan) terekküp eden bir daire-i azîmenin nokta-i merkeziyesindeki ferdin elinde bir mum ve daire-i muhitteki fertlerin ellerinde de birer âyine farz edilse; nokta-i merkeziyenin muhit âyinelerine verdiği feyiz ve cilve-i akis, müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz, nisbeti birdir.
Üçüncü Temsil: “Muvazene” sırrıdır. Mesela, hakiki ve hassas ve çok büyük bir mizan bulunsa; iki gözünde iki güneş veya iki yıldız veya iki dağ veya iki yumurta veya iki zerre herhangisi bulunursa bulunsun, sarf olunacak aynı kuvvet ile o hassas azîm terazinin bir gözü göğe, biri zemine inebilir.
Dördüncü Temsil: “İntizam” sırrıdır. Mesela, en azîm bir gemi, en küçük bir oyuncak gibi çevrilebilir.
Beşinci Temsil: “Tecerrüd” sırrıdır. Mesela, teşahhusattan mücerred bir mahiyet, bütün cüz’iyatına en küçüğünden en büyüğüne tenakus etmeden, tecezzi etmeden bir bakar, girer. Teşahhusat-ı zahiriye cihetindeki hususiyetler, müdahale edip şaşırtmaz. O mahiyet-i mücerredenin nazarını tağyir etmez. Mesela, iğne gibi bir balık, balina balığı gibi o mahiyet-i mücerredeye mâliktir. Bir mikrop, bir gergedan gibi mahiyet-i hayvaniyeyi taşıyor.
Altıncı Temsil: “İtaat” sırrını gösterir. Mesela, bir kumandan “Arş!” emri ile bir neferi tahrik ettiği gibi aynı emir ile bir orduyu tahrik eder.
Şu temsil-i itaat sırrının hakikati şudur ki: Kâinatta, bi’t-tecrübe her şeyin bir nokta-i kemali vardır. O şeyin, o noktaya bir meyli vardır. Muzaaf meyil, ihtiyaç olur. Muzaaf ihtiyaç, iştiyak olur. Muzaaf iştiyak, incizab olur. Ve incizab, iştiyak, ihtiyaç, meyil; Cenab-ı Hakk’ın evamir-i tekviniyesinin, mahiyet-i eşya tarafından birer habbe ve nüve-i imtisalidirler. Mümkinat mahiyetlerinin mutlak kemali, mutlak vücuddur. Hususi kemali, istidatlarını kuvveden fiile çıkaran ona mahsus bir vücuddur.
İşte bütün kâinatın “Kün” emrine itaati, bir tek nefer hükmünde olan bir zerrenin itaati gibidir. İrade-i ezeliyeden gelen “Kün” emr-i ezelîsine mümkinatın itaati ve imtisalinde, yine iradenin tecellisi olan meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab; birden, beraber mündemicdir. Latîf su, nazik bir meyille incimad emrini aldığı vakit demiri parçalaması, itaat sırrının kuvvetini gösterir.
Şu altı temsil hem nâkıs hem mütenahî hem zayıf hem tesir-i hakikisi yok olan mümkinat kuvvetinde ve fiilinde bilmüşahede görünse, elbette hem gayr-ı mütenahî hem ezelî hem ebedî hem bütün kâinatı adem-i sırftan icad eden ve bütün ukûlü hayrette bırakan hem âsâr-ı azametiyle tecelli eden kudret-i ezeliyeye nisbeten şüphesiz her şey müsavidir. Hiçbir şey ona ağır gelmez (Gaflet olunmaya). Şu altı sırrın küçük mizanlarıyla o kudret tartılmaz ve münasebete giremez. Yalnız fehme takrib ve istib’adı izale için zikredilir.
Üçüncü Esas’ın netice ve hülâsası: Madem kudret-i ezeliye gayr-ı mütenahîdir. Hem Zat-ı Akdes’e lâzıme-i zaruriyedir. Hem her şeyin lekesiz, perdesiz melekûtiyet ciheti, ona müteveccihtir. Hem ona mukabildir. Hem tesavi-i tarafeynden ibaret olan imkân itibarıyla muvazenettedir. Hem şeriat-ı fıtriye-i kübra olan nizam-ı fıtrata ve kavanin-i âdetullaha mutîdir. Hem manilerden ve ayrı ayrı hususiyetlerden melekûtiyet ciheti mücerred ve safidir. Elbette en büyük şey, en küçük şey gibi o kudrete ziyade nazlanmaz, mukavemet etmez.
Öyle ise haşirde bütün zevi’l-ervahın ihyası, bir sineğin baharda ihyasından daha ziyade kudrete ağır olmaz. Öyle ise مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ fermanı mübalağasızdır, doğrudur, haktır. Öyle ise müddeamız olan “Fâil muktedirdir, o cihette hiçbir mani yoktur.” kat’î bir surette tahakkuk etti.
Dördüncü Esas
Nasıl kıyamet ve haşre muktezî var ve haşri getirecek fâil dahi muktedirdir. Öyle de şu dünyanın kıyamet ve haşre kabiliyeti vardır. İşte şu mahal kabildir olan müddeamızda dört mesele vardır.
Birincisi: Şu âlem-i dünyanın imkân-ı mevtidir.
İkincisi: O mevtin vukuudur.
Üçüncüsü: O harap olmuş, ölmüş dünyanın, âhiret suretinde tamir ve dirilmesinin imkânıdır.
Dördüncüsü: O mümkün olan tamir ve ihyanın vuku bulmasıdır.
Birinci Mesele: Şu kâinatın mevti, mümkündür. Çünkü bir şey kanun-u tekâmülde dâhil ise o şeyde alâküllihal neşv ü nema vardır. Neşv ü nema ve büyümek varsa ona alâküllihal bir ömr-ü fıtrî vardır. Ömr-ü fıtrîsi var ise alâküllihal bir ecel-i fıtrîsi vardır. Gayet geniş bir istikra ve tetebbu ile sabittir ki öyle şeyler mevtin pençesinden kendini kurtaramaz.
Evet, nasıl ki insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır, o dahi ölümün pençesinden kurtulamaz. O da ölecek, sonra dirilecek veya yatıp sonra subh-u haşirle gözünü açacaktır.
Hem nasıl ki kâinatın bir nüsha-i musağğarası olan bir şecere-i zîhayat, tahrip ve inhilalden başını kurtaramaz. Öyle de şecere-i hilkatten teşaub etmiş olan silsile-i kâinat tamir ve tecdid için tahripten, dağılmaktan kendini kurtaramaz.
Eğer dünyanın ecel-i fıtrîsinden evvel irade-i ezeliyenin izni ile haricî bir maraz veya muharrib bir hâdise başına gelmezse ve onun Sâni’-i Hakîm’i dahi ecel-i fıtrîden evvel onu bozmazsa, herhalde hattâ fennî bir hesap ile bir gün gelecek ki:
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ۞ وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ ۞ وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ ۞ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ۞ وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ ۞ وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ
manaları ve sırları, Kadîr-i Ezelî’nin izni ile tezahür edip, o dünya olan büyük insan sekerata başlayıp acib bir hırıltı ile ve müthiş bir savt ile fezayı çınlatıp dolduracak, bağırıp ölecek; sonra emr-i İlahî ile dirilecektir.
İnce Remizli Bir Mesele
Nasıl ki su, kendi zararına olarak incimad eder. Buz, buzun zararına temeyyu eder. Lüb, kışrın zararına kuvvetleşir. Lafız, mana zararına kalınlaşır. Ruh, ceset hesabına zayıflaşır. Ceset, ruh hesabına inceleşir.
Öyle de âlem-i kesif olan dünya, âlem-i latîf olan âhiret hesabına, hayat makinesinin işlemesiyle şeffaflaşır, latîfleşir. Kudret-i Fâtıra, gayet hayret verici bir faaliyetle kesif, camid, sönmüş, ölmüş eczalarda nur-u hayatı serpmesi, bir remz-i kudrettir ki âlem-i latîf hesabına şu âlem-i kesifi nur-u hayat ile eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor, hakikatini kuvvetleştiriyor.
Evet, hakikat ne kadar zayıf ise de ölmez, suret gibi mahvolmaz. Belki teşahhuslarda, suretlerde seyr ü sefer eder. Hakikat büyür, inkişaf eder, gittikçe genişlenir. Kışır ve suret ise eskileşir, inceleşir, parçalanır. Sabit ve büyümüş hakikatin kametine yakışmak için daha güzel olarak tazeleşir. Ziyade ve noksan noktasında hakikatle suret, makûsen mütenasiptirler. Yani suret kalınlaştıkça hakikat inceleşir. Suret inceleştikçe hakikat o nisbette kuvvet bulur. İşte şu kanun, kanun-u tekâmüle dâhil olan bütün eşyaya şâmildir.
Demek, herhalde bir zaman gelecek ki kâinat hakikat-i uzmasının kışır ve sureti olan âlem-i şehadet, Fâtır-ı Zülcelal’in izniyle parçalanacak. Sonra daha güzel bir surette tazelenecektir. يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ sırrı tahakkuk edecektir.
Elhasıl: Dünyanın mevti mümkün hem hiç şüphe getirmez ki mümkündür.
İkinci Mesele: Mevt-i dünyanın vuku bulmasıdır. Şu meseleye delil: Bütün Edyan-ı Semaviyenin icmaıdır ve bütün fıtrat-ı selimenin şehadetidir ve şu kâinatın bütün tahavvülat ve tebeddülat ve tagayyüratının işaretidir. Hem asırlar, seneler adedince zîhayat dünyaların ve seyyar âlemlerin, şu dünya misafirhanesinde mevtleriyle, asıl dünyanın da onlar gibi ölmesine şehadetleridir.
Şu dünyanın sekeratını, âyât-ı Kur’aniyenin işaret ettiği surette tahayyül etmek istersen bak: Şu kâinatın eczaları, dakik, ulvi bir nizam ile birbirine bağlanmış. Hafî, nazik, latîf bir rabıta ile tutunmuş ve o derece bir intizam içindedir ki eğer ecram-ı ulviyeden tek bir cirm “Kün” emrine veya “Mihverinden çık.” hitabına mazhar olunca şu dünya sekerata başlar. Yıldızlar çarpışacak, ecramlar dalgalanacak, nihayetsiz feza-yı âlemde milyonlar gülleleri, küreler gibi büyük topların müthiş sadâları gibi vaveylâya başlar. Birbirine çarpışarak, kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak yeryüzü düzlenecek.
İşte şu mevt ve sekerat ile Kadîr-i Ezelî kâinatı çalkalar; kâinatı tasfiye edip cehennem ve cehennemin maddeleri bir tarafa, cennet ve cennetin mevadd-ı münasibeleri başka tarafa çekilir, âlem-i âhiret tezahür eder.
Üçüncü Mesele: Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Çünkü İkinci Esas’ta ispat edildiği gibi; kudrette noksan yoktur. Muktezî ise gayet kuvvetlidir. Mesele ise mümkinattandır. Mümkün bir meselenin gayet kuvvetli bir muktezîsi var ise fâilin kudretinde noksaniyet yok ise ona mümkün değil belki vaki suretiyle bakılabilir.
Remizli Bir Nükte
Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemal noksan, ziya zulmet, hidayet dalalet, nur nâr, iman küfür, taat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor. Daima tagayyür ve tebeddülata mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulatının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıt olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, cennet-cehennem suretinde tezahür edecektir.
Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenadan yapılacaktır. Elbette anâsır-ı esasiyesi, bekaya ve ebede gidecektir. Evet cennet-cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu seyl-i şuunatın iki mahzenidir ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki havuzudur ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır ki dest-i kudret, bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz münasip maddelerle dolacaktır.
Şu Remizli Nükte’nin sırrı şudur ki:
Hakîm-i Ezelî inayet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizasıyla, şu dünyayı tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esma-i hüsnasına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise neşv ü nemaya sebeptir. O neşv ü nema ise istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebeptir. Hakaik-i nisbiyenin zuhuru ise Sâni’-i Zülcelal’in esma-i hüsnasının nukuş-u tecelliyatını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniye suretine çevirmesine sebeptir.
İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki ervah-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervah-ı safilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.
İşte bu mezkûr sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âlî hikmetler için âlemi bu surette irade ettiğinden şu âlemin tagayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti. Tahavvül ve tagayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlere mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem’ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tabi kıldı.
Vaktâ ki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti. Esma-i hüsna hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamıyla yazdı. Kudret, nukuş-u sanatını tekmil etti. Mevcudat, vezaifini îfa etti. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Her şey, manasını ifade etti. Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni’-i Kadîr’in bütün mu’cizat-ı kudretini, umum havârık-ı sanatını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedî manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı.
O Sâni’-i Zülcelal’in hikmet-i sermediyesi ve inayet-i ezeliyesi; o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o esma-i hüsnanın tecellilerinin hakikatlerini, o kalem-i kader mektubatının hakaikini, o numune-misal nukuş-u sanatının asıllarını, o vezaif-i mevcudatın faydalarını, gayelerini, o hidemat-ı mahlukatın ücretlerini ve o kelimat-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri manaların hakikatlerini ve istidat çekirdeklerinin sümbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübra açmasını ve dünyadan alınmış misalî manzaraların göstermesini ve esbab-ı zahiriyenin perdesini yırtmasını ve her şey doğrudan doğruya Hâlık-ı Zülcelal’ine teslim etmesi gibi hakikatleri iktiza etti. Ve o mezkûr hakikatleri iktiza ettiği için kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenadan, tahavvül ve zevalden kurtarmak ve ebedîleştirmek için o zıtların tasfiyesini istedi ve tagayyürün esbabını ve ihtilafatın maddelerini tefrik etmek istedi. Elbette kıyameti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek.
İşte şu tasfiyenin neticesinde cehennem ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ tehdidine mazhar olacak. Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehil ve ashabı سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدٖينَ hitabına mazhar olacak. Yirmi Sekizinci Söz’ün Birinci Makamı’nın İkinci Suali’nde ispat edildiği gibi Hakîm-i Ezelî, şu iki hanenin sekenelerine, kudret-i kâmilesiyle ebedî ve sabit bir vücud verir ki hiç inhilal ve tagayyüre ve ihtiyarlığa ve inkıraza maruz kalmazlar. Çünkü inkıraza sebebiyet veren tagayyürün esbabı bulunmaz.
Dördüncü Mesele: Şu mümkün, vaki olacaktır. Evet dünya, öldükten sonra âhiret olarak diriltilecektir. Dünya harap edildikten sonra, o dünyayı yapan zat, yine daha güzel bir surette onu tamir edecek, âhiretten bir menzil yapacaktır. Şuna delil başta Kur’an-ı Kerîm binler berahin-i akliyeyi tazammun eden umum âyâtıyla ve bütün kütüb-ü semaviye bunda müttefik bulunduğu gibi; Zat-ı Zülcelal’in evsaf-ı celaliyesi ve evsaf-ı cemaliyesi ve esma-i hüsnası, bunun vukuuna kat’î surette delâlet ederler ve enbiyaya gönderdiği bütün semavî fermanları ile kıyameti ve haşrin icadını vaad etmiş. İşte madem vaad etmiş, elbette yapacaktır. Onuncu Söz’ün Sekizinci Hakikati’ne müracaat et. Hem başta Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın bin mu’cizatının kuvvetiyle, bütün enbiya ve mürselînin ve evliya ve sıddıkînin, vukuunda müttefik olup haber verdikleri gibi; şu kâinat bütün âyât-ı tekviniyesiyle, vukuundan haber veriyor.
Elhasıl: Onuncu Söz bütün hakaikiyle, Yirmi Sekizinci Söz İkinci Makamı’nda Lâsiyyemalardaki bütün berahiniyle, gurûb etmiş güneşin sabahleyin yeniden tulû edeceği derecesinde bir kat’iyetle göstermiştir ki: Hayat-ı dünyeviyenin gurûbundan sonra şems-i hakikat, hayat-ı uhreviye suretinde çıkacaktır.
İşte baştan buraya kadar beyanatımız, ism-i Hakîm’den istimdad ve feyz-i Kur’an’dan istifade suretinde kalbi kabule, nefsi teslime, aklı iknaya ihzar için dört esas söyledik. Fakat biz neyiz ki buna dair söz söyleyeceğiz. Asıl şu dünyanın sahibi, şu kâinatın Hâlık’ı, şu mevcudatın Mâlik’i ne söylüyor; onu dinlemeliyiz. Mülk sahibi söz söylerken başkalarının ne haddi var ki fuzuliyane karışsın.
İşte o Sâni’-i Hakîm, dünya mescidinde ve arz mektebinde, asırlar arkasında oturan taifelerin umum saflarına hitaben îrad ettiği hutbe-i ezeliyesinde, kâinatı zelzeleye veren
اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ۞ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ۞ وَ قَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا ۞ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ۞ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ۞ يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ ۞ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ۞ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
ve bütün mahlukatı neşelendiren, şevke getiren
وَبَشِّرِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذٖى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فٖيهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ
gibi binler fermanları, Mâlikü’l-mülk’ten, Sahib-i Dünya ve Âhiret’ten dinlemeliyiz. “Âmennâ ve Saddaknâ” demeliyiz.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى سَيِّدِنَا اِبْرَاهٖيمَ وَ عَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا اِبْرَاهٖيمَ اِنَّكَ حَمٖيدٌ مَجٖيدٌ
*
[1] Hâşiye: Melaike manasını ve ruhaniyatın hakikatini inkâra mecal bulamamışlar, belki fıtratın namuslarından “Kuva-yı Sâriye” diye “cereyan eden kuvvetler” namını vererek yanlış bir surette tasvir ile bir cihetten tasdikine mecbur kalmışlar. (Ey kendini akıllı zanneden!..)
