İzahlı Metin
Yirmi Dördüncü Mektup
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*Yef’alullahu ma yeşau ve yahkumu ma yurid* (Allah dilediğini yapar ve istediği gibi hükmeder)
Soru: Allah’ın en büyük isimlerinden olan Rahîm, Hakîm ve Vedud’un gerektirdiği şefkat dolu terbiye, faydaya yönelik hikmetli düzenleme ve sevgi dolu lütuflar; ürkütücü ve dehşet verici olan ölüm ve yoklukla, kayboluş ve ayrılıkla, musibet ve zorluklarla nasıl ve ne şekilde bağdaştırılabilir? Hadi insanın sonsuz mutluluğa gittiği için ölüm yolundan geçmesini hoş görelim. Fakat bu nazik, narin ve canlı olan ağaç ve bitki türlerini, çiçekleri ve var olmaya layık, hayata âşık, sonsuzluğa özlem duyan hayvan topluluklarını devamlı olarak, hiçbirini bırakmadan yok etmelerinde, çok hızlı bir şekilde onlara göz açtırmadan idam etmelerinde, nefes aldırmadan zorlukla çalıştırmalarında, hiçbirini rahat bırakmadan musibetlerle değiştirmelerinde, hiçbirini istisna etmeden öldürmelerinde, hiçbiri durmadan kaybolup gitmelerinde ve hiçbiri memnun olmadan ayrılık yaşamalarında hangi şefkat ve merhamet vardır, hangi hikmet ve fayda bulunur, hangi lütuf ve merhamet yerleşebilir?
Cevap: Sebebi ve gerektiriciyi gösteren beş ipucu (remiz) ile ve amaçları ve faydaları gösteren beş işaretle, bu soruyu çözen çok geniş, çok derin ve çok yüksek olan büyük hakikate uzaktan uzağa baktırmaya çalışacağız.
BİRİNCİ MAKAM
Beş ipucundan (remiz) oluşur.
Birinci Remiz
Yirmi Altıncı Söz’ün son bölümlerinde denildiği gibi, usta bir sanatkâr, değerli bir elbiseyi süslü ve işlemeli bir şekilde yapmak için fakir bir adamı, hak ettiği bir ücret karşılığında model olarak kullanır. Kendi sanatını ve ustalığını göstermek için o elbiseyi o fakir adamın üzerinde biçer, keser, kısaltır, uzatır; o adamı da oturtur, kaldırır, çeşitli pozisyonlara sokar. Bu fakir adamın, o sanatkâra: “Beni güzelleştiren bu elbiseye neden dokunup değiştiriyorsun ve beni kaldırıp oturtarak zorlukla rahatımı bozuyorsun?” demeye hiç hakkı var mıdır?
Aynen bunun gibi, Yüce ve Sanatkâr olan Allah, her bir varlık türünün yapısını birer model kabul ederek ve isimlerinin nakışlarıyla sanatının mükemmelliklerini göstermek için her bir şeye, özellikle de canlılara, duygularla süslenmiş bir varlık elbisesi giydirerek, üzerinde kaza ve kader kalemiyle işlemeler yapar, isimlerinin yansımasını gösterir. Her bir varlığa da ona layık bir tarzda bir ücret olarak bir olgunluk, bir lezzet, bir feyiz verir. *Malikü’l-mülki yetesarrafu fi mülkihi keyfe yeşa’* (Mülkün sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur) sırrına mazhar olan o Yüce ve Sanatkâr Yaratıcı’ya karşı hiçbir şeyin: “Bana zahmet veriyorsun, rahatımı bozuyorsun” demeye hakkı var mıdır? Asla!
Evet, varlıkların hiçbir şekilde, varlığı zorunlu olan Allah’a karşı hakları yoktur ve hak iddia edemezler. Aksine onların hakkı, daima şükür ve övgü ile kendilerine verilen varlık mertebelerinin hakkını yerine getirmektir. Çünkü verilen bütün varlık mertebeleri birer olaydır ve bir sebep gerektirir. Fakat verilmeyen mertebeler ise ihtimallerdir. İhtimaller ise yokluktur ve sonsuzdur. Yokluklar ise bir sebep gerektirmezler. Sonsuz olan bir şeyin sebebi olamaz.
Mesela madenler, “Niçin bitki olmadık?” diyemezler. Şikâyet edemezler, aksine maden varlığına kavuştukları için hakları, Yaratıcılarına şükretmektir. Bitkiler, “Niçin hayvan olmadım?” deyip şikâyet edemez, aksine varlık ile beraber hayata kavuştuğu için hakkı şükretmektir. Hayvan ise, “Niçin insan olmadım?” diye şikâyet edemez, aksine hayat ve varlık ile beraber değerli bir ruh cevheri ona verildiği için onun üzerindeki hakkı şükretmektir. Ve bu şekilde kıyasla devam et.
Ey şikâyetçi insan! Sen yoklukta kalmadın, varlık nimetini giydin, hayatı tattın, cansız kalmadın, hayvan olmadın, İslamiyet nimetini buldun, sapkınlıkta kalmadın, sağlık ve esenlik nimetini gördün ve bunun gibi daha nicelerini…
Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun da Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği sırf bir nimet olan varlık mertebelerine karşılık şükretmeyerek, ihtimaller ve yokluklar türünden olan ve senin eline geçmeyen ve layık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden dolayı batıl bir hırsla Cenab-ı Hak’tan şikâyet ediyorsun ve nimete nankörlük ediyorsun? Acaba bir adam, minare başına çıkmak gibi yüksek dereceli bir mertebeye çıksa, büyük bir makam bulsa, her basamakta büyük bir nimet görse; o nimetleri verene şükretmese ve “Niçin o minareden daha yükseğe çıkamadım?” diye şikâyet ederek ağlayıp sızlasa, ne kadar haksızlık eder, ne kadar nimete nankörlük etmiş olur ve ne kadar büyük bir delilik eder, deliler dahi anlar.
Ey kanaatsiz, hırslı, tutumsuz, israfçı ve haksız yere şikâyet eden gafil insan! Kesinlikle bil ki kanaat, kazançlı bir şükürdür; hırs, zararlı bir nankörlüktür. Ve tutumluluk, nimete güzel ve faydalı bir saygıdır. İsraf ise nimete çirkin ve zararlı bir aşağılamadır. Eğer aklın varsa kanaate alış ve rızaya çalış. Dayanamıyorsan “Ya Sabûr!” de ve sabır iste. Hakkına razı ol, şikâyet etme. Kimden kime şikâyet ettiğini bil, sus. Her hâlükârda şikâyet etmek istersen, nefsini Cenab-ı Hakk’a şikâyet et, çünkü kusur ondadır.
İkinci Remiz
On Sekizinci Mektup’un son meselesinin sonunda denildiği gibi, Yüce Yaratıcı’nın, şaşırtıcı ve dehşet verici bir şekilde, bir Rabblık faaliyetiyle varlıkları sürekli değiştirmesinin ve yenilemesinin bir hikmeti şudur:
Nasıl ki yaratılmışlardaki faaliyet ve hareket; bir istekten, bir arzudan, bir lezzetten, bir sevgiden ileri gelir. Hatta denilebilir ki her bir faaliyette bir lezzet türü vardır, belki de her bir faaliyet bir çeşit lezzettir. Ve lezzet de bir mükemmelliğe yöneliktir, belki de bir tür mükemmelliktir.
Mademki faaliyet; bir mükemmelliğe, bir lezzete, bir güzelliğe işaret eder. Ve mademki Mutlak Mükemmellik sahibi ve Yüce ve Mükemmel olan, Varlığı Zorunlu Olan Allah, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bütün mükemmellik çeşitlerini barındırır. Elbette o Varlığı Zorunlu Olan Zat’ın, varlığının zorunluluğuna ve kutsallığına layık bir tarzda, zâtının hiçbir şeye muhtaç olmamasına ve mutlak zenginliğine uygun bir surette ve mutlak mükemmelliğine ve zâtının her türlü eksiklikten uzak olmasına münasip bir şekilde sınırsız bir kutsal şefkati ve sonsuz bir her türlü eksiklikten uzak sevgisi vardır. Elbette o kutsal şefkatten ve o münezzeh sevgiden gelen sınırsız bir kutsal şevk vardır. Ve o kutsal şevkten gelen sınırsız bir kutsal sevinç vardır. Ve o kutsal sevinçten gelen –tabiri caizse– sınırsız bir kutsal lezzet vardır.
Ve elbette o kutsal lezzetle beraber, O’nun sınırsız merhameti yönüyle, kudretinin faaliyeti içinde, yarattıklarının yeteneklerinin potansiyelden fiiliyata çıkmasından ve olgunlaşmasından doğan, o yaratılmışların memnuniyetlerinden ve mükemmelliklerinden gelen, Rahman ve Rahîm olan Zat’a ait –tabiri caizse– sınırsız bir kutsal memnuniyet ve sınırsız bir kutsal iftihar vardır ki bu da sınırsız bir şekilde, sınırsız bir faaliyeti gerektirir. Ve o sınırsız faaliyet de sınırsız bir değiştirme, başkalaştırma, dönüştürme ve yıkımı gerektirir. Ve o sınırsız değiştirme ve başkalaştırma da ölümü ve yokluğu, kayboluşu ve ayrılığı gerektirir.
Bir zamanlar, beşerî felsefenin yaratılmışların amaçlarına dair gösterdiği faydalar gözümde çok önemsiz göründü. Ve bundan anladım ki o felsefe anlamsızlığa gidiyor. Bu yüzden filozofların ileri gidenleri, ya tabiat sapkınlığına düşer, ya sofist olur, ya Yaratıcı’nın iradesini ve ilmini inkâr eder ya da Yaratıcı’ya “zatı gereği zorunlu olarak yaratan” der.
İşte o zaman, ilahi rahmet, Hakîm ismini imdadıma gönderdi ve bana yaratılmışların büyük amaçlarını gösterdi. Yani her bir yaratılmış, öyle ilahi bir mektuptur ki bütün şuur sahipleri onu okur. Bu amaç, bir sene bana yetti.
Sonra sanattaki harikalar ortaya çıktı, o amaç yeterli gelmemeye başladı. Daha büyük başka bir amaç gösterildi. Yani her bir yaratılmışın en önemli amaçları, Yaratıcısına yöneliktir; O’nun sanatının mükemmelliklerini, isimlerinin nakışlarını, hikmetinin süslerini ve rahmetinin hediyelerini O’nun nazarına sunmak ve O’nun güzelliğine ve mükemmelliğine bir ayna olmaktır, anladım. Bu amaç, epey bir zaman bana yetti.
Sonra, eşyanın yaratılışındaki ve sanatındaki şaşırtıcı faaliyet içinde, son derece hızlı değişim ve dönüşümdeki kudret mucizeleri ve Rabblığın tecellileri göründü. O vakit bu amaç da yeterli gelmemeye başladı. Belki bu amaç kadar büyük bir gerektirici ve sebep de lazımdır, anladım.
İşte o vakit, bu İkinci Remiz’deki gerektiriciler ve ilerideki işaretlerdeki amaçlar gösterildi. Ve kesin olarak bana bildirildi ki: “Kâinattaki kudretin faaliyeti ve eşyanın akıp gitmesi o kadar anlamlıdır ki o faaliyetle Hikmetli Yaratıcı, kâinatın türlerini konuşturuyor.” Sanki göklerin ve yerin hareketli varlıkları ve onların hareketleri, o konuşmalarındaki kelimelerdir ve hareket ise bir konuşmadır.
Demek, faaliyetten gelen hareketler ve kayboluş, Allah’ı tesbih eden birer konuşmadır. Ve kâinattaki faaliyet de kâinatın ve türlerinin sessizce bir konuşması ve konuşturulmasıdır.
Üçüncü Remiz
Eşya, kayboluşa ve yokluğa gitmiyor; aksine kudret dairesinden ilim dairesine geçiyor, görünen âlemden gayb âlemine gidiyor, değişim ve fânilik âleminden nur ve sonsuzluk âlemine yöneliyor. Hakikat açısından bakıldığında, eşyadaki güzellik ve mükemmellik, ilahi isimlere aittir ve onların nakışları ve yansımalarıdır. Madem o isimler kalıcıdır ve yansımaları süreklidir; elbette nakışları yenilenir, tazelenir, güzelleşir. Yokluğa ve fâniliğe gitmiyor; belki sadece itibari olarak belirlenmiş suretleri değişir. Güzellik ve cemalin kaynağı, feyiz ve kemalin tecelli ettiği yer olan hakikatleri, mahiyetleri ve misal âlemindeki kimlikleri ise kalıcıdır.
Ruh sahibi olmayanların güzellik ve cemali, doğrudan doğruya ilahi isimlere aittir, şeref onlaradır, övgü onların hesabına geçer, güzellik onlarındır, sevgi onlara yönelir. O aynaların değişmesi, onlara bir zarar vermez.
Eğer ruh sahibi ise ve akıl sahiplerinden değilse, onların kayboluşu ve ayrılığı bir yokluk ve fânilik değil; aksine cismani varlıktan ve hayat görevinin karmaşasından kurtulup, kazandıkları görevin meyvelerini kalıcı olan ruhlarına devrederek, o kalıcı ruhları da ilahi bir isme dayanarak devam eder, belki de kendine layık bir mutluluğa gider.
Eğer o ruh sahipleri akıl sahiplerinden ise, zaten sonsuz mutluluğa ve maddi ve manevi olgunluklara kaynak olan kalıcılık âlemine ve o Hikmetli Yaratıcı’nın dünyadan daha güzel, daha nurlu olan berzah âlemi, misal âlemi, ruhlar âlemi gibi diğer menzillerine, başka memleketlerine bir yolculuktur; bir ölüm, yokluk, kayboluş ve ayrılık değil, aksine olgunluklara kavuşmaktır.
Özetle: Mademki Yüce Yaratıcı vardır ve kalıcıdır, sıfatları ve isimleri daimi ve sonsuzdur; elbette o isimlerin yansımaları ve nakışları, manevi bir kalıcılık içinde yenilenir; yıkım ve fânilik, idam ve yok oluş değildirler. Bilindiği gibi insan, insan olması yönüyle varlıkların çoğuyla ilişkilidir. Onların mutluluklarıyla mutlu olur, yok olmalarıyla acı çeker. Özellikle canlılarla, bilhassa insan türüyle ve özellikle sevdiği ve takdir ettiği olgun insanların acılarıyla daha fazla üzülür ve onların mutluluklarıyla daha fazla mesut olur. Hatta şefkatli bir anne gibi, kendi mutluluğunu ve rahatını, onların mutluluğu için feda eder.
İşte her mümin, derecesine göre Kur’an’ın nuru ve imanın sırrıyla bütün varlıkların mutluluklarıyla, kalıcılıklarıyla, hiçlikten kurtulmalarıyla ve değerli ilahi mektuplar olmalarıyla mutlu olabilir ve dünya kadar bir nur kazanabilir. Herkes derecesine göre bu nurdan faydalanır. Eğer sapkınlık ehli ise, kendi elemiyle beraber bütün varlıkların yok oluşuyla, fâniliğiyle ve görünüşteki idamlarıyla; eğer ruh sahibiyseler onların acılarıyla üzülür. Yani onun inkârı, onun dünyasını yoklukla doldurur, başına boşaltır; daha cehenneme gitmeden cehenneme gider.
Dördüncü Remiz
Pek çok yerde dediğimiz gibi, bir padişahın sultan, halife, hâkim, kumandan gibi çeşitli unvan ve sıfatlarından doğan farklı ve ayrı teşkilat daireleri olduğu gibi, Cenab-ı Hakk’ın sayısız güzel isimlerinin de türlü türlü tecellileri vardır. Varlıkların çeşitliliği ve farklılıkları, o tecellilerin çeşitliliğinden ileri gelmektedir.
İşte her mükemmellik ve güzellik sahibi, yaratılışı gereği güzelliğini ve mükemmelliğini görmek ve göstermek istediği sırrınca, o çeşitli isimler de daimi ve sonsuz oldukları için, daima Kutsal Zat hesabına ortaya çıkmak isterler. Yani nakışlarını görmek isterler; yani kendi nakışlarının aynalarında güzelliklerinin yansımasını ve mükemmelliklerinin parlamasını görmek ve göstermek isterler. Yani büyük kâinat kitabını ve varlıkların çeşitli mektuplarını anbean tazelemek, yani yeniden yeniye anlamlı bir şekilde yazmak, yani tek bir sayfada binlerce farklı mektup yazmak ve her bir mektubu, Kutsal Zat ve Kutsal İsim Sahibi’nin şahitliğine sunmakla beraber, bütün şuur sahiplerinin okumasına göstermek ve okutmak isterler. Bu hakikate işaret eden şu anlamlı şiire bak:
Âlem kitabının yaprakları, sayısız türlerdir.
Harfleri ve kelimeleri ise sayısız fertlerdir.
Hakikatin Levh-i Mahfuz tezgâhında yazılmış,
Âlemde her varlık, cisimleşmiş anlamlı bir sözdür.
*Teemmel sutûra’l-kainati feinneha mine’l-melei’l-a’la ileyke rasailu* (Kâinatın satırlarını düşün, çünkü onlar en yüce makamdan sana gönderilmiş mektuplardır)
Beşinci Remiz
İki nükteden oluşur.
Birinci Nükte: Madem Cenab-ı Hak var, her şey var. Madem varlığı zorunlu olan Cenab-ı Hakk’a bir bağlılık var, her şey için bütün eşya var. Çünkü varlığı zorunlu olana nispetle her bir varlık, bütün varlıklarla birlik sırrıyla bir ilişki kurar. Demek ki varlığı zorunlu olana bağlılığını bilen veya bağlılığı bilinen her bir varlık, birlik sırrıyla, varlığı zorunlu olana mensup bütün varlıklarla ilişkili olur. Demek her bir şey, o bağlılık noktasında sınırsız varlık nurlarına kavuşabilir. Ayrılıklar, kayboluşlar o noktada yoktur. Kısacık bir an yaşamak, sınırsız varlık nurlarına vesiledir.
Eğer o bağlılık olmazsa ve bilinmezse, sınırsız ayrılıklara, kayboluşlara ve yokluklara maruz kalır. Çünkü o durumda, ilişki kurabileceği her bir varlığa karşı bir ayrılığı, bir kopuşu ve bir yok oluşu vardır. Demek kendi şahsi varlığına, sınırsız yokluklar ve ayrılıklar yüklenir. Bir milyon sene varlıkta kalsa da, bu bağlılık olmadan, önceki noktadaki o bağlılıkla bir an yaşamak kadar olamaz. Bu yüzden hakikat ehli demiştir ki: “Bir anlık nurlu bir varoluş, milyonlarca senelik köksüz bir varoluşa tercih edilir.” Yani Varlığı Zorunlu Olana nispetle bir anlık varoluş, O’nsuz milyonlarca senelik bir varoluşa tercih edilir. Yine bu sır içindir ki hakikat ehli demişlerdir: “Varlığın nurları, Varlığı Zorunlu Olan’ı tanımakladır.” Yani o durumda kâinat, varlık nurları içinde melekler, ruhaniler ve şuur sahipleriyle dolu görünür. Eğer O’nsuz olsa, yokluk karanlıkları, ayrılık ve kayboluş elemleri her bir varlığı kuşatır. Dünya, o adamın nazarında boş ve ıssız bir vahşet yeri gibi görünür.
Evet, nasıl ki bir ağacın meyvelerinin her birinin, ağacın üzerindeki bütün meyvelere karşı birer ilişkisi vardır ve bu ilişkiyle birer kardeşi, arkadaşı mevcut olduğundan, onların sayısı kadar geçici varlıkları vardır. Ne zaman o meyve ağacın dalından kesilse, her bir meyveye karşı bir ayrılık ve yok oluş meydana gelir. Her bir meyve onun için yok hükmündedir. Dıştan gelen bir yokluk karanlığı onu kaplar.
Öyle de, her şeye gücü yeten ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kudretine bağlılık noktasında, her şey için bütün eşya vardır. Eğer bağlılık olmazsa, her şey için eşya sayısı kadar dışsal yokluklar vardır.
İşte bu ipucundan, imanın nurlarının büyüklüğüne bak ve sapkınlığın dehşetli karanlıklarını gör. Demek iman, bu ipucunda açıklanan gerçeğin kendisi olan yüce hakikatin unvanıdır ve iman ile ondan faydalanılabilir. Eğer iman olmazsa, nasıl ki kör, sağır, dilsiz, akılsız adama her şey yoktur, öyle de imansıza her şey yoktur, karanlıktır.
İkinci Nükte: Dünyanın ve eşyanın üç yüzü vardır.
Birinci Yüzü: İlahi isimlere bakar, onların aynalarıdır. Bu yüze kayboluş, ayrılık ve yokluk giremez; aksine tazelenmek ve yenilenmek vardır.
İkinci Yüzü: Ahirete bakar, kalıcılık âlemine yönelir, onun tarlası hükmündedir. Bu yüzde kalıcı ürünler ve meyveler yetiştirmek vardır; sonsuzluğa hizmet eder, fani şeyleri kalıcı hükmüne getirir. Bu yüzde de ölüm ve kayboluş değil, aksine hayat ve kalıcılık yansımaları vardır.
Üçüncü Yüzü: Fanilere, yani bizlere bakar ki fanilerin ve heves ehlinin sevgilisi, şuur ehlinin ticaret yeri ve görevlilerin imtihan meydanıdır. İşte bu üçüncü yüzdeki fânilik ve kayboluşun, ölüm ve yokluğun acılarına ve yaralarına merhem olarak, o üçüncü yüzün içindeki kalıcılık ve hayat yansımaları vardır.
Özetle: Bu akıp giden varlıklar, bu seyyar yaratıklar, Varlığı Zorunlu Olan’ın yaratma ve var etme nurlarını tazelemek için hareketli aynalar ve değişen tecelli yerleridir.
*
İKİNCİ MAKAM
Bir giriş (mukaddime) ve beş işaretten oluşur.
Giriş (Mukaddime)
İki bölümden oluşur.
Birinci Bölüm: Bu gelecek beş işarette, Rabblığın tecellilerini gözlemlemek için birer sönük, küçük dürbün gibi birer temsil yazılacak. Bu temsiller, Rabblığın tecellilerinin hakikatini kavrayamaz, kuşatamaz, ölçü olamaz; fakat bakmayı sağlayabilir. Gelecek temsillerde ve geçmiş ipuçlarında, Kutsal Zat’ın tecellilerine uygun olmayan ifadeler, temsilin kusuruna aittir.
Mesela, lezzet, sevinç ve memnuniyetin bizce bilinen anlamları, o kutsal tecellileri ifade edemiyor; fakat birer düşünce başlığı, birer tefekkür dürbünüdür. Ayrıca bu temsiller; kuşatıcı, büyük bir Rabblık kanununun küçük bir misalde ucunu göstermekle, Rabblığın tecellilerinde o kanunun hakikatini ispat ediyor. Mesela, bir çiçek varlıktan gider, binlerce varlık bırakarak öyle gider, denilmiş. Bununla büyük bir Rabblık kanunu gösteriliyor ki bütün bahar, belki bütün dünyadaki varlıklarda bu Rabblık kanunu işlemektedir.
Evet, Rahîm olan Yaratıcı, bir kuşun tüylü elbisesini hangi kanunla değiştiriyor, tazeliyorsa; o Hikmetli Sanatkâr aynı kanunla her sene yeryüzünün elbisesini yeniler. Hem o aynı kanunla her asırda dünyanın şeklini değiştirir. Hem aynı kanunla kıyamet vaktinde kâinatın suretini başkalaştırıp değiştirir.
Hem hangi kanunla bir zerreyi Mevlevi gibi hareket ettiriyorsa, aynı kanunla yeryüzünü cezbeye kapılmış ve semaya kalkan bir Mevlevi gibi döndürüyor ve o kanunla âlemleri böyle çeviriyor ve güneş sistemini gezdiriyor.
Hem hangi kanunla senin bedenindeki hücrelerin zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa, aynı kanunla senin bağını her sene yeniler ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanunla yeryüzünü her bahar mevsiminde yeniler, üzerine taze bir örtü çeker.
Hem o Kadîr olan Sanatkâr, hangi hikmet kanunuyla bir sineği diriltiyorsa, aynı kanunla şu önümüzdeki çınar ağacını her baharda diriltir ve o kanunla yeryüzünü yine o baharda diriltir ve aynı kanunla haşirde mahlukatı da diriltir. Bu sırra işaret ederek Kur’an, *ma halqukum ve la ba’sukum illa kenefsin vahideh* (Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak tek bir nefsin yaratılması ve diriltilmesi gibidir) diye ferman eder. Ve bu şekilde kıyas et. Bunlar gibi pek çok Rabblık kanunu vardır ki zerreden bütün âleme kadar işlemektedir.
İşte Rabblık faaliyetinin içindeki şu kanunların büyüklüğüne bak, genişliğine dikkat et ve içindeki birlik sırrını gör, her bir kanunun birliğin bir delili olduğunu bil. Evet, bu çok çeşitli ve çok büyük kanunlar, her biri ilim ve iradenin bir yansıması olmakla beraber, hem tek hem de her şeyi kuşatıcı olduğu için, Yaratıcı’nın birliğini, ilmini ve iradesini çok kesin bir şekilde ispat ederler.
İşte Sözler’in çoğundaki temsillerin çoğu, böyle kanunların uçlarını küçük birer misal ile göstermekle, iddia edilen konuda aynı kanunun varlığına işaret eder. Mademki temsil ile kanunun varlığı gösteriliyor, mantıksal bir delil gibi kesin bir şekilde iddiayı ispat eder. Demek ki Sözler’deki temsillerin çoğu, birer kesin delil, birer reddedilemez hüccet hükmündedir.
İkinci Bölüm: Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde denildiği gibi, bir ağacın ne kadar meyvesi ve çiçeği varsa, her bir meyvenin ve her bir çiçeğin o kadar amacı ve hikmeti vardır. Ve o hikmetler üç kısımdır. Bir kısmı Yaratıcı’ya bakar, O’nun isimlerinin nakışlarını gösterir. Bir kısmı şuur sahiplerine bakar ki onların nazarında değerli mektuplar ve anlamlı kelimelerdir. Bir kısmı kendi nefsine, hayatına ve bekasına bakar ve eğer insana faydalı ise, insanın menfaatine göre hikmetleri vardır.
İşte her bir varlığın böyle çok sayıda amacı bulunduğunu bir vakit düşünürken, hatırıma Arapça tarzda ve gelecek beş işaretin esaslarına birer not hükmünde olarak, genel amaçlara işaret eden şu fıkralar gelmiştir.
*Ve hazihi’l-mevcudatu’l-celiyyetü, mezahiru seyyaletün ve meraya cevvaletün, li-teceddüdi tecelliyati envari icadihi subhanehu* (Bu açıkça görünen varlıklar, O’nun (Allah’ın) yaratma nurlarının tecellilerinin yenilenmesi için akıp giden tecelli yerleri ve gezici aynalardır.)
*Bi-tebeddüli’t-ta’ayyunati’l-i’tibariyyeh* (İtibari olarak belirlenmiş suretlerin değişmesiyle,)
*Evvelen: Mea istihfazi’l-meani’l-cemileti ve’l-hüviyyati’l-misaliyyeh* (Birincisi: Güzel manaların ve misal alemindeki kimliklerin korunmasıyla birlikte.)
*Ve saniyen: Mea intaci’l-hakaiki’l-gaybiyyeti ve’n-nüsuci’l-levhiyyeh* (İkincisi: Gaybi hakikatlerin ve levhalardaki dokumaların üretilmesiyle birlikte.)
*Ve salisen: Mea neşri’s-semerati’l-uhreviyyeti ve’l-menaziri’s-sermediyyeh* (Üçüncüsü: Ahirete ait meyvelerin ve ebedi manzaraların yayılmasıyla birlikte.)
*Ve rabian: Mea i’lani’t-tesbihati’r-rabbaniyyeti ve izhari’l-muktedayati’l-esmaiyyeh* (Dördüncüsü: İlahi tesbihlerin ilan edilmesi ve isimlerin gerektirdiklerinin gösterilmesiyle birlikte.)
*Ve hamisen: Li-zuhuri’ş-şuunati’s-subhaniyyeti ve’l-meşahidi’l-ilmiyyeh* (Beşincisi: Allah’ın Zâtına ait işlerin ve ilmi manzaraların ortaya çıkması için.)
İşte bu beş fıkrada, ileride bahsedeceğimiz işaretlerin esasları vardır. Evet, her bir varlığın, özellikle de canlı olanların, beş tabaka ayrı ayrı hikmetleri ve gayeleri vardır. Nasıl ki meyveli bir ağacın, üst üste dalları meyve verir, öyle de her bir canlının beş tabaka farklı amacı bulunur ve hikmetleri vardır.
Ey fani insan! Senin küçük bir çekirdek hükmündeki kendi hakikatini, meyveli ve kalıcı bir ağaca dönüştürmek ve beş işarette gösterilen on tabaka meyvelerini ve on çeşit amacını elde etmek istersen, hakiki imanı elde et. Yoksa bütün onlardan mahrum kalmakla beraber, o çekirdeğin içinde sıkışıp çürüyeceksin.
Birinci İşaret
*Fe-evvelen: bi-tebeddüli’t-ta’ayyunati’l-i’tibariyye mea istihfazi’l-meani’l-cemileti ve’l-hüviyyati’l-misaliyye*
fıkrası ifade ediyor ki: Bir varlık, vücuttan gittikten sonra görünüşte kendisi yokluğa, fâniliğe gider; fakat ifade ettiği manalar kalıcı olur, korunur. Onun misal âlemindeki kimliği, sureti ve mahiyeti de misal âleminde ve misal âleminin numuneleri olan levh-i mahfuzlarda ve levh-i mahfuzların numuneleri olan hafıza kuvvetlerinde kalır. Demek ki bir suret varlığını kaybeder, yüzlerce manevi ve ilmi varlık kazanır. Mesela, nasıl ki bir sayfanın basılmasına vesile olan matbaa harflerine bir düzen ve bir tertip verilir ve bir sayfanın basılmasına vesile olur. O sayfa ise suretini ve kimliğini basılan birçok yaprağa verir ve manalarını pek çok akla yaydıktan sonra, o matbaa harflerinin düzeni ve tertibi de değiştirilir. Çünkü artık ona lüzum kalmamıştır, hem başka sayfaların basılması gerekmektedir.
İşte aynen bunun gibi, bu dünyadaki varlıklara, özellikle bitkilere, ilahi kader kalemi onlara bir tertip, bir düzen verir; kudret onları bahar sayfasında yaratır. Güzel manalarını ifade ederek, suretleri ve kimlikleri misal âlemi gibi gayb âleminin defterine geçtikleri için hikmet gerektirir ki o düzen değişsin, ta ki yeni gelecek diğer bahar sayfası yazılsın, onlar da manalarını ifade etsinler.
İkinci İşaret
*Ve saniyen: mea intaci’l-hakaiki’l-gaybiyyeti ve’n-nüsuci’l-levhiyye*
Bu fıkra işaret eder ki: Her bir şey, ister küçük ister büyük olsun, varlıktan gittikten sonra, özellikle de canlı ise, pek çok gaybî hakikat netice vermekle beraber, misal âleminin defterlerinde olan misal levhası üzerinde, hayatının evreleri sayısınca suretler bırakıp, o suretlerden anlamlı olan ve hayati kader denilen hayat maceraları yazılır ve ruhanilere bir okuma yeri olur.
Nasıl ki mesela, bir çiçek varlıktan gider fakat yüzlerce tohumcuğunu ve tohumcuklarda mahiyetini varlıkta bırakmakla beraber; küçük levh-i mahfuzlarda ve levh-i mahfuzların küçük numuneleri olan hafızalarda binlerce suretini bırakıp, şuur sahiplerine hayatının evreleriyle ifade ettiği ilahi tesbihleri ve isimlerin nakışlarını okutturur, sonra gider.
Öyle de, yeryüzü saksısında güzel sanat eserleriyle işlenmiş olan bahar mevsimi bir çiçektir; görünüşte kaybolur, yokluğa gider. Fakat onun tohumları sayısınca ifade ettikleri gaybî hakikatleri, çiçekleri sayısınca yaydığı misal âlemindeki kimlikleri ve varlıkları sayısınca gösterdikleri ilahi hikmeti kendine bedel olarak varlıkta bırakıp sonra bizden saklanır. Hem o giden baharın arkadaşları olan diğer baharlara yer boşaltır, ta ki onlar gelip görev yapsınlar. Demek o bahar, görünüşte bir varlığı çıkarır, manen bin varlık giyer.
Üçüncü İşaret
*Ve salisen: mea neşri’s-semerati’l-uhreviyyeti ve’l-menaziri’s-sermediyye*
fıkrası ifade ediyor ki: Dünya bir tezgâh ve bir tarladır, ahiret pazarına uygun mahsulleri yetiştirir. Pek çok Söz’de ispat etmişiz ki nasıl cin ve insanların amelleri ahiret pazarına gönderiliyor, öyle de dünyanın diğer varlıkları da ahiret hesabına pek çok görev görüyor ve pek çok mahsul yetiştiriyorlar. Belki yeryüzü onlar için geziyor; belki de denilebilir ki onun içindir. Bu ilahi gemi, yirmi dört bin senelik bir mesafeyi bir senede geçip haşir meydanının etrafında dönüyor. Mesela, cennet ehli elbette dünya maceralarını hatırlamak ve birbirlerine anlatmak isterler; belki o maceraların levhalarını ve misallerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi o levhaları, o vakaları izleseler çok lezzet alırlar.
Madem öyledir, herhalde lezzet yurdu ve mutluluk menzili olan cennet yurdunda, *ala sururin mutekabilin* (karşılıklı tahtlar üzerinde) işaretiyle, ebedi manzaralarda dünyevi maceraların sohbeti ve dünyevi hadiselerin manzaraları cennette bulunacaktır.
İşte bu güzel varlıkların bir an görünüp kaybolması ve birbiri ardınca gelip geçmesi, ebedi manzaraları oluşturmak için bir fabrika tezgâhları hükmünde görünüyor. Mesela, nasıl ki medeniyet ehli, fani durumlara bir nevi kalıcılık vermek ve gelecek nesillere yadigâr bırakmak için; güzel veya ilginç durumların suretlerini alıp sinema perdeleriyle geleceğe hediye ediyor, geçmiş zamanı şimdiki zamanda ve gelecekte gösteriyor ve kaydediyorlar.
Aynen öyle de, bu bahar ve dünya varlıklarında kısa bir hayat geçirdikten sonra, onların Hikmetli Sanatkârı, kalıcılık âlemine ait gayelerini o âleme kaydetmekle beraber, ebedi âlemde, ebedi manzaralarda onların hayat evrelerinde gördükleri hayat görevlerini ve ilahi mucizeleri, ebedi manzaralarda kaydetmek, Hakîm, Rahîm ve Vedud isimlerinin gereğidir.
Dördüncü İşaret
*Ve rabian: mea i’lani’t-tesbihati’r-rabbaniyyeti ve izhari’l-muktedayati’l-esmaiyye*
fıkrası ifade ediyor ki: Varlıklar, hayatlarının evreleriyle pek çok çeşit ilahi tesbihatta bulunuyorlar. Hem ilahi isimlerin gerektirdiği ve zorunlu kıldığı halleri gösteriyorlar ki mesela, Rahîm ismi şefkat etmek ister, Rezzak ismi rızık vermek gerektirir, Latîf ismi lütfetmeyi zorunlu kılar ve bunun gibi bütün isimlerin birer gereği vardır.
İşte her bir canlı, hayatıyla ve varlığıyla o isimlerin gereğini göstermekle beraber, organları sayısınca Hikmetli Sanatkâr’a tesbihatta bulunuyorlar. Mesela, nasıl ki bir insan güzel meyveler yer, o meyveler midesinde dağılır, erir, görünüşte yok olur; fakat ağzından, midesinden başka bütün beden hücrelerinde faaliyet halinde bir lezzet, bir zevk vermekle beraber, bedenin her tarafındaki varlığı ve hayatı beslemek ve hayatın devamını sağlamak gibi pek çok hikmetin varlığına vesile oluyor. O yiyecek, kendisi de bitkisel varlıktan insan hayatı tabakasına çıkıyor, ilerliyor.
Aynen öyle de, bu varlıklar kayboluş perdesinde saklandıkları vakit, onların yerinde her birinin pek çok tesbihatı kalıcı olmakla beraber, pek çok ilahi ismin de nakışlarını ve gerektirdiklerini o isimlerin ellerine bırakır. Yani kalıcı bir varlığa emanet ederler, öyle giderler. Acaba fani ve geçici bir varlığın gitmesiyle onun yerine bir nevi kalıcılığa kavuşan binlerce varlık kalsa, denilir mi ki ona yazık oldu veya abes oldu veya şu sevimli mahluk neden gitti, diye şikâyet edilebilir mi? Belki onun hakkındaki rahmet, hikmet ve sevgi öyle gerektiriyor ve öyle olması lazımdır. Yoksa bir tek zarar gelmemesi için binlerce faydayı terk etmek lazım gelir ki o zaman binlerce zarar olur.
Demek, Rahîm, Hakîm ve Vedud isimleri, kayboluşa ve ayrılığa karşı değiller, aksine onları zorunlu kılıp gerektiriyorlar.
Beşinci İşaret
*Ve hamisen: li-zuhuri’ş-şuunati’s-subhaniyyeti ve’l-meşahidi’l-ilmiyye*
fıkrası ifade ediyor ki: Varlıklar, özellikle de canlı olanlar, suret varlığından gittikten sonra pek çok kalıcı şey bırakırlar, öyle giderler. İkinci Remiz’de açıklandığı gibi, Varlığı Zorunlu Olan Zat’ın kutsallığına ve hiçbir şeye muhtaç olmayan mükemmelliğine uygun bir tarzda ve ona layık bir surette; sınırsız bir sevgi, sonsuz bir şefkat, nihayetsiz bir iftihar –tabiri caizse– kutsal sınırsız bir memnuniyet, bir sevinç –tabirde hata olmasın– sınırsız bir kutsal lezzet, her türlü eksiklikten uzak bir ferahlık Rabblığının tecellilerinde bulunur ki onların eserleri gözle görülmektedir.
İşte o tecelliler, gerektirdikleri şaşırtıcı faaliyet içinde, varlıklar değişim ve başkalaşım ile kayboluş ve fânilik içinde hızla sevk ediliyor, sürekli olarak görünen âlemden gayb âlemine gönderiliyor. Ve o tecellilerin yansımaları altında mahlukat; daimi bir akış ve seyr-ü sefer, bir hareket ve dolaşım içinde çalkalanmakta ve gaflet ehlinin kulaklarına ayrılık ve kayboluş feryadını, hidayet ehlinin kulağına ise zikir ve tesbih velvelesini dağıtmaktadırlar. Bu sırra dayanarak, her bir varlık, Varlığı Zorunlu Olan’ın kalıcı tecellilerinin ortaya çıkmasına kalıcı birer vesile olacak manaları, keyfiyetleri, halleri varlıkta bırakıp öyle gidiyorlar.
Hem o varlık, bütün hayatı boyunca geçirdiği evreleri ve halleri, ezeli ilmin unvanları olan İmam-ı Mübin, Kitab-ı Mübin, Levh-i Mahfuz gibi ilmi varlık dairelerinde, dıştaki varlığını temsil eden ayrıntılı bir varlık daha bırakıp öyle giderler. Demek her fani, bir varlığı terk eder, binlerce kalıcı varlığı kazanır ve kazandırır.
Mesela, nasıl ki harikulade bir fabrika makinesine adi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, görünüşte yok olurlar fakat o fabrikanın imbiklerinde çok değerli kimyasal maddeler ve ilaçlar birikir. Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitap basımına, bir kısmı da şeker gibi başka değerli şeyleri imal etmesine vesile oluyor ve bunun gibi… Demek o adi maddelerin yanmasıyla ve görünüşte yok olmasıyla binlerce şey varlık buluyor. Demek adi bir varlık gider, çok değerli birçok varlığı miras bırakır. İşte bu durumda, o adi maddeye yazık oldu denilir mi? Fabrika sahibi neden ona acımadı, yaktırdı; o sevimli maddeleri yok etti, diye şikâyet edilir mi?
Aynen öyle de, *ve lillahi’l-meselü’l-a’la* (en yüce misaller Allah’a aittir), Hikmetli, Merhametli ve Seven Yaratıcı, rahmet, hikmet ve sevginin gereği olarak kâinat fabrikasına hareket veriyor; her bir fani varlığı, pek çok kalıcı varlığa çekirdek yapar, ilahi amaçlarına vesile eder, Zâtına ait tecellilere mazhar kılar, kader kalemine mürekkep kabul eder ve kudretin dokumasına bir mekik yapar. Ve daha bilmediğimiz pek çok yüce lütuf ve yüksek amaçlar için, kendi kudretinin faaliyetiyle kâinatı faaliyete geçirir. Zerreleri dolaşıma, varlıkları seyahate, hayvanları akışa, gezegenleri dönüşe getirir, kâinatı konuşturur; ayetlerini ona sessizce söylettirir ve ona yazdırır. Ve yeryüzü mahlukatını Rabblığı noktasında, havayı emir ve iradesine bir nevi arş, nur unsurunu ilim ve hikmetine diğer bir arş, suyu ihsan ve rahmetine başka bir arş ve toprağı koruma ve diriltmesine bir çeşit arş yapmış. O arşlardan üçünü, yeryüzü mahlukatının üstünde gezdiriyor.
Kesinlikle bil ki, bu beş ipucunda ve beş işarette gösterilen parlak ve yüce hakikat, Kur’an’ın nuru ile görünür ve imanın kuvvetiyle sahip olunabilir. Yoksa o kalıcı hakikat yerine, çok dehşet verici bir karanlık geçer. Sapkınlık ehli için dünya, ayrılıklar ve kayboluşlarla dolu ve yokluklarla dolup taşmıştır. Kâinat, onun için manevi bir cehennem hükmüne geçer. Her şey onun için, anlık bir varlığı, sınırsız bir yokluk kuşatıyor. Bütün geçmiş ve gelecek, yokluk karanlıklarıyla doludur; sadece kısacık bir şimdiki zamanda, hüzünlü bir varlık nuru bulabilir. Fakat Kur’an’ın sırrı ve imanın nuru ile ezelden ebede kadar bir varlık nuru görünür, ona bağlanır ve onunla sonsuz mutluluğunu temin eder.
Özetle: Bir Mısırlı şairin tarzında deriz:
Derya olunca nefes,
Parelenince kafes,
Ta kesilince bu ses,
Çağırırım: Ey Hak! Ey Mevcud! Ey Hay! Ey Mabud!
Ey Hakîm! Ey Maksud! Ey Rahîm! Ey Vedud!..
Ve bağırarak derim:
*La ilahe illallahu’l-Melikü’l-Hakku’l-Mübin Muhammedün Resulullahi Sadıku’l-Va’di’l-Emîn* (Apaçık Hak ve yegâne Mülk Sahibi olan Allah’tan başka ilah yoktur. Güvenilir ve sözünde sadık olan Muhammed (Aleyhissalatu Vesselam) Allah’ın elçisidir.)
Ve iman ederek ispat ederim:
*İnne’l-ba’se ba’de’l-mevti hakkun ve’l-cennete hakkun ve’n-nara hakkun ve inne’s-saadete’l-ebediyyete hakkun ve innellahe Rahîmun Hakîmun Vedûdun ve inne’r-rahmete ve’l-hikmete ve’l-mehabbede muhîtatün bi-cemîi’l-eşyâi ve şuûnâtihâ* (Şüphesiz ölümden sonra diriliş haktır, cennet haktır, cehennem haktır. Şüphesiz ebedi saadet haktır. Şüphesiz Allah, Rahîm’dir, Hakîm’dir, Vedud’dur. Şüphesiz rahmet, hikmet ve sevgi, bütün eşyayı ve onların hallerini kuşatmıştır.)
*Elhamdülillahi’llezi hedana lihaza ve ma künna linehtediye levla en hedanallah, lekad caet rusulü rabbina bi’l-hakk* (Bizi buna ulaştıran Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık. Andolsun ki Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişlerdir.)
*Sübhaneke la ilme lena illa ma allemtena inneke ente’l-Alimü’l-Hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapansın.) *Rabbena la tüahizna in nesina ev ahta’na* (Rabbimiz, eğer unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma.)
*Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin salaten tekünü leke rıdaen ve lihakkihi edaen ve ala alihi ve sahbihi ve sellim, âmîn. Ve’l-hamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.* (Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e, Senin rızana vesile olacak ve onun hakkını yerine getirecek bir salât ile salât eyle. Onun ailesine ve ashabına da salât ve selam eyle, âmin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.) *Sübhanemen ceale hadîkate ardihî, meşhera san’atihî, mahşera hilkatihî, mazhara kudretihî, medara hikmetihî, mezhera rahmetihî, mezra’a cennetihî, memerre’l-mahlûkāt, mesîle’l-mevcûdât, mekîle’l-masnûât, fe-müzeyyenü’l-hayvanât, münakkaşu’t-tuyûrât, müssemmeru’ş-şecerât, müzehheru’n-nebâtât, mu’cizâtü ilmihî, havâriku sun’ihî, hedâyâ-yı cûdihî, berâhînü lutfihî, delâilü’l-vahde, letâifü’l-hikme, şevâhidü’r-rahme, tebessümü’l-ezhâr min zîyneti’l-esmâr, tesec-cu’l-etyâr fî nesmeti’l-eshâr, tehezzücü’l-emtâr alâ hudûdi’l-ezhâr, tezeyyünü’l-ezhâr, teberrucü’l-esmâr fî hâzihi’l-cinân, terahhumu’l-vâlidât ale’l-etfâli’s-sıgâr fî külli’l-hayvânât ve’l-insân, taarrufü Vedûd, teveddüdü Rahmân, terahhumu Hannân, tahannünü Mennân li’l-cinni ve’l-insân ve’r-rûhi ve’l-hayvân ve’l-meleki ve’l-cân.* (Yeryüzü bahçesini; sanatının sergi yeri, yaratılışının toplanma yeri, kudretinin tecelli yeri, hikmetinin merkezi, rahmetinin zuhur yeri, cennetinin tarlası, mahlukatın geçiş yolu, varlıkların akış yeri, sanat eserlerinin ölçüldüğü yer yapan Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Hayvanlar süslenmiş, kuşlar işlenmiş, ağaçlar meyve vermiş, bitkiler çiçek açmıştır. Bunlar O’nun ilminin mucizeleri, sanatının harikaları, cömertliğinin hediyeleri, lütfunun delilleri, birliğinin kanıtları, hikmetinin incelikleri, rahmetinin şahitleridir. Meyvelerin süsünden çiçeklerin tebessüm etmesi, seher vaktinin esintisinde kuşların ötüşmesi, çiçeklerin yanaklarında yağmurların şakıması, çiçeklerin süslenmesi, bu cennet gibi yerlerde meyvelerin kendini göstermesi, bütün hayvanlarda ve insanda annelerin küçük yavrularına merhamet etmesi; Vedûd’un kendini tanıtması, Rahman’ın sevdirmesi, Hannan’ın merhamet etmesi, Mennân’ın cinlere, insanlara, ruha, hayvana, meleğe ve cinlere şefkat göstermesidir.)
*
Yirmi Dördüncü Mektup’un Birinci Zeyli
*Bi’smihî ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihî* (O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*Kul ma ya’beu biküm Rabbî levla duâüküm*
Yani, “Ey insanlar! Duanız olmazsa ne öneminiz var?” mealindeki ayetin beş nüktesini dinle:
BİRİNCİ NÜKTE: Dua, kulluğun büyük bir sırrıdır. Belki de kulluğun ruhu hükmündedir. Pek çok yerde zikrettiğimiz gibi dua üç çeşittir:
Birinci çeşit dua: Yetenek diliyledir ki bütün taneler, tohumlar yetenek diliyle Hikmetli Yaratıcı’ya dua ederler ki: “Senin isimlerinin nakışlarını ayrıntılı bir şekilde göstermek için bize büyüme ve gelişme ver, küçük hakikatimizi başağa ve ağacın büyük hakikatine çevir.”
Yine bu yetenek diliyle dua çeşidinden birisi de şudur ki: Sebeplerin bir araya gelmesi, sonucun yaratılması için bir duadır. Yani sebepler öyle bir durum alır ki o durum, bir hal dili hükmüne geçer ve sonucu Yüce ve Kadîr olan Allah’tan dua ederek isterler. Mesela su, sıcaklık, toprak ve ışık bir çekirdeğin etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir dua dili olur ve derler ki: “Bu çekirdeği ağaç yap, ey Yaratıcımız!” Çünkü kudretin o harika mucizesi olan ağaç; o şuursuz, cansız, basit maddelere havale edilmez, havale edilmesi imkânsızdır. Demek sebeplerin bir araya gelmesi bir çeşit duadır.
İkinci çeşit dua: Fıtri ihtiyaç diliyledir ki bütün canlıların güç ve iradeleri dâhilinde olmayan ihtiyaçlarını ve isteklerini ummadıkları yerden, uygun vakitte onlara vermek için Merhametli Yaratıcı’dan bir çeşit duadır. Çünkü güç ve iradelerinin dışında, bilmedikleri yerden, uygun vakitte onlara Hikmetli ve Merhametli bir Zât gönderiyor. Elleri yetişmiyor; demek o ihsan, duanın neticesidir.
Özetle, bütün kâinattan Allah’ın dergâhına yükselen bir dua vardır. Sebep olanlar, sonuçları Allah’tan isterler.
Üçüncü çeşit dua: İhtiyaç dairesinde şuur sahiplerinin duasıdır ki bu da iki kısımdır:
Eğer çaresizlik derecesine gelirse veya fıtri ihtiyaca tam uygunsa veya yetenek diline yakınlaşmışsa veya saf, samimi bir kalbin diliyle ise, mutlak çoğunlukla kabul edilir. İnsanlığın ilerlemelerinin ve keşiflerinin büyük bir kısmı, bir çeşit dua neticesidir. Medeniyetin harikaları dedikleri şeyler ve iftihar vesilesi zannettikleri keşifleri, manevi bir duanın neticesidir. Samimi bir yetenek diliyle istenilmiş, onlara verilmiştir. Yetenek diliyle ve fıtri ihtiyaç diliyle olan dualar da bir engel olmazsa ve şartları dâhilinde ise daima kabul edilir.
İkinci kısım, meşhur duadır. O da iki çeşittir: Biri fiilî, biri sözlü. Mesela, çift sürmek fiilî bir duadır. Rızkı topraktan değil, belki toprak rahmet hazinesinin bir kapısıdır ki rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar.
Diğer kısımların ayrıntılarını bir kenara bırakıp, sadece sözlü duanın bir iki sırrını gelecek iki üç nüktede söyleyeceğiz.
İKİNCİ NÜKTE: Duanın tesiri çok büyüktür. Özellikle dua, bütünlük kazanarak devam ederse netice vermesi kuvvetle muhtemeldir, belki de kesindir. Hatta denilebilir ki âlemin yaratılış sebebinden birisi de duadır. Yani kâinatın yaratılışından sonra, başta insanlık ve onun başında İslam âlemi ve onun başında Muhammed-i Arabî Aleyhissalatu Vesselam’ın muazzam duası, âlemin yaratılış sebebidir. Yani âlemin Yaratıcısı, gelecekte o zatın, insanlık adına, belki de bütün varlıklar hesabına sonsuz bir mutluluk, ilahi isimlere bir mazhariyet isteyeceğini bilmiş; o gelecek duayı kabul etmiş, kâinatı yaratmıştır.
Madem duanın bu derece büyük bir önemi ve genişliği vardır; hiç mümkün müdür ki bin üç yüz elli senede, her vakitte, insanlıktan üç yüz milyon, cin, insan, melek ve ruhanilerden sayısız mübarek zatlar, ittifakla Hz. Muhammed Aleyhissalatu Vesselam hakkında, Allah’ın en büyük rahmeti, sonsuz mutluluk ve isteklerinin gerçekleşmesi için ettikleri dualar nasıl kabul olmasın? Hiçbir şekilde mümkün müdür ki o dualar reddedilsin?
Madem bu kadar bütünlük, genişlik ve devamlılık kazanıp, yetenek dili ve fıtri ihtiyaç derecesine gelmiş. Elbette o zat, Muhammed-i Arabî Aleyhissalatu Vesselam, dua neticesi olarak öyle bir makam ve mertebededir ki bütün akıllar toplansa bir akıl olsalar, o makamın hakikatini tamamıyla kavrayamazlar.
İşte ey Müslüman! Senin mahşer gününde böyle bir şefaatçin var. Bu şefaatçinin şefaatini kendine çekmek için onun sünnetine uy!
Eğer desen: Madem o, Allah’ın sevgilisidir. Bu kadar salavat ve duaya ne ihtiyacı var?
Cevap: O zat (Aleyhissalatu Vesselam), bütün ümmetinin mutluluğuyla ilgilidir ve ümmetinin bütün fertlerinin her türlü mutluluğuyla pay sahibidir ve her türlü musibetiyle endişelidir. İşte kendi hakkında mutluluk ve mükemmellik mertebeleri sınırsız olmakla beraber; sayısız ümmet fertlerinin, sınırsız bir zamanda, sınırsız mutluluk çeşitlerini hararetle arzu eden ve sayısız sıkıntı çeşitlerinden üzüntü duyan bir zat, elbette sınırsız salavat, dua ve rahmete layıktır ve muhtaçtır.
Eğer desen: Bazen kesin olarak gerçekleşecek işler için dua edilir. Mesela, güneş ve ay tutulması namazlarındaki dua gibi. Hem bazen hiç olmayacak şeyler için dua edilir?
Cevap: Başka Sözlerde açıklandığı gibi, dua bir ibadettir. Kul, kendi acizliğini ve fakirliğini dua ile ilan eder. Görünen amaçlar ise o duanın ve o dua ibadetinin vakitleridir, gerçek faydaları değil. İbadetin faydası ahirete yöneliktir. Dünyevi amaçlar gerçekleşmezse, “O dua kabul olmadı” denilmez. Belki, “Daha duanın vakti bitmedi” denilir.
Hem hiç mümkün müdür ki bütün iman ehlinin, bütün zamanlarda, sürekli olarak tam bir samimiyet, arzu ve dua ile istedikleri sonsuz mutluluk onlara verilmesin ve bütün kâinatın şahitliğiyle sınırsız rahmeti bulunan o Mutlak Kerem Sahibi, o Mutlak Merhamet Sahibi; bütün onların o duasını kabul etmesin ve sonsuz mutluluk var olmasın?
ÜÇÜNCÜ NÜKTE: İsteğe bağlı sözlü duanın kabulü iki şekildedir: Ya istenen şeyin aynısıyla kabul olur veyahut daha iyisi verilir.
Mesela birisi kendisi için bir erkek evlat ister. Cenab-ı Hak, Hz. Meryem gibi bir kız evladı verir. “Duası kabul olmadı” denilmez. “Daha iyi bir şekilde kabul edildi” denilir. Hem bazen kendi dünyasının mutluluğu için dua eder. Duası ahireti için kabul olunur. “Duası reddedildi” denilmez, belki “Daha faydalı bir şekilde kabul edildi” denilir. Ve bunun gibi…
Madem Cenab-ı Hak, Hakîm’dir (her işi hikmetlidir); biz O’ndan isteriz, O da bize cevap verir. Fakat hikmetine göre bizimle muamele eder. Hasta, doktorun hikmetini suçlamamalı. Hasta bal ister; uzman doktor, sıtması için sülfato verir. “Doktor beni dinlemedi” denilmez. Belki inlemesini ve feryadını dinledi, işitti, cevap da verdi; isteğinin en iyisini yerine getirdi.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Duanın en güzel, en latif, en lezzetli, en hazır meyvesi ve neticesi şudur ki: Dua eden adam, bilir ki birisi var ki onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değildir; kerem sahibi bir zat var, ona bakar, dostluk verir. Hem onun sınırsız ihtiyaçlarını yerine getirebilir ve onun sınırsız düşmanlarını defedebilir bir zatın huzurunda kendini hayal ederek, bir ferahlık, bir iç huzuru duyup dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp *Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn* (Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur) der.
BEŞİNCİ NÜKTE: Dua, kulluğun ruhudur ve samimi bir imanın neticesidir. Çünkü dua eden adam, duası ile gösteriyor ki: Bütün kâinata hükmeden birisi var ki en küçük işlerimden haberdardır ve bilir, en uzak amaçlarımı yapabilir, benim her halimi görür, sesimi işitir. Öyle ise bütün varlıkların bütün seslerini işitiyor ki benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri O yapıyor ki en küçük işlerimi de O’ndan bekliyorum, O’ndan istiyorum.
İşte duanın verdiği samimi tevhidin genişliğine ve gösterdiği iman nurunun tatlılığına ve saflığına bak, *Kul ma ya’beu biküm Rabbî levla duâüküm* (Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?) sırrını anla ve *Ve kale Rabbükümü’d-ûnî estecib leküm* (Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, size cevap vereyim) fermanını dinle. *Eğer ne hâhî dâd, ne dâdî hâh* (Eğer vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi) denildiği gibi: Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.
*Sübhaneke la ilme lena illa ma allemtena inneke ente’l-Alîmü’l-Hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapansın.)
*Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin mine’l-ezeli ile’l-ebedi adede ma fî ilmillahi ve ala âlihî ve sahbihî ve sellim, sellimna ve sellim dînena, âmîn. Ve’l-hamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.* (Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e, ezelden ebede kadar, Allah’ın ilminde bulunanlar sayısınca salât eyle. Ailesine ve ashabına da salât ve selam eyle. Bizi ve dinimizi selametle kıl, âmin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.)
*
Yirmi Dördüncü Mektup’un İkinci Zeyli
Peygamberin Miracı hakkındadır.
*Bi’smihî ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihî* (O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*Ve lekad raâhu nezleten uhrâ. İnde sidreti’l-müntehâ. İndehâ cennetü’l-me’vâ. İz yağşe’s-sidrete mâ yağşâ. Mâ zâğa’l-basaru ve mâ tagâ. Lekad raâ min âyâti Rabbihil-kübrâ* (Andolsun, onu bir başka inişte daha gördü. Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında. Cennetü’l-Me’vâ da onun yanındadır. O zaman Sidre’yi kaplayan kaplıyordu. Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. Andolsun, o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.)
Peygamberin doğumu (Mevlid-i Nebevî) ile ilgili yazılan eserin Miraciye kısmında beş nüktesi açıklayacağız.
Birinci Nükte: Cennetten getirilen Burak’a dair, Mevlid yazan Süleyman Efendi, hüzünlü bir aşk macerasını anlatıyor. O zat, bir veli olduğu ve bir rivayete dayandığı için, elbette bir hakikati o şekilde ifade ediyor. Hakikat şu olmalıdır ki:
Sonsuzluk âleminin mahlukları, Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın nuruyla çok ilgilidirler. Çünkü onun getirdiği nur iledir ki cennet ve ahiret yurdu, cin ve insanlarla şenlenecektir. Eğer o olmasaydı, o sonsuz mutluluk olmazdı ve cennetin her türlü mahlukatından faydalanma yeteneğine sahip olan cin ve insanlar, cenneti şenlendirmeyeceklerdi; bir yönden sahipsiz, virane kalacaktı.
Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dal’ında açıklandığı gibi: Nasıl ki bülbülün güle karşı destansı aşkı; hayvanlar topluluğunun, bitkiler topluluğuna karşı aşk derecesine ulaşan şiddetli ve aşk dolu ihtiyaçlarını, rahmet hazinesinden gelen ve hayvanların rızıklarını taşıyan bitki kafilesine karşı ilan etmek için ilahi bir hatip olarak, başta gül bülbülü olmak üzere her türden bir çeşit bülbül seçilmiş ve onların nağmeleri de bitkilerin en güzellerinin başlarında “hoş geldin” kabilinden, tesbih edercesine bir güzel karşılama, bir alkışlamadır.
Aynen bunun gibi, göklerin yaratılış sebebi, iki cihan saadetinin vesilesi ve âlemlerin Rabbinin Sevgilisi olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalatu Vesselam’a karşı, nasıl ki melekler türünden Hz. Cebrail Aleyhisselam tam bir sevgiyle hizmetkârlık ediyor; meleklerin Hz. Adem Aleyhisselam’a boyun eğmesini ve itaatini ve secde sırrını gösteriyor; öyle de cennet ehlinin, hatta cennetin hayvanlar kısmının dahi o zata karşı olan ilgileri, bindiği Burak’ın âşıkane duygularıyla ifade edilmiştir.
İkinci Nükte: Peygamberin Miracındaki maceralardan birisi: Cenab-ı Hakk’ın, Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’a karşı her türlü eksiklikten uzak sevgisi, “Sana âşık olmuşum” tabiriyle ifade edilmiş. Bu ifade, Varlığı Zorunlu Olan’ın kutsallığına ve hiçbir şeye muhtaç olmamasına, bilinen örfi anlamıyla uygun düşmüyor. Madem Süleyman Efendi’nin Mevlid’i, genel bir rağbet görmesiyle delildir ki o zat bir velidir ve hakikat ehlidir; elbette gösterdiği mana doğrudur. Mana da şudur ki:
Varlığı Zorunlu Olan Zat’ın sınırsız güzelliği ve mükemmelliği vardır. Çünkü bütün kâinatın kısımlarına yayılmış olan güzellik ve mükemmelliğin bütün çeşitleri, O’nun güzellik ve mükemmelliğinin alametleri, işaretleri, ayetleridir.
İşte her halükârda, güzellik ve mükemmellik sahibi, apaçık bir şekilde güzelliğini ve mükemmelliğini sevdiği gibi, Yüce ve Celal Sahibi Zat da güzelliğini pek çok sever. Hem kendine layık bir sevgiyle sever. Hem güzelliğinin yansımaları olan isimlerini de sever. Madem isimlerini sever, elbette isimlerinin güzelliğini gösteren sanatını sever. Öyleyse güzellik ve mükemmelliğine ayna olan sanat eserlerini de sever. Madem güzellik ve mükemmelliğini göstereni sever, elbette isimlerinin güzellik ve mükemmelliğine işaret eden mahlukatının güzelliklerini sever. Bu beş çeşit sevgiye, Hikmetli Kur’an ayetleriyle işaret ediyor.
İşte Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam, madem sanat eserleri içinde en mükemmel ferttir ve mahlukat içinde en seçkin şahsiyettir.
Hem ilahi sanatı, bir zikir ve tesbih velvelesiyle tanıtıyor ve beğeniyor.
Hem ilahi isimlerdeki güzellik ve mükemmellik hazinelerini Kur’an diliyle açmıştır.
Hem kâinatın yaratılış ayetlerinin, Yaratıcısının mükemmelliğine delaletlerini, parlak ve kesin bir şekilde Kur’an diliyle açıklıyor.
Hem bütün kulluğuyla ilahi Rabblığa aynalık ediyor.
Hem mahiyetinin kuşatıcılığıyla bütün ilahi isimlere tam bir tecelli yeri olmuştur.
Elbette bunun için denilebilir ki Yüce ve Güzellik Sahibi olan Allah, kendi güzelliğini sevmesiyle, o güzelliğin en mükemmel şuurlu aynası olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalatu Vesselam’ı sever.
Hem kendi isimlerini sevmesiyle, o isimlerin en parlak aynası olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalatu Vesselam’ı sever ve Muhammed-i Arabî Aleyhissalatu Vesselam’a benzeyenleri de derecelerine göre sever.
Hem sanatını sevdiği için, elbette O’nun sanatını en yüksek bir sesle bütün kâinatta yayan ve göklerin kulağını çınlatan, karayı ve denizi coşturan bir zikir ve tesbih velvelesiyle ilan eden Muhammed-i Arabî Aleyhissalatu Vesselam’ı sever ve ona uyanları da sever.
Hem sanat eserlerini sevdiği için, o sanat eserlerinin en mükemmeli olan canlıları ve canlıların en mükemmeli olan şuur sahiplerini ve şuur sahiplerinin en üstünü olan insanları ve insanların ittifakla en mükemmeli olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalatu Vesselam’ı elbette daha fazla sever.
Hem kendi mahlukatının güzel ahlaklarını sevdiği için, güzel ahlakta ittifakla en yüksek mertebede bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalatu Vesselam’ı sever ve derecelerine göre ona benzeyenleri de sever. Demek Cenab-ı Hakk’ın rahmeti gibi, sevgisi de kâinatı kuşatmıştır.
İşte o sınırsız sevgililer içindeki zikredilen beş sebebin her birinde en yüksek makam, Muhammed-i Arabî Aleyhissalatu Vesselam’a mahsustur ki “Habibullah” (Allah’ın Sevgilisi) lakabı ona verilmiş.
İşte bu en yüksek sevilme makamını, Süleyman Efendi “Ben sana âşık olmuşum” tabiriyle beyan etmiştir. Bu tabir, bir tefekkür dürbünüdür, çok uzaktan uzağa bu hakikate bir işarettir. Bununla beraber, madem bu tabir Rabblığın şanına uygun olmayan bir manayı hayale getiriyor; en iyisi, bu tabir yerine: “Ben senden razı olmuşum” denilmeli.
Üçüncü Nükte: Miraciye’deki maceralar, bizim bildiğimiz manalarla o kutsal ve temiz hakikatleri ifade edemiyor. Belki o konuşmalar; birer düşünce başlığı, birer tefekkür dürbünü, yüce ve derin hakikatlere birer işarettir. Ve imanın bir kısım hakikatlerine birer ihtar ve ifade edilmesi mümkün olmayan bazı manalara birer kinayedir. Yoksa bizim bildiğimiz manalarla bir macera değildir. Biz, hayalimizle o konuşmalardan o hakikatleri alamayız; belki kalbimizle heyecanlı bir iman zevki ve nurlu bir ruhani neşe alabiliriz.
Çünkü nasıl Cenab-ı Hakk’ın zatında ve sıfatlarında benzeri ve dengi yoktur, öyle de Rabblığının tecellilerinde de benzeri yoktur. Sıfatları nasıl mahlukatın sıfatlarına benzemiyor, sevgisi de benzemez. Öyleyse bu ifadeleri, müteşabih (manası açık olmayan) ayetler gibi kabul edip deriz ki: Varlığı Zorunlu Olan Zat’ın, varlığının zorunluluğuna ve kutsallığına münasip bir tarzda ve hiçbir şeye muhtaç olmamasına ve mutlak mükemmelliğine uygun bir surette, sevgisi gibi bazı tecellileri vardır ki Miraciye macerasıyla onu ihtar ediyor. Peygamberin Miracına dair Otuz Birinci Söz, Miraç hakikatlerini iman esasları dairesinde izah etmiştir. Ona yetinerek burada kısa kesiyoruz.
Dördüncü Nükte: “Yetmiş bin perde arkasında Cenab-ı Hakk’ı görmüş” tabiri, mekânsal bir uzaklığı ifade ediyor. Hâlbuki Varlığı Zorunlu Olan, mekândan münezzehtir, her şeye her şeyden daha yakındır. Bu ne demektir?
Cevap: Otuz Birinci Söz’de ayrıntılı olarak delillerle o hakikat beyan edilmiştir. Burada yalnız şu kadar deriz ki:
Cenab-ı Hak bize son derece yakındır, biz O’ndan son derece uzağız. Nasıl ki güneş, elimizdeki ayna vasıtasıyla bize son derece yakındır ve yeryüzündeki her bir şeffaf şey, kendine bir nevi arş ve bir çeşit menzil olur. Eğer güneşin şuuru olsaydı, bizimle aynamız vasıtasıyla haberleşirdi. Fakat biz ondan dört bin sene uzağız. Teşbih ve temsil olmaksızın; Ezelî Güneş, her şeye her şeyden daha yakındır. Çünkü O, Varlığı Zorunlu Olan’dır, mekândan münezzehtir. Hiçbir şey O’na perde olamaz. Fakat her şey, nihayet derecede O’ndan uzaktır.
İşte miracın uzun mesafesiyle, *ve nahnu akrabu ileyhi min habli’l-verîd* (Biz ona şah damarından daha yakınız) ayetinin ifade ettiği mesafesizliğin sırrıyla, hem Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın gidişinde, çok mesafeyi kat ederek gitmesi ve bir anda yerine gelmesi sırrı, bundan ileri geliyor. Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın miracı, onun manevi yolculuğudur, onun velayetinin unvanıdır. Velayet ehli, nasıl ki ruhani bir manevi yolculukla kırk günden kırk seneye kadar bir ilerleme ile iman derecelerinin en yüksek olan hakkalyakîn derecesine çıkıyor.
Öyle de bütün velilerin sultanı olan Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam; değil yalnız kalbi ve ruhu ile, belki hem cismiyle, hem duyularıyla, hem latifeleriyle kırk seneye karşılık kırk dakikada, velayetinin en büyük kerameti olan miracı ile büyük bir yol açarak iman hakikatlerinin en yüksek mertebelerine gitmiş, miraç merdiveniyle arşa çıkmış, “Kab-ı Kavseyn” makamında, iman hakikatlerinin en büyüğü olan Allah’a iman ve ahirete imanı gözüyle kesin olarak görmüş, cennete girmiş, sonsuz mutluluğu görmüş, o miracın kapısıyla açtığı büyük yolu açık bırakmış; bütün ümmetinin velileri, manevi yolculuk ile derecelerine göre, ruhani ve kalbi bir tarzda o miracın gölgesi içinde gidiyorlar.
Beşinci Nükte: Peygamberin doğumu (Mevlid-i Nebevî) ile Miraciye’nin okunması, son derece faydalı ve güzel bir âdettir ve beğenilen bir İslami âdettir. Belki de İslam toplum hayatının son derece latif, parlak ve tatlı bir sohbet vesilesidir. Belki iman hakikatlerinin hatırlatılması için en hoş ve şirin bir derstir. Belki imanın nurlarını, Allah sevgisini ve Peygamber aşkını göstermeye ve harekete geçirmeye en teşvik edici ve etkili bir vasıtadır.
Cenab-ı Hak, bu âdeti sonsuza kadar devam ettirsin ve Süleyman Efendi gibi mevlid yazanlara Cenab-ı Hak rahmet etsin, yerlerini cennetü’l-firdevs yapsın, âmin!
Sonuç (Hâtime)
Madem şu kâinatın Yaratıcısı, her türde seçkin, mükemmel ve kuşatıcı bir fert yaratıp o türün övünç ve mükemmellik vesilesi yapıyor. Elbette isimlerindeki en büyük ismin tecellisiyle, bütün kâinata kıyasla seçkin ve mükemmel bir fert yaratacak. İsimlerinde bir ism-i a’zam olduğu gibi, sanat eserlerinde de en mükemmel bir fert bulunacak ve kâinata yayılmış mükemmellikleri o fertte toplayıp kendine nazarının merkezi yapacak. O fert, her halükârda canlılardan olacaktır. Çünkü kâinatın türlerinin en mükemmeli canlılardır. Ve her halükârda canlılar içinde o fert, şuur sahiplerinden olacaktır. Çünkü canlı türleri içinde en mükemmeli şuur sahipleridir. Ve her halükârda o eşsiz fert, insandan olacaktır. Çünkü şuur sahipleri içinde sınırsız ilerlemeye kabiliyetli olan insandır. Ve insanlar içinde her halükârda o fert, Muhammed Aleyhissalatu Vesselam olacaktır. Çünkü Hz. Adem zamanından şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez. Zira o zat, yeryüzünün yarısını ve insanlığın beşte birini manevi saltanatı altına alarak bin üç yüz elli sene tam bir haşmetle manevi saltanatını devam ettirip bütün kemal ehline, bütün hakikat türlerinde bir “Evrensel Üstat” hükmüne geçmiş. Dost ve düşmanın ittifakıyla güzel ahlakın en yüksek derecesine sahip olmuş. İşin başında, tek başına bütün dünyaya meydan okumuş. Her dakikada yüz milyondan fazla insanın dilinde olan, beyanı mucize Kur’an’ı göstermiş bir zat, elbette o seçkin ferttir, ondan başkası olamaz. Bu âlemin hem çekirdeği hem meyvesi odur.
*Aleyhi ve alâ âlihî ve sahbihi’s-salâtü ve’s-selâmü bi-adedi envâi’l-kâinâti ve mevcûdâtihâ* (Kâinatın türleri ve varlıkları sayısınca salât ve selam O’nun, ailesinin ve ashabının üzerine olsun.)
İşte böyle bir zatın doğumunu ve miracını dinlemek, yani manevi ilerlemelerinin başlangıcını ve sonunu işitmek, yani manevi hayat hikâyesini bilmek, o zatı kendine reis, efendi, imam ve şefaatçi kabul eden müminlere; ne kadar zevkli, onurlu, nurlu, neşeli, hayırlı bir yüce dini sohbet meclisi olduğunu anla.
Ya Rab! En şerefli sevgilin Aleyhissalatu Vesselam hürmetine ve en büyük ismin hakkına, şu risaleyi yayanların ve arkadaşlarının kalplerini iman nurlarına mazhar eyle ve kalemlerini Kur’an sırlarının yayıcısı kıl ve onlara dosdoğru yolda istikamet ver, âmin!
*Sübhaneke la ilme lena illa ma allemtena inneke ente’l-Alîmü’l-Hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapansın.)
*El-Bâkî Hüve’l-Bâkî* (Bâkî olan sadece O’dur.)
Said Nursî
*
Lügatçeli Metin
Yirmi Dördüncü Mektup
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.
Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ ۞ وَ يَحْكُمُ مَا يُرٖيدُ
(Okunuşu: Yef’alullâhu mâ yeşâ’ü ve yahkumu mâ yürîd.
Meali: Allah dilediğini yapar ve dilediği hükmü verir.)
Sual: Eâzım-ı esma-i İlahiyeden (Allah’ın yüce isimlerinden) olan Rahîm ve Hakîm ve Vedud’un iktiza (gerektirme) ettikleri şefkat-perverane (şefkatle terbiye edici) terbiye ve maslahatkârane (faydalı, hikmetli) tedbir ve muhabbettarane (sevgiyle) taltif (mükâfatlandırma), nasıl ve ne suretle müthiş ve muvahhiş (korkutucu, dehşet verici) olan mevt (ölüm) ve adem (yokluk) ile zeval (son bulma) ve firak (ayrılık) ile musibet ve meşakkat (sıkıntı) ile tevfik (uyuşturulabilir, bağdaştırılabilir) edilebilir? Haydi insan saadet-i ebediyeye (ebedî saadete) gittiği için mevt yolunda geçtiğini hoş görelim. Fakat bu nazik ve nâzenin ve zîhayat (hayat sahibi) olan eşcar (ağaçlar) ve nebatat (bitkiler) envaları (türleri) ve çiçekleri ve vücuda lâyık ve hayata âşık ve bekaya (ebediyete) müştak (özlem duyan) olan hayvanat taifelerini (sınıflarını), mütemadiyen (sürekli olarak) hiçbirini bırakmayarak ifnalarında (yok etmelerinde) ve gayet süratle onlara göz açtırmayarak idamlarında (yok edilmelerinde) ve onlara nefes aldırmayarak meşakkatle çalıştırmalarında ve hiçbirini rahatta bırakmayarak musibetlerle tağyirlerinde (değiştirmelerinde) ve hiçbirini müstesna (istisna) etmeyerek öldürmelerinde ve hiçbiri durmayarak zevallerinde ve hiçbiri memnun olmayarak firaklarında hangi şefkat ve merhamet var, hangi hikmet ve maslahat bulunur, hangi lütuf ve merhamet yerleşebilir?
Elcevap: Dâî (sebep olan) ve muktezîyi (gerektireni) gösteren beş remiz (işaret) ile ve gayeleri ve faydaları gösteren beş işaretle şu suali halleden çok geniş ve çok derin ve çok yüksek olan hakikat-i uzmaya (en yüce hakikate) uzaktan uzağa baktırmaya çalışacağız.
BİRİNCİ MAKAM
Beş remizdir (işarettir).
Birinci Remiz
Yirmi Altıncı Söz’ün hâtimelerinde (sonuçlarında) denildiği gibi nasıl ki bir mahir (usta) sanatkâr, kıymettar bir elbiseyi murassa (mücevherlerle süslenmiş) ve münakkaş (nakışlarla işlenmiş) surette yapmak için bir miskin (fakir, çaresiz) adamı, lâyık olduğu bir ücrete mukabil model yaparak kendi sanat ve maharetini göstermek için o elbiseyi o miskin adam üstünde biçer, keser, kısaltır, uzatır; o adamı da oturtur, kaldırır, muhtelif (çeşitli) vaziyetler verir. Şu miskin adamın hiçbir hakkı var mıdır ki o sanatkâra desin: “Beni güzelleştiren bu elbiseye neden ilişip tebdil (değiştirme) ve tağyir (başkalaştırma) ediyorsun ve beni kaldırıp oturtup meşakkatle benim istirahatimi bozuyorsun?”
Aynen öyle de Sâni’-i Zülcelal (Celâl sahibi Sanatkâr olan Allah) her bir nevi mevcudatın (varlık türünün) mahiyetini birer model ittihaz (edinme) ederek ve nukuş-u esmasıyla (isimlerinin nakışlarıyla) kemalât-ı sanatını (sanatının mükemmelliklerini) göstermek için her bir şeye hususan zîhayata (hayat sahibine), duygularla murassa bir vücud (varlık) libasını (elbisesini) giydirerek üstünde kalem-i kaza ve kaderle (Allah’ın takdir ve yazgı kalemiyle) nakışlar yapar, cilve-i esmasını (isimlerinin tecellisini) gösterir. Her bir mevcuda dahi ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak bir kemal (mükemmellik), bir lezzet, bir feyz (manevî bolluk) veriyor. مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فٖى مُلْكِهٖ كَيْفَ يَشَٓاءُ (Okunuşu: Mâlikü’l-mülki yetesarrafu fî mülkihî keyfe yeşâ’. Meali: Mülkün sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.) sırrına mazhar (nail) olan o Sâni’-i Zülcelal’e karşı hiçbir şeyin hakkı var mıdır ki desin: “Bana zahmet veriyorsun, benim istirahatimi bozuyorsun.” Hâşâ!
Evet, mevcudatın hiçbir cihette Vâcibü’l-vücud’a (varlığı zorunlu olan Allah’a) karşı hakları yoktur ve hak dava edemezler; belki hakları, daima şükür ve hamd ile, verdiği vücud mertebelerinin hakkını eda (yerine getirme) etmektir. Çünkü verilen bütün vücud mertebeleri vukuattır (gerçekleşmiş şeylerdir), birer illet (sebep) ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânattır (mümkün olan şeylerdir). İmkânat ise ademdir (yokluktur) hem nihayetsizdir (sonsuzdur). Ademler ise illet istemezler. Nihayetsize illet olamaz.
Mesela, madenler diyemezler: “Niçin nebatî (bitkisel) olmadık?” Şekva (şikayet) edemezler, belki vücud-u madenîye (madeni varlığa) mazhar oldukları için hakları Fâtır’ına (Yaratıcısına) şükrandır. Nebatat “Niçin hayvan olmadım?” deyip şekva edemez, belki vücud ile beraber hayata mazhar olduğu için hakkı şükrandır. Hayvan ise “Niçin insan olmadım?” diye şikayet edemez, belki hayat ve vücud ile beraber kıymettar bir ruh cevheri (özü) ona verildiği için onun üstündeki hakkı şükrandır. Ve hâkeza (bunun gibi) kıyas et.
Ey insan-ı müşteki (şikayetçi insan)! Sen ma’dum (yoklukta) kalmadın, vücud nimetini giydin, hayatı tattın, camid (cansız) kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalalette (sapkınlıkta) kalmadın, sıhhat ve selâmet (sağlık ve esenlik) nimetini gördün ve hâkeza…
Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği mahz-ı (sırf) nimet olan vücud mertebelerine mukabil şükretmeyerek, imkânat ve ademiyat nevinde (mümkün olanlar ve yokluklar türünde) ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden bâtıl (batıl, haksız) bir hırsla Cenab-ı Hak’tan şekva ediyorsun ve küfran-ı nimet (nimete nankörlük) ediyorsun? Acaba bir adam, minare başına çıkmak gibi âlî derecatlı (yüksek dereceli) bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: “Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım.” diye şekva ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran-ı nimete düşer ne kadar büyük divanelik (delilik) eder, divaneler dahi anlar.
Ey kanaatsiz hırslı ve iktisatsız (tutumsuz) israflı ve haksız şekvalı (şikayetçi) gafil (habersiz) insan! Kat’iyen bil ki kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasaretli (zararlı) bir küfrandır. Ve iktisat, nimete güzel ve menfaatli (faydalı) bir ihtiramdır (saygıdır). İsraf ise nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır (hor görmedir). Eğer aklın varsa kanaate alış ve rızaya çalış. Tahammül (dayanma) etmezsen “Yâ Sabûr (Ey Sabır Veren Allah)!” de ve sabır iste; hakkına razı ol, teşekki (şikayet) etme. Kimden kime şekva ettiğini bil, sus. Her halde şekva etmek istersen nefsini Cenab-ı Hakk’a şekva et, çünkü kusur ondadır.
İkinci Remiz
On Sekizinci Mektup’un âhirki (son) meselesinin âhirinde denildiği gibi Hâlık-ı Zülcelal (Celâl sahibi Yaratıcı olan Allah) hayret-nüma (hayranlık verici), dehşet-engiz (dehşet uyandıran) bir surette bir faaliyet-i rububiyetiyle (Rablık faaliyetiyle), mevcudatı (varlıkları) mütemadiyen (sürekli olarak) tebdil (değiştirme) ve tecdid (yenileme) ettiğinin bir hikmeti budur:
Nasıl ki mahlukatta (yaratılmışlarda) faaliyet ve hareket; bir iştiha (istek), bir iştiyak (özlem), bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki her bir faaliyette bir lezzet nev’i (türü) vardır belki her bir faaliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi bir kemale (mükemmelliğe) müteveccihtir (yönelmiştir) belki bir nevi kemaldir.
Madem faaliyet bir kemal, bir lezzet, bir cemale (güzelliğe) işaret eder. Ve madem Kemal-i Mutlak (Mutlak Kemâl sahibi) ve Kâmil-i Zülcelal (Celâl sahibi Kâmil) olan Vâcibü’l-vücud, zat ve sıfât ve ef’alinde (zatında, sıfatlarında ve fiillerinde), bütün enva-ı kemalâta (kemal türlerine) câmi’dir (kapsayıcıdır). Elbette o Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un vücub-u vücuduna (varlığının zorunluluğuna) ve kudsiyetine (kutsallığına) lâyık bir tarzda ve istiğna-i zatîsine (zatî ihtiyaçsızlığına) ve gına-i mutlakına (mutlak zenginliğine) muvafık (uygun) bir surette ve kemal-i mutlakına ve tenezzüh-ü zatîsine (zatî noksanlıklardan arınmışlığına) münasip bir şekilde hadsiz bir şefkat-i mukaddese (kutsal şefkat) ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi (noksanlıklardan arınmış muhabbeti) vardır. Elbette o şefkat-i mukaddeseden ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes (kutsal şevk) vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes (kutsal sevinç) vardır. Ve o sürur-u mukaddesten gelen –tabiri caiz ise– hadsiz bir lezzet-i mukaddese (kutsal lezzet) vardır.
Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber, hadsiz onun merhameti cihetiyle, faaliyet-i kudreti (kudretinin faaliyeti) içinde, mahlukatının (yaratılmışlarının) istidatları (kabiliyetleri) kuvveden fiile (potansiyelden gerçeğe) çıkmasından ve tekemmül (olgunlaşma) etmesinden neş’et (doğma) eden, o mahlukatın memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen Zat-ı Rahman ve Rahîm’e ait –tabiri caiz ise– hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza (gerektirme) ediyor. Ve o hadsiz faaliyet dahi hadsiz bir tebdil ve tağyir (değiştirme) ve tahvil (dönüştürme) ve tahribi (yok etme) dahi iktiza ediyor. Ve o hadsiz tağyir ve tebdil dahi mevt ve ademi, zeval ve firakı iktiza ediyor.
Bir zaman, hikmet-i beşeriyenin (insanî hikmetin) masnuatın (sanat eserlerinin, yaratılmışların) gayelerine dair gösterdiği faydalar nazarımda (gözümde) çok ehemmiyetsiz (önemsiz) göründü. Ve ondan bildim ki o hikmet abesiyete (anlamsızlığa) gider. Onun için feylesofların (filozofların) ileri gidenleri, ya tabiat dalaletine (sapkınlığına) düşer veya sofestaî (varlığı inkar eden sofist) olur veya ihtiyar (irade) ve ilm-i Sâni’i (Yaratıcının ilmini) inkâr eder veya Hâlık’a (Yaratıcıya) “mûcib-i bizzat” (kendi zorunluluğuyla yaratan, iradesiz) der.
İşte o zaman rahmet-i İlahiye (İlahi rahmet), Hakîm (her işi hikmetli olan) ismini imdadıma (yardımıma) gönderdi, bana da masnuatın büyük gayelerini gösterdi. Yani her bir masnû öyle bir mektub-u Rabbanîdir (Rabbanî mektuptur) ki umum zîşuur (bütün akıl ve şuur sahipleri) onu mütalaa (inceleme) eder. Şu gaye bir sene bana kâfi (yeterli) geldi.
Sonra sanattaki hârikalar (harikalar) inkişaf (ortaya çıkma) etti, o gaye kâfi gelmemeye başladı. Daha çok büyük diğer bir gaye gösterildi. Yani her bir masnûun en mühim gayeleri Sâni’ine (Yaratıcısına) bakar; onun kemalât-ı sanatını (sanatının mükemmelliklerini) ve nukuş-u esmasını (isimlerinin nakışlarını) ve murassaat-ı hikmetini (hikmetinin mücevherlerini) ve hedâyâ-yı rahmetini (rahmetinin hediyelerini), onun nazarına arz (sunma) etmek ve cemal ve kemaline bir âyine (ayna) olmaktır, bildim. Şu gaye hayli zaman (uzun zaman) bana kâfi geldi.
Sonra sanat ve icad-ı eşyadaki (eşyayı yaratmadaki) hayret-engiz (hayranlık verici) faaliyet içinde, gayet derecede süratli tağyir ve tebdildeki mu’cizat-ı kudret (kudret mucizeleri) ve şuunat-ı rububiyet (Rablık tecellileri) göründü. O vakit bu gaye dahi kâfi gelmemeye başladı. Belki şu gaye kadar büyük bir muktezî (gerektiren) ve dâî (sebep olan) dahi lâzımdır, bildim.
İşte o vakit, şu İkinci Remiz’deki muktezîler ve gelecek işaretlerdeki gayeler gösterildi. Ve yakînen (kesin olarak) bana bildirildi ki: “Kâinattaki kudretin faaliyeti ve seyr ü seyelan-ı eşya (eşyanın akışı ve hareketliliği) o kadar manidardır (anlamlıdır) ki o faaliyet ile Sâni’-i Hakîm (Hikmet sahibi Sanatkâr olan Allah), enva-ı kâinatı (kâinatın türlerini) konuşturuyor.” Güya göklerin ve zeminin müteharrik (hareketli) mevcudları ve hareketleri, onların o konuşmalarındaki kelimelerdir ve taharrük (hareket) ise bir tekellümdür (konuşmadır).
Demek faaliyetten gelen harekât ve zeval, bir tekellümat-ı tesbihiyedir (tesbih eden sözlerdir). Ve kâinattaki faaliyet dahi kâinatın ve envaının sessizce bir konuşması ve konuşturmasıdır.
Üçüncü Remiz
Eşya, zeval (son bulma) ve ademe (yokluğa) gitmiyor belki daire-i kudretten daire-i ilme geçiyor, âlem-i şehadetten (görünen âlemden) âlem-i gayba (gayb âlemine) gidiyor, âlem-i tagayyür (değişim) ve fenadan (yokluktan) âlem-i nura, bekaya (ebediyete) müteveccih (yönelmiş) oluyor. Hakikat nokta-i nazarında (açısından) eşyadaki cemal ve kemal, esma-i İlahiyeye (Allah’ın isimlerine) aittir ve onların nukuş (nakışları) ve cilveleridir (tecellileridir). Madem o esma bâkidirler (ebedidirler) ve cilveleri daimîdir (sürekli); elbette nakışları teceddüd (yenilenme) eder, tazelenir, güzelleşir. Ademe ve fenaya gitmiyor; belki yalnız itibarî taayyünleri (geçici, farazi görünümleri) değişir ve medar-ı hüsün ve cemal (güzelliğin kaynağı) ve mazhar-ı feyiz ve kemal (feyzin ve kemalin tecelli yeri) olan hakikatleri ve mahiyetleri (özleri) ve hüviyet-i misaliyeleri (misali kimlikleri) bâkidirler.
Zîruh (ruh sahibi) olmayanlar, doğrudan doğruya onlardaki hüsün ve cemal esma-i İlahiyeye aittir, şeref onlaradır, medih (övgü) onların hesabına geçer, güzellik onlarındır, muhabbet onlara gider. O âyinelerin değişmesiyle onlara bir zarar îras (verme, sebep olma) etmez.
Eğer zîruh ise zevi’l-ukûlden (akıl sahiplerinden) değilse onların zeval ve firakı (son bulma ve ayrılığı), bir adem ve fena (yokluk) değil; belki vücud-u cismanîden (cismani varlıktan) ve vazife-i hayatın dağdağasından (hayat vazifesinin telaşından) kurtulup, kazandıkları vazifenin semerelerini (meyvelerini) bâki olan ervahlarına (ebedi ruhlarına) devrederek onların o ervah-ı bâkiyeleri dahi birer esma-i İlahiyeye istinad (dayanma) ederek devam eder, belki kendine lâyık bir saadete gider.
Eğer o zîruhlar zevi’l-ukûlden ise zaten saadet-i ebediyeye (ebedî saadete) ve maddî ve manevî kemalâta (olgunluklara) medar (kaynak) olan âlem-i bekaya (ebediyet âlemine) ve o Sâni’-i Hakîm’in (Hikmet sahibi Sanatkâr olan Allah’ın) dünyadan daha güzel daha nurani olan âlem-i berzah (kabir âlemi), âlem-i misal (misal âlemi), âlem-i ervah (ruhlar âlemi) gibi diğer menzillerine (duraklarına), başka memleketlerine bir seyr ü seferdir (yolculuktur); bir mevt ve adem ve zeval ve firak değil belki kemalâta kavuşmaktır.
Elhasıl (Özetle): Madem Sâni’-i Zülcelal (Celâl sahibi Yaratıcı olan Allah) vardır ve bâkidir (ebedidir) ve sıfât ve esması daimî (sürekli) ve sermedîdirler (ebedidirler); elbette o esmanın cilveleri ve nakışları, bir manevî beka (ebediyet) içinde teceddüd (yenilenme) eder; tahrip ve fena (yokluk), idam ve zeval (son bulma) değildirler. Malûmdur ki insan insaniyet cihetiyle (yönüyle) ekser (çoğu) mevcudatla (varlıklarla) alâkadardır (ilgilidir). Onların saadetleriyle mütelezziz (lezzet alan) ve helâketleriyle (yok oluşlarıyla) müteellimdir (üzülendir). Hususan (özellikle) zîhayat ile ve bilhassa nev-i beşerle (insan türüyle) ve bilhassa sevdiği ve istihsan (beğendiği) ettiği ehl-i kemalin (kemal sahibi insanların) âlâmıyla (üzüntüleriyle) daha ziyade müteellim ve saadetleriyle daha ziyade mesud (mutlu) olur. Hattâ şefkatli bir valide (anne) gibi kendi saadetini ve rahatını, onların saadeti için feda eder.
İşte her mü’min derecesine göre, nur-u Kur’an (Kur’an nuru) ve sırr-ı iman (iman sırrı) ile bütün mevcudatın saadetleriyle ve bekalarıyla ve hiçlikten kurtulmalarıyla ve kıymettar mektubat-ı Rabbaniye (Rabbanî mektuplar) olmalarıyla mesud olabilir ve dünya kadar bir nur kazanabilir. Herkes derecesine göre bu nurdan istifade eder. Eğer ehl-i dalalet (sapkınlık ehli) ise kendi elemiyle beraber, bütün mevcudatın helâketiyle ve fenasıyla (yok oluşuyla) ve zahirî (dış görünüşteki) idamlarıyla, zîruh ise âlâmlarıyla (üzüntüleriyle) müteellim olur. Yani onun küfrü, onun dünyasına adem (yokluk) doldurur, onun başına boşaltır; daha cehenneme gitmeden cehenneme gider.
Dördüncü Remiz
Çok yerlerde dediğimiz gibi bir padişahın sultan, halife, hâkim, kumandan gibi muhtelif (çeşitli) unvanlar ve sıfatlardan neş’et (doğma) eden muhtelif ayrı ayrı devair-i teşkilatı (teşkilat daireleri) olduğu gibi, Cenab-ı Hakk’ın esma-i hüsnasının (güzel isimlerinin) hadd ü hesaba gelmez türlü türlü tecelliyatı (tecellileri) vardır. Mahlukatın (yaratılmışların) tenevvüleri (çeşitlilikleri) ve ihtilafları (farklılıkları), o tecelliyatın tenevvülerinden ileri geliyor.
İşte her kemal ve cemal sahibi, fıtraten (yaratılış gereği) cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca (sırrınca), o muhtelif esma dahi daimî ve sermedî (ebedî) oldukları için daimî bir surette Zat-ı Akdes (en yüce, kutsal Zat olan Allah) hesabına tezahür (görünme) isterler, yani nakışlarını görmek isterler; yani kendi nakışlarının âyinelerinde (aynalarında) cilve-i cemallerini (cemal tecellilerini) ve in’ikas-ı kemallerini (kemal yansımalarını) görmek ve göstermek isterler, yani kâinat kitab-ı kebirini (büyük kitabını) ve mevcudatın muhtelif mektubatını (çeşitli mektuplarını) ânen fe-ânen (an be an) tazelendirmek, yani yeniden yeniye manidar (anlamlı) yazmak, yani bir tek sahifede ayrı ayrı binler mektubatı yazmak ve her bir mektubu, Zat-ı Mukaddes ve Müsemma-yı Akdes’in (Kutsal ve En Kutsal İsim Sahibinin) nazar-ı şuhuduna (görüşüne, müşahadesine) izhar (açığa vurma) etmekle beraber bütün zîşuurun (akıl sahiplerinin) nazar-ı mütalaasına (inceleme nazarına) göstermek ve okutturmak iktiza (gerektirme) ederler. Bu hakikate işaret eden şu hakikatli şiire bak:
Kitab-ı âlemin yaprakları enva-ı nâma’dud (sayısız tür)
Huruf ile kelimatı dahi efrad-ı nâmahdud (sınırsız fert)
Yazılmış destgâh-ı (tezgahı) Levh-i Mahfuz-u (Korunmuş Levha’nın) hakikatte
Mücessem (cisimleşmiş) lafz-ı manidardır âlemde her mevcud (varlık).
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
(Okunuşu: Teemmel sutûra’l-kâinâti fe-innehâ mine’l-mele’i’l-a’lâ ileyke resâilu.
Meali: Kâinatın satırlarını ibretle düşün; çünkü onlar, yüce âlemden sana gönderilmiş mektuplardır.)
Beşinci Remiz
İki nüktedir (önemli noktadır).
Birinci Nükte: Madem Cenab-ı Hak var, her şey var. Madem Cenab-ı Vâcibü’l-vücud’a (Varlığı zorunlu olan Allah’a) intisap (bağlantı) var, her şey için bütün eşya var. Çünkü Vâcibü’l-vücud’a nisbetle (oranla) her bir mevcud, bütün mevcudata vahdet (birlik) sırrıyla bir irtibat (bağlantı) peyda (meydana) eder. Demek Vâcibü’l-vücud’a intisabını bilen veya intisabı bilinen her bir mevcud, sırr-ı vahdetle Vâcibü’l-vücud’a mensup bütün mevcudatla münasebettar (ilişkili) olur. Demek her bir şey, o intisap noktasında hadsiz envar-ı vücuda (varlık nurlarına) mazhar (erişebilir) olabilir. Firaklar (ayrılıklar), zevaller (son bulmalar) o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyale (akıp giden bir an) yaşamak, hadsiz envar-ı vücuda medardır (kaynaktır).
Eğer o intisap olmazsa ve bilinmezse hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere (yokluklara) mazhar olur. Çünkü o halde alâkadar (ilgili) olabileceği her bir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı (dağılması) ve bir zevali vardır. Demek kendi şahsî vücuduna, hadsiz ademler ve firaklar yüklenir. Bir milyon sene vücudda kalsa da intisapsız, evvelki noktasındaki o intisaptaki bir an yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver (nurlanmış varlık), milyon sene bir vücud-u ebtere (kesik, bereketsiz bir varlığa) müreccahtır (tercih edilir).” Yani Vücud-u Vâcib’e (Varlığı zorunlu olan Allah’a) nisbet ile bir an vücud, nisbetsiz milyon sene bir vücuda müreccahtır. Hem bu sır içindir ki ehl-i tahkik (hakikati araştıranlar) demişler: “Envar-ı vücud (varlık nurları) ise Vâcibü’l-vücud’u tanımakladır.” Yani o halde kâinat, envar-ı vücud içinde olarak melaike (melekler) ve ruhaniyat (ruhânî varlıklar) ve zîşuurlar (akıl sahipleri) ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa adem zulümatları (yokluk karanlıkları), firak ve zeval elemleri (acılan) her bir mevcudu ihata (kuşatma) eder. Dünya, o adamın nazarında (gözünde) boş ve hâlî (ıssız) bir vahşetgâh (korkunç yer) suretinde görünür.
Evet, nasıl ki bir ağaç meyvelerinin her birisi, ağacın başındaki bütün meyvelere karşı birer nisbeti var ve o nisbetle birer kardeşi, arkadaşı mevcud olduğundan onların adedince ârızî (geçici) vücudları vardır. Ne vakit o meyve ağacın başından kesilse her bir meyveye karşı bir firak ve zeval hasıl olur. Her bir meyve onun için ma’dum (yok) hükmündedir. Haricî (dışsal) bir zulmet-i adem (yokluk karanlığı) ona hasıl oluyor.
Öyle de kudret-i Ehad-i Samed’e (Ehad ve Samed olan Allah’ın kudretine) intisap noktasında her şey için bütün eşya var. Eğer intisap olmazsa her şey için eşya adedince haricî ademler var.
İşte şu remizden, imanın azamet-i envarına (nurlarının büyüklüğüne) bak ve dalaletin (sapkınlığın) dehşetli zulümatını (karanlıklarını) gör. Demek iman, şu remizde beyan edilen hakikat-i âliye-i nefsü’l-emriyenin (dış âlemdeki yüce hakikatin) unvanıdır (başlığıdır) ve iman ile ondan istifade edebilir. Eğer iman olmazsa nasıl ki kör, sağır, dilsiz, akılsız adama her şey ma’dumdur öyle de imansıza her şey ma’dumdur, zulümatlıdır (karanlıklıdır).
İkinci Nükte: Dünyanın ve eşyanın üç tane yüzü var.
Birinci Yüzü: Esma-i İlahiyeye (Allah’ın isimlerine) bakar, onların âyineleridir (aynalarıdır). Bu yüze zeval ve firak ve adem giremez, belki tazelenmek ve teceddüd (yenilenme) var.
İkinci Yüzü: Âhirete bakar, âlem-i bekaya (ebediyet âlemine) nazar (bakış) eder, onun tarlası hükmündedir. Bu yüzde bâki (ebedî) semereler (meyveler) ve meyveler yetiştirmek var; bekaya hizmet eder, fâni şeyleri bâki hükmüne getirir. Bu yüzde dahi mevt ve zeval değil, belki hayat ve beka cilveleri (tecellileri) var.
Üçüncü Yüzü: Fânilere, yani bizlere bakar ki fânilerin ve ehl-i hevesatın (heves sahiplerinin) maşukası (sevgilisi) ve ehl-i şuurun (akıl sahiplerinin) ticaretgâhı ve vazifedarların meydan-ı imtihanlarıdır. İşte bu üçüncü yüzündeki fena (yokluk) ve zeval, mevt ve ademin acılarına ve yaralarına merhem için o üçüncü yüzün içyüzündeki beka ve hayat cilveleri var.
Elhasıl (Özetle): Şu mevcudat-ı seyyale (akıp giden varlıklar), şu mahlukat-ı seyyare (hareket eden yaratılmışlar), Vâcibü’l-vücud’un envar-ı icad (yaratma nurları) ve vücudunu tazelendirmek için müteharrik (hareketli) âyineler (aynalar) ve değişen mazharlardır (tecelligahlardır).
*
İKİNCİ MAKAM
Bir mukaddime (giriş), beş işarettir.
Mukaddime
İki mebhastır (konudur).
Birinci Mebhas: Bu gelecek beş işarette, şuunat-ı rububiyeti (Rablık tecellilerini) rasad (gözlemleme) etmek için birer sönük, küçük dürbün nevinden (türünden) birer temsil (benzetme) yazılacak. Bu temsiller, şuunat-ı rububiyetin hakikatini tutamaz, ihata (kuşatma) edemez, mikyas (ölçü) olamaz fakat baktırabilir. O gelecek temsilatta (benzetmelerde) ve geçen remizlerde (işaretlerde), Zat-ı Akdes’in (en yüce Zat olan Allah’ın) şuunatına (tecellilerine) münasip olmayan tabirat (ifadeler), temsilin kusuruna aittir.
Mesela, lezzet ve sürur (sevinç) ve memnuniyetin bizce malûm (bilinen) manaları, şuunat-ı mukaddeseyi (kutsal tecellileri) ifade edemiyor fakat birer unvan-ı mülahazadır (düşünce başlığıdır), birer mirsad-ı tefekkürdür (tefekkür gözlem yeridir). Hem dahi şu temsiller; muhit (kuşatıcı), azîm (yüce) bir kanun-u rububiyetin (Rablık kanununun) küçük bir misalde ucunu göstermekle rububiyetin şuunatında (tecellilerinde) o kanunun hakikatini ispat ediyor. Mesela, bir çiçek vücuddan (varlıktan) gider, binler vücud bırakarak öyle gider, denilmiş. Onunla azîm bir kanun-u rububiyeti gösteriyor ki bütün bahar, belki bütün dünyadaki mevcudatta (varlıklarda) bu kanun-u rububiyet cereyan (devam) ediyor.
Evet Hâlık-ı Rahîm (Rahmet sahibi Yaratıcı olan Allah), bir kuşun tüylü libasını (elbisesini) hangi kanunla değiştiriyor, tazelendiriyor; o Sâni’-i Hakîm (Hikmet sahibi Sanatkâr olan Allah) aynı kanunla her sene küre-i arzın (yeryüzünün) libasını tecdid (yenileme) eder. Hem o aynı kanunla her asırda dünyanın şeklini tebdil (değiştirme) eder. Hem aynı kanunla kıyamet vaktinde kâinatın suretini tağyir (değiştirme) edip değiştirir.
Hem hangi kanunla zerreyi, mevlevî gibi tahrik (hareket ettirme) ederse aynı kanunla küre-i arzı meczup (cezbedilmiş) ve semâa kalkan mevlevî gibi döndürüyor ve o kanun ile âlemleri böyle çeviriyor ve manzume-i şemsiyeyi (Güneş sistemini) gezdiriyor.
Hem hangi kanunla senin bedenindeki hüceyratın (hücrelerin) zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil (analiz) ediyorsa aynı kanunla senin bağını her sene tecdid eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanunla zemin yüzünü her bahar mevsiminde tecdid eder, taze bir peçe üstüne çeker.
Hem o Sâni’-i Kadîr (Kudret sahibi Sanatkâr olan Allah), hangi kanun-u hikmetle bir sineği ihya (diriltme) eder, aynı kanunla şu önümüzdeki çınar ağacını her baharda ihya eder ve o kanunla küre-i arzı yine o baharda ihya eder ve aynı kanunla haşirde (yeniden dirilişte) mahlukatı (yaratılmışları) da ihya eder. Şu sırra işareten مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ (Okunuşu: Mâ halkuküm velâ ba’süküm illâ ke nefsin vâhidetin. Meali: Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir canlının yaratılıp diriltilmesi gibidir.) Kur’an ferman (emretme) eder. Ve hâkeza (bunun gibi) kıyas et. Bunlar gibi çok kavanin-i rububiyet (Rablık kanunları) vardır ki zerreden tâ mecmu-u (bütün) âleme kadar cereyan (devam) ediyor.
İşte faaliyet-i rububiyetin içindeki şu kanunların azametine (büyüklüğüne) bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki sırr-ı vahdeti (birlik sırrını) gör, her bir kanun bir bürhan-ı vahdet (birlik delili) olduğunu bil. Evet, şu çok kesretli (sayıca çok) ve çok azametli kanunlar, her biri ilim ve iradenin cilvesi (tecellisi) olmakla beraber, hem vâhid (bir) hem muhit (kuşatıcı) olduğu için Sâni’in (Sanatkârın) vahdaniyetini (birliğini) ve ilim ve iradesini gayet kat’î (kesin) bir surette ispat ederler.
İşte ekser (çoğu) Sözlerde ekser temsilat (benzetmeler), böyle kanunların uçlarını birer cüz’î (bireysel) misal ile göstermekle müddeada (iddia edilen şeyde) aynı kanunun vücuduna (varlığına) işaret eder. Madem temsil ile kanunun tahakkuku (gerçekleştiği) gösteriliyor, bürhan-ı mantıkî (mantıki delil) gibi yakînî (kesin) bir surette müddeayı ispat eder. Demek Sözlerdeki ekser temsiller, birer bürhan-ı yakînî (kesin delil), birer hüccet-i kātıa (kesin delil) hükmündedir.
İkinci Mebhas: Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde denildiği gibi bir ağacın ne kadar meyveleri ve çiçekleri vardır; her bir meyvenin her bir çiçeğin o kadar gayeleri, hikmetleri vardır. Ve o hikmetler üç kısımdır. Bir kısmı Sâni’e (Yaratıcıya) bakar, esmasının nakışlarını gösterir. Bir kısmı zîşuurlara (akıl sahiplerine) bakar ki onların nazarlarında (gözlerinde) kıymettar mektubat (kıymetli mektuplar) ve manidar kelimattır (anlamlı kelimelerdir). Bir kısmı kendi nefsine ve hayatına ve bekasına (ebediyetine) bakar ve insana faydalı ise insanın menfaatine göre hikmetleri vardır.
İşte her bir mevcudun böyle kesretli (çok sayıdaki) gayeleri bulunduğunu bir vakit düşünürken, hatırıma Arabî tarzda ve gelecek beş işaretin esasatına (esaslarına) nota hükmünde olarak küllî (genel) gayelere işaret eden şu fıkralar (cümleler) gelmiştir.
وَهٰذِهِ الْمَوْجُودَاتُ الْجَلِيَّةُ مَظَاهِرُ سَيَّالَةٌ وَمَرَايَا جَوَّالَةٌ لِتَجَدُّدِ تَجَلِّيَاتِ اَنْوَارِ اٖيجَادِهٖ سُبْحَانَهُ بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ
(Okunuşu: Ve hâzihi’l-mevcudâtü’l-celiyyetü mezâhiru seyyâletün ve merâyâ cevvaletün li-teceddüdi tecelliyâti envâri îcâdihî sübhânehû bi-tebeddüli’t-taayyünâti’l-i’tibâriyyeti.
Meali: Ve bu görünen varlıklar, Sübhân olan Allah’ın yaratma nurlarının tecellilerini sürekli yenilemek için akıp giden mazharlar (tecelligahlar) ve dolaşan aynalardır; itibari tayinlerinin (geçici görünümlerinin) değişmesiyle (bu yenilenme gerçekleşir).)
اَوَّلًا : مَعَ اِسْتِحْفَاظِ الْمَعَانِى الْجَمٖيلَةِ وَالْهُوِيَّاتِ الْمِثَالِيَّةِ
(Okunuşu: Evvelen: Me’a istihfâzi’l-me’ânî’l-cemîleti ve’l-hüviyyâti’l-misâliyyeti.
Meali: Birincisi: Güzel manaları ve misalî hüviyetleri (özellikleri) muhafaza etmekle beraber.)
وَثَانِيًا : مَعَ اِنْتَاجِ الْحَقَائِقِ الْغَيْبِيَّةِ وَالنُّسُوجِ اللَّوْحِيَّةِ
(Okunuşu: Ve sâniyen: Me’a intâci’l-hakâiki’l-gaybiyyeti ve’n-nüsûci’l-levhiyyeti.
Meali: İkincisi: Gaybî hakikatleri ve levhî (ilahi) dokumaları üretmekle beraber.)
وَثَالِثًا : مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ
(Okunuşu: Ve sâlisen: Me’a neşri’s-semerâti’l-uhreviyyeti ve’l-menâziri’s-sermediyyeti.
Meali: Üçüncüsü: Âhiret meyvelerini ve ebedî manzaraları neşretmekle beraber.)
وَرَابِعًا : مَعَ اِعْلَانِ التَّسْبٖيحَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَ اِظْهَارِ الْمُقْتَضَيَاتِ الْاَسْمَائِيَّةِ
(Okunuşu: Ve râbian: Me’a i’lâni’t-tesbîhâti’r-Rabbâniyyeti ve izhâri’l-muktezayâti’l-esmâiyeti.
Meali: Dördüncüsü: Rabbanî tesbihleri ilan etmek ve isimlerin gerektirdiklerini (muktezalarını) ortaya koymakla beraber.)
وَخَامِسًا : لِظُهُورِ الشُّؤُنَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَالْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ
(Okunuşu: Ve hâmisen: Li-zuhûri’ş-şuûnâti’s-sübhâniyyeti ve’l-meşâhidi’l-ilmiyyeti.
Meali: Beşincisi: Sübhânî tecellilerin (şuûnatın) ve ilmî şahidlerin (görüntülerin) zuhuru için.)
İşte bu beş fıkrada, gelecekte bahsedeceğimiz işaratın (işaretlerin) esasatı (esasları) var. Evet, her bir mevcud hususan zîhayat olanların beş tabaka ayrı ayrı hikmetleri ve gayeleri var. Nasıl ki meyvedar bir ağaç, birbirinin üstündeki dalları semere (meyve) verir öyle de her bir zîhayatın beş tabaka muhtelif (çeşitli) gayeleri bulunur ve hikmetleri var.
Ey insan-ı fâni (fani insan)! Senin cüz’î (bireysel) bir çekirdek hükmündeki kendi hakikatini, meyvedar bir şecere-i bâkiyeye (ebedi bir ağaca) inkılab (dönüşme) etmesini ve beş işarette gösterilen on tabaka meyvelerini ve on nevi (tür) gayelerini elde etmesini istersen hakiki imanı elde et. Yoksa bütün onlardan mahrum kalmakla beraber, o çekirdek içinde sıkışıp çürüyeceksin.
Birinci İşaret
فَاَوَّلًا: بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ مَعَ اِسْتِحْفَاظِ الْمَعَانِى الْجَمٖيلَةِ وَالْهُوِيَّاتِ الْمِثَالِيَّةِ
(Okunuşu: Fe-evvelen: bi-tebeddüli’t-taayyünâti’l-i’tibâriyyeti me’a istihfâzi’l-me’ânî’l-cemîleti ve’l-hüviyyâti’l-misâliyyeti.
Meali: Birincisi: İtibari tayinlerin (geçici görünümlerin) değişmesiyle beraber, güzel manaları ve misalî hüviyetleri (özellikleri) muhafaza etmekle (bu gerçekleşir).)
fıkrası ifade ediyor ki: Bir mevcud vücuddan (varlıktan) gittikten sonra zahiren kendisi ademe (yokluğa), fenaya (yok oluşa) gider fakat ifade ettiği manalar bâki (ebedi) kalır, mahfuz (korunmuş) olur. Hüviyet-i misaliyesi (misali kimliği) ve sureti ve mahiyeti (özü) dahi âlem-i misalde (misal âleminde) ve âlem-i misalin numuneleri olan elvah-ı mahfuzada (Levh-i Mahfuz’daki levhalarda) ve elvah-ı mahfuzanın numuneleri olan kuvve-i hâfızalarda (hafıza güçlerinde) kalır. Demek bir vücud-u surî (şekli varlık) kaybeder, yüzer (yüzlerce) vücud-u manevî ve ilmî kazanır. Mesela, nasıl ki bir sahifenin tabına (basımına) medar (sebep) olan matbaa hurufatına (harflerine) bir vaziyet ve bir tertip verilir ve bir sahifenin tabına medar olur ve o sahife ise suretini ve hüviyetini basılan müteaddid (çok sayıdaki) yapraklara verip ve manalarını çok akıllara neşrettikten (yaydıktan) sonra o matbaa hurufatının vaziyeti ve tertibi de değiştirilir. Çünkü daha ona lüzum (ihtiyaç) kalmadı hem başka sahifelerin tabı lâzım geliyor.
İşte aynen bunun gibi şu mevcudat-ı arziye (yeryüzündeki varlıklar) hususan nebatiye (bitkisel olanlar), kalem-i kader-i İlahî (İlahi kader kalemi) onlara bir tertip, bir vaziyet verir; bahar sahifesinde kudret onları icad (yaratma) eder ve güzel manalarını ifade ederek, suretleri ve hüviyetleri âlem-i misal gibi âlem-i gaybın defterine geçtikleri için hikmet iktiza ediyor ki o vaziyet değişsin, tâ (ki) yeni gelecek diğer bahar sahifesi yazılsın, onlar dahi manalarını ifade etsinler.
İkinci İşaret
وَثَانِيًا : مَعَ اِنْتَاجِ الْحَقَائِقِ الْغَيْبِيَّةِ وَالنُّسُوجِ اللَّوْحِيَّةِ
(Okunuşu: Ve sâniyen: Me’a intâci’l-hakâiki’l-gaybiyyeti ve’n-nüsûci’l-levhiyyeti.
Meali: İkincisi: Gaybî hakikatleri ve levhî (ilahi) dokumaları üretmekle beraber.)
Bu fıkra işaret eder ki: Her bir şey cüz’î (bireysel) olsun küllî (genel) olsun, vücuddan gittikten sonra hususan zîhayat (hayat sahibi) olsa çok hakaik-i gaybiye (gaybî hakikatler) netice vermekle beraber, âlem-i misalin defterlerinde olan levh-i misalî (misal levhası) üstünde, etvar-ı hayatı (hayat evreleri) adedince suretleri bırakıp o suretlerden, manidar (anlamlı) olan ve mukadderat-ı hayatiye (hayat yazgısı) denilen sergüzeşt-i hayatiyeleri (hayat maceraları) yazılır ve ruhaniyata (ruhânî varlıklara) bir mütalaagâh (inceleme yeri) olur.
Nasıl ki mesela, bir çiçek vücuddan gider fakat yüzer (yüzlerce) tohumcuklarını ve tohumcuklarda mahiyetini (özünü) vücudda bırakmakla beraber; küçük elvah-ı mahfuzada (küçük korunmuş levhalarda) ve elvah-ı mahfuzanın küçük numuneleri olan hâfızalarda binler suretini bırakıp, zîşuurlara (akıl sahiplerine) etvar-ı hayatıyla (hayat evreleriyle) ifade ettiği tesbihat-ı Rabbaniye (Rabbanî tesbihler) ve nukuş-u esmaiyeyi (isimlerin nakışlarını) okutturur, sonra gider.
Öyle de yeryüzünün saksısında güzel masnuatla (sanat eserleriyle) münakkaş (nakışlanmış) olan bahar mevsimi, bir çiçektir; zahiren zeval (son bulma) bulur, ademe (yokluğa) gider fakat onun tohumları adedince ifade ettikleri hakaik-i gaybiye (gaybî hakikatler) ve çiçekleri adedince neşrettiği (yaydığı) hüviyet-i misaliye (misali kimlik) ve mevcudatı adedince gösterdikleri hikmet-i Rabbaniyeyi (Rabbanî hikmeti) kendine bedel olarak vücudda bırakıp sonra bizden saklanır. Hem o giden baharın arkadaşları olan sair (diğer) baharlara yer boşaltır, tâ (ki) onlar gelip vazife görsünler. Demek o bahar, zahirî (dış görünüşteki) bir vücudu çıkarır, manen (manevi olarak) bin vücud giyer.
Üçüncü İşaret
وَثَالِثًا : مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ
(Okunuşu: Ve sâlisen: Me’a neşri’s-semerâti’l-uhreviyyeti ve’l-menâziri’s-sermediyyeti.
Meali: Üçüncüsü: Âhiret meyvelerini ve ebedî manzaraları neşretmekle beraber.)
fıkrası ifade ediyor ki: Dünya bir destgâh (tezgah) ve bir mezraadır (tarladır), âhiret pazarına münasip olan mahsulatı (ürünleri) yetiştirir. Çok Sözlerde ispat etmişiz nasıl ki cin ve insin amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de dünyanın sair (diğer) mevcudatı (varlıkları) dahi âhiret hesabına çok vazifeler görüyorlar ve çok mahsulat yetiştiriyorlar. Belki küre-i arz (yeryüzü), onlar için geziyor; belki denilebilir ki onun içindir. Bu sefine-i Rabbaniye (Rabbanî gemi), yirmi dört bin senelik bir mesafeyi bir senede geçip meydan-ı haşrin (haşir meydanının) etrafında dönüyor. Mesela, ehl-i cennet elbette arzu ederler ki dünya maceralarını tahattur (hatırlama) etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o maceraların levhalarını ve misallerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi o levhaları, o vak’aları (olayları) müşahede (görme) etseler çok mütelezziz (lezzet alırlar) olurlar.
Madem öyledir, herhalde dâr-ı lezzet ve menzil-i saadet (saadet durağı) olan dâr-ı cennette عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلٖينَ (Okunuşu: Alâ sürurin mütekâbilîn. Meali: Karşılıklı kurulmuş tahtlar üzerinde.) işaretiyle sermedî (ebedi) manzaralarda, dünyevî maceraların muhaveresi (sohbeti) ve dünyevî hâdisatın (olayların) manzaraları cennette bulunacaktır.
İşte bu güzel mevcudatın bir an görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menazır-ı sermediyeyi (ebedi manzaraları) teşkil etmek için bir fabrika destgâhları hükmünde görünüyor. Mesela, nasıl ki ehl-i medeniyet (medeniyet ehli), fâni (geçici) vaziyetlere bir nevi beka (ebediyet) vermek ve ehl-i istikbale (gelecek nesillere) yadigâr bırakmak için; güzel veya garib (acayip) vaziyetlerin suretlerini alıp sinema perdeleriyle istikbale hediye ediyor, zaman-ı maziyi (geçmiş zamanı) zaman-ı halde (şimdiki zamanda) ve istikbalde gösteriyor ve dercediyorlar (kaydediyorlar).
Aynen öyle de şu mevcudat-ı bahariye ve dünyeviyede (bahar ve dünya varlıklarında) kısa bir hayat geçirdikten sonra onların Sâni’-i Hakîm’i (Hikmet sahibi Sanatkâr olan Allah), âlem-i bekaya (ebediyet âlemine) ait gayelerini o âleme kaydetmekle beraber âlem-i ebedîde (ebedi âlemde), sermedî (ebedi) manzaralarda onların etvar-ı hayatlarında (hayat evrelerinde) gördükleri vezaif-i hayatiyeyi (hayat vazifelerini) ve mu’cizat-ı Sübhaniyeyi (Sübhanî mucizeleri), menazır-ı sermediyede (ebedi manzaralarda) kaydetmek, mukteza-yı ism-i Hakîm (Hakîm isminin gereği) ve Rahîm ve Vedud’dur.
Dördüncü İşaret
وَرَابِعًا : مَعَ اِعْلَانِ التَّسْبٖيحَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَ اِظْهَارِ الْمُقْتَضَيَاتِ الْاَسْمَائِيَّةِ
(Okunuşu: Ve râbian: Me’a i’lâni’t-tesbîhâti’r-Rabbâniyyeti ve izhâri’l-muktezayâti’l-esmâiyeti.
Meali: Dördüncüsü: Rabbanî tesbihleri ilan etmek ve isimlerin gerektirdiklerini (muktezalarını) ortaya koymakla beraber.)
fıkrası ifade ediyor ki: Mevcudat, etvar-ı hayatıyla (hayat evreleriyle) müteaddid (çok sayıda) enva-ı tesbihat-ı Rabbaniyeyi (Rabbanî tesbih türlerini) yapıyor. Hem esma-i İlahiyenin (Allah’ın isimlerinin) iktiza (gerektirme) ve istilzam (lazım kılma) ettikleri hâlâtı (halleri) gösteriyor ki mesela Rahîm ismi şefkat etmek ister, Rezzak ismi rızık vermek iktiza eder, Latîf ismi lütfetmek istilzam eder ve hâkeza (bunun gibi) bütün esmanın birer birer muktezası (gereği) vardır.
İşte her bir zîhayat (hayat sahibi) hayatıyla ve vücuduyla o esmanın muktezasını göstermekle beraber, cihazatı (cihazları) adedince Sâni’-i Hakîm’e (Hikmet sahibi Sanatkâra) tesbihat yapıyorlar. Mesela, nasıl ki bir insan güzel meyveler yer, o meyveler midesinde dağılır, erir, zahiren (dış görünüşte) mahvolur fakat ağzından, midesinden başka bütün hüceyrat-ı bedeniyede (beden hücrelerinde) faaliyetkârane bir lezzet, bir zevk vermekle beraber, aktar-ı (tüm) bedendeki vücudu ve hayatı beslemek ve idame-i hayat (hayatın devamını) etmek gibi pek çok hikmetlerin vücuduna medar (kaynak) oluyor. O taam (yemek), kendisi de vücud-u nebatîden (bitkisel varlıktan) hayat-ı insaniye (insan hayatı) tabakasına çıkıyor, terakki (ilerleme) ediyor.
Aynen öyle de şu mevcudat zeval (son bulma) perdesinde saklandıkları vakit, onların yerinde her birisinin pek çok tesbihatı bâki (ebedi) kalmakla beraber, pek çok esma-i İlahiyenin de nukuşlarını (nakışlarını) ve mukteziyatını (gerektirdiklerini) o esmanın ellerine bırakır. Yani bir vücud-u bâkiyeye (ebedi bir varlığa) tevdi (emanet etme) ederler, öyle giderler. Acaba fâni (geçici) ve muvakkat (kısa süreli) bir vücudun gitmesiyle onun yerine bir nevi bekaya (ebediyete) mazhar (erişen) binler vücud kalsa denilir mi ki ona yazık oldu veyahut abes (anlamsız) oldu veyahut şu sevimli mahluk neden gitti, şekva (şikayet) edilebilir mi? Belki onun hakkındaki rahmet, hikmet, muhabbet öyle iktiza (gerektirme) ediyorlar ve öyle olmak gerektir. Yoksa bir tek zarar gelmemek için binler menfaati (faydayı) terk etmek lâzım gelir ki o halde binler zarar olur.
Demek Rahîm, Hakîm ve Vedud isimleri, zevale ve firaka (ayrılığa) muarız (karşı) değiller, belki istilzam edip iktiza ediyorlar.
Beşinci İşaret
وَخَامِسًا : لِظُهُورِ الشُّؤُنَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَالْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ
(Okunuşu: Ve hâmisen: Li-zuhûri’ş-şuûnâti’s-sübhâniyyeti ve’l-meşâhidi’l-ilmiyyeti.
Meali: Beşincisi: Sübhânî tecellilerin (şuûnatın) ve ilmî şahidlerin (görüntülerin) zuhuru için.)
fıkrası ifade ediyor ki: Mevcudat hususan zîhayat (hayat sahibi) olanlar, vücud-u surîden (şekli varlıktan) gittikten sonra bâki (ebedi) çok şeyleri bırakırlar, öyle giderler. İkinci Remiz’de beyan edildiği gibi Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un (Varlığı zorunlu olan Allah’ın) kudsiyet ve istiğna-i kemaline (kemalindeki ihtiyaçsızlığına) muvafık (uygun) bir tarzda ve ona lâyık bir surette; hadsiz bir muhabbet, nihayetsiz bir şefkat, gayetsiz (sınırsız) bir iftihar –tabiri caiz ise– mukaddes hadsiz bir memnuniyet, bir sevinç –tabirde hata olmasın– hadsiz bir lezzet-i mukaddese (kutsal lezzet), bir ferah-ı münezzeh (noksanlıklardan arınmış bir ferahlık) şuunat-ı rububiyetinde (Rablık tecellilerinde) bulunur ki onların âsârı (eserleri) bilmüşahede (gözle görülerek) görünüyor.
İşte o şuunat (tecelliler), iktiza (gerektirme) ettikleri hayret-nüma (hayranlık verici) faaliyet içinde, mevcudat tebdil (değişim) ve tağyir (başkalaşma) ile zeval (son bulma) ve fena (yok oluş) içinde süratle sevk ediliyor, mütemadiyen (sürekli olarak) âlem-i şehadetten (görünen âlemden) âlem-i gayba (gayb âlemine) gönderiliyor. Ve o şuunatın cilveleri (tecellileri) altında mahlukat (yaratılmışlar); daimî bir seyr ü seyelan (akış ve hareket), bir hareket ve cevelan (dolaşma) içinde çalkanmakta ve ehl-i gafletin (gaflet ehlinin) kulaklarına vaveylâ-i firak (ayrılık feryadı) ve zevali ve ehl-i hidayetin (hidayet ehlinin) sem’ine (kulağına) velvele-i zikir ve tesbihi dağıtmaktadırlar. Bu sırra binaen (dayanarak) her bir mevcud Vâcibü’l-vücud’un bâki (ebedi) şuunatının tezahürüne (görünmesine) bâki birer medar (kaynak) olacak manaları, keyfiyetleri, haletleri vücudda bırakıp öyle gidiyorlar.
Hem o mevcud, bütün müddet-i hayatında geçirdiği etvar (evreler) ve ahvali (halleri), ilm-i ezelînin (ezelî ilmin) unvanları (başlıkları) olan İmam-ı Mübin (Açık Kitap), Kitab-ı Mübin (Açık Kitap), Levh-i Mahfuz (Korunmuş Levha) gibi vücud-u ilmî dairelerinde (ilmi varlık dairelerinde) vücud-u haricîsini (dış varlığını) temsil eden mufassal (ayrıntılı) bir vücud dahi bırakıp öyle giderler. Demek her fâni (geçici olan); bir vücudu terk eder, binler bâki (ebedi) vücudları kazanır, kazandırır.
Mesela, nasıl ki hârikulâde (olağanüstü) bir fabrika makinesine âdi (sıradan) bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zahiren (dış görünüşte) mahvolur (yok olur) fakat o fabrikanın imbiklerinde (damıtma cihazlarında) çok kıymettar kimya maddeleri ve edviyeler (ilaçlar) teressüb (tortulaşma) eder. Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitap tabına (basımına), bir kısmı da şeker gibi başka kıymettar şeyleri imal (üretme) etmesine medar (kaynak) oluyor ve hâkeza (bunun gibi)… Demek o âdi maddelerin yanmasıyla ve zahiren mahvolmasıyla binler şeyler vücud buluyor. Demek âdi bir vücud gider, âlî (yüce) çok vücudları irsiyet (miras) bırakır. İşte şu halde, o âdi maddeye yazık oldu denilir mi? Fabrika sahibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti, şikayet edilir mi?
Aynen öyle de وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى (Okunuşu: Ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ. Meali: En yüce örnekler Allah’a aittir.) Hâlık-ı Hakîm (Hikmet sahibi Yaratıcı) ve Rahîm ve Vedud, mukteza-yı rahmet (rahmetin gereği) ve hikmet ve vedudiyet (sevginin gereği) olarak kâinat fabrikasına hareket veriyor; her bir vücud-u fâniyi (fani varlığı) çok bâki (ebedi) vücudlara çekirdek yapar, makasıd-ı Rabbaniyesine (Rabbanî maksatlarına) medar (kaynak) eder, şuunat-ı Sübhaniyesine (Sübhanî tecellilerine) mazhar (erişen) kılar, kalem-i kaderine mürekkep ittihaz (edinme) eder ve kudretin dokumasına bir mekik yapar ve daha bilmediğimiz pek çok inayat-ı gâliye (değerli lütuflar) ve makasıd-ı âliye (yüce maksatlar) için kendi faaliyet-i kudretiyle kâinatı faaliyete getirir. Zerratı (zerrecikleri) cevelana (dolaşmaya), mevcudatı (varlıkları) seyerana (hareket etmeye), hayvanatı seyelana (akmaya, hareketlenmeye), seyyaratı (gezegenleri) deverana (dönmeye) getirir, kâinatı konuşturur; âyâtını (ayetlerini) ona sessiz söylettirir ve ona yazdırır. Ve mahlukat-ı arzıyeyi (yeryüzü yaratıklarını) rububiyeti (Rablığı) noktasında, havayı emir ve iradesine bir nevi arş (taht) ve nur unsurunu ilim ve hikmetine diğer bir arş ve suyu ihsan (bağış) ve rahmetine başka bir arş ve toprağı hıfz (koruma) ve ihyasına (diriltmesine) bir çeşit arş yapmış. O arşlardan üçünü, mahlukat-ı arzıye üstünde gezdiriyor.
Kat’iyen bil ki bu beş remizde (işarette) ve beş işarette gösterilen parlak hakikat-i âliye (yüce hakikat), nur-u Kur’an (Kur’an nuru) ile görünür ve imanın kuvvetiyle sahip olunabilir. Yoksa o hakikat-i bâkiye (ebedi hakikat) yerine, gayet müthiş bir zulümat (karanlık) geçer. Ehl-i dalalet (sapkınlık ehli) için dünya, firaklar (ayrılıklar) ve zevaller (son bulmalar) ile dolu ve ademler (yokluklar) ile mâlâmâldir (dopdoludur). Kâinat, onun için manevî bir cehennem hükmüne geçer. Her şey onun için âni (ani) bir vücud ile hadsiz bir adem ihata (kuşatma) ediyor. Bütün mazi (geçmiş) ve müstakbel (gelecek), zulümat-ı ademle (yokluk karanlıklarıyla) memlûdür (doludur); yalnız kısacık bir zaman-ı halde (şimdiki zamanda), bir hazîn (hüzünlü) nur-u vücud (varlık nuru) bulabilir. Fakat sırr-ı Kur’an (Kur’an sırrı) ve nur-u iman (iman nuru) ile ezelden ebede kadar bir nur-u vücud görünür, ona alâkadar (ilgili) olur ve onunla saadet-i ebediyesini (ebedi saadetini) temin eder.
Elhasıl (Özetle): Bir Şair-i Mısrî’nin (Mısırlı Şair’in) tarzında deriz:
Derya olunca nefes
Parelenince kafes
Tâ (ki) kesilince bu ses
Çağırırım: Yâ Hak! Yâ Mevcud (Ey Var Olan)! Yâ Hay (Ey Diri)! Yâ Mabud (Ey Kendisine İbadet Edilen)! Yâ Hakîm (Ey Hikmet Sahibi)! Yâ Maksud (Ey Maksat)! Yâ Rahîm (Ey Rahmet Eden)! Yâ Vedud (Ey Sevgi Sahibi)!..
Ve bağırarak derim:
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُبٖينُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ الْاَمٖينُ
(Okunuşu: Lâ ilâhe illallâhu’l-Melikü’l-Hakku’l-Mübîn. Muhammedun Rasûlullâhi sâdiku’l-va’di’l-emîn.
Meali: Hak ve apaçık Melik (Hükümdar) olan Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), vaadinde sadık ve emin olan Allah’ın Resûlü’dür.)
Ve iman ederek ispat ederim:
اِنَّ الْبَعْثَ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ وَ الْجَنَّةَ حَقٌّ وَ النَّارَ حَقٌّ وَ اِنَّ السَّعَادَةَ الْاَبَدِيَّةَ حَقٌّ وَ اِنَّ اللّٰهَ رَحٖيمٌ حَكٖيمٌ وَدُودٌ وَ اِنَّ الرَّحْمَةَ وَ الْحِكْمَةَ وَ الْمَحَبَّةَ مُحٖيطَةٌ بِجَمٖيعِ الْاَشْيَاءِ وَ شُؤُنَاتِهَا
(Okunuşu: İnne’l-ba’se ba’de’l-mevti hakkun ve’l-cennete hakkun ve’n-nâra hakkun ve inne’s-sa’âdete’l-ebediyyete hakkun ve inne’llâhe Rahîmun Hakîmun Vedûdun ve inne’r-rahmete ve’l-hikmete ve’l-muhabbete muhîtatun bi-cemî’i’l-eşyâi ve şuûnâtihâ.
Meali: Şüphesiz ölümden sonra diriliş haktır, cennet haktır, cehennem haktır ve şüphesiz ebedî saadet haktır ve şüphesiz Allah Rahîm’dir (çok merhametli), Hakîm’dir (her işi hikmetli), Vedûd’dur (çok seven ve sevilen) ve şüphesiz rahmet, hikmet ve muhabbet bütün eşyayı ve onların tecellilerini kuşatmıştır.)
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
(Okunuşu: Elhamdü lillâhi’llezî hedânâ li-hâzâ ve mâ künnâ li-nehtediye levlâ en hedânâ’llâhu. Lekad câet rusulü Rabbinâ bi’l-hakkı.
Meali: Bize bunu nasip eden Allah’a hamd olsun. Allah bize doğru yolu göstermeseydi, biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık. Rabbimizin elçileri gerçekten hakkı getirmişlerdir.)
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ ۞ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
(Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-Alîmü’l-Hakîm. Rabbenâ lâ tüâkhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ.
Meali: Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz Alîm (her şeyi hakkıyla bilen) ve Hakîm (her işi hikmetli olan) Sensin. Rabbimiz, unuttuk veya yanıldıysak bizi sorumlu tutma.)
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهٖ اَدَاءً وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ اٰمٖينَ. وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ. سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَدٖيقَةَ اَرْضِهٖ، مَشْهَرَ صَنْعَتِهٖ، مَحْشَرَ خِلْقَتِهٖ، مَظْهَرَ قُدْرَتِهٖ، مَدَارَ حِكْمَتِهٖ، مَزْهَرَ رَحْمَتِهٖ، مَزْرَعَ جَنَّتِهٖ، مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ، مَسٖيلَ الْمَوْجُودَاتِ، مَكٖيلَ الْمَصْنُوعَاتِ، فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ، مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ، مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ، مُزَهَّرُ النَّبَاتَاتِ، مُعْجِزَاتُ عِلْمِهٖ خَوَارِقُ صُنْعِهٖ، هَدَايَاءُ جُودِهٖ، بَرَاهٖينُ لُطْفِهٖ، دَلَائِلُ الْوَحْدَةِ، لَطَائِفُ الْحِكْمَةِ، شَوَاهِدُ الرَّحْمَةِ، تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ مِنْ زٖينَةِ الْاَثْمَارِ، تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ فٖى نَسْمَةِ الْاَسْحَارِ، تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ عَلٰى خُدُودِ الْاَزْهَارِ، تَزَيُّنُ الْاَزْهَارِ، تَبَرُّجُ الْاَثْمَارِ فٖى هٰذِهِ الْجِنَانِ، تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَى الْاَطْفَالِ الصِّغَارِ فٖى كُلِّ الْحَيْوَانَاتِ وَ الْاِنْسَانِ ، تَعَرُّفُ وَدُودٍ، تَوَدُّدُ رَحْمَانٍ، تَرَحُّمُ حَنَّانٍ، تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَ الْاِنْسَانِ وَ الرُّوحِ وَ الْحَيْوَانِ وَ الْمَلَكِ وَ الْجَانِّ.
(Okunuşu: Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin salâten tekûnu leke rıdâen ve li-hakkıhî edâen ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim âmin. Ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Sübhâne men ce’ale hadîkate ardıhî, meşhere san’atihî, mahşere halkatihî, mazhere kudratihî, medâra hikmetihî, mezhere rahmetihî, mezra’a cennetihî, memerre’l-mahlûkâti, mesîle’l-mevcûdâti, mekîle’l-masnû’âti, fe-müzeyyenü’l-hayvanâti, münekkaşü’t-tuyûrâti, müsemmarü’ş-şecerâti, müzehherü’n-nebâtâti, mu’cizâtü ilmihî, havârıkü sun’ihî, hedâyâ cûdihî, berâhînü lutfihî, delâilü’l-vahdeti, letâifü’l-hikmeti, şevâhidü’r-rahmeti, tebessümü’l-ezhâri min zîneti’l-esmâri, tesecceu’l-atyâri fî nesmeti’l-eshâri, tehezzücü’l-emtâri alâ hudûdi’l-ezhâri, tezeyyünü’l-ezhâri, teberrücü’l-esmâri fî hâzihi’l-cinâni, terahhumü’l-vâlidâti ale’l-etfâli’s-sıgâri fî külli’l-hayvânâti ve’l-insâni, te’arrufü Vedûdin, teveddüdü Rahmânin, terahhumü Hannânin, tehannünü Mennânin li’l-cinni ve’l-insâni ve’r-rûhi ve’l-hayvâni ve’l-meliki ve’l-cânni.
Meali: Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e, Senin rızana vesile olacak ve O’nun hakkını eda edecek bir salât ve selâm eyle. Âline ve ashâbına da. Âmin. Ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Münezzehtir o Zat ki, yeryüzünün bahçesini, sanatının sergi yeri, yaratışının toplandığı mahal, kudretinin tecelligâhı, hikmetinin dönüm noktası, rahmetinin çiçeklendiği yer, cennetinin tarlası, mahlukatın geçiş noktası, varlıkların akıp gittiği mecra, sanat eserlerinin ölçüldüğü yer yapmıştır. Hayvanatın süslenmesi, kuşların nakışlanması, ağaçların meyve vermesi, bitkilerin çiçeklenmesi; ilminin mucizeleri, sanatının harikaları, cömertliğinin hediyeleri, lütfunun delilleri, vahdetin (birliğin) işaretleri, hikmetin incelikleri, rahmetin şahitleridir. Çiçeklerin meyvelerin ziynetinden (süsünden) tebessümü (gülümsemesi), kuşların seher vakti (sabahın erken saati) esintisinde şakıması, yağmurların çiçeklerin yanaklarında titremesi, çiçeklerin süslenmesi, meyvelerin bu bahçelerde güzelliklerini sergilemesi; bütün hayvanatlarda ve insanda annelerin küçük çocuklara merhameti; Vedûd (çok seven ve sevilen) olanın kendini tanıtması, Rahmân (çok merhamet eden) olanın sevgi göstermesi, Hannân (acıyıp şefkat eden) olanın merhamet etmesi, Mennân (çok lütuf ve ihsan sahibi) olanın cin ve insana, ruha ve hayvana, meleğe ve cin taifesine şefkat göstermesi.)
*
Yirmi Dördüncü Mektup’un Birinci Zeyli
Mi’rac-ı Nebevî (Peygamberimizin Miraç mucizesi) hakkındadır.
بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
(Okunuşu: Bismhî. Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihî.
Meali: O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.
Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ
(Okunuşu: Kul mâ ya’beü biküm Rabbî levlâ duâüküm.
Meali: De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne ehemmiyet verir? (Furkan Suresi, 77. ayetten))
Yani “Ey insanlar! Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz (öneminiz) var.” mealindeki âyetin beş nüktesini (önemli noktasını) dinle:
BİRİNCİ NÜKTE: Dua, bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir (kulluğun yüce bir sırrıdır). Belki ubudiyetin (kulluğun) ruhu hükmündedir. Çok yerlerde zikrettiğimiz (bahsettiğimiz) gibi dua üç nevidir (çeşittir):
Birinci nevi dua: İstidat (kabiliyet) lisanıyladır ki bütün hububat (tahıllar), tohumlar lisan-ı istidat ile Fâtır-ı Hakîm’e (Hikmet sahibi Yaratıcı olan Allah’a) dua ederler ki: “Senin nukuş-u esmanı (isimlerinin nakışlarını) mufassal (ayrıntılı) göstermek için bize neşv ü nema (gelişme ve büyüme) ver, küçük hakikatimizi sümbülle (filizle) ve ağacın büyük hakikatine çevir.”
Hem şu istidat lisanıyla dua nevinden birisi de şudur ki: Esbabın (sebeplerin) içtimaı (bir araya gelmesi), müsebbebin (sonucun) icadına (yaratılmasına) bir duadır. Yani esbab bir vaziyet alır ki o vaziyet bir lisan-ı hal (hal dili) hükmüne geçer ve müsebbebi Kadîr-i Zülcelal’den (Celâl sahibi Kudret Sahibi olan Allah’tan) dua eder, isterler. Mesela, su, hararet (ısı), toprak, ziya (ışık) bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak o vaziyet bir lisan-ı duadır ki: “Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlık’ımız (Ey Yaratıcımız)!” derler. Çünkü o mu’cize-i hârika-i kudret (kudretin harika mucizesi) olan ağaç; o şuursuz, camid (cansız), basit maddelere havale (havale edilmez) edilmez, havalesi muhaldir (imkansızdır). Demek içtima-ı esbab (sebeplerin bir araya gelmesi) bir nevi duadır.
İkinci nevi dua: İhtiyac-ı fıtrî (fıtri ihtiyaç) lisanıyladır ki bütün zîhayatların (hayat sahiplerinin) iktidar ve ihtiyarları (iradeleri) dâhilinde olmayan hâcetlerini (ihtiyaçlarını) ve matlablarını (isteklerini) ummadıkları yerden, vakt-i münasipte onlara vermek için Hâlık-ı Rahîm’den (Rahmet sahibi Yaratıcı olan Allah’tan) bir nevi duadır. Çünkü iktidar ve ihtiyarları haricinde, bilmedikleri yerden, vakt-i münasipte onlara bir Hakîm-i Rahîm (Hikmetli ve Rahmetli olan) gönderiyor. Elleri yetişmiyor; demek o ihsan (bağış), dua neticesidir.
Elhasıl (Özetle), bütün kâinattan dergâh-ı İlahiyeye (İlahi dergaha) çıkan bir duadır. Esbab (sebepler) olanlar, müsebbebatı (sonuçları) Allah’tan isterler.
Üçüncü nevi dua: İhtiyaç dairesinde zîşuurların (akıl sahiplerinin) duasıdır ki bu da iki kısımdır:
Eğer ıztırar (çaresizlik) derecesine gelse veya ihtiyac-ı fıtrîye (fıtri ihtiyaca) tam münasebettar (uygun) ise veya lisan-ı istidada (kabiliyet diline) yakınlaşmış ise veya safi, hâlis (katışıksız) kalbin lisanıyla ise ekseriyet-i mutlaka (mutlak çoğunluk) ile makbuldür (kabul olunur). Terakkiyat-ı beşeriyenin (insanlığın ilerlemelerinin) kısm-ı a’zamı (büyük kısmı) ve keşfiyatları (keşifleri), bir nevi dua neticesidir. Havârık-ı medeniyet (medeniyet harikaları) dedikleri şeyler ve keşfiyatlarına medar-ı iftihar (övünç kaynağı) zannettikleri emirler (hususlar), manevî bir dua neticesidir. Hâlis bir lisan-ı istidat ile istenilmiş, onlara verilmiştir. Lisan-ı istidat ile ve lisan-ı ihtiyac-ı fıtrî ile olan dualar dahi bir mani (engel) olmazsa ve şerait (şartlar) dâhilinde ise daima makbuldürler.
İkinci kısım, meşhur duadır. O da iki nevidir. Biri fiilî (eylemli), biri kavlî (sözlü). Mesela, çift sürmek, fiilî bir duadır. Rızkı topraktan değil; belki toprak, hazine-i rahmetin (rahmet hazinesinin) bir kapısıdır ki rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar.
Sair (diğer) kısımların tafsilatını (ayrıntılarını) tayyedip (geçip) yalnız kavlî duanın bir iki sırlarını gelecek iki üç nüktede söyleyeceğiz.
İKİNCİ NÜKTE: Duanın tesiri azîmdir (büyüktür). Hususan (özellikle) dua külliyet (genellik) kesbederek (kazanarak) devam etse netice vermesi galiptir (kuvvetlidir), belki daimîdir. Hattâ denilebilir ki sebeb-i hilkat-i âlemin (âlemin yaratılış sebebinin) birisi de duadır. Yani kâinatın hilkatinden (yaratılışından) sonra, başta nev-i beşer (insan türü) ve onun başında âlem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) hazretlerinin muazzam (yüce) olan duası, bir sebeb-i hilkat-i âlemdir. Yani Hâlık-ı âlem (âlemin Yaratıcısı) istikbalde (gelecekte) o zatı, nev-i beşer namına belki mevcudat (varlıklar) hesabına bir saadet-i ebediye (ebedî saadet), bir mazhariyet-i esma-i İlahiye (İlahi isimlerin tecellisine nail olma) isteyecek, bilmiş; o gelecek duayı kabul etmiş, kâinatı halk (yaratma) etmiş.
Madem duanın bu derece azîm ehemmiyeti (büyük önemi) ve vüs’ati (genişliği) vardır; hiç mümkün müdür ki bin üç yüz elli senede, her vakitte, nev-i beşerden üç yüz milyon, cin ve ins ve melek ve ruhaniyattan hadd ü hesaba gelmez (sayısız) mübarek zatlar, bi’l-ittifak (ittifakla) Zat-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) hakkında, rahmet-i uzma-yı İlahiye (İlahi rahmetin en büyüğü) ve saadet-i ebediye ve husul-ü maksud (maksatların gerçekleşmesi) için duaları nasıl kabul olmasın? Hiçbir cihetle mümkün müdür ki o duaları reddedilsin?
Madem bu kadar külliyet ve vüs’at (genişlik) ve devam kesbedip (kazanıp) lisan-ı istidat (kabiliyet dili) ve ihtiyac-ı fıtrî (fıtri ihtiyaç) derecesine gelmiş. Elbette o Zat-ı Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm), dua neticesi olarak öyle bir makam ve mertebededir ki bütün ukûl (akıllar) toplansa bir akıl olsalar, o makamın hakikatini tamamıyla ihata (kuşatma) edemezler.
İşte ey Müslüman! Senin rûz-i mahşerde (mahşer gününde) böyle bir şefîin (şefaatçinin) var. Bu şefîin şefaatini kendine celbetmek (çekmek) için sünnetine ittiba (uyma) et!
Eğer desen: Madem o Habibullah’tır (Allah’ın sevgilisidir). Bu kadar salavat ve duaya ne ihtiyacı var?
Elcevap: O zat (aleyhissalâtü vesselâm) umum (bütün) ümmetinin saadetiyle alâkadar (ilgili) ve bütün efrad-ı ümmetinin (ümmetinin fertlerinin) her nevi saadetleriyle hissedardır (ortaktır) ve her nevi musibetleriyle endişedardır. İşte kendi hakkında meratib-i saadet ve kemalât (saadet ve mükemmellik mertebeleri) hadsiz olmakla beraber; hadsiz efrad-ı ümmetinin, hadsiz bir zamanda, hadsiz enva-ı saadetlerini (saadet türlerini) hararetle arzu eden ve hadsiz enva-ı şakavetlerinden (mutsuzluklarından) müteessir (etkilenen) olan bir zat, elbette hadsiz salavat ve dua ve rahmete lâyıktır ve muhtaçtır.
Eğer desen: Bazen kat’î (kesin) olacak işler için dua edilir. Mesela, husuf (ay tutulması) ve küsuf (güneş tutulması) namazındaki dua gibi. Hem bazen hiç olmayacak şeyler için dua edilir?
Elcevap: Başka Sözlerde izah edildiği gibi dua bir ibadettir. Abd (kul), kendi aczini (acizliğini) ve fakrını (fakirliğini) dua ile ilan eder. Zahirî (dış görünüşteki) maksatlar ise o duanın ve o ibadet-i duaiyenin vakitleridir, hakiki faydaları değil. İbadetin faydası, âhirete bakar. Dünyevî maksatlar hasıl olmazsa “O dua kabul olmadı.” denilmez. Belki “Daha duanın vakti bitmedi.” denilir.
Hem hiç mümkün müdür ki bütün ehl-i imanın, bütün zamanlarda, mütemadiyen (sürekli olarak) kemal-i hulus (tam bir ihlas) ve iştiyak (özlem) ve dua ile istedikleri saadet-i ebediye, onlara verilmesin ve bütün kâinatın şehadetiyle hadsiz rahmeti bulunan o Kerîm-i Mutlak (Mutlak Cömert olan Allah), o Rahîm-i Mutlak (Mutlak Rahmet Sahibi olan Allah); bütün onların o duasını kabul etmesin ve saadet-i ebediye vücud bulmasın?
ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Dua-yı kavlî-i ihtiyarînin (isteğe bağlı sözlü duanın) makbuliyeti (kabul edilişi), iki cihetledir. Ya aynı matlubu (istenilen şey) ile makbul olur veyahut daha evlâsı (hayırlısı) verilir.
Mesela, birisi kendine bir erkek evlat ister. Cenab-ı Hak, Hazret-i Meryem gibi bir kız evladını veriyor. “Duası kabul olunmadı.” denilmez. “Daha evlâ bir surette kabul edildi.” denilir. Hem bazen kendi dünyasının saadeti için dua eder. Duası âhiret için kabul olunur. “Duası reddedildi.” denilmez, belki “Daha enfa’ (faydalı) bir surette kabul edildi.” denilir. Ve hâkeza (bunun gibi)…
Madem Cenab-ı Hak Hakîm’dir (her işi hikmetli olandır); biz ondan isteriz, o da bize cevap verir. Fakat hikmetine göre bizimle muamele (davranma) eder. Hasta, tabibin (hekimin) hikmetini ittiham (suçlama) etmemeli. Hasta, bal ister; tabib-i hâzık (uzman hekim), sıtması için sulfato verir. “Tabip beni dinlemedi.” denilmez. Belki âh ü fîzarını (ah ve feryadını) dinledi, işitti, cevap da verdi; maksudun (maksadın) iyisini yerine getirdi.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Duanın en güzel en latîf (nazik) en leziz en hazır meyvesi neticesi şudur ki: Dua eden adam, bilir ki birisi var ki onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerîm (Cömert) zat var, ona bakar, ünsiyet (dostluk, yakınlık) verir. Hem onun hadsiz ihtiyacatını (ihtiyaçlarını) yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def’edebilir bir zatın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferah bir inşirah (gönül açıklığı) duyup dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ (Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Meali: Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.) der.
BEŞİNCİ NÜKTE: Dua, ubudiyetin (kulluğun) ruhudur ve hâlis (katışıksız) bir imanın neticesidir. Çünkü dua eden adam, duası ile gösteriyor ki: Bütün kâinata hükmeden birisi var ki en küçük işlerime ıttılaı (bilgisi) var ve bilir, en uzak maksatlarımı yapabilir, benim her halimi görür, sesimi işitir. Öyle ise bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri o yapıyor ki en küçük işlerimi de ondan bekliyorum, ondan istiyorum.
İşte duanın verdiği hâlis (katışıksız) tevhidin genişliğine ve gösterdiği nur-u imanın (iman nurunun) halâvet (tatlılık) ve safiliğine bak, قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ (Okunuşu: Kul mâ ya’beü biküm Rabbî levlâ duâüküm. Meali: De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne ehemmiyet verir?) sırrını anla ve وَ قَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونٖٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Okunuşu: Ve kâle Rabbükümü’d’ûnî estecib leküm. Meali: Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, size icabet edeyim (duanıza karşılık vereyim).) fermanını (emrini) dinle. اَگَرْ نَه خٰواهٖى دَادْ ، نَه دَادٖى خٰواهْ (Okunuşu: Eger ne hâhî dâd, ne dâdî hâh. Meali: Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.) denildiği gibi: Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-Alîmü’l-Hakîm.
Meali: Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz Alîm (her şeyi hakkıyla bilen) ve Hakîm (her işi hikmetli olan) Sensin.)
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ عَدَدَ مَا فٖى عِلْمِ اللّٰهِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ سَلِّمْنَا وَ سَلِّمْ دٖينَنَا اٰمٖينَ ۞ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
(Okunuşu: Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin mine’l-ezeli ile’l-ebedi adede mâ fî ilmillâhi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim. Sellimnâ ve sellim dînenâ âmîn. Ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.
Meali: Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselâm), ezelden ebede kadar, Allah’ın ilminde olanların sayısınca salât eyle. Âline ve ashâbına da selâm eyle. Bizi ve dinimizi selâmette kıl, Âmin! Ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.)
*
Yirmi Dördüncü Mektup’un İkinci Zeyli
Mi’rac-ı Nebevî (Peygamberimizin Miraç mucizesi) hakkındadır.
بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
(Okunuşu: Bismhî. Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihî.
Meali: O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.
Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى ۞ عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ۞ عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاْوٰى ۞ اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى ۞ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ۞ لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى
(Okunuşu: Ve lekad raâhü nezleten uhrâ. İnde sidrati’l-müntehâ. Indehâ cennetü’l-me’vâ. İz yağşâ’s-sidrete mâ yağşâ. Mâ zâğa’l-basaru ve mâ tağâ. Lekad raâ min âyâti Rabbihî’l-kübrâ.
Meali: Andolsun ki O (Peygamber), onu (Cebrail’i) bir başka inişte de gördü. Sidretü’l-Müntehâ’nın (en son noktadaki sidre ağacının) yanında. Cennetü’l-Me’vâ (barınma cenneti) da onun yanındadır. O vakit Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Göz (gördüğünden) şaşmadı ve sınırı aşmadı. Andolsun ki Rabb’inin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü. (Necm Suresi, 13-18. ayetler))
Mevlid-i Nebevînin (Peygamberimizin doğumunun anlatıldığı Mevlid’in) Mi’raciye kısmında beş nükteyi (önemli noktayı) beyan (açıklama) edeceğiz.
Birinci Nükte: Cennetten getirilen Burak’a dair (hakkında), Mevlid yazan Süleyman Efendi, hazîn (hüzünlü) bir aşk macerasını beyan ediyor. O zat, ehl-i velayet (velayet sahibi, Allah dostu) olduğu ve rivayete bina (dayanma) ettiği için elbette bir hakikati o suretle ifade ediyor. Hakikat şu olmak gerektir ki:
Âlem-i bekanın (ebediyet âleminin) mahlukları (yaratıkları), Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) hazretlerinin nuruyla pek alâkadardırlar (ilgilidirler). Çünkü onun getirdiği nur iledir ki cennet ve dâr-ı âhiret (ahiret yurdu), cin ve ins ile şenlenecek. Eğer o olmasaydı o saadet-i ebediye (ebedî saadet) olmazdı ve cennetin her nevi mahlukatından istifadeye müstaid (elverişli) olan cin ve ins, cenneti şenlendirmeyeceklerdi; bir cihette sahipsiz virane kalacaktı.
Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dal’ında beyan edildiği gibi: Nasıl ki bülbülün güle karşı dasitane-i aşkı (destansı aşkı); taife-i hayvanatın (hayvanlar sınıfının), taife-i nebatata (bitkiler sınıfına) derece-i aşka bâliğ (ulaşan) olan ihtiyacat-ı şedide-i aşk-nümayı (şiddetli aşkvari ihtiyaçlarını), rahmet hazinesinden gelen ve hayvanatın erzaklarını (rızıklarını) taşıyan kafile-i nebatata (bitkiler kafilesine) karşı ilan etmek için bir hatib-i Rabbanî (Rabbanî bir hatip) olarak, başta bülbül-ü gül ve her neviden bir nevi bülbül intihab (seçme) edilmiş ve onların nağamatı (nağmeleri) dahi nebatatın en güzellerinin başlarında hoşâmedî (hoş geldin) nevinden tesbihkârane bir hüsn-ü istikbaldir (güzel bir karşılamadır), bir alkışlamadır.
Aynen bunun gibi sebeb-i hilkat-i eflâk (göklerin yaratılış sebebi) ve vesile-i saadet-i dâreyn (iki dünyanın saadetine vesile) ve Habib-i Rabbü’l-âlemîn (Âlemlerin Rabbi’nin Sevgilisi) olan Zat-ı Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm)’a karşı, nasıl ki melaike (melekler) nevinden Hazret-i Cebrail (aleyhisselâm: Allah’ın selamı üzerine olsun) kemal-i muhabbetle (tam bir muhabbetle) hizmetkârlık ediyor; melaikelerin Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)’a inkıyad (boyun eğme) ve itaatini ve sırr-ı sücudunu (secde etme sırrını) gösteriyor; öyle de ehl-i cennetin hattâ cennetin hayvanat kısmının dahi o zata karşı alâkaları, bindiği Burak’ın hissiyat-ı âşıkanesiyle (aşka dair duygularıyla) ifade edilmiştir.
İkinci Nükte: Mi’rac-ı Nebeviyedeki (Peygamberimizin Miraç mucizesindeki) maceralardan birisi: Cenab-ı Hakk’ın Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) hazretlerine karşı muhabbet-i münezzehesi (noksanlıklardan arınmış muhabbeti), “Sana âşık olmuşum.” tabiriyle ifade edilmiş. Şu tabirat (ifadeler), Vâcibü’l-vücud’un (varlığı zorunlu olan Allah’ın) kudsiyetine (kutsallığına) ve istiğna-i zatîsine (zatî ihtiyaçsızlığına), mana-yı örfî (örfi anlam) ile münasip (uygun) düşmüyor. Madem Süleyman Efendi’nin Mevlid’i, rağbet-i âmmeye (halkın genel beğenisine) mazhariyeti (nail olması) delâletiyle (işaretiyle) o zat, ehl-i velayettir (velayet sahibi) ve ehl-i hakikattir; elbette irae (gösterdiği) ettiği mana sahihtir. Mana da budur ki:
Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un hadsiz cemal (güzellik) ve kemali (mükemmelliği) vardır. Çünkü bütün kâinatın aksamına (kısımlarına) inkısam (bölünme) etmiş olan cemal ve kemalin bütün envaı (türleri), onun cemal ve kemalinin emareleri (belirtileri), işaretleri, âyetleridir.
İşte her halde cemal ve kemal sahibi, bilbedahe (açıkça, kendiliğinden) cemal ve kemalini sevmesi gibi Zat-ı Zülcelal (Celâl sahibi Zat) dahi cemalini pek çok sever. Hem kendine lâyık bir muhabbetle sever. Hem cemalinin şuâatı (ışınları) olan esmasını dahi sever. Madem esmasını sever, elbette esmasının cemalini gösteren sanatını sever. Öyle ise cemal ve kemaline âyine (ayna) olan masnuatını (sanat eserlerini) dahi sever. Madem cemal ve kemalini göstereni sever, elbette cemal ve kemal-i esmasına (isimlerinin cemal ve kemaline) işaret eden mahlukatının (yaratılmışlarının) mehasinini (güzelliklerini) sever. Bu beş nevi muhabbete, Kur’an-ı Hakîm (Hikmetli Kur’an) âyâtıyla (ayetleriyle) işaret ediyor.
İşte Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm), madem masnuat içinde en mükemmel ferttir ve mahlukat içinde en mümtaz (seçkin) şahsiyettir.
Hem sanat-ı İlahiyeyi (İlahi sanatı), bir velvele-i zikir (zikir gürültüsü) ve tesbih ile teşhir (açığa çıkarma) ediyor ve istihsan (beğenme) ediyor.
Hem esma-i İlahiyedeki cemal ve kemal hazinelerini lisan-ı Kur’an (Kur’an dili) ile açmıştır.
Hem kâinatın âyât-ı tekviniyesinin (yaratılış ayetlerinin), Sâni’inin (Sanatkârının) kemaline delâletlerini (delillerini), parlak ve kat’î (kesin) bir surette lisan-ı Kur’an’la beyan ediyor.
Hem küllî (genel) ubudiyetiyle (kulluğuyla) rububiyet-i İlahiyeye (İlahi Rablığa) âyinedarlık ediyor.
Hem mahiyetinin (özünün) câmiiyetiyle (kapsayıcılığıyla) bütün esma-i İlahiyeye bir mazhar-ı etem (en mükemmel tecelli yeri) olmuştur.
Elbette bunun için denilebilir ki Cemil-i Zülcelal (Celâl sahibi Cemil olan Allah), kendi cemalini sevmesiyle o cemalin en mükemmel âyine-i zîşuuru (akıl sahibi aynası) olan Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm)’ı sever.
Hem kendi esmasını sevmesiyle o esmanın en parlak âyinesi olan Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm)’ı sever ve Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm)’a benzeyenleri dahi derecelerine göre sever.
Hem sanatını sevdiği için elbette onun sanatını en yüksek bir sadâ (ses) ile bütün kâinatta neşreden (yayan) ve semavatın (göklerin) kulağını çınlatan, berr (kara) ve bahri (deniz) cezbeye (manevi coşkuya) getiren bir velvele-i zikir (zikir gürültüsü) ve tesbih ile ilan eden Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm)’ı sever ve ona ittiba (uyma) edenleri de sever.
Hem masnuatını (sanat eserlerini) sevdiği için o masnuatın en mükemmeli olan zîhayatı (hayat sahibini) ve zîhayatın en mükemmeli olan zîşuuru (akıl sahibini) ve zîşuurun en efdali (üstünü) olan insanları ve insanların bi’l-ittifak (ittifakla) en mükemmeli olan Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm)’ı elbette daha ziyade sever.
Hem kendi mahlukatının (yaratılmışlarının) mehasin-i ahlâkiyelerini (ahlaki güzelliklerini) sevdiği için mehasin-i ahlâkiyede bi’l-ittifak en yüksek mertebede bulunan Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm)’ı sever ve derecata göre ona benzeyenleri dahi sever. Demek Cenab-ı Hakk’ın rahmeti gibi muhabbeti dahi kâinatı ihata (kuşatma) etmiş.
İşte o hadsiz mahbublar (sevilenler) içindeki mezkûr (zikredilen) beş vechinin (yönünün) her bir vechinde en yüksek makam, Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm)’a mahsustur ki “Habibullah (Allah’ın Sevgilisi)” lakabı ona verilmiş.
İşte bu en yüksek makam-ı mahbubiyeti (sevilenlerin makamını), Süleyman Efendi “Ben sana âşık olmuşum.” tabiriyle beyan etmiştir. Şu tabir, bir mirsad-ı tefekkürdür (tefekkür gözlem yeridir), gayet uzaktan uzağa bu hakikate bir işarettir. Bununla beraber madem bu tabir, şe’n-i rububiyete (Rablık tecellisine) münasip olmayan manayı hayale getiriyor; en iyisi, şu tabir yerine: “Ben senden razı olmuşum.” denilmeli.
Üçüncü Nükte: Mi’raciye’deki maceralar, malûmumuz (bildiğimiz) olan manalarla o kudsî (kutsal) ve nezih (temiz) hakikatleri ifade edemiyor. Belki o muhavereler (konuşmalar); birer unvan-ı mülahazadır (düşünce başlığıdır), birer mirsad-ı tefekkürdür (tefekkür gözlem yeridir) ve ulvi (yüce) ve derin hakaike (hakikatlere) birer işarettir ve imanın bir kısım hakaikine birer ihtardır (uyarıdır) ve kabil-i tabir (yorumlanması mümkün) olmayan bazı manalara birer kinayedir. Yoksa malûmumuz olan manalar ile bir macera değil. Biz, hayalimiz ile o muhaverelerden o hakikatleri alamayız; belki kalbimizle heyecanlı bir zevk-i imanî (iman zevki) ve nurani bir neşe-i ruhanî (ruhânî neşe) alabiliriz.
Çünkü nasıl Cenab Hakk’ın zat ve sıfâtında nazir (benzer) ve şebih (benzer) ve misli yoktur, öyle de şuunat-ı rububiyetinde (Rablık tecellilerinde) misli yoktur. Sıfâtı nasıl mahlukat (yaratılmışlar) sıfâtına benzemiyor, muhabbeti dahi benzemez. Öyle ise şu tabiratı (ifadeleri), müteşabihat (benzetmeli, yoruma açık ifadeler) nevinden (türünden) tutup deriz ki: Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un (Varlığı zorunlu olan Allah’ın) vücub-u vücuduna (varlığının zorunluluğuna) ve kudsiyetine (kutsallığına) münasip bir tarzda ve istiğna-i zatîsine (zatî ihtiyaçsızlığına) ve kemal-i mutlakına (mutlak kemaline) muvafık (uygun) bir surette, muhabbeti gibi bazı şuunatı (tecellileri) var ki mi’raciye macerasıyla onu ihtar (hatırlatma) ediyor. Mi’rac-ı Nebeviyeye (Peygamberimizin Miraç mucizesine) dair Otuz Birinci Söz, hakaik-i mi’raciyeyi (miraç hakikatlerini) usûl-ü imaniye (iman esasları) dairesinde izah (açıklama) etmiştir. Ona iktifaen (dayanarak) burada ihtisar (özetleme) ediyoruz.
Dördüncü Nükte: “Yetmiş bin perde arkasında Cenab-ı Hakk’ı görmüş.” tabiri, bu’diyet-i mekânı (mekan uzaklığını) ifade ediyor. Halbuki Vâcibü’l-vücud (varlığı zorunlu olan Allah) mekândan münezzehtir (uzaktır, aşkındır), her şeye her şeyden daha yakındır. Bu ne demektir?
Elcevap: Otuz Birinci Söz’de mufassalan (ayrıntılı olarak), bürhanlar (deliller) ile o hakikat beyan edilmiştir. Burada yalnız şu kadar deriz ki:
Cenab-ı Hak bize gayet karibdir (çok yakındır), biz ondan gayet derecede uzağız. Nasıl ki güneş, elimizdeki âyine (ayna) vasıtasıyla bize gayet yakındır ve yerde her bir şeffaf şey, kendine bir nevi arş (hükümranlık tahtı) ve bir çeşit menzil (durak) olur. Eğer güneşin şuuru olsaydı bizimle âyinemiz vasıtasıyla muhabere (haberleşme) ederdi. Fakat biz ondan dört bin sene uzağız. Bilâ-teşbih velâ-temsil (benzetme ve misal olmaksızın); Şems-i Ezelî (Ezelî Güneş olan Allah), her şeye her şeyden daha yakındır. Çünkü Vâcibü’l-vücud’dur, mekândan münezzehtir. Hiçbir şey ona perde olamaz. Fakat her şey nihayet derecede ondan uzaktır.
İşte mi’racın uzun mesafesiyle, وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ (Okunuşu: Ve nahnu akrabü ileyhi min hablil-verîd. Meali: Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.) in ifade ettiği mesafesizliğin sırrıyla hem Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) hazretlerinin gitmesinde, çok mesafeyi tayyederek (kat ederek) gitmesi ve ân-ı vâhidde (bir anda) yerine gelmesi sırrı, bundan ileri geliyor. Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’ın mi’racı, onun seyr ü sülûkudur (manevi yolculuğudur), onun unvan-ı velayetidir (velayet unvanıdır). Ehl-i velayet (Allah dostları), nasıl ki seyr ü sülûk-u ruhanî (ruhânî yolculuk) ile kırk günden tâ kırk seneye kadar bir terakki (ilerleme) ile derecat-ı imaniyenin (iman derecelerinin) hakkalyakîn (tam kesinlik) derecesine çıkıyor.
Öyle de bütün evliyanın sultanı olan Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm); değil yalnız kalbi ve ruhu ile belki hem cismiyle hem havassıyla (duyularıyla) hem letaifiyle (latifeleriyle) kırk seneye mukabil kırk dakikada, velayetinin keramet-i kübrası (en büyük kerameti) olan mi’racı ile bir cadde-i kübra (büyük bir cadde) açarak hakaik-i imaniyenin (iman hakikatlerinin) en yüksek mertebelerine gitmiş, mi’rac merdiveniyle arşa çıkmış, “Kab-ı Kavseyn” (iki yay mesafesi veya daha yakın) makamında, hakaik-i imaniyenin en büyüğü olan iman-ı billah (Allah’a iman) ve iman-ı bi’l-âhireti (ahirete iman) aynelyakîn (gözle görerek kesin bilgi) gözüyle müşahede (görme) etmiş, cennete girmiş, saadet-i ebediyeyi (ebedi saadeti) görmüş, o mi’racın kapısıyla açtığı cadde-i kübrayı açık bırakmış; bütün evliya-yı ümmeti seyr ü sülûk ile derecelerine göre, ruhanî ve kalbî bir tarzda o mi’racın gölgesi içinde gidiyorlar.
Beşinci Nükte: Mevlid-i Nebevî (Peygamberimizin doğumu) ile Mi’raciye’nin okunması, gayet nâfi’ (faydalı) ve güzel âdettir ve müstahsen (beğenilen) bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin (İslam sosyal hayatının) gayet latîf (nazik) ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir (sohbet kaynağıdır). Belki hakaik-i imaniyenin (iman hakikatlerinin) ihtarı (hatırlatılması) için en hoş ve şirin bir derstir. Belki imanın envarını (nurlarını) ve muhabbetullah (Allah sevgisi) ve aşk-ı Nebevîyi (Peygamber sevgisini) göstermeye ve tahrike (harekete geçirmeye) en müheyyic (heyecan verici) ve müessir (etkili) bir vasıtadır.
Cenab-ı Hak, bu âdeti ebede (ebediyete) kadar devam ettirsin ve Süleyman Efendi gibi mevlid yazanlara Cenab-ı Hak rahmet etsin, yerlerini cennetü’l-firdevs (firdevs cenneti) yapsın, âmin!
Hâtime
Madem şu kâinatın Hâlık’ı (Yaratıcısı), her nevide (türde) bir ferd-i mümtaz (seçkin fert) ve mükemmel ve câmi’ (kapsayıcı) halk (yaratma) edip o nev’in medar-ı fahri (övünç kaynağı) ve kemali (mükemmelliği) yapar. Elbette esmasındaki ism-i a’zam (en büyük isim) tecellisiyle (tecellisiyle), bütün kâinata nisbeten (oranla) mümtaz ve mükemmel bir ferdi halk edecek. Esmasında bir ism-i a’zam olduğu gibi masnuatında (sanat eserlerinde) da bir ferd-i ekmel (en mükemmel fert) bulunacak ve kâinata münteşir (yayılmış) kemalâtı (mükemmellikleri) o fertte cem’edip (toplayıp) kendine medar-ı nazar (bakış noktası) edecek. O fert her halde zîhayattan (hayat sahiplerinden) olacaktır. Çünkü enva-ı kâinatın (kâinatın türlerinin) en mükemmeli zîhayattır. Ve her halde zîhayat içinde o fert, zîşuurdan (akıl sahiplerinden) olacaktır. Çünkü zîhayatın envaı içinde en mükemmeli zîşuurdur. Ve her halde o ferd-i ferîd (eşsiz fert), insandan olacaktır. Çünkü zîşuur içinde hadsiz terakkiyata (ilerlemelere) müstaid (kabiliyetli), insandır. Ve insanlar içinde her halde o fert Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) olacaktır. Çünkü zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez. Zira o zat, küre-i arzın (yeryüzünün) yarısını ve nev-i beşerin (insan türünün) beşten birisini, saltanat-ı maneviyesi (manevi saltanatı) altına alarak bin üç yüz elli sene kemal-i haşmetle (tam bir ihtişamla) saltanat-ı maneviyesini devam ettirip bütün ehl-i kemale (kemal sahibi insanlara), bütün enva-ı hakaikte (hakikat türlerinde) bir “Üstad-ı Küll (Küllî Üstad)” hükmüne geçmiş. Dost ve düşmanın ittifakıyla (ittifakıyla) ahlâk-ı hasenenin (güzel ahlakın) en yüksek derecesine sahip olmuş. Bidayet-i emrinde (emrinin başlangıcında), tek başıyla bütün dünyaya meydan okumuş. Her dakikada yüz milyondan ziyade insanların vird-i zebanı (dillerden düşmeyen zikri) olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ı (Beyanı Mucize Olan Kur’an’ı) göstermiş bir zat, elbette o ferd-i mümtazdır (seçkin ferttir), ondan başkası olamaz. Bu âlemin hem çekirdeği hem meyvesi odur.
عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ اَنْوَاعِ الْكَائِنَاتِ وَ مَوْجُودَاتِهَا
(Okunuşu: Aleyhi ve alâ âlihî ve sahbihî’s-salâtü ve’s-selâmü bi-adedi envâ’i’l-kâinâti ve mevcûdâtihâ.
Meali: Kainatın türleri ve varlıkları adedince ona, âline ve ashâbına salât ve selâm olsun.)
İşte böyle bir zatın mevlid (doğumu) ve mi’racını (Miraç mucizesini) dinlemek, yani terakkiyatının (ilerlemelerinin) mebde (başlangıç) ve müntehasını (sonunu) işitmek, yani tarihçe-i hayat-ı maneviyesini (manevi hayat tarihini) bilmek, o zatı kendine reis ve seyyid (efendi) ve imam ve şefî (şefaatçi) telakki (kabul) eden mü’minlere; ne kadar zevkli, fahirli (iftihar edilecek), nurlu, neşeli, hayırlı bir müsamere-i ulviye-i diniye (yüce bir dinî gösteri) olduğunu anla.
Yâ Rab! Habib-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) hürmetine ve ism-i a’zam (en büyük isim) hakkına, şu risaleyi neşredenlerin (yayanların) ve rüfekasının (arkadaşlarının) kalplerini, envar-ı imaniyeye (iman nurlarına) mazhar (erişen) ve kalemlerini esrar-ı Kur’aniyeye (Kur’an sırlarına) nâşir (yayıcı) eyle ve onlara sırat-ı müstakimde (doğru yolda) istikamet (doğruluk) ver, âmin!
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-Alîmü’l-Hakîm.
Meali: Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz Alîm (her şeyi hakkıyla bilen) ve Hakîm (her işi hikmetli olan) Sensin.)
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
(Okunuşu: El-Bâkî Hüve’l-Bâkî.
Meali: Baki olan ancak O’dur.)
Said Nursî
Risale-i Nur Külliyatından
Yirmi Dördüncü Mektup
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ ۞ وَ يَحْكُمُ مَا يُرٖيدُ
Sual: Eâzım-ı esma-i İlahiyeden olan Rahîm ve Hakîm ve Vedud’un iktiza ettikleri şefkat-perverane terbiye ve maslahatkârane tedbir ve muhabbettarane taltif, nasıl ve ne suretle müthiş ve muvahhiş olan mevt ve adem ile zeval ve firak ile musibet ve meşakkat ile tevfik edilebilir? Haydi insan saadet-i ebediyeye gittiği için mevt yolunda geçtiğini hoş görelim. Fakat bu nazik ve nâzenin ve zîhayat olan eşcar ve nebatat envaları ve çiçekleri ve vücuda lâyık ve hayata âşık ve bekaya müştak olan hayvanat taifelerini, mütemadiyen hiçbirini bırakmayarak ifnalarında ve gayet süratle onlara göz açtırmayarak idamlarında ve onlara nefes aldırmayarak meşakkatle çalıştırmalarında ve hiçbirini rahatta bırakmayarak musibetlerle tağyirlerinde ve hiçbirini müstesna etmeyerek öldürmelerinde ve hiçbiri durmayarak zevallerinde ve hiçbiri memnun olmayarak firaklarında hangi şefkat ve merhamet var, hangi hikmet ve maslahat bulunur, hangi lütuf ve merhamet yerleşebilir?
Elcevap: Dâî ve muktezîyi gösteren beş remiz ile ve gayeleri ve faydaları gösteren beş işaretle şu suali halleden çok geniş ve çok derin ve çok yüksek olan hakikat-i uzmaya uzaktan uzağa baktırmaya çalışacağız.
BİRİNCİ MAKAM
Beş remizdir.
Birinci Remiz
Yirmi Altıncı Söz’ün hâtimelerinde denildiği gibi nasıl ki bir mahir sanatkâr, kıymettar bir elbiseyi murassa ve münakkaş surette yapmak için bir miskin adamı, lâyık olduğu bir ücrete mukabil model yaparak kendi sanat ve maharetini göstermek için o elbiseyi o miskin adam üstünde biçer, keser, kısaltır, uzatır; o adamı da oturtur, kaldırır, muhtelif vaziyetler verir. Şu miskin adamın hiçbir hakkı var mıdır ki o sanatkâra desin: “Beni güzelleştiren bu elbiseye neden ilişip tebdil ve tağyir ediyorsun ve beni kaldırıp oturtup meşakkatle benim istirahatimi bozuyorsun?”
Aynen öyle de Sâni’-i Zülcelal her bir nevi mevcudatın mahiyetini birer model ittihaz ederek ve nukuş-u esmasıyla kemalât-ı sanatını göstermek için her bir şeye hususan zîhayata, duygularla murassa bir vücud libasını giydirerek üstünde kalem-i kaza ve kaderle nakışlar yapar, cilve-i esmasını gösterir. Her bir mevcuda dahi ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak bir kemal, bir lezzet, bir feyz veriyor. مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فٖى مُلْكِهٖ كَيْفَ يَشَٓاءُ sırrına mazhar olan o Sâni’-i Zülcelal’e karşı hiçbir şeyin hakkı var mıdır ki desin: “Bana zahmet veriyorsun, benim istirahatimi bozuyorsun.” Hâşâ!
Evet, mevcudatın hiçbir cihette Vâcibü’l-vücud’a karşı hakları yoktur ve hak dava edemezler; belki hakları, daima şükür ve hamd ile, verdiği vücud mertebelerinin hakkını eda etmektir. Çünkü verilen bütün vücud mertebeleri vukuattır, birer illet ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânattır. İmkânat ise ademdir hem nihayetsizdir. Ademler ise illet istemezler. Nihayetsize illet olamaz.
Mesela, madenler diyemezler: “Niçin nebatî olmadık?” Şekva edemezler, belki vücud-u madenîye mazhar oldukları için hakları Fâtır’ına şükrandır. Nebatat “Niçin hayvan olmadım?” deyip şekva edemez, belki vücud ile beraber hayata mazhar olduğu için hakkı şükrandır. Hayvan ise “Niçin insan olmadım?” diye şikayet edemez, belki hayat ve vücud ile beraber kıymettar bir ruh cevheri ona verildiği için onun üstündeki hakkı şükrandır. Ve hâkeza kıyas et.
Ey insan-ı müşteki! Sen ma’dum kalmadın, vücud nimetini giydin, hayatı tattın, camid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalalette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkeza…
Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücud mertebelerine mukabil şükretmeyerek, imkânat ve ademiyat nevinde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden bâtıl bir hırsla Cenab-ı Hak’tan şekva ediyorsun ve küfran-ı nimet ediyorsun? Acaba bir adam, minare başına çıkmak gibi âlî derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: “Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım.” diye şekva ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran-ı nimete düşer ne kadar büyük divanelik eder, divaneler dahi anlar.
Ey kanaatsiz hırslı ve iktisatsız israflı ve haksız şekvalı gafil insan! Kat’iyen bil ki kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasaretli bir küfrandır. Ve iktisat, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsraf ise nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır. Eğer aklın varsa kanaate alış ve rızaya çalış. Tahammül etmezsen “Yâ Sabûr!” de ve sabır iste; hakkına razı ol, teşekki etme. Kimden kime şekva ettiğini bil, sus. Her halde şekva etmek istersen nefsini Cenab-ı Hakk’a şekva et, çünkü kusur ondadır.
İkinci Remiz
On Sekizinci Mektup’un âhirki meselesinin âhirinde denildiği gibi Hâlık-ı Zülcelal hayret-nüma, dehşet-engiz bir surette bir faaliyet-i rububiyetiyle, mevcudatı mütemadiyen tebdil ve tecdid ettiğinin bir hikmeti budur:
Nasıl ki mahlukatta faaliyet ve hareket; bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır belki her bir faaliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi bir kemale müteveccihtir belki bir nevi kemaldir.
Madem faaliyet bir kemal, bir lezzet, bir cemale işaret eder. Ve madem Kemal-i Mutlak ve Kâmil-i Zülcelal olan Vâcibü’l-vücud, zat ve sıfât ve ef’alinde, bütün enva-ı kemalâta câmi’dir. Elbette o Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğna-i zatîsine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemal-i mutlakına ve tenezzüh-ü zatîsine münasip bir şekilde hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat-i mukaddeseden ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes vardır. Ve o sürur-u mukaddesten gelen –tabiri caiz ise– hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır.
Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber, hadsiz onun merhameti cihetiyle, faaliyet-i kudreti içinde, mahlukatının istidatları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş’et eden, o mahlukatın memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen Zat-ı Rahman ve Rahîm’e ait –tabiri caiz ise– hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor. Ve o hadsiz faaliyet dahi hadsiz bir tebdil ve tağyir ve tahvil ve tahribi dahi iktiza ediyor. Ve o hadsiz tağyir ve tebdil dahi mevt ve ademi, zeval ve firakı iktiza ediyor.
Bir zaman, hikmet-i beşeriyenin masnuatın gayelerine dair gösterdiği faydalar nazarımda çok ehemmiyetsiz göründü. Ve ondan bildim ki o hikmet abesiyete gider. Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalaletine düşer veya sofestaî olur veya ihtiyar ve ilm-i Sâni’i inkâr eder veya Hâlık’a “mûcib-i bizzat” der.
İşte o zaman rahmet-i İlahiye, Hakîm ismini imdadıma gönderdi, bana da masnuatın büyük gayelerini gösterdi. Yani her bir masnû öyle bir mektub-u Rabbanîdir ki umum zîşuur onu mütalaa eder. Şu gaye bir sene bana kâfi geldi.
Sonra sanattaki hârikalar inkişaf etti, o gaye kâfi gelmemeye başladı. Daha çok büyük diğer bir gaye gösterildi. Yani her bir masnûun en mühim gayeleri Sâni’ine bakar; onun kemalât-ı sanatını ve nukuş-u esmasını ve murassaat-ı hikmetini ve hedâyâ-yı rahmetini, onun nazarına arz etmek ve cemal ve kemaline bir âyine olmaktır, bildim. Şu gaye hayli zaman bana kâfi geldi.
Sonra sanat ve icad-ı eşyadaki hayret-engiz faaliyet içinde, gayet derecede süratli tağyir ve tebdildeki mu’cizat-ı kudret ve şuunat-ı rububiyet göründü. O vakit bu gaye dahi kâfi gelmemeye başladı. Belki şu gaye kadar büyük bir muktezî ve dâî dahi lâzımdır, bildim.
İşte o vakit, şu İkinci Remiz’deki muktezîler ve gelecek işaretlerdeki gayeler gösterildi. Ve yakînen bana bildirildi ki: “Kâinattaki kudretin faaliyeti ve seyr ü seyelan-ı eşya o kadar manidardır ki o faaliyet ile Sâni’-i Hakîm, enva-ı kâinatı konuşturuyor.” Güya göklerin ve zeminin müteharrik mevcudları ve hareketleri, onların o konuşmalarındaki kelimelerdir ve taharrük ise bir tekellümdür.
Demek faaliyetten gelen harekât ve zeval, bir tekellümat-ı tesbihiyedir. Ve kâinattaki faaliyet dahi kâinatın ve envaının sessizce bir konuşması ve konuşturmasıdır.
Üçüncü Remiz
Eşya, zeval ve ademe gitmiyor belki daire-i kudretten daire-i ilme geçiyor, âlem-i şehadetten âlem-i gayba gidiyor, âlem-i tagayyür ve fenadan âlem-i nura, bekaya müteveccih oluyor. Hakikat nokta-i nazarında eşyadaki cemal ve kemal, esma-i İlahiyeye aittir ve onların nukuş ve cilveleridir. Madem o esma bâkidirler ve cilveleri daimîdir; elbette nakışları teceddüd eder, tazelenir, güzelleşir. Ademe ve fenaya gitmiyor; belki yalnız itibarî taayyünleri değişir ve medar-ı hüsün ve cemal ve mazhar-ı feyiz ve kemal olan hakikatleri ve mahiyetleri ve hüviyet-i misaliyeleri bâkidirler.
Zîruh olmayanlar, doğrudan doğruya onlardaki hüsün ve cemal esma-i İlahiyeye aittir, şeref onlaradır, medih onların hesabına geçer, güzellik onlarındır, muhabbet onlara gider. O âyinelerin değişmesiyle onlara bir zarar îras etmez.
Eğer zîruh ise zevi’l-ukûlden değilse onların zeval ve firakı, bir adem ve fena değil; belki vücud-u cismanîden ve vazife-i hayatın dağdağasından kurtulup, kazandıkları vazifenin semerelerini bâki olan ervahlarına devrederek onların o ervah-ı bâkiyeleri dahi birer esma-i İlahiyeye istinad ederek devam eder, belki kendine lâyık bir saadete gider.
Eğer o zîruhlar zevi’l-ukûlden ise zaten saadet-i ebediyeye ve maddî ve manevî kemalâta medar olan âlem-i bekaya ve o Sâni’-i Hakîm’in dünyadan daha güzel daha nurani olan âlem-i berzah, âlem-i misal, âlem-i ervah gibi diğer menzillerine, başka memleketlerine bir seyr ü seferdir; bir mevt ve adem ve zeval ve firak değil belki kemalâta kavuşmaktır.
Elhasıl: Madem Sâni’-i Zülcelal vardır ve bâkidir ve sıfât ve esması daimî ve sermedîdirler; elbette o esmanın cilveleri ve nakışları, bir manevî beka içinde teceddüd eder; tahrip ve fena, idam ve zeval değildirler. Malûmdur ki insan insaniyet cihetiyle ekser mevcudatla alâkadardır. Onların saadetleriyle mütelezziz ve helâketleriyle müteellimdir. Hususan zîhayat ile ve bilhassa nev-i beşerle ve bilhassa sevdiği ve istihsan ettiği ehl-i kemalin âlâmıyla daha ziyade müteellim ve saadetleriyle daha ziyade mesud olur. Hattâ şefkatli bir valide gibi kendi saadetini ve rahatını, onların saadeti için feda eder.
İşte her mü’min derecesine göre, nur-u Kur’an ve sırr-ı iman ile bütün mevcudatın saadetleriyle ve bekalarıyla ve hiçlikten kurtulmalarıyla ve kıymettar mektubat-ı Rabbaniye olmalarıyla mesud olabilir ve dünya kadar bir nur kazanabilir. Herkes derecesine göre bu nurdan istifade eder. Eğer ehl-i dalalet ise kendi elemiyle beraber, bütün mevcudatın helâketiyle ve fenasıyla ve zahirî idamlarıyla, zîruh ise âlâmlarıyla müteellim olur. Yani onun küfrü, onun dünyasına adem doldurur, onun başına boşaltır; daha cehenneme gitmeden cehenneme gider.
Dördüncü Remiz
Çok yerlerde dediğimiz gibi bir padişahın sultan, halife, hâkim, kumandan gibi muhtelif unvanlar ve sıfatlardan neş’et eden muhtelif ayrı ayrı devair-i teşkilatı olduğu gibi, Cenab-ı Hakk’ın esma-i hüsnasının hadd ü hesaba gelmez türlü türlü tecelliyatı vardır. Mahlukatın tenevvüleri ve ihtilafları, o tecelliyatın tenevvülerinden ileri geliyor.
İşte her kemal ve cemal sahibi, fıtraten cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o muhtelif esma dahi daimî ve sermedî oldukları için daimî bir surette Zat-ı Akdes hesabına tezahür isterler, yani nakışlarını görmek isterler; yani kendi nakışlarının âyinelerinde cilve-i cemallerini ve in’ikas-ı kemallerini görmek ve göstermek isterler, yani kâinat kitab-ı kebirini ve mevcudatın muhtelif mektubatını ânen fe-ânen tazelendirmek, yani yeniden yeniye manidar yazmak, yani bir tek sahifede ayrı ayrı binler mektubatı yazmak ve her bir mektubu, Zat-ı Mukaddes ve Müsemma-yı Akdes’in nazar-ı şuhuduna izhar etmekle beraber bütün zîşuurun nazar-ı mütalaasına göstermek ve okutturmak iktiza ederler. Bu hakikate işaret eden şu hakikatli şiire bak:
Kitab-ı âlemin yaprakları enva-ı nâma’dud
Huruf ile kelimatı dahi efrad-ı nâmahdud
Yazılmış destgâh-ı Levh-i Mahfuz-u hakikatte
Mücessem lafz-ı manidardır âlemde her mevcud.
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
Beşinci Remiz
İki nüktedir.
Birinci Nükte: Madem Cenab-ı Hak var, her şey var. Madem Cenab-ı Vâcibü’l-vücud’a intisap var, her şey için bütün eşya var. Çünkü Vâcibü’l-vücud’a nisbetle her bir mevcud, bütün mevcudata vahdet sırrıyla bir irtibat peyda eder. Demek Vâcibü’l-vücud’a intisabını bilen veya intisabı bilinen her bir mevcud, sırr-ı vahdetle Vâcibü’l-vücud’a mensup bütün mevcudatla münasebettar olur. Demek her bir şey, o intisap noktasında hadsiz envar-ı vücuda mazhar olabilir. Firaklar, zevaller o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyale yaşamak, hadsiz envar-ı vücuda medardır.
Eğer o intisap olmazsa ve bilinmezse hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere mazhar olur. Çünkü o halde alâkadar olabileceği her bir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı ve bir zevali vardır. Demek kendi şahsî vücuduna, hadsiz ademler ve firaklar yüklenir. Bir milyon sene vücudda kalsa da intisapsız, evvelki noktasındaki o intisaptaki bir an yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır.” Yani Vücud-u Vâcib’e nisbet ile bir an vücud, nisbetsiz milyon sene bir vücuda müreccahtır. Hem bu sır içindir ki ehl-i tahkik demişler: “Envar-ı vücud ise Vâcibü’l-vücud’u tanımakladır.” Yani o halde kâinat, envar-ı vücud içinde olarak melaike ve ruhaniyat ve zîşuurlar ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa adem zulümatları, firak ve zeval elemleri her bir mevcudu ihata eder. Dünya, o adamın nazarında boş ve hâlî bir vahşetgâh suretinde görünür.
Evet, nasıl ki bir ağaç meyvelerinin her birisi, ağacın başındaki bütün meyvelere karşı birer nisbeti var ve o nisbetle birer kardeşi, arkadaşı mevcud olduğundan onların adedince ârızî vücudları vardır. Ne vakit o meyve ağacın başından kesilse her bir meyveye karşı bir firak ve zeval hasıl olur. Her bir meyve onun için ma’dum hükmündedir. Haricî bir zulmet-i adem ona hasıl oluyor.
Öyle de kudret-i Ehad-i Samed’e intisap noktasında her şey için bütün eşya var. Eğer intisap olmazsa her şey için eşya adedince haricî ademler var.
İşte şu remizden, imanın azamet-i envarına bak ve dalaletin dehşetli zulümatını gör. Demek iman, şu remizde beyan edilen hakikat-i âliye-i nefsü’l-emriyenin unvanıdır ve iman ile ondan istifade edebilir. Eğer iman olmazsa nasıl ki kör, sağır, dilsiz, akılsız adama her şey ma’dumdur öyle de imansıza her şey ma’dumdur, zulümatlıdır.
İkinci Nükte: Dünyanın ve eşyanın üç tane yüzü var.
Birinci Yüzü: Esma-i İlahiyeye bakar, onların âyineleridir. Bu yüze zeval ve firak ve adem giremez, belki tazelenmek ve teceddüd var.
İkinci Yüzü: Âhirete bakar, âlem-i bekaya nazar eder, onun tarlası hükmündedir. Bu yüzde bâki semereler ve meyveler yetiştirmek var; bekaya hizmet eder, fâni şeyleri bâki hükmüne getirir. Bu yüzde dahi mevt ve zeval değil, belki hayat ve beka cilveleri var.
Üçüncü Yüzü: Fânilere, yani bizlere bakar ki fânilerin ve ehl-i hevesatın maşukası ve ehl-i şuurun ticaretgâhı ve vazifedarların meydan-ı imtihanlarıdır. İşte bu üçüncü yüzündeki fena ve zeval, mevt ve ademin acılarına ve yaralarına merhem için o üçüncü yüzün içyüzündeki beka ve hayat cilveleri var.
Elhasıl: Şu mevcudat-ı seyyale, şu mahlukat-ı seyyare, Vâcibü’l-vücud’un envar-ı icad ve vücudunu tazelendirmek için müteharrik âyineler ve değişen mazharlardır.
*
İKİNCİ MAKAM
Bir mukaddime, beş işarettir.
Mukaddime
İki mebhastır.
Birinci Mebhas: Bu gelecek beş işarette, şuunat-ı rububiyeti rasad etmek için birer sönük, küçük dürbün nevinden birer temsil yazılacak. Bu temsiller, şuunat-ı rububiyetin hakikatini tutamaz, ihata edemez, mikyas olamaz fakat baktırabilir. O gelecek temsilatta ve geçen remizlerde, Zat-ı Akdes’in şuunatına münasip olmayan tabirat, temsilin kusuruna aittir.
Mesela, lezzet ve sürur ve memnuniyetin bizce malûm manaları, şuunat-ı mukaddeseyi ifade edemiyor fakat birer unvan-ı mülahazadır, birer mirsad-ı tefekkürdür. Hem dahi şu temsiller; muhit, azîm bir kanun-u rububiyetin küçük bir misalde ucunu göstermekle rububiyetin şuunatında o kanunun hakikatini ispat ediyor. Mesela, bir çiçek vücuddan gider, binler vücud bırakarak öyle gider, denilmiş. Onunla azîm bir kanun-u rububiyeti gösteriyor ki bütün bahar, belki bütün dünyadaki mevcudatta bu kanun-u rububiyet cereyan ediyor.
Evet Hâlık-ı Rahîm, bir kuşun tüylü libasını hangi kanunla değiştiriyor, tazelendiriyor; o Sâni’-i Hakîm aynı kanunla her sene küre-i arzın libasını tecdid eder. Hem o aynı kanunla her asırda dünyanın şeklini tebdil eder. Hem aynı kanunla kıyamet vaktinde kâinatın suretini tağyir edip değiştirir.
Hem hangi kanunla zerreyi, mevlevî gibi tahrik ederse aynı kanunla küre-i arzı meczup ve semâa kalkan mevlevî gibi döndürüyor ve o kanun ile âlemleri böyle çeviriyor ve manzume-i şemsiyeyi gezdiriyor.
Hem hangi kanunla senin bedenindeki hüceyratın zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa aynı kanunla senin bağını her sene tecdid eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanunla zemin yüzünü her bahar mevsiminde tecdid eder, taze bir peçe üstüne çeker.
Hem o Sâni’-i Kadîr, hangi kanun-u hikmetle bir sineği ihya eder, aynı kanunla şu önümüzdeki çınar ağacını her baharda ihya eder ve o kanunla küre-i arzı yine o baharda ihya eder ve aynı kanunla haşirde mahlukatı da ihya eder. Şu sırra işareten مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ Kur’an ferman eder. Ve hâkeza kıyas et. Bunlar gibi çok kavanin-i rububiyet vardır ki zerreden tâ mecmu-u âleme kadar cereyan ediyor.
İşte faaliyet-i rububiyetin içindeki şu kanunların azametine bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki sırr-ı vahdeti gör, her bir kanun bir bürhan-ı vahdet olduğunu bil. Evet, şu çok kesretli ve çok azametli kanunlar, her biri ilim ve iradenin cilvesi olmakla beraber, hem vâhid hem muhit olduğu için Sâni’in vahdaniyetini ve ilim ve iradesini gayet kat’î bir surette ispat ederler.
İşte ekser Sözlerde ekser temsilat, böyle kanunların uçlarını birer cüz’î misal ile göstermekle müddeada aynı kanunun vücuduna işaret eder. Madem temsil ile kanunun tahakkuku gösteriliyor, bürhan-ı mantıkî gibi yakînî bir surette müddeayı ispat eder. Demek Sözlerdeki ekser temsiller, birer bürhan-ı yakînî, birer hüccet-i kātıa hükmündedir.
İkinci Mebhas: Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde denildiği gibi bir ağacın ne kadar meyveleri ve çiçekleri vardır; her bir meyvenin her bir çiçeğin o kadar gayeleri, hikmetleri vardır. Ve o hikmetler üç kısımdır. Bir kısmı Sâni’e bakar, esmasının nakışlarını gösterir. Bir kısmı zîşuurlara bakar ki onların nazarlarında kıymettar mektubat ve manidar kelimattır. Bir kısmı kendi nefsine ve hayatına ve bekasına bakar ve insana faydalı ise insanın menfaatine göre hikmetleri vardır.
İşte her bir mevcudun böyle kesretli gayeleri bulunduğunu bir vakit düşünürken, hatırıma Arabî tarzda ve gelecek beş işaretin esasatına nota hükmünde olarak küllî gayelere işaret eden şu fıkralar gelmiştir.
وَهٰذِهِ الْمَوْجُودَاتُ الْجَلِيَّةُ مَظَاهِرُ سَيَّالَةٌ وَمَرَايَا جَوَّالَةٌ لِتَجَدُّدِ تَجَلِّيَاتِ اَنْوَارِ اٖيجَادِهٖ سُبْحَانَهُ
بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ
اَوَّلًا : مَعَ اِسْتِحْفَاظِ الْمَعَانِى الْجَمٖيلَةِ وَالْهُوِيَّاتِ الْمِثَالِيَّةِ
وَثَانِيًا : مَعَ اِنْتَاجِ الْحَقَائِقِ الْغَيْبِيَّةِ وَالنُّسُوجِ اللَّوْحِيَّةِ
وَثَالِثًا : مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ
وَرَابِعًا : مَعَ اِعْلَانِ التَّسْبٖيحَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَ اِظْهَارِ الْمُقْتَضَيَاتِ الْاَسْمَائِيَّةِ
وَخَامِسًا : لِظُهُورِ الشُّؤُنَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَالْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ
İşte bu beş fıkrada, gelecekte bahsedeceğimiz işaratın esasatı var. Evet, her bir mevcud hususan zîhayat olanların beş tabaka ayrı ayrı hikmetleri ve gayeleri var. Nasıl ki meyvedar bir ağaç, birbirinin üstündeki dalları semere verir öyle de her bir zîhayatın beş tabaka muhtelif gayeleri bulunur ve hikmetleri var.
Ey insan-ı fâni! Senin cüz’î bir çekirdek hükmündeki kendi hakikatini, meyvedar bir şecere-i bâkiyeye inkılab etmesini ve beş işarette gösterilen on tabaka meyvelerini ve on nevi gayelerini elde etmesini istersen hakiki imanı elde et. Yoksa bütün onlardan mahrum kalmakla beraber, o çekirdek içinde sıkışıp çürüyeceksin.
Birinci İşaret
فَاَوَّلًا: بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ مَعَ اِسْتِحْفَاظِ الْمَعَانِى الْجَمٖيلَةِ وَالْهُوِيَّاتِ الْمِثَالِيَّةِ
fıkrası ifade ediyor ki: Bir mevcud vücuddan gittikten sonra zahiren kendisi ademe, fenaya gider fakat ifade ettiği manalar bâki kalır, mahfuz olur. Hüviyet-i misaliyesi ve sureti ve mahiyeti dahi âlem-i misalde ve âlem-i misalin numuneleri olan elvah-ı mahfuzada ve elvah-ı mahfuzanın numuneleri olan kuvve-i hâfızalarda kalır. Demek bir vücud-u surî kaybeder, yüzer vücud-u manevî ve ilmî kazanır. Mesela, nasıl ki bir sahifenin tabına medar olan matbaa hurufatına bir vaziyet ve bir tertip verilir ve bir sahifenin tabına medar olur ve o sahife ise suretini ve hüviyetini basılan müteaddid yapraklara verip ve manalarını çok akıllara neşrettikten sonra o matbaa hurufatının vaziyeti ve tertibi de değiştirilir. Çünkü daha ona lüzum kalmadı hem başka sahifelerin tabı lâzım geliyor.
İşte aynen bunun gibi şu mevcudat-ı arziye hususan nebatiye, kalem-i kader-i İlahî onlara bir tertip, bir vaziyet verir; bahar sahifesinde kudret onları icad eder ve güzel manalarını ifade ederek, suretleri ve hüviyetleri âlem-i misal gibi âlem-i gaybın defterine geçtikleri için hikmet iktiza ediyor ki o vaziyet değişsin, tâ yeni gelecek diğer bahar sahifesi yazılsın, onlar dahi manalarını ifade etsinler.
İkinci İşaret
وَثَانِيًا : مَعَ اِنْتَاجِ الْحَقَائِقِ الْغَيْبِيَّةِ وَالنُّسُوجِ اللَّوْحِيَّةِ
Bu fıkra işaret eder ki: Her bir şey cüz’î olsun küllî olsun, vücuddan gittikten sonra hususan zîhayat olsa çok hakaik-i gaybiye netice vermekle beraber, âlem-i misalin defterlerinde olan levh-i misalî üstünde, etvar-ı hayatı adedince suretleri bırakıp o suretlerden, manidar olan ve mukadderat-ı hayatiye denilen sergüzeşt-i hayatiyeleri yazılır ve ruhaniyata bir mütalaagâh olur.
Nasıl ki mesela, bir çiçek vücuddan gider fakat yüzer tohumcuklarını ve tohumcuklarda mahiyetini vücudda bırakmakla beraber; küçük elvah-ı mahfuzada ve elvah-ı mahfuzanın küçük numuneleri olan hâfızalarda binler suretini bırakıp, zîşuurlara etvar-ı hayatıyla ifade ettiği tesbihat-ı Rabbaniye ve nukuş-u esmaiyeyi okutturur, sonra gider.
Öyle de yeryüzünün saksısında güzel masnuatla münakkaş olan bahar mevsimi, bir çiçektir; zahiren zeval bulur, ademe gider fakat onun tohumları adedince ifade ettikleri hakaik-i gaybiye ve çiçekleri adedince neşrettiği hüviyet-i misaliye ve mevcudatı adedince gösterdikleri hikmet-i Rabbaniyeyi kendine bedel olarak vücudda bırakıp sonra bizden saklanır. Hem o giden baharın arkadaşları olan sair baharlara yer boşaltır, tâ onlar gelip vazife görsünler. Demek o bahar, zahirî bir vücudu çıkarır, manen bin vücud giyer.
Üçüncü İşaret
وَثَالِثًا : مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ
fıkrası ifade ediyor ki: Dünya bir destgâh ve bir mezraadır, âhiret pazarına münasip olan mahsulatı yetiştirir. Çok Sözlerde ispat etmişiz nasıl ki cin ve insin amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de dünyanın sair mevcudatı dahi âhiret hesabına çok vazifeler görüyorlar ve çok mahsulat yetiştiriyorlar. Belki küre-i arz, onlar için geziyor; belki denilebilir ki onun içindir. Bu sefine-i Rabbaniye, yirmi dört bin senelik bir mesafeyi bir senede geçip meydan-ı haşrin etrafında dönüyor. Mesela, ehl-i cennet elbette arzu ederler ki dünya maceralarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o maceraların levhalarını ve misallerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi o levhaları, o vak’aları müşahede etseler çok mütelezziz olurlar.
Madem öyledir, herhalde dâr-ı lezzet ve menzil-i saadet olan dâr-ı cennette عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلٖينَ işaretiyle sermedî manzaralarda, dünyevî maceraların muhaveresi ve dünyevî hâdisatın manzaraları cennette bulunacaktır.
İşte bu güzel mevcudatın bir an görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menazır-ı sermediyeyi teşkil etmek için bir fabrika destgâhları hükmünde görünüyor. Mesela, nasıl ki ehl-i medeniyet, fâni vaziyetlere bir nevi beka vermek ve ehl-i istikbale yadigâr bırakmak için; güzel veya garib vaziyetlerin suretlerini alıp sinema perdeleriyle istikbale hediye ediyor, zaman-ı maziyi zaman-ı halde ve istikbalde gösteriyor ve dercediyorlar.
Aynen öyle de şu mevcudat-ı bahariye ve dünyeviyede kısa bir hayat geçirdikten sonra onların Sâni’-i Hakîm’i, âlem-i bekaya ait gayelerini o âleme kaydetmekle beraber âlem-i ebedîde, sermedî manzaralarda onların etvar-ı hayatlarında gördükleri vezaif-i hayatiyeyi ve mu’cizat-ı Sübhaniyeyi, menazır-ı sermediyede kaydetmek, mukteza-yı ism-i Hakîm ve Rahîm ve Vedud’dur.
Dördüncü İşaret
وَرَابِعًا : مَعَ اِعْلَانِ التَّسْبٖيحَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَ اِظْهَارِ الْمُقْتَضَيَاتِ الْاَسْمَائِيَّةِ
fıkrası ifade ediyor ki: Mevcudat, etvar-ı hayatıyla müteaddid enva-ı tesbihat-ı Rabbaniyeyi yapıyor. Hem esma-i İlahiyenin iktiza ve istilzam ettikleri hâlâtı gösteriyor ki mesela Rahîm ismi şefkat etmek ister, Rezzak ismi rızık vermek iktiza eder, Latîf ismi lütfetmek istilzam eder ve hâkeza bütün esmanın birer birer muktezası vardır.
İşte her bir zîhayat hayatıyla ve vücuduyla o esmanın muktezasını göstermekle beraber, cihazatı adedince Sâni’-i Hakîm’e tesbihat yapıyorlar. Mesela, nasıl ki bir insan güzel meyveler yer, o meyveler midesinde dağılır, erir, zahiren mahvolur fakat ağzından, midesinden başka bütün hüceyrat-ı bedeniyede faaliyetkârane bir lezzet, bir zevk vermekle beraber, aktar-ı bedendeki vücudu ve hayatı beslemek ve idame-i hayat etmek gibi pek çok hikmetlerin vücuduna medar oluyor. O taam, kendisi de vücud-u nebatîden hayat-ı insaniye tabakasına çıkıyor, terakki ediyor.
Aynen öyle de şu mevcudat zeval perdesinde saklandıkları vakit, onların yerinde her birisinin pek çok tesbihatı bâki kalmakla beraber, pek çok esma-i İlahiyenin de nukuşlarını ve mukteziyatını o esmanın ellerine bırakır. Yani bir vücud-u bâkiyeye tevdi ederler, öyle giderler. Acaba fâni ve muvakkat bir vücudun gitmesiyle onun yerine bir nevi bekaya mazhar binler vücud kalsa denilir mi ki ona yazık oldu veyahut abes oldu veyahut şu sevimli mahluk neden gitti, şekva edilebilir mi? Belki onun hakkındaki rahmet, hikmet, muhabbet öyle iktiza ediyorlar ve öyle olmak gerektir. Yoksa bir tek zarar gelmemek için binler menfaati terk etmek lâzım gelir ki o halde binler zarar olur.
Demek Rahîm, Hakîm ve Vedud isimleri, zevale ve firaka muarız değiller, belki istilzam edip iktiza ediyorlar.
Beşinci İşaret
وَخَامِسًا : لِظُهُورِ الشُّؤُنَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَالْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ
fıkrası ifade ediyor ki: Mevcudat hususan zîhayat olanlar, vücud-u surîden gittikten sonra bâki çok şeyleri bırakırlar, öyle giderler. İkinci Remiz’de beyan edildiği gibi Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un kudsiyet ve istiğna-i kemaline muvafık bir tarzda ve ona lâyık bir surette; hadsiz bir muhabbet, nihayetsiz bir şefkat, gayetsiz bir iftihar –tabiri caiz ise– mukaddes hadsiz bir memnuniyet, bir sevinç –tabirde hata olmasın– hadsiz bir lezzet-i mukaddese, bir ferah-ı münezzeh şuunat-ı rububiyetinde bulunur ki onların âsârı bilmüşahede görünüyor.
İşte o şuunat, iktiza ettikleri hayret-nüma faaliyet içinde, mevcudat tebdil ve tağyir ile zeval ve fena içinde süratle sevk ediliyor, mütemadiyen âlem-i şehadetten âlem-i gayba gönderiliyor. Ve o şuunatın cilveleri altında mahlukat; daimî bir seyr ü seyelan, bir hareket ve cevelan içinde çalkanmakta ve ehl-i gafletin kulaklarına vaveylâ-i firak ve zevali ve ehl-i hidayetin sem’ine velvele-i zikir ve tesbihi dağıtmaktadırlar. Bu sırra binaen her bir mevcud Vâcibü’l-vücud’un bâki şuunatının tezahürüne bâki birer medar olacak manaları, keyfiyetleri, haletleri vücudda bırakıp öyle gidiyorlar.
Hem o mevcud, bütün müddet-i hayatında geçirdiği etvar ve ahvali, ilm-i ezelînin unvanları olan İmam-ı Mübin, Kitab-ı Mübin, Levh-i Mahfuz gibi vücud-u ilmî dairelerinde vücud-u haricîsini temsil eden mufassal bir vücud dahi bırakıp öyle giderler. Demek her fâni; bir vücudu terk eder, binler bâki vücudları kazanır, kazandırır.
Mesela, nasıl ki hârikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zahiren mahvolur fakat o fabrikanın imbiklerinde çok kıymettar kimya maddeleri ve edviyeler teressüb eder. Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitap tabına, bir kısmı da şeker gibi başka kıymettar şeyleri imal etmesine medar oluyor ve hâkeza… Demek o âdi maddelerin yanmasıyla ve zahiren mahvolmasıyla binler şeyler vücud buluyor. Demek âdi bir vücud gider, âlî çok vücudları irsiyet bırakır. İşte şu halde, o âdi maddeye yazık oldu denilir mi? Fabrika sahibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti, şikayet edilir mi?
Aynen öyle de وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Hâlık-ı Hakîm ve Rahîm ve Vedud, mukteza-yı rahmet ve hikmet ve vedudiyet olarak kâinat fabrikasına hareket veriyor; her bir vücud-u fâniyi çok bâki vücudlara çekirdek yapar, makasıd-ı Rabbaniyesine medar eder, şuunat-ı Sübhaniyesine mazhar kılar, kalem-i kaderine mürekkep ittihaz eder ve kudretin dokumasına bir mekik yapar ve daha bilmediğimiz pek çok inayat-ı gâliye ve makasıd-ı âliye için kendi faaliyet-i kudretiyle kâinatı faaliyete getirir. Zerratı cevelana, mevcudatı seyerana, hayvanatı seyelana, seyyaratı deverana getirir, kâinatı konuşturur; âyâtını ona sessiz söylettirir ve ona yazdırır. Ve mahlukat-ı arzıyeyi rububiyeti noktasında, havayı emir ve iradesine bir nevi arş ve nur unsurunu ilim ve hikmetine diğer bir arş ve suyu ihsan ve rahmetine başka bir arş ve toprağı hıfz ve ihyasına bir çeşit arş yapmış. O arşlardan üçünü, mahlukat-ı arzıye üstünde gezdiriyor.
Kat’iyen bil ki bu beş remizde ve beş işarette gösterilen parlak hakikat-i âliye, nur-u Kur’an ile görünür ve imanın kuvvetiyle sahip olunabilir. Yoksa o hakikat-i bâkiye yerine, gayet müthiş bir zulümat geçer. Ehl-i dalalet için dünya, firaklar ve zevaller ile dolu ve ademler ile mâlâmâldir. Kâinat, onun için manevî bir cehennem hükmüne geçer. Her şey onun için âni bir vücud ile hadsiz bir adem ihata ediyor. Bütün mazi ve müstakbel, zulümat-ı ademle memlûdür; yalnız kısacık bir zaman-ı halde, bir hazîn nur-u vücud bulabilir. Fakat sırr-ı Kur’an ve nur-u iman ile ezelden ebede kadar bir nur-u vücud görünür, ona alâkadar olur ve onunla saadet-i ebediyesini temin eder.
Elhasıl: Bir Şair-i Mısrî’nin tarzında deriz:
Derya olunca nefes
Parelenince kafes
Tâ kesilince bu ses
Çağırırım: Yâ Hak! Yâ Mevcud! Yâ Hay! Yâ Mabud!
Yâ Hakîm! Yâ Maksud! Yâ Rahîm! Yâ Vedud!..
Ve bağırarak derim:
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُبٖينُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ الْاَمٖينُ
Ve iman ederek ispat ederim:
اِنَّ الْبَعْثَ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ وَ الْجَنَّةَ حَقٌّ وَ النَّارَ حَقٌّ وَ اِنَّ السَّعَادَةَ الْاَبَدِيَّةَ حَقٌّ وَ اِنَّ اللّٰهَ رَحٖيمٌ حَكٖيمٌ وَدُودٌ وَ اِنَّ الرَّحْمَةَ وَ الْحِكْمَةَ وَ الْمَحَبَّةَ مُحٖيطَةٌ بِجَمٖيعِ الْاَشْيَاءِ وَ شُؤُنَاتِهَا
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ ۞ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهٖ اَدَاءً وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ اٰمٖينَ. وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ. سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَدٖيقَةَ اَرْضِهٖ، مَشْهَرَ صَنْعَتِهٖ، مَحْشَرَ خِلْقَتِهٖ، مَظْهَرَ قُدْرَتِهٖ، مَدَارَ حِكْمَتِهٖ، مَزْهَرَ رَحْمَتِهٖ، مَزْرَعَ جَنَّتِهٖ، مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ، مَسٖيلَ الْمَوْجُودَاتِ، مَكٖيلَ الْمَصْنُوعَاتِ، فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ، مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ، مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ، مُزَهَّرُ النَّبَاتَاتِ، مُعْجِزَاتُ عِلْمِهٖ خَوَارِقُ صُنْعِهٖ، هَدَايَاءُ جُودِهٖ، بَرَاهٖينُ لُطْفِهٖ، دَلَائِلُ الْوَحْدَةِ، لَطَائِفُ الْحِكْمَةِ، شَوَاهِدُ الرَّحْمَةِ، تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ مِنْ زٖينَةِ الْاَثْمَارِ، تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ فٖى نَسْمَةِ الْاَسْحَارِ، تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ عَلٰى خُدُودِ الْاَزْهَارِ، تَزَيُّنُ الْاَزْهَارِ، تَبَرُّجُ الْاَثْمَارِ فٖى هٰذِهِ الْجِنَانِ، تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَى الْاَطْفَالِ الصِّغَارِ فٖى كُلِّ الْحَيْوَانَاتِ وَ الْاِنْسَانِ ، تَعَرُّفُ وَدُودٍ، تَوَدُّدُ رَحْمَانٍ، تَرَحُّمُ حَنَّانٍ، تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَ الْاِنْسَانِ وَ الرُّوحِ وَ الْحَيْوَانِ وَ الْمَلَكِ وَ الْجَانِّ.
*
Yirmi Dördüncü Mektup’un Birinci Zeyli
بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ
Yani “Ey insanlar! Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var.” mealindeki âyetin beş nüktesini dinle:
BİRİNCİ NÜKTE: Dua, bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir. Çok yerlerde zikrettiğimiz gibi dua üç nevidir:
Birinci nevi dua: İstidat lisanıyladır ki bütün hububat, tohumlar lisan-ı istidat ile Fâtır-ı Hakîm’e dua ederler ki: “Senin nukuş-u esmanı mufassal göstermek için bize neşv ü nema ver, küçük hakikatimizi sümbülle ve ağacın büyük hakikatine çevir.”
Hem şu istidat lisanıyla dua nevinden birisi de şudur ki: Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani esbab bir vaziyet alır ki o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer ve müsebbebi Kadîr-i Zülcelal’den dua eder, isterler. Mesela, su, hararet, toprak, ziya bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak o vaziyet bir lisan-ı duadır ki: “Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlık’ımız!” derler. Çünkü o mu’cize-i hârika-i kudret olan ağaç; o şuursuz, camid, basit maddelere havale edilmez, havalesi muhaldir. Demek içtima-ı esbab bir nevi duadır.
İkinci nevi dua: İhtiyac-ı fıtrî lisanıyladır ki bütün zîhayatların iktidar ve ihtiyarları dâhilinde olmayan hâcetlerini ve matlablarını ummadıkları yerden, vakt-i münasipte onlara vermek için Hâlık-ı Rahîm’den bir nevi duadır. Çünkü iktidar ve ihtiyarları haricinde, bilmedikleri yerden, vakt-i münasipte onlara bir Hakîm-i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor; demek o ihsan, dua neticesidir.
Elhasıl, bütün kâinattan dergâh-ı İlahiyeye çıkan bir duadır. Esbab olanlar, müsebbebatı Allah’tan isterler.
Üçüncü nevi dua: İhtiyaç dairesinde zîşuurların duasıdır ki bu da iki kısımdır:
Eğer ıztırar derecesine gelse veya ihtiyac-ı fıtrîye tam münasebettar ise veya lisan-ı istidada yakınlaşmış ise veya safi, hâlis kalbin lisanıyla ise ekseriyet-i mutlaka ile makbuldür. Terakkiyat-ı beşeriyenin kısm-ı a’zamı ve keşfiyatları, bir nevi dua neticesidir. Havârık-ı medeniyet dedikleri şeyler ve keşfiyatlarına medar-ı iftihar zannettikleri emirler, manevî bir dua neticesidir. Hâlis bir lisan-ı istidat ile istenilmiş, onlara verilmiştir. Lisan-ı istidat ile ve lisan-ı ihtiyac-ı fıtrî ile olan dualar dahi bir mani olmazsa ve şerait dâhilinde ise daima makbuldürler.
İkinci kısım, meşhur duadır. O da iki nevidir. Biri fiilî, biri kavlî. Mesela, çift sürmek, fiilî bir duadır. Rızkı topraktan değil; belki toprak, hazine-i rahmetin bir kapısıdır ki rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar.
Sair kısımların tafsilatını tayyedip yalnız kavlî duanın bir iki sırlarını gelecek iki üç nüktede söyleyeceğiz.
İKİNCİ NÜKTE: Duanın tesiri azîmdir. Hususan dua külliyet kesbederek devam etse netice vermesi galiptir, belki daimîdir. Hattâ denilebilir ki sebeb-i hilkat-i âlemin birisi de duadır. Yani kâinatın hilkatinden sonra, başta nev-i beşer ve onun başında âlem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın muazzam olan duası, bir sebeb-i hilkat-i âlemdir. Yani Hâlık-ı âlem istikbalde o zatı, nev-i beşer namına belki mevcudat hesabına bir saadet-i ebediye, bir mazhariyet-i esma-i İlahiye isteyecek, bilmiş; o gelecek duayı kabul etmiş, kâinatı halk etmiş.
Madem duanın bu derece azîm ehemmiyeti ve vüs’ati vardır; hiç mümkün müdür ki bin üç yüz elli senede, her vakitte, nev-i beşerden üç yüz milyon, cin ve ins ve melek ve ruhaniyattan hadd ü hesaba gelmez mübarek zatlar, bi’l-ittifak Zat-ı Muhammedî aleyhissalâtü vesselâm hakkında, rahmet-i uzma-yı İlahiye ve saadet-i ebediye ve husul-ü maksud için duaları nasıl kabul olmasın? Hiçbir cihetle mümkün müdür ki o duaları reddedilsin?
Madem bu kadar külliyet ve vüs’at ve devam kesbedip lisan-ı istidat ve ihtiyac-ı fıtrî derecesine gelmiş. Elbette o Zat-ı Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm, dua neticesi olarak öyle bir makam ve mertebededir ki bütün ukûl toplansa bir akıl olsalar, o makamın hakikatini tamamıyla ihata edemezler.
İşte ey Müslüman! Senin rûz-i mahşerde böyle bir şefîin var. Bu şefîin şefaatini kendine celbetmek için sünnetine ittiba et!
Eğer desen: Madem o Habibullah’tır. Bu kadar salavat ve duaya ne ihtiyacı var?
Elcevap: O zat (asm) umum ümmetinin saadetiyle alâkadar ve bütün efrad-ı ümmetinin her nevi saadetleriyle hissedardır ve her nevi musibetleriyle endişedardır. İşte kendi hakkında meratib-i saadet ve kemalât hadsiz olmakla beraber; hadsiz efrad-ı ümmetinin, hadsiz bir zamanda, hadsiz enva-ı saadetlerini hararetle arzu eden ve hadsiz enva-ı şakavetlerinden müteessir olan bir zat, elbette hadsiz salavat ve dua ve rahmete lâyıktır ve muhtaçtır.
Eğer desen: Bazen kat’î olacak işler için dua edilir. Mesela, husuf ve küsuf namazındaki dua gibi. Hem bazen hiç olmayacak şeyler için dua edilir?
Elcevap: Başka Sözlerde izah edildiği gibi dua bir ibadettir. Abd, kendi aczini ve fakrını dua ile ilan eder. Zahirî maksatlar ise o duanın ve o ibadet-i duaiyenin vakitleridir, hakiki faydaları değil. İbadetin faydası, âhirete bakar. Dünyevî maksatlar hasıl olmazsa “O dua kabul olmadı.” denilmez. Belki “Daha duanın vakti bitmedi.” denilir.
Hem hiç mümkün müdür ki bütün ehl-i imanın, bütün zamanlarda, mütemadiyen kemal-i hulus ve iştiyak ve dua ile istedikleri saadet-i ebediye, onlara verilmesin ve bütün kâinatın şehadetiyle hadsiz rahmeti bulunan o Kerîm-i Mutlak, o Rahîm-i Mutlak; bütün onların o duasını kabul etmesin ve saadet-i ebediye vücud bulmasın?
ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Dua-yı kavlî-i ihtiyarînin makbuliyeti, iki cihetledir. Ya aynı matlubu ile makbul olur veyahut daha evlâsı verilir.
Mesela, birisi kendine bir erkek evlat ister. Cenab-ı Hak, Hazret-i Meryem gibi bir kız evladını veriyor. “Duası kabul olunmadı.” denilmez. “Daha evlâ bir surette kabul edildi.” denilir. Hem bazen kendi dünyasının saadeti için dua eder. Duası âhiret için kabul olunur. “Duası reddedildi.” denilmez, belki “Daha enfa’ bir surette kabul edildi.” denilir. Ve hâkeza…
Madem Cenab-ı Hak Hakîm’dir; biz ondan isteriz, o da bize cevap verir. Fakat hikmetine göre bizimle muamele eder. Hasta, tabibin hikmetini ittiham etmemeli. Hasta, bal ister; tabib-i hâzık, sıtması için sulfato verir. “Tabip beni dinlemedi.” denilmez. Belki âh ü fîzarını dinledi, işitti, cevap da verdi; maksudun iyisini yerine getirdi.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Duanın en güzel en latîf en leziz en hazır meyvesi neticesi şudur ki: Dua eden adam, bilir ki birisi var ki onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerîm zat var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyacatını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def’edebilir bir zatın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferah bir inşirah duyup dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ der.
BEŞİNCİ NÜKTE: Dua, ubudiyetin ruhudur ve hâlis bir imanın neticesidir. Çünkü dua eden adam, duası ile gösteriyor ki: Bütün kâinata hükmeden birisi var ki en küçük işlerime ıttılaı var ve bilir, en uzak maksatlarımı yapabilir, benim her halimi görür, sesimi işitir. Öyle ise bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri o yapıyor ki en küçük işlerimi de ondan bekliyorum, ondan istiyorum.
İşte duanın verdiği hâlis tevhidin genişliğine ve gösterdiği nur-u imanın halâvet ve safiliğine bak, قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ sırrını anla ve وَ قَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونٖٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ fermanını dinle. اَگَرْ نَه خٰواهٖى دَادْ ، نَه دَادٖى خٰواهْ denildiği gibi: Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ عَدَدَ مَا فٖى عِلْمِ اللّٰهِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ سَلِّمْنَا وَ سَلِّمْ دٖينَنَا اٰمٖينَ ۞ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
*
Yirmi Dördüncü Mektup’un İkinci Zeyli
Mi’rac-ı Nebevî hakkındadır.
بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى ۞ عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ۞ عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاْوٰى ۞ اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى ۞ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ۞ لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى
Mevlid-i Nebevînin Mi’raciye kısmında beş nükteyi beyan edeceğiz.
Birinci Nükte: Cennetten getirilen Burak’a dair, Mevlid yazan Süleyman Efendi, hazîn bir aşk macerasını beyan ediyor. O zat, ehl-i velayet olduğu ve rivayete bina ettiği için elbette bir hakikati o suretle ifade ediyor. Hakikat şu olmak gerektir ki:
Âlem-i bekanın mahlukları, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın nuruyla pek alâkadardırlar. Çünkü onun getirdiği nur iledir ki cennet ve dâr-ı âhiret, cin ve ins ile şenlenecek. Eğer o olmasaydı o saadet-i ebediye olmazdı ve cennetin her nevi mahlukatından istifadeye müstaid olan cin ve ins, cenneti şenlendirmeyeceklerdi; bir cihette sahipsiz virane kalacaktı.
Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dal’ında beyan edildiği gibi: Nasıl ki bülbülün güle karşı dasitane-i aşkı; taife-i hayvanatın, taife-i nebatata derece-i aşka bâliğ olan ihtiyacat-ı şedide-i aşk-nümayı, rahmet hazinesinden gelen ve hayvanatın erzaklarını taşıyan kafile-i nebatata karşı ilan etmek için bir hatib-i Rabbanî olarak, başta bülbül-ü gül ve her neviden bir nevi bülbül intihab edilmiş ve onların nağamatı dahi nebatatın en güzellerinin başlarında hoşâmedî nevinden tesbihkârane bir hüsn-ü istikbaldir, bir alkışlamadır.
Aynen bunun gibi sebeb-i hilkat-i eflâk ve vesile-i saadet-i dâreyn ve Habib-i Rabbü’l-âlemîn olan Zat-ı Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma karşı, nasıl ki melaike nevinden Hazret-i Cebrail aleyhisselâm kemal-i muhabbetle hizmetkârlık ediyor; melaikelerin Hazret-i Âdem aleyhisselâma inkıyad ve itaatini ve sırr-ı sücudunu gösteriyor; öyle de ehl-i cennetin hattâ cennetin hayvanat kısmının dahi o zata karşı alâkaları, bindiği Burak’ın hissiyat-ı âşıkanesiyle ifade edilmiştir.
İkinci Nükte: Mi’rac-ı Nebeviyedeki maceralardan birisi: Cenab-ı Hakk’ın Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma karşı muhabbet-i münezzehesi, “Sana âşık olmuşum.” tabiriyle ifade edilmiş. Şu tabirat, Vâcibü’l-vücud’un kudsiyetine ve istiğna-i zatîsine, mana-yı örfî ile münasip düşmüyor. Madem Süleyman Efendi’nin Mevlid’i, rağbet-i âmmeye mazhariyeti delâletiyle o zat, ehl-i velayettir ve ehl-i hakikattir; elbette irae ettiği mana sahihtir. Mana da budur ki:
Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un hadsiz cemal ve kemali vardır. Çünkü bütün kâinatın aksamına inkısam etmiş olan cemal ve kemalin bütün envaı, onun cemal ve kemalinin emareleri, işaretleri, âyetleridir.
İşte her halde cemal ve kemal sahibi, bilbedahe cemal ve kemalini sevmesi gibi Zat-ı Zülcelal dahi cemalini pek çok sever. Hem kendine lâyık bir muhabbetle sever. Hem cemalinin şuâatı olan esmasını dahi sever. Madem esmasını sever, elbette esmasının cemalini gösteren sanatını sever. Öyle ise cemal ve kemaline âyine olan masnuatını dahi sever. Madem cemal ve kemalini göstereni sever, elbette cemal ve kemal-i esmasına işaret eden mahlukatının mehasinini sever. Bu beş nevi muhabbete, Kur’an-ı Hakîm âyâtıyla işaret ediyor.
İşte Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, madem masnuat içinde en mükemmel ferttir ve mahlukat içinde en mümtaz şahsiyettir.
Hem sanat-ı İlahiyeyi, bir velvele-i zikir ve tesbih ile teşhir ediyor ve istihsan ediyor.
Hem esma-i İlahiyedeki cemal ve kemal hazinelerini lisan-ı Kur’an ile açmıştır.
Hem kâinatın âyât-ı tekviniyesinin, Sâni’inin kemaline delâletlerini, parlak ve kat’î bir surette lisan-ı Kur’an’la beyan ediyor.
Hem küllî ubudiyetiyle rububiyet-i İlahiyeye âyinedarlık ediyor.
Hem mahiyetinin câmiiyetiyle bütün esma-i İlahiyeye bir mazhar-ı etem olmuştur.
Elbette bunun için denilebilir ki Cemil-i Zülcelal, kendi cemalini sevmesiyle o cemalin en mükemmel âyine-i zîşuuru olan Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmı sever.
Hem kendi esmasını sevmesiyle o esmanın en parlak âyinesi olan Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmı sever ve Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma benzeyenleri dahi derecelerine göre sever.
Hem sanatını sevdiği için elbette onun sanatını en yüksek bir sadâ ile bütün kâinatta neşreden ve semavatın kulağını çınlatan, berr ve bahri cezbeye getiren bir velvele-i zikir ve tesbih ile ilan eden Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmı sever ve ona ittiba edenleri de sever.
Hem masnuatını sevdiği için o masnuatın en mükemmeli olan zîhayatı ve zîhayatın en mükemmeli olan zîşuuru ve zîşuurun en efdali olan insanları ve insanların bi’l-ittifak en mükemmeli olan Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmı elbette daha ziyade sever.
Hem kendi mahlukatının mehasin-i ahlâkiyelerini sevdiği için mehasin-i ahlâkiyede bi’l-ittifak en yüksek mertebede bulunan Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmı sever ve derecata göre ona benzeyenleri dahi sever. Demek Cenab-ı Hakk’ın rahmeti gibi muhabbeti dahi kâinatı ihata etmiş.
İşte o hadsiz mahbublar içindeki mezkûr beş vechinin her bir vechinde en yüksek makam, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma mahsustur ki “Habibullah” lakabı ona verilmiş.
İşte bu en yüksek makam-ı mahbubiyeti, Süleyman Efendi “Ben sana âşık olmuşum.” tabiriyle beyan etmiştir. Şu tabir, bir mirsad-ı tefekkürdür, gayet uzaktan uzağa bu hakikate bir işarettir. Bununla beraber madem bu tabir, şe’n-i rububiyete münasip olmayan manayı hayale getiriyor; en iyisi, şu tabir yerine: “Ben senden razı olmuşum.” denilmeli.
Üçüncü Nükte: Mi’raciye’deki maceralar, malûmumuz olan manalarla o kudsî ve nezih hakikatleri ifade edemiyor. Belki o muhavereler; birer unvan-ı mülahazadır, birer mirsad-ı tefekkürdür ve ulvi ve derin hakaike birer işarettir ve imanın bir kısım hakaikine birer ihtardır ve kabil-i tabir olmayan bazı manalara birer kinayedir. Yoksa malûmumuz olan manalar ile bir macera değil. Biz, hayalimiz ile o muhaverelerden o hakikatleri alamayız; belki kalbimizle heyecanlı bir zevk-i imanî ve nurani bir neşe-i ruhanî alabiliriz.
Çünkü nasıl Cenab Hakk’ın zat ve sıfâtında nazir ve şebih ve misli yoktur, öyle de şuunat-ı rububiyetinde misli yoktur. Sıfâtı nasıl mahlukat sıfâtına benzemiyor, muhabbeti dahi benzemez. Öyle ise şu tabiratı, müteşabihat nevinden tutup deriz ki: Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine münasip bir tarzda ve istiğna-i zatîsine ve kemal-i mutlakına muvafık bir surette, muhabbeti gibi bazı şuunatı var ki mi’raciye macerasıyla onu ihtar ediyor. Mi’rac-ı Nebeviyeye dair Otuz Birinci Söz, hakaik-i mi’raciyeyi usûl-ü imaniye dairesinde izah etmiştir. Ona iktifaen burada ihtisar ediyoruz.
Dördüncü Nükte: “Yetmiş bin perde arkasında Cenab-ı Hakk’ı görmüş.” tabiri, bu’diyet-i mekânı ifade ediyor. Halbuki Vâcibü’l-vücud mekândan münezzehtir, her şeye her şeyden daha yakındır. Bu ne demektir?
Elcevap: Otuz Birinci Söz’de mufassalan, bürhanlar ile o hakikat beyan edilmiştir. Burada yalnız şu kadar deriz ki:
Cenab-ı Hak bize gayet karibdir, biz ondan gayet derecede uzağız. Nasıl ki güneş, elimizdeki âyine vasıtasıyla bize gayet yakındır ve yerde her bir şeffaf şey, kendine bir nevi arş ve bir çeşit menzil olur. Eğer güneşin şuuru olsaydı bizimle âyinemiz vasıtasıyla muhabere ederdi. Fakat biz ondan dört bin sene uzağız. Bilâ-teşbih velâ-temsil; Şems-i Ezelî, her şeye her şeyden daha yakındır. Çünkü Vâcibü’l-vücud’dur, mekândan münezzehtir. Hiçbir şey ona perde olamaz. Fakat her şey nihayet derecede ondan uzaktır.
İşte mi’racın uzun mesafesiyle, وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ in ifade ettiği mesafesizliğin sırrıyla hem Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın gitmesinde, çok mesafeyi tayyederek gitmesi ve ân-ı vâhidde yerine gelmesi sırrı, bundan ileri geliyor. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mi’racı, onun seyr ü sülûkudur, onun unvan-ı velayetidir. Ehl-i velayet, nasıl ki seyr ü sülûk-u ruhanî ile kırk günden tâ kırk seneye kadar bir terakki ile derecat-ı imaniyenin hakkalyakîn derecesine çıkıyor.
Öyle de bütün evliyanın sultanı olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm; değil yalnız kalbi ve ruhu ile belki hem cismiyle hem havassıyla hem letaifiyle kırk seneye mukabil kırk dakikada, velayetinin keramet-i kübrası olan mi’racı ile bir cadde-i kübra açarak hakaik-i imaniyenin en yüksek mertebelerine gitmiş, mi’rac merdiveniyle arşa çıkmış, “Kab-ı Kavseyn” makamında, hakaik-i imaniyenin en büyüğü olan iman-ı billah ve iman-ı bi’l-âhireti aynelyakîn gözüyle müşahede etmiş, cennete girmiş, saadet-i ebediyeyi görmüş, o mi’racın kapısıyla açtığı cadde-i kübrayı açık bırakmış; bütün evliya-yı ümmeti seyr ü sülûk ile derecelerine göre, ruhanî ve kalbî bir tarzda o mi’racın gölgesi içinde gidiyorlar.
Beşinci Nükte: Mevlid-i Nebevî ile Mi’raciye’nin okunması, gayet nâfi’ ve güzel âdettir ve müstahsen bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet latîf ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir. Belki hakaik-i imaniyenin ihtarı için en hoş ve şirin bir derstir. Belki imanın envarını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyic ve müessir bir vasıtadır.
Cenab-ı Hak, bu âdeti ebede kadar devam ettirsin ve Süleyman Efendi gibi mevlid yazanlara Cenab-ı Hak rahmet etsin, yerlerini cennetü’l-firdevs yapsın, âmin!
Hâtime
Madem şu kâinatın Hâlık’ı, her nevide bir ferd-i mümtaz ve mükemmel ve câmi’ halk edip o nev’in medar-ı fahri ve kemali yapar. Elbette esmasındaki ism-i a’zam tecellisiyle, bütün kâinata nisbeten mümtaz ve mükemmel bir ferdi halk edecek. Esmasında bir ism-i a’zam olduğu gibi masnuatında da bir ferd-i ekmel bulunacak ve kâinata münteşir kemalâtı o fertte cem’edip kendine medar-ı nazar edecek. O fert her halde zîhayattan olacaktır. Çünkü enva-ı kâinatın en mükemmeli zîhayattır. Ve her halde zîhayat içinde o fert, zîşuurdan olacaktır. Çünkü zîhayatın envaı içinde en mükemmeli zîşuurdur. Ve her halde o ferd-i ferîd, insandan olacaktır. Çünkü zîşuur içinde hadsiz terakkiyata müstaid, insandır. Ve insanlar içinde her halde o fert Muhammed aleyhissalâtü vesselâm olacaktır. Çünkü zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez. Zira o zat, küre-i arzın yarısını ve nev-i beşerin beşten birisini, saltanat-ı maneviyesi altına alarak bin üç yüz elli sene kemal-i haşmetle saltanat-ı maneviyesini devam ettirip bütün ehl-i kemale, bütün enva-ı hakaikte bir “Üstad-ı Küll” hükmüne geçmiş. Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesine sahip olmuş. Bidayet-i emrinde, tek başıyla bütün dünyaya meydan okumuş. Her dakikada yüz milyondan ziyade insanların vird-i zebanı olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ı göstermiş bir zat, elbette o ferd-i mümtazdır, ondan başkası olamaz. Bu âlemin hem çekirdeği hem meyvesi odur.
عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ اَنْوَاعِ الْكَائِنَاتِ وَ مَوْجُودَاتِهَا
İşte böyle bir zatın mevlid ve mi’racını dinlemek, yani terakkiyatının mebde ve müntehasını işitmek, yani tarihçe-i hayat-ı maneviyesini bilmek, o zatı kendine reis ve seyyid ve imam ve şefî telakki eden mü’minlere; ne kadar zevkli, fahirli, nurlu, neşeli, hayırlı bir müsamere-i ulviye-i diniye olduğunu anla.
Yâ Rab! Habib-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm hürmetine ve ism-i a’zam hakkına, şu risaleyi neşredenlerin ve rüfekasının kalplerini, envar-ı imaniyeye mazhar ve kalemlerini esrar-ı Kur’aniyeye nâşir eyle ve onlara sırat-ı müstakimde istikamet ver, âmin!
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
Said Nursî
*
