Yirmi İkinci Lem’a



İzahlı Metin

### Yirmi İkinci Lem’a

*Bi’smihî Sübhânehû* *(Her türlü noksanlıktan sonsuz derecede yüce olan O’nun adıyla)*

Isparta’nın adil valisine, adliyesine ve emniyet güçlerine, en özel, en has ve en samimi kardeşlerime özel olarak, yirmi iki sene önce Isparta’nın Barla nahiyesinde iken yazdığım son derece gizli olan bu küçük risaleyi, Isparta halkı ve yönetimiyle olan ilgisini gösterdiği için takdim ediyorum. Eğer uygun görülürse, yeni veya eski harflerle daktiloda birkaç nüsha yazılsın ki yirmi beş otuz senedir sırlarımı araştıranlar ve beni gözetleyenler de anlasınlar ki gizli hiçbir sırrımız yoktur. En gizli sırrımız işte bu risaledir; bilsinler!

Said Nursî

*

#### Üç İşaret

*On Yedinci Lem’a’nın On Yedinci Notası’nın Üçüncü Meselesi iken, sorularının ciddiyetine ve kapsamlılığına, cevaplarının ise gücüne ve parlaklığına dayanarak Otuz Birinci Mektup’un Yirmi İkinci Lem’ası olarak Lemaat’a dahil oldu. Lem’alar, bu Lem’a’ya yer vermelidirler. Gizlidir; en has, en samimi ve sadık kardeşlerimize özeldir.*

*Bismillahirrahmanirrahim*

*(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Ve men yetevekkel alâllâhi fehuve hasbuh, innallâhe bâligu emrih, kad cealallâhu likülli şey’in kadrâ* *(“…Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talak Suresi, 3))*

Bu mesele üç işarettir.

#### Birinci İşaret

Şahsıma ve Risale-i Nur’a ait önemli bir sorudur.

Pek çok kişi tarafından şöyle deniliyor: “Sen, dünya ehlinin dünyasına karışmadığın halde, nedendir ki onlar her fırsatta senin ahiretine karışıyorlar? Oysa hiçbir hükümetin kanunu, dünyayı terk etmiş ve yalnız yaşayanlara karışmıyor?”

Cevap: Yeni Said’in bu soruya karşı cevabı susmaktır. Yeni Said, “Benim cevabımı İlahi kader versin,” der. Bununla birlikte, mecburiyetle, emaneten ödünç aldığı Eski Said’in aklı şöyle diyor: Bu soruya cevap verecek olan, Isparta ilinin hükümeti ve bu ilin halkıdır. Çünkü bu hükümet ve bu halk, benden çok daha fazla bu sorunun altındaki mana ile ilgilidir. Madem binlerce mensubu bulunan bir hükümet ve yüz binlerce ferdi bulunan bir halk benim yerime düşünmeye ve beni savunmaya mecburdur, ben neden gereksiz yere iddia sahipleriyle konuşup kendimi savunayım? Çünkü dokuz senedir ben bu ildeyim ve gittikçe daha fazla onların dünyasına sırtımı dönüyorum. Hiçbir halim de gizli kalmamış. En gizli, en özel risalelerim bile hükümetin ve bazı milletvekillerinin eline geçmiş.

Eğer dünya ehlini telaşa ve endişeye düşürecek, dünyaya yönelik bir müdahale halim, bir karıştırma girişimim veya düşüncem olsaydı, bu ildeki ve kazalardaki hükümet, dokuz sene boyunca dikkatle ve merakla araştırdıkları halde ve ben de çekinmeyerek yanıma gelenlere sırlarımı açıkladığım halde, hükümet bana karşı sessiz kalıp ilişmezdi.

Eğer milletin ve vatanın mutluluğuna ve geleceğine zarar verecek bir kusurum varsa, dokuz seneden beri valisinden köy karakol komutanına kadar hepsi kendilerini sorumlu tutar. Onlar, kendilerini sorumluluktan kurtarmak için, hakkımda pireyi deve yapanlara karşı, deveyi pire gösterip beni savunmaya mecburdurlar. Öyleyse bu sorunun cevabını onlara havale ediyorum.

Fakat bu ilin halkının, genel olarak benden daha fazla beni savunma mecburiyetleri şundandır: Bu dokuz sene boyunca, hem kardeş hem dost hem de mübarek olan bu milletin ebedî hayatına, iman gücüne ve dünya mutluluğuna fiilen ve maddeten etkisini gösteren yüzlerce risaleyle çalıştığımızı, bu risaleler yüzünden hiç kimseye hiçbir sıkıntı ve zararın gelmediğini ve hiçbir art niyetli siyasi ve dünyevi sızıntının görülmediğini biliyorlar. Ve Allah’a hamdolsun ki bu Isparta ili, eski zamanın mübarek Şam’ının ve İslam âleminin genel medresesi olan Mısır’daki Camiü’l-Ezher’in bereketi gibi, iman gücü ve dini sağlamlık yönünden Risale-i Nur vasıtasıyla mübarek bir makam kazanmıştır. Bu ilde, imanın gücü kayıtsızlığa, ibadet etme arzusu ise sefahate baskın gelmiş ve Risale-i Nur, bu ile diğer bütün illerin üstünde dindarlık yönünden bir üstünlük kazandırmıştır. Elbette bu ildeki bütün insanlar, hatta varsayalım ki dinsiz olanı bile, beni ve Risale-i Nur’u savunmaya mecburdur. Onların bu çok önemli savunma hakları içinde, benim gibi görevini bitirmiş ve Allah’a hamdolsun ki binlerce talebesi benim gibi aciz birinin yerinde çalışmış ve çalıştığı bir zamanda, önemsiz ve küçük hakkım beni savunmaya sevk etmiyor. Bu kadar çok dava vekili olan bir adam, kendi davasını kendisi savunmaz.

#### İkinci İşaret

Eleştirel bir soruya cevaptır.

Dünya ehli tarafından deniliyor ki: “Sen neden bizden küstün? Bir defa olsun bize başvurmayıp sessiz kaldın? Bizden şiddetle şikâyet edip ‘Bana zulmediyorsunuz!’ diyorsun. Oysa bizim bir prensibimiz var, bu asrın bir gereği olarak özel ilkelerimiz var. Sen bunların sana uygulanmasını kabul etmiyorsun. Kanunu uygulayan zalim olmaz, kabul etmeyen ise isyan etmiş olur.

Mesela, bu hürriyet asrında ve yeni başladığımız cumhuriyetler döneminde, eşitlik esasına dayanarak baskı ve zorbalığı kaldırma ilkesi, bizim bir anayasamız hükmüne geçtiği halde; sen kâh hocalık kâh dindarlık görünümünde halkın ilgisini kazanarak, dikkatleri üzerine çekerek, hükümetin nüfuzu dışında bir kuvvet, toplumsal bir makam elde etmeye çalıştığın, dış görünüşünden ve geçmişteki hayat macerandan anlaşılıyor. Bu durum, şimdiki tabirle, burjuvaların baskıcı tahakkümleri altında hoş görülebilir. Fakat bizim, halk tabakasının uyanması ve üstün gelmesiyle ortaya çıkan tam sosyalizm ve Bolşevizm ilkeleri, bizim daha çok işimize yaradığı için o sosyalizm ilkelerini kabul ettiğimiz halde, senin durumun bize ağır geliyor, prensiplerimizle çelişiyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şikâyet etmeye ve küsmeye hakkın yoktur.”

Cevap: İnsanlığın sosyal hayatında bir çığır açan kişi, eğer kâinattaki yaratılış kanunlarına uygun hareket etmezse, hayırlı işlerde ve ilerlemede başarılı olamaz. Bütün hareketleri, şer ve yıkım hesabına geçer. Mademki yaratılış kanunlarına uygun hareket etme zorunluluğu vardır; elbette mutlak eşitlik kanunu, ancak insan doğasını değiştirmek ve insan türünün yaratılışındaki temel hikmeti ortadan kaldırmakla uygulanabilir.

Evet, ben soy ve yaşam bakımından halk tabakasındanım. Anlayış ve fikir olarak “hukuk eşitliği” prensibini kabul edenlerdenim. Şefkatim ve İslamiyet’ten gelen adalet sırrı ile burjuva denilen seçkinler sınıfının baskı ve zorbalıklarına karşı eskiden beri mücadele edenlerdenim. Bu yüzden bütün gücümle tam adaletin tarafında; zulmün, zorbalığın, baskının ve istibdadın karşısındayım.

Fakat insan türünün doğası ve yaratılışındaki hikmetin sırrı, mutlak eşitlik kanununa aykırıdır. Çünkü sonsuz hikmet sahibi Yaratıcı, kudret ve hikmetinin mükemmelliğini göstermek için az bir şeyden çok ürün aldırır, bir sayfaya çok sayıda kitap yazdırır ve bir şey ile pek çok görevi yaptırdığı gibi, insan türü ile de binlerce türün görevlerini gördürür.

İşte bu büyük sırdandır ki Cenab-ı Hak, insan türünü binlerce farklı türü ortaya çıkaracak ve diğer binlerce hayvan türü kadar çeşitli katmanlar gösterecek bir yaratılışta yaratmıştır. Diğer hayvanlar gibi kabiliyetlerine, latifelerine ve duygularına sınır konulmamış; serbest bırakılıp sınırsız makamlarda gezebilecek bir yetenek verildiğinden, tek bir tür iken binlerce tür hükmüne geçtiği içindir ki yeryüzünün halifesi, kâinatın neticesi ve canlıların sultanı mertebesine yükselmiştir.

İşte insan türünün çeşitliliğinin en önemli mayası ve dinamiği, yarışma ile kazanılan hakiki imanlı fazilettir. Fazileti ortadan kaldırmak, ancak insan mahiyetinin değiştirilmesiyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle ve ruhun yok edilmesiyle mümkün olabilir.

Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir baskıyı barındıran şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya layık iken, aslında o tokadı hak etmeyen çok önemli bir zatın yanlışlıkla yüzüne savrulmuş olan şu bilgece sözün:

*Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imha-yı hürriyet*

*(Zulümle, haksızlıkla hürriyeti yok etmek ne mümkün)*

*Çalış, idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten.*

*(Gücün yetiyorsa çalış, idraki kaldır insaniyetten.)*

sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:

*Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imha-yı hakikat*

*(Zulümle, haksızlıkla hakikati yok etmek ne mümkün)*

*Çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten.*

*(Gücün yetiyorsa çalış, kalbi kaldır insaniyetten.)*

veya:

*Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imha-yı fazilet*

*(Zulümle, haksızlıkla fazileti yok etmek ne mümkün)*

*Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten.*

*(Gücün yetiyorsa çalış, vicdanı kaldır insaniyetten.)*

Evet, imanlı fazilet, baskı kurma sebebi olmadığı gibi, zulüm sebebi de olamaz. Baskı kurmak ve zorbalık etmek, faziletsizliktir. Özellikle faziletli insanların en önemli yaşam tarzı, acizlik, fakirlik ve alçakgönüllülük ile toplum hayatına karışmaktır. Allah’a hamdolsun ki hayatımız bu anlayış üzerine geçti ve geçiyor. Ben kendimde fazilet var diye övünerek bir iddiada bulunmuyorum. Fakat Allah’ın nimetini anmak suretiyle ve şükretmek niyetiyle diyorum ki:

Cenab-ı Hak, lütfu ve keremiyle, iman ve Kur’an ilimlerini anlama ve bu alanda çalışma faziletini ihsan etmiştir. Bu İlahi ihsanı bütün hayatım boyunca, Allah’ın izniyle, bu İslam milletinin menfaatine ve mutluluğuna harcayarak; hiçbir zaman baskı ve zorbalık aracı yapmadığım gibi, gaflet ehlinin çoğunca arzulanan insanların ilgisi ve halkın beğenisi dahi önemli bir sırra binaen benim nefret ettiğim şeylerdir; onlardan kaçıyorum. Yirmi senelik eski hayatımı boşa harcadığı için onları kendime zararlı görüyorum. Fakat Risale-i Nur’u beğenmelerini bir işaret olarak kabul ediyor, onları küstürmüyorum.

İşte ey dünya ehli! Sizin dünyanıza hiç karışmadığım, prensiplerinizle hiçbir temasım bulunmadığı ve dokuz yıllık esaret hayatımın şahitliğiyle yeniden dünyaya karışmaya hiçbir niyet ve arzum yokken, bana eski bir zorba, sürekli fırsat kollayan ve baskıcı ve tahakkümcü bir düşünce taşıyan bir adam gibi yaptığınız bunca gözetleme ve baskı, hangi kanuna göredir? Hangi faydaya hizmet etmektedir? Dünyada hiçbir hükümet, böyle kanun dışı ve hiçbir ferdin onayını almayan bir muameleye izin vermediği halde, bana karşı yapılan bu kadar kötü muameleye sadece benim küsmem değil, eğer bilse insanlık küser, belki kâinat küser!

#### Üçüncü İşaret

Safsatalı ve divanece bir sorudur.

Bir kısım hükümet yetkilisi diyor ki: “Madem sen bu memlekette duruyorsun, bu memleketin cumhuriyet kanunlarına boyun eğmen gerekirken, sen neden inziva perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun? Mesela, şimdiki hükümetin kanununda, resmi bir görevi olmadan kendine bir üstünlük, bir fazilet atfederek, bununla milletin bir kısmına baskı kurup nüfuzunu kullanmak, eşitlik esasına dayanan cumhuriyetin bir ilkesine aykırıdır. Sen neden görevsiz olduğun halde elini öptürüyorsun? ‘Halk beni dinlesin’ diye kendini beğenmiş bir tavır takınıyorsun?”

Cevap: Kanunu uygulayanlar, önce kendilerine uyguladıktan sonra başkasına uygulayabilirler. Siz kendinize uygulamadığınız bir ilkeyi başkasına uygulamakla, herkesten önce siz ilkenizi, kanununuzu çiğniyorsunuz ve karşı geliyorsunuz. Çünkü bu mutlak eşitlik kanununun bana uygulanmasını istiyorsunuz. Ben de derim:

Ne zaman bir er, bir mareşalin toplumsal makamına çıkarsa ve milletin o mareşale gösterdiği saygı ve ilgiye ortak olursa ve onun gibi o ilgi ve saygıyı görürse veya o mareşal, o er gibi sıradanlaşırsa ve o erin sönük durumuna düşerse ve o mareşalin görevi dışında hiçbir önemi kalmazsa; hem de en zeki ve bir ordunun zaferine sebep olan bir kurmay başkanı, en aptal bir er ile halkın ilgisi, saygı ve sevgisinde eşit hale gelirse, işte o zaman sizin bu eşitlik kanununuz gereğince bana şöyle diyebilirsiniz: “Kendine hoca deme! Saygıyı kabul etme! Faziletini inkâr et! Hizmetçine hizmet et! Dilencilere arkadaş ol!”

Eğer deseniz: “Bu saygı, makam ve ilgi, görev başında olunduğu zamana mahsustur ve görevlilere hastır. Sen görevsiz bir adamsın, görevliler gibi milletin saygısını kabul edemezsin!”

Cevap: Eğer insan sadece bir bedenden ibaret olsaydı, dünyada ölümsüz bir şekilde kalıcı olsaydı, kabir kapısı kapansaydı ve ölüm öldürülseydi, o zaman görev sadece askerlik ve idare memurlarına özgü kalırsa, sözünüzde bir mana olurdu. Fakat mademki insan sadece bedenden ibaret değildir; bedeni beslemek için kalp, dil, akıl, beyin sökülüp o bedene yedirilmez, onlar yok edilmez. Onlar da bir idare ister.

Ve madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem kabrin öbür tarafındaki gelecek endişesi her ferdin en önemli meselesidir, elbette milletin itaat ve saygısına dayanan görevler, sadece milletin dünya hayatına ait sosyal, siyasi ve askeri görevlerle sınırlı değildir.

Evet, yolculara seyahat için vize vermek bir görev olduğu gibi, ebediyete giden yolculara da hem vize vermek hem de o karanlık yolda ışık vermek öyle bir görevdir ki, hiçbir görev o görev kadar önemli değildir. Böyle bir görevin inkârı, ancak ölümü inkâr etmekle ve her gün *el-Mevtu hakkun* *(“Ölüm haktır.”)* davasını, cenazelerinin mührüyle imzalayıp doğrulayan otuz bin şahidin şahitliğini yalanlamak ve inkâr etmekle olur.

Mademki manevi ve zorunlu ihtiyaçlara dayanan manevi görevler vardır ve o görevlerin en önemlisi, ebediyet yolunda seyahat için pasaport belgesi, kabir karanlığında kalbin cep feneri ve ebedi mutluluğun anahtarı olan imandır ve imanın öğretilmesi ve güçlendirilmesidir, elbette o görevi gören ilim ve irfan sahibi kimseler, nankörlük ederek kendilerine verilen İlahi nimeti ve iman faziletini hiçe sayıp sefihlerin ve günahkârların seviyesine düşmeyecektir. Kendini, aşağılık insanların bidatları ve sefahatleriyle kirletmeyecektir! İşte beğenmediğiniz ve eşitsizlik zannettiğiniz inziva bunun içindir.

İşte bu hakikatle beraber, bana işkence ederek eziyet eden sizin gibi benlikte ve bu eşitlik kanununu çiğnemekte firavunluk derecesinde ileri giden kibirlilere karşı söylemiyorum. Çünkü kibirli insanlara karşı gösterilen alçakgönüllülük, zillet olarak anlaşıldığından, onlara karşı tevazu göstermemek gerekir. Belki insaflı, alçakgönüllü ve adil olan kesime derim ki:

Ben, Allah’a hamdolsun ki kendi kusurumu, acizliğimi biliyorum. Değil Müslümanlar üzerinde kibirli bir saygı makamı istemek, aksine her zaman sonsuz kusurlarımı, hiçliğimi görüp tövbe ile teselli buluyor ve halktan saygı değil, dua istiyorum. Zannediyorum ki bütün arkadaşlarım benim bu mesleğimi bilirler.

Yalnız şu kadar var ki, Kur’an-ı Hakîm’in hizmeti esnasında ve iman hakikatlerinin dersi vaktinde, o hakikatler adına ve Kur’an’ın şerefi için o makamın gerektirdiği ilmi izzet ve vakarı ders anında koruyup, başımı dalalet ehline eğmemek için o izzetli duruşu geçici olarak takınıyorum. Zannederim ki dünya ehlinin kanunlarının bu noktalara karşı çıkmaya haddi yoktur!

Şaşılacak bir muamele tarzı: Bilindiği gibi her yerde ilim ve irfan sahipleri, meseleleri ilim ve irfan açısından değerlendirir. Nerede ve kimde ilim ve irfan görseler, meslekleri gereği ona karşı bir dostluk ve saygı beslerler. Hatta düşman bir hükümetin bir profesörü bu memlekete gelse, eğitim camiası onun ilmine ve irfanına hürmeten onu ziyaret eder ve ona saygı gösterir.

Halbuki İngilizlerin en yüksek ilim meclisinin, Şeyhülislamlıktan sorduğu altı sorunun cevabını altı yüz kelimeyle istedikleri zaman, buradaki eğitim camiasının saygısızlığına uğrayan bir ilim ve irfan ehli, o altı soruya altı kelime ile takdir görmüş bir cevap veren; ecnebilerin en önemli ve filozofların en temel ilkelerine hakiki ilim ve irfanla karşı çıkıp üstün gelen; Kur’an’dan aldığı ilim ve irfan gücüne dayanarak Avrupa filozoflarına meydan okuyan; hürriyetin ilanından altı ay önce İstanbul’da hem âlimleri hem de mekteplileri münazaraya davet edip kendisi hiç soru sormadan onların sorularına eksiksiz ve doğru cevap veren (Hâşiye[1]) ve bütün hayatını bu milletin mutluluğuna adayan ve yüzlerce risaleyi o milletin dili olan Türkçe ile yayımlayıp o milleti aydınlatan; hem vatandaş hem dindaş hem dost hem de kardeş olan bir ilim ve irfan ehline karşı en çok sıkıntı veren, ona düşmanlık besleyen ve belki de saygısızlık edenler, bir kısım Maarif Dairesi’ne (Eğitim Bakanlığı) mensup olanlarla çok az bir kısım resmi hocalardır.

İşte gel, bu hale ne diyeceksin? Medeniyet midir? Maarifperverlik midir? Vatanseverlik midir? Milliyetçilik midir? Cumhuriyetçilik midir? Haşa! Haşa! Hiçbiri değil. Belki bu, İlahi bir kaderdir ki o kader, o ilim ve irfan sahibi adamın dostluk beklediği yerden düşmanlık gösterdi ki ilmi, saygı yüzünden riyaya girmesin ve ihlası kazansın.

*

#### Sonuç

Kendimce hem şaşırtıcı hem de şükür vesilesi bir saldırı:

Bu olağanüstü benlik sahibi dünya ehlinin benlik meselesinde o kadar büyük bir hassasiyeti var ki, eğer bu bilinçli olsaydı, keramet derecesinde veya büyük bir deha seviyesinde bir muamele olurdu. O muamele de şudur:

Kendi nefsimin ve aklımın bende hissetmediği küçük bir riyakârca benlik tavrını, onlar kendi benliklerinin hassas terazisiyle hissediyorlar gibi şiddetli bir şekilde, benim hissetmediğim benliğimin karşısına çıkıyorlar. Bu sekiz dokuz senede, sekiz dokuz defa tecrübem var ki onların bana karşı zalimce muameleleri gerçekleştikten sonra, İlahi kaderi düşünüp “Neden bunları bana musallat etti?” diye nefsimin hilelerini arıyordum. Her defasında anlıyorum ki, ya nefsim bilinçsizce fıtraten benliğe yönelmiş ya da bilerek beni aldatmış. O zaman, “İlahi kader, o zalimlerin zulmü içinde hakkımda adalet etmiş,” derdim.

Mesela, bu yaz arkadaşlarım beni güzel bir ata bindirdiler. Bir mesire yerine gittim. Bilinçsiz olarak nefsimde kendini beğenmişçe bir keyif alma arzusu uyanınca, dünya ehli o arzumun karşısına öyle şiddetli çıktılar ki sadece o gizli arzuyu değil, belki birçok iştahımı kestiler.

Hatta mesela, bu defa Ramazan’dan sonra, eski zamanda yaşamış çok büyük, kutsi bir imamın bize karşı gaybi kerametiyle iltifatından sonra, kardeşlerimin takvası, ihlası ve ziyaretçilerin saygısı ve hüsnüzannı içinde –ben farkında olmadan– nefsim, övünerek, sözde şükran perdesi altında riyakârca bir benlik tavrı takınmak istedi. Birden bu dünya ehli, sınırsız bir hassasiyetle ve hatta riyakârlığın zerrelerini bile hissedebilecek bir tarzda, hemen bana ilişti. Ben Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum ki bunların zulmü, benim için bir ihlas vesilesi oldu.

*Rabbi eûzü bike min hemezâti’ş-şeyâtîn. Ve eûzü bike Rabbi en yahdurûn.*

*(“Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım. Rabbim! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.” (Mü’minûn Suresi, 97-98))*

*Allâhümme yâ Hâfizu yâ Hafîz, yâ Hayre’l-Hâfizîn, ihfaznî ve ihfaz rufekâî min şerri’n-nefsi ve’ş-şeytân, ve min şerri’l-cinni ve’l-insân, ve min şerri ehli’d-dalâleti ve ehli’t-tuğyân. Âmîn, âmîn, âmîn.*

*(“Ey koruyan, ey muhafaza eden, ey koruyanların en hayırlısı olan Allah’ım! Beni ve arkadaşlarımı nefsin ve şeytanın şerrinden, cinlerin ve insanların şerrinden, dalalet ve azgınlık ehlinin şerrinden muhafaza eyle. Âmin, âmin, âmin.”)*

*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm.*

*(“Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapan sensin.” (Bakara Suresi, 32))*

*

[1] Hâşiye: Yeni Said diyor ki: Bu kısımda Eski Said’in övünerek söylediği sözlere ben katılmıyorum. Bu risalede sözü ona verdiğim için onu susturamıyorum. Kendini beğenmişlere karşı bir parça benlik göstermesine müsaade ederek susuyorum.

Lügatçeli Metin

Yirmi İkinci Lem’a

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Okunuşu: Bismihî Sübhânehû

Meali: O’nun adıyla, O ne yücedir.

Isparta’nın âdil valisine ve adliyesine ve zabıtasına (kolluk kuvvetlerine), en mahrem (gizli) ve en has (özel) ve hâlis (saf, içten) kardeşlerime mahsus (özgü) olarak yirmi iki sene evvel Isparta’nın Barla nahiyesinde (bucak, küçük idari birim) iken yazdığım gayet mahrem (çok gizli) bu risaleciğimi (küçük risale/kitapçığımı) Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadarlığını (ilgisini) gösterdiği için takdim (sunuyorum) ediyorum. Eğer münasip (uygun) görülse ya yeni veya eski harfle daktilo ile birkaç nüsha (kopya) yazılsın ki yirmi beş otuz senedir esrarımı (sırlarımı) arayanlar ve tarassud (gözetleme, takip etme) edenler de anlasınlar ki gizli hiçbir sırrımız yok. Ve en gizli bir sırrımız, işte bu risaledir; bilsinler!

Said Nursî

İşarat-ı Selâse (Üç İşaret)

On Yedinci Lem’a’nın On Yedinci Nota’sının Üçüncü Meselesi iken suallerinin şiddet (kuvvet) ve şümulüne (kapsamına) ve cevaplarının kuvvet ve parlaklığına binaen (dayanarak), Otuz Birinci Mektup’un Yirmi İkinci Lem’a’sı olarak Lemaat’a (Lem’alar mecmuasına) karıştı. Lem’alar bu Lem’a’ya yer vermelidirler. Mahremdir (gizlidir), en has (özel) ve hâlis (saf, içten) ve sadık (doğru, bağlı) kardeşlerimize mahsustur (özgüdür).

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm

Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِهٖ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَىْءٍ قَدْرًا

Okunuşu: Ve men yetevekkel alellâhi fehuve hasbuh. İnnallâhe bâliğu emrihî. Kad cealallâhu likülli şey’in kadrâ.

Meali: Kim Allah’a tevekkül (güvenip dayanır) ederse, O ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü (kader) koymuştur. (Talâk Suresi, 65:3)

Bu mesele üç işarettir.

Birinci İşaret

Şahsıma ve Risale-i Nur’a ait mühim (önemli) bir sual.

Çoklar tarafından deniliyor ki: Sen, ehl-i dünyanın (dünyevî işlerle uğraşanların) dünyasına karışmadığın halde, nedendir ki her fırsatta onlar senin âhiretine karışıyorlar. Halbuki hiçbir hükûmetin kanunu, târikü’d-dünya (dünyayı terk eden, dünyevî işlerden el çeken) ve münzevilere (toplumdan çekilmiş, yalnız yaşayanlara) karışmıyor?

Elcevap (Cevap olarak): Yeni Said’in bu suale karşı cevabı sükûttur (susmaktır). Yeni Said: “Benim cevabımı kader-i İlahî (Allah’ın takdiri) versin.” der. Bununla beraber mecburiyetle, emaneten istiare (ödünç alma) ettiği Eski Said’in kafası diyor ki: Bu suale cevap verecek, Isparta vilayetinin (iline bağlı) hükûmetidir ve şu vilayetin milletidir. Çünkü bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyade (fazla) bu sualin altındaki mana ile alâkadardırlar (ilgilidirler). Madem binler efradı (fertleri) bulunan bir hükûmet ve yüz binler efradı bulunan bir millet benim bedelime (yerime) düşünmeye ve müdafaa (savunma) etmeye mecburdur. Ben neden lüzumsuz (gereksiz) olarak müddeîlerle (davacılarla) konuşup müdafaa edeyim. Çünkü dokuz senedir ben bu vilayetteyim, gittikçe daha ziyade dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiçbir halim de mestûr (örtülü, gizli) kalmamış. En gizli en mahrem (çok gizli) risalelerim dahi hükûmetin ve bazı mebusların (milletvekillerinin) ellerine geçmiş.

Eğer ehl-i dünyayı telaşa (endişeye) ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışmak halim ve karıştırmak teşebbüsüm (girişimim) ve fikrim olsaydı, bu vilayet ve kazalardaki (ilçelerdeki) hükûmet, dokuz sene dikkat ve tecessüs (gizlice araştırma, casusluk) ettikleri halde ve ben de çekinmeyerek yanıma gelenlere esrarımı (sırlarımı) beyan (açıklama) ettiğim halde, hükûmet bana karşı sükût (susma) edip ilişmediler.

Eğer milletin ve vatanın saadetine (mutluluğuna) ve istikbaline (geleceğine) zarar verecek bir kabahatim (suçum) varsa, dokuz seneden beri valisinden tut, köy karakol kumandanına kadar kendilerini mes’ul (sorumlu) eder. Onlar kendilerini mes’uliyetten kurtarmak için hakkımda habbeyi kubbe yapanlara (küçücük bir şeyi çok büyütenlere) karşı, kubbeyi habbe yapıp beni müdafaa (savunma) etmeye mecburdurlar. Öyle ise bu sualin cevabını onlara havale (bırakma) ediyorum.

Amma (gelgelelim) şu vilayetin milleti, umumiyetle (genel olarak) benden ziyade (daha fazla) beni müdafaa etmek mecburiyetleri şundandır ki: Bu dokuz senedir hem kardeş hem dost hem mübarek (bereketli) olan bu milletin hayat-ı ebediyesine (sonsuz ahiret hayatına) ve kuvvet-i imaniyesine (iman gücüne) ve saadet-i hayatiyesine (hayat mutluluğuna) bilfiil (gerçekte, fiilen) ve maddeten tesirini (etkisini) gösteren yüzer (yüzlerce) risalelerle çalıştığımızı ve hiçbir dağdağa (karışıklık, kargaşa) ve zarar, hiç kimseye o risaleler yüzünden gelmediği ve hiçbir garazkârane (art niyetli) tereşşuhat-ı siyasiye (siyasi sızdırmalar, imalar) ve dünyeviye görülmediği ve lillahi’l-hamd (hamd Allah’a mahsustur) şu Isparta vilayeti, eski zamanın Şam-ı Şerif’inin mübarekiyeti (mübarekliği) ve âlem-i İslâm’ın (İslam aleminin) medrese-i umumîsi (genel üniversitesi) olan Mısır’ın Camiü’l-Ezheri mübarekiyeti nevinden (gibi), kuvvet-i imaniye (iman gücü) ve salabet-i diniye (dinde sağlamlık) cihetinde (yönünden) bir mübarekiyet makamını Risale-i Nur vasıtasıyla (aracılığıyla) kazanarak; bu vilayette, imanın kuvveti lâkaytlığa (ilgisizliğe) ve ibadetin iştiyakı (şevki) sefahete (eğlenceye, günaha) hâkim olmasını ve umum vilayetlerin (bütün illerin) fevkinde (üstünde) bir meziyet-i dindaraneyi (dindarane özelliği) Risale-i Nur bu vilayete kazandırdığından, elbette bu vilayetteki umum insanlar, hattâ faraza (farz edelim ki) dinsizi de olsa beni ve Risale-i Nur’u müdafaaya (savunmaya) mecburdur. Onların çok ehemmiyetli (önemli) müdafaa hakları içinde, benim gibi vazifesini bitirmiş ve lillahi’l-hamd (hamd Allah’a mahsustur) binlerle şakirdler (öğrenciler) benim gibi bir âcizin (güçsüzün) yerinde çalışmış ve çalıştığı hengâmda (esnada), ehemmiyetsiz (önemsiz) cüz’î (küçük, ferdi) hakkım beni müdafaaya (savunmaya) sevk (yönlendirme) etmiyor. Bu kadar binlerle dava vekilleri bulunan bir adam, kendi davasını kendi müdafaa etmez.

İkinci İşaret

Tenkitkârane (eleştirel) bir suale cevaptır.

Ehl-i dünya (dünyevî işlerle uğraşanlar) tarafından deniliyor ki: Sen neden bizden küstün? Bir defa olsun hiç müracaat (başvuru) etmeyip sükût (susma) ettin? Bizden şiddetli şekva (şikayet) edip “Bana zulmediyorsunuz!” diyorsun. Halbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın muktezası (gereği) olarak hususi (özel) düsturlarımız (kurallarımız) var. Bunların tatbikini (uygulamasını) sen kendine kabul etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zalim (haksızlık yapan) olmaz, kabul etmeyen isyan eder.

Ezcümle (Örneğin): Bu asr-ı hürriyette (hürriyet çağında) ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsavat (eşitlik) esası üzerine tahakküm (baskı kurma, egemen olma) ve tagallübü (üstün gelme, zorla egemen olma) kaldırmak düsturu (prensibi), bizim bir kanun-u esasîmiz (anayasamız) hükmüne geçtiği halde; sen kâh (bazen) hocalık kâh zâhidlik (dünyadan el çekme) suretinde teveccüh-ü âmeyi (halkın ilgisini, teveccühünü) kazanarak, nazar-ı dikkati (dikkati) kendine celbederek (çekerek), hükûmetin nüfuzu (etki alanı) haricinde (dışında) bir kuvvet, bir makam-ı içtimaî (toplumsal mevki) elde etmeye çalıştığın, zahir (görünen) halin ve eski zamandaki macera-yı hayatının (hayat hikayenin) delâletiyle (göstermesiyle) anlaşılıyor. Bu hal ise –şimdiki tabir (deyim) ile– burjuvaların müstebidane (baskıcı, zorba) tahakkümleri (baskıları) içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka-i avamın (halk tabakasının) intibahıyla (uyanışıyla) ve galebesiyle (üstün gelmesiyle) tezahür (ortaya çıkan) eden tam sosyalizm ve Bolşevizm düsturları (prensipleri), bizim daha ziyade (fazla) işimize yaradığı için o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor, prensiplerimize muhalif (aykırı) düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvaya (şikayet etmeye) ve küsmeye hakkın yoktur?

Elcevap (Cevap olarak): Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede (insan toplum hayatında) bir çığır açan, eğer kâinattaki (evrendeki) kanun-u fıtrata (yaratılış kanununa) muvafık (uygun) hareket etmezse hayırlı işlerde ve terakkide (ilerlemede) muvaffak (başarılı) olamaz. Bütün hareketi şer (kötülük) ve tahrip (yıkım) hesabına geçer. Madem kanun-u fıtrata tatbik-i (uygulama) harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-ı beşeriyeyi (insan fıtratını) değiştirmek ve nev-i beşerin (insan türünün) hilkatindeki (yaratılışındaki) hikmet-i esasiyeyi (temel hikmeti) kaldırmakla, mutlak (kesin) müsavat (eşitlik) kanunu tatbik (uygulanabilir) edilebilir.

Evet ben, neseben (soy olarak) ve hayatça avam (halk) tabakasındanım. Ve meşreben (huy, yaratılış olarak) ve fikren “müsavat-ı hukuk (hukukta eşitlik)” mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten (şefkatle) ve İslâmiyet’ten gelen sırr-ı adalet (adalet sırrı) ile burjuva denilen tabaka-i havassın (seçkinler sınıfının) istibdat (baskı) ve tahakkümlerine (egemenliklerine) karşı eskiden beri muhalefetle (karşı çıkarak) çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tamme (tam adalet) lehinde (yanında), zulüm ve tagallübün (zorbalığın) ve tahakküm (baskının) ve istibdadın (zorbalığın) aleyhindeyim (karşısındayım).

Fakat nev-i beşerin (insan türünün) fıtratı (yaratılışı) ve sırr-ı hikmeti (hikmetin sırrı), müsavat-ı mutlaka (mutlak eşitlik) kanununa zıttır (aykırıdır). Çünkü Fâtır-ı Hakîm (her şeyi bir hikmetle yaratan Allah), kemal-i kudret (sonsuz kudret) ve hikmetini göstermek için az bir şeyden çok mahsulat (ürünler) aldırır ve bir sahifede çok kitapları yazdırır ve bir şey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi beşer nev’i (insan türü) ile de binler nev’in (türün) vazifelerini gördürür.

İşte o sırr-ı azîmdendir (büyük sırdandır) ki Cenab-ı Hak (Yüce Allah), insan nevini binler nevileri sümbül (filiz) verecek ve hayvanatın sair (diğer) binler nevileri kadar tabakat (tabakalar, sınıflar) gösterecek bir fıtratta (yaratılışta) yaratmıştır. Sair hayvanat (diğer hayvanlar) gibi kuvalarına (kuvvetlerine), latîfelerine (manevî hassasiyetlerine), duygularına had (sınır) konulmamış; serbest bırakıp hadsiz (sınırsız) makamatta (derecelerde) gezecek istidat (yetenek) verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki arzın (yeryüzünün) halifesi (temsilcisi) ve kâinatın neticesi (sonucu) ve zîhayatın (canlıların) sultanı hükmüne geçmiştir.

İşte nev-i insanın (insan türünün) tenevvüünün (çeşitliliğinin) en mühim (önemli) mâyesi (özü, mayası) ve zembereği (yayı), müsabaka (rekabet) ile hakiki imanlı fazilettir (üstün özelliktir). Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin (insan mahiyetinin) tebdiliyle (değişmesiyle), aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle (yok edilmesiyle) olabilir.

Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş (korkunç) bir istibdadı (baskıyı) taşıyan şu asrın gaddar (acımasız) yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstahak (hak eden) olmayan gayet mühim (çok önemli) bir zatın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilane (olgunca, bilgece) şu sözün:

Ne mümkün zulm ile bîdâd (adaletsizlik) ile imha-yı hürriyet (hürriyeti yok etmek)

Çalış, idraki (algıyı, anlayışı) kaldır, muktedirsen (gücün yeterse) âdemiyetten (insanlıktan).

sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:

Ne mümkün zulm ile bîdâd (adaletsizlik) ile imha-yı hakikat (hakikati yok etmek)

Çalış, kalbi kaldır, muktedirsen (gücün yeterse) âdemiyetten (insanlıktan).

veyahut:

Ne mümkün zulm ile bîdâd (adaletsizlik) ile imha-yı fazilet (erdemliliği yok etmek)

Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen (gücün yeterse) âdemiyetten (insanlıktan).

Evet imanlı fazilet (erdem), medar-ı tahakküm (tahakküm sebebi) olmadığı gibi sebeb-i istibdat (baskı sebebi) da olamaz. Tahakküm (baskı kurma) ve tagallüb (zorla üstün gelme) etmek, faziletsizliktir (erdemsizliktir). Ve bilhassa (özellikle) ehl-i faziletin (erdemli kişilerin) en mühim (önemli) meşrebi (karakteri, yaratılışı), acz (güçsüzlük) ve fakr (ihtiyaç, yokluk) ve tevazu (alçakgönüllülük) ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye (insan toplum hayatına) karışmak tarzındadır. lillahi’l-hamd (hamd Allah’a mahsustur) bu meşrep (karakter) üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahir (övünme) suretinde dava (iddia) etmiyorum. Fakat nimet-i İlahiyeyi (Allah’ın nimetini) tahdis (anlatma, dile getirme) suretinde, şükretmek niyetiyle diyorum ki:

Cenab-ı Hak (Yüce Allah) fazl u keremiyle (lütfu ve cömertliğiyle), ulûm-u imaniye (iman ilimleri) ve Kur’aniyeye çalışmak ve fehmetmek (anlamak) faziletini ihsan (bağışlamak) etmiştir. Bu ihsan-ı İlahîyi (Allah’ın bu lütfunu) bütün hayatımda lillahi’l-hamd (hamd Allah’a mahsustur) tevfik-i İlahî (Allah’ın yardımı, muvaffakiyeti) ile şu millet-i İslâmiyenin (İslam milletinin) menfaatine (faydasına), saadetine (mutluluğuna) sarf (harcamak) ederek; hiçbir vakit vasıta-i tahakküm (tahakküm aracı) ve tagallüb (üstün gelme aracı) olmadığı gibi, ekser (çoğu) ehl-i gafletçe (gaflette olanlarca) matlub (istenen) olan teveccüh-ü nâs (halkın teveccühü) ve hüsn-ü kabul-ü halk (halkın iyi kabulü) dahi mühim (önemli) bir sırra binaen (dayanarak) benim menfurumdur (nefret ettiğimdir); onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski hayatımı zayi (kayıp) ettiği için onları kendime muzır (zararlı) görüyorum. Fakat Risale-i Nur’u beğenmelerine bir emare (işaret) biliyorum, onları küstürmüyorum.

İşte ey ehl-i dünya (dünyevî işlerle uğraşanlar)! Dünyanıza hiç karışmadığım ve prensiplerinizle hiçbir cihet-i temasım (temas noktam) bulunmadığı ve dokuz sene esaretteki (tutukluluk, esirlik) bu hayatımın şehadetiyle (şahitliğiyle) yeniden dünyaya karışmaya hiçbir niyet ve arzum yokken, bana eski bir mütegallib (zorla egemen olan) ve daima fırsatı bekleyen ve fikr-i istibdat (baskı fikri) ve tahakkümü (egemenlik fikrini) taşıyan bir adam gibi yapılan bunca tarassud (gözetleme) ve tazyikiniz (baskınız), hangi kanun iledir? Hangi maslahat (fayda, çıkar) iledir? Dünyada hiçbir hükûmet böyle fevka’l-kanun (kanun dışı) ve hiçbir ferdin (bireyin) tasvibine (onayına) mazhar (nail) olmayan bir muameleye (davranışa) müsaade (izin) etmediği halde; bana karşı yapılan bu kadar bed muamelelere (kötü muamelelere), yalnız değil benim küsmem, belki eğer bilse nev-i beşer (insanlık) küser, belki kâinat (evren) küsüyor!..

Üçüncü İşaret

Mağlatalı (yanıltıcı, safsatayla karışık) divanecesine (çılgınca, delice) bir sual.

Bir kısım ehl-i hüküm (devlet adamları, yöneticiler) diyorlar ki: Madem sen bu memlekette duruyorsun, şu memleketin cumhurî kanunlarına inkıyad (boyun eğme) etmek lâzım gelirken sen neden inziva (toplumdan çekilme) perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun? Ezcümle (Örneğin): Şimdiki hükûmetin kanununda, vazife haricinde (görevi dışında) bir meziyeti (üstün özelliği), bir fazileti (erdemliliği) kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm (baskı kurma) edip nüfuzunu (etkisini) icra (uygulama) etmek, müsavat (eşitlik) esasına istinad (dayanma) eden cumhuriyetin bir düsturuna (prensibine) münafîdir (aykırıdır). Sen neden vazifesiz olduğun halde elini öptürüyorsun? Halk beni dinlesin diye hodfüruşane (kendini beğenen, gösterişçi) bir vaziyet takınıyorsun?

Elcevap (Cevap olarak): Kanunu tatbik (uygulama) edenler evvela kendilerine tatbik ettikten sonra başkasına tatbik edebilirler. Siz kendinize tatbik etmediğiniz bir düsturu (prensibi) başkasına tatbik etmekle, herkesten evvel siz düsturunuzu, kanununuzu kırıyorsunuz ve karşı geliyorsunuz. Çünkü bu müsavat-ı mutlaka (mutlak eşitlik) kanununun bana tatbikini (uygulamasını) istiyorsunuz. Ben de derim:

Ne vakit bir nefer (er), bir müşirin (general, mareşal) makam-ı içtimaîsine (toplumsal mevkiine) çıkarsa ve milletin o müşire karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe (ilgiye) iştirak (katılma) ederse ve onun gibi o teveccüh ve hürmete mazhar (nail) olursa veyahut o müşir, o nefer gibi âdileşirse (sıradanlaşırsa) ve o neferin sönük vaziyetini alırsa ve o müşirin vazife haricinde (görevi dışında) hiçbir ehemmiyeti (önemi) kalmazsa hem eğer, en zeki ve bir ordunun muzafferiyetine (zaferine) sebebiyet veren bir erkân-ı harp reisi (kurmay başkanı), en aptal bir neferle (erle) teveccüh-ü âmmede (halkın ilgisinde) ve hürmet ve muhabbette (sevgide) müsavata (eşitliğe) girerse; o vakit sizin bu müsavat (eşitlik) kanununuz hükmünce bana şöyle diyebilirsiniz: “Kendine hoca deme! Hürmeti kabul etme! Faziletini (erdemliliğini) inkâr et! Hizmetçine hizmet et! Dilencilere arkadaş ol!”

Eğer deseniz: Bu hürmet ve makam ve teveccüh (ilgi), vazife başında olduğu vakte mahsustur (özgüdür) ve vazifedarlara (görevlilere) hastır (özgüdür). Sen vazifesiz bir adamsın, vazifedarlar gibi milletin hürmetini kabul edemezsin!

Elcevap (Cevap olarak): Eğer insan yalnız bir cesetten (bedenden) ibaret olsa ve insan dünyada lâyemutane (ölümsüzcesine) daimî (sürekli) kalsa ve kabir kapısı kapansa ve ölüm öldürülse, o vakit vazife yalnız askerlik ve idare memurlarına mahsus (özgü) kalırsa sözünüzde dahi bir mana olurdu. Fakat madem insan yalnız cesetten ibaret değil. Cesedi beslemek için kalp, dil, akıl, dimağ (beyin) koparılıp o cesede yedirilmez, onlar imha (yok) edilmez. Onlar da idare ister.

Ve madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem kabrin öbür tarafındaki endişe-i istikbal (gelecek endişesi) her ferdin (bireyin) en mühim (önemli) meselesidir. Elbette milletin itaat ve hürmetine istinad (dayanma) eden vazifeler, yalnız milletin hayat-ı dünyeviyesine (dünya hayatına) ait içtimaî (toplumsal) ve siyasî ve askerî vazifelere münhasır (sınırlı) değildir.

Evet, yolculara seyahat için vesika (belge) vermek bir vazife olduğu gibi ebed (sonsuzluk) tarafına giden yolculara da hem vesika hem o zulümatlı (karanlıklı) yolda nur (ışık) vermek öyle bir vazifedir ki hiçbir vazife, o vazife kadar ehemmiyetli (önemli) değildir. Böyle bir vazifenin inkârı (reddi), ölümün inkârıyla ve her gün اَلْمَوْتُ حَقٌّ davasını, cenazelerinin mührüyle imza edip tasdik (onaylamak) eden otuz bin şahidin (şahidin) şehadetini (şahitliğini) tekzip (yalanlama) ve inkâr etmekle olur.

Okunuşu: el-Mevtü Hakkun

Meali: Ölüm gerçektir.

Madem manevî hâcat-ı zaruriyeye (manevi zaruri ihtiyaçlara) istinad (dayanma) eden manevî vazifeler var. Ve o vazifelerin en mühimmi (önemlisi), ebed (sonsuzluk) yolunda seyahat için pasaport varakası (belgesi) ve berzah (kabir alemi) zulümatında (karanlığında) kalbin cep feneri ve saadet-i ebediyenin (sonsuz mutluluğun) anahtarı olan imandır ve imanın ders ve takviyesidir (güçlendirilmesidir). Elbette o vazifeyi gören ehl-i marifet (ilim ve irfan sahibi), herhalde küfran-ı nimet (nimeti inkar) suretinde kendine edilen nimet-i İlahiyeyi (Allah’ın nimetini) ve fazilet-i imaniyeyi (iman erdemini) hiçe sayıp sefihler (boş işlerle uğraşanlar) ve fâsıkların (günahkarların) makamına (mevkiine) sukut (düşme) etmeyecektir. Kendini, aşağıların bid’alarıyla (dinde sonradan uydurulan şeylerle), sefahetleriyle (eğlenceleriyle) bulaştırmayacaktır! İşte beğenmediğiniz ve müsavatsızlık (eşitsizlik) zannettiğiniz inziva (toplumdan çekilme) bunun içindir.

İşte bu hakikatle beraber, beni işkence ile taciz (rahatsız) eden sizin gibi enaniyette (benlikte, kendini beğenmişlikte) ve bu kanun-u müsavatı (eşitlik kanununu) kırmakta firavunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere (kibirlilere) karşı demiyorum. Çünkü mütekebbirlere karşı tevazu (alçakgönüllülük), tezellül (zelil olma, boyun eğme) zannedildiğinden, tevazu etmemek gerektir. Belki ehl-i insaf (insaf sahibi) ve mütevazi (alçakgönüllü) ve âdil (adaletli) kısmına derim ki:

Ben felillahi’l-hamd (hamd Allah’a mahsustur) kendi kusurumu, aczimi (güçsüzlüğümü) biliyorum. Değil Müslümanlar üstünde mütekebbirane (kibirli bir şekilde) bir makam-ı ihtiram (saygı makamı) istemek, belki her vakit nihayetsiz (sonsuz) kusurlarımı, hiçliğimi görüp, istiğfar (günahları için af dileme) ile teselli bulup halklardan ihtiram değil, dua istiyorum. Hem zannederim benim bu mesleğimi, benim bütün arkadaşlarım biliyorlar.

Yalnız bu kadar var ki Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) hizmeti esnasında (sırasında) ve hakaik-i imaniyenin (iman hakikatlerinin) dersi vaktinde o hakaik hesabına ve Kur’an şerefine o makamın iktiza ettiği (gerektirdiği) izzet (şeref) ve vakar-ı ilmiyeyi (ilmi ağırbaşlılığı) ders vaktinde muhafaza (koruma) edip, başımı ehl-i dalalete (sapıklık ehli) eğmemek için o izzetli vaziyeti muvakkaten (geçici olarak) takınıyorum. Zannederim, ehl-i dünyanın (dünyevî işlerle uğraşanların) kanunlarının haddi (sınırı) yoktur ki bu noktalara karşı çıkabilsin!

Cây-ı hayret (hayret verici) bir tarz-ı muamele (davranış şekli): Malûmdur ki her yerde ehl-i maarif (ilim ve irfan sahibi kişiler), marifet (ilim, irfan) ve ilim noktasında muhakeme (yargılama, değerlendirme) eder. Nerede ve kimde marifet ve ilmi görse meslek itibarıyla ona karşı bir dostluk ve bir hürmet (saygı) besler. Hattâ düşman bir hükûmetin bir profesörü bu memlekete gelse ehl-i maarif, onun ilim ve marifetine hürmeten (saygı göstererek) onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler.

Halbuki İngiliz’in en yüksek meclis-i ilmiyesinin (ilim heyetinin), Meşihat-ı İslâmiye’den (İslâm Şeyhülislâmlığından) sorduğu altı sualin cevabını, altı yüz kelime ile Meşihat-ı İslâmiye’den istedikleri zaman, bura maarifinin (buradaki eğitimcilerin) hürmetsizliğine uğrayan bir ehl-i marifet (ilim ve irfan sahibi), o altı suale altı kelime ile mazhar-ı takdir (takdire layık) olmuş bir cevap veren ve ecnebilerin (yabancıların) en mühim (önemli) ve hükemaların (filozofların, hikmet sahiplerinin) en esaslı düsturlarına (prensiplerine) hakiki ilim ve marifetle muaraza (tartışma, karşı çıkma) edip galebe çalan (üstün gelen) ve Kur’an’dan aldığı kuvvet-i marifet (ilim ve irfan gücü) ve ilme istinaden (dayanarak) Avrupa feylesoflarına (filozoflarına) meydan okuyan ve hürriyetten altı ay evvel İstanbul’da hem ulemayı (ulema, din bilginleri) ve hem de mekteplileri (okul öğrencilerini) münazaraya (tartışmaya) davet edip kendisi hiç sual sormadan suallerine noksansız (eksiksiz) olarak doğru cevap veren (Hâşiye[1]) ve bütün hayatını bu milletin saadetine (mutluluğuna) hasreden (adayan) ve yüzer (yüzlerce) risale, o milletin Türkçe olan lisanıyla (diliyle) neşredip (yayınlayıp) o milleti tenvir (aydınlatma) eden hem vatandaş hem dindaş hem dost hem kardeş bir ehl-i marifete (ilim ve irfan sahibine) karşı en ziyade (en fazla) sıkıntı veren ve hakkında adâvet (düşmanlık) besleyen ve belki hürmetsizlik eden; bir kısım Maarif Dairesine mensup olanlarla az bir kısım resmî hocalardır.

İşte gel bu hale ne diyeceksin? Medeniyet midir? Maarif-perverlik (eğitim-severlik) midir? Vatan-perverlik (vatanseverlik) midir? Milliyet-perverlik (milliyetçilik) midir? Cumhuriyet-perverlik (cumhuriyetçilik) midir? Hâşâ (asla)! Hâşâ! Hiç, hiçbir şey değil. Belki bir kader-i İlahîdir (Allah’ın takdiridir) ki o kader-i İlahî, o ehl-i marifet (ilim ve irfan sahibi) adamın dostluk ümit ettiği yerden adâvet (düşmanlık) gösterdi ki hürmet (saygı) yüzünden ilmi riyaya (ikiyüzlülüğe, gösterişe) girmesin ve ihlası (samimiyeti) kazansın.

Hâtime (Sonuç)

Kendimce cây-ı hayret (hayret verici) ve medar-ı şükran (şükür sebebi) bir taarruz (saldırı):

Bu fevkalâde (olağanüstü) enaniyetli (benlikçi, kibirli) ehl-i dünyanın (dünyevî işlerle uğraşanların) enaniyet işinde o kadar hassasiyet (duyarlılık) var ki eğer şuuren (şuurla, bilinçle) olsa idi, keramet (olağanüstü olay) derecesinde veyahut büyük bir deha derecesinde bir muamele (davranış) olurdu. O muamele de şudur:

Kendi nefsim ve aklım bende hissetmedikleri bir parça riyakârane (ikiyüzlüce, gösterişçi) enaniyet vaziyetini, onlar enaniyetlerinin hassasiyet mizanıyla (duyarlılık terazisiyle) hissediyorlar gibi şiddetli bir surette ben hissetmediğim enaniyetimin karşısına çıkıyorlar. Bu sekiz dokuz senede, sekiz dokuz defa tecrübem var ki onların zalimane (zalimce) bana karşı muamelelerinin (davranışlarının) vukuundan (meydana gelmesinden) sonra, kader-i İlahîyi (Allah’ın takdirini) düşünüp “Ne için bunları bana musallat (musallat etmek: başa bela etmek) etti?” diye nefsimin desiselerini (hilelerini) arıyordum. Her defada, ya nefsim şuursuz (bilinçsiz) olarak enaniyete (benliğe) fıtrî (doğuştan) meyletmiş (eğilim göstermiş) veyahut bilerek beni aldatmış, anlıyorum. O vakit kader-i İlahî, o zalimlerin zulmü içerisinde hakkımda adalet etmiş, derdim.

Ezcümle (Örneğin): Bu yazın arkadaşlarım güzel bir ata beni bindirdiler. Bir seyrangâha (gezinti yerine) gittim. Şuursuz (bilinçsiz) olarak nefsimde hodfüruşane (kendini beğenen, gösterişçi) bir keyif arzusu uyanmakla ehl-i dünya (dünyevî işlerle uğraşanlar) öyle şiddetli o arzumun karşısına çıktılar ki yalnız o gizli arzuyu değil belki çok iştihalarımı (isteklerimi) kestiler.

Hattâ ezcümle (Örneğin), bu defa ramazandan sonra, eski zamanda gayet (çok) büyük, kudsî (kutsal) bir imamın bize karşı gaybî (gayptan gelen) kerametiyle (olağanüstü ikramıyla) iltifatından (lütfundan) sonra kardeşlerimin takva (Allah korkusu, sakınma) ve ihlasları (samimiyetleri) ve ziyaretçilerin hürmet (saygı) ve hüsn-ü zanları (iyi düşünceleri) içinde –ben bilmeyerek– nefsim müftehirane (övünerek), güya müteşekkirane (şükrediyormuş gibi) perdesi altında riyakârane (ikiyüzlüce, gösterişçi) bir enaniyet (benlik) vaziyetini almak istedi. Birden bu ehl-i dünyanın (dünyevî işlerle uğraşanların) hadsiz (sınırsız) hassasiyetle (duyarlılıkla) ve hattâ riyakârlığın (ikiyüzlülüğün) zerrelerini de hissedebilir bir tarzda, birden bana iliştiler. Ben Cenab-ı Hakk’a (Yüce Allah’a) şükrediyorum ki bunların zulmü bana bir vasıta-i ihlas (ihlas aracı) oldu.

رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطٖينِ ۞ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

Okunuşu: Rabbi e’ûzü bike min hemezâti’ş-şeyâtîn. Ve e’ûzü bike Rabbi en yahdurûn.

Meali: Rabbim! Şeytanların vesveselerinden (fısıltılarından) Sana sığınırım. Ve Rabbim! Onların (yanımda) bulunmalarından da Sana sığınırım. (Mü’minûn Suresi, 23:97-98)

اَللّٰهُمَّ يَا حَافِظُ يَا حَفٖيظُ يَا خَيْرَ الْحَافِظٖينَ اِحْفَظْنٖى وَ احْفَظْ رُفَقَائٖى مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَ الشَّيْطَانِ وَ مِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَ الْاِنْسَانِ وَ مِنْ شَرِّ اَهْلِ الضَّلَالَةِ وَ اَهْلِ الطُّغْيَانِ اٰمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ

Okunuşu: Allâhümme yâ Hâfızu yâ Hafîzu yâ Hayra’l-Hâfızîn, ihfaznî ve’hfaz rufekâî min şerri’n-nefsi ve’ş-şeytân, ve min şerri’l-cinni ve’l-insân, ve min şerri ehli’d-dalâleti ve ehli’t-tuğyân. Âmîn, Âmîn, Âmîn.

Meali: Allah’ım! Ey muhafaza eden, Ey koruyan, Ey koruyucuların en hayırlısı! Beni ve arkadaşlarımı nefsin ve şeytanın şerrinden, cinlerin ve insanların şerrinden, sapıklık ehlinin ve azgınlık ehlinin şerrinden muhafaza eyle. Âmin, Âmin, Âmin.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-Alîmü’l-Hakîm.

Meali: Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz Sen, hakkıyla bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin. (Bakara Suresi, 2:32)

*

[1] Hâşiye (Dipnot): Yeni Said diyor ki: Şu makamda Eski Said’in iftiharkârane (övünerek) söylediği şu sözlere ben iştirak (katılma) etmiyorum. Bu risalede sözü ona verdiğim için susturamıyorum. Enaniyetlilere (benlikçi, kibirli olanlara) karşı bir parça enaniyetini (benliğini) göstersin diye sükût (susma) ediyorum.

Risale-i Nur Külliyatından

Yirmi İkinci Lem’a

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Isparta’nın âdil valisine ve adliyesine ve zabıtasına, en mahrem ve en has ve hâlis kardeşlerime mahsus olarak yirmi iki sene evvel Isparta’nın Barla nahiyesinde iken yazdığım gayet mahrem bu risaleciğimi Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadarlığını gösterdiği için takdim ediyorum. Eğer münasip görülse ya yeni veya eski harfle daktilo ile birkaç nüsha yazılsın ki yirmi beş otuz senedir esrarımı arayanlar ve tarassud edenler de anlasınlar ki gizli hiçbir sırrımız yok. Ve en gizli bir sırrımız, işte bu risaledir; bilsinler!

Said Nursî

İşarat-ı Selâse

On Yedinci Lem’a’nın On Yedinci Nota’sının Üçüncü Meselesi iken suallerinin şiddet ve şümulüne ve cevaplarının kuvvet ve parlaklığına binaen, Otuz Birinci Mektup’un Yirmi İkinci Lem’a’sı olarak Lemaat’a karıştı. Lem’alar bu Lem’a’ya yer vermelidirler. Mahremdir, en has ve hâlis ve sadık kardeşlerimize mahsustur.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِهٖ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَىْءٍ قَدْرًا

Bu mesele üç işarettir.

Birinci İşaret

Şahsıma ve Risale-i Nur’a ait mühim bir sual.

Çoklar tarafından deniliyor ki: Sen, ehl-i dünyanın dünyasına karışmadığın halde, nedendir ki her fırsatta onlar senin âhiretine karışıyorlar. Halbuki hiçbir hükûmetin kanunu, târikü’d-dünya ve münzevilere karışmıyor?

Elcevap: Yeni Said’in bu suale karşı cevabı sükûttur. Yeni Said: “Benim cevabımı kader-i İlahî versin.” der. Bununla beraber mecburiyetle, emaneten istiare ettiği Eski Said’in kafası diyor ki: Bu suale cevap verecek, Isparta vilayetinin hükûmetidir ve şu vilayetin milletidir. Çünkü bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyade bu sualin altındaki mana ile alâkadardırlar. Madem binler efradı bulunan bir hükûmet ve yüz binler efradı bulunan bir millet benim bedelime düşünmeye ve müdafaa etmeye mecburdur. Ben neden lüzumsuz olarak müddeîlerle konuşup müdafaa edeyim. Çünkü dokuz senedir ben bu vilayetteyim, gittikçe daha ziyade dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiçbir halim de mestûr kalmamış. En gizli en mahrem risalelerim dahi hükûmetin ve bazı mebusların ellerine geçmiş.

Eğer ehl-i dünyayı telaşa ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışmak halim ve karıştırmak teşebbüsüm ve fikrim olsaydı, bu vilayet ve kazalardaki hükûmet, dokuz sene dikkat ve tecessüs ettikleri halde ve ben de çekinmeyerek yanıma gelenlere esrarımı beyan ettiğim halde, hükûmet bana karşı sükût edip ilişmediler.

Eğer milletin ve vatanın saadetine ve istikbaline zarar verecek bir kabahatim varsa, dokuz seneden beri valisinden tut, köy karakol kumandanına kadar kendilerini mes’ul eder. Onlar kendilerini mes’uliyetten kurtarmak için hakkımda habbeyi kubbe yapanlara karşı, kubbeyi habbe yapıp beni müdafaa etmeye mecburdurlar. Öyle ise bu sualin cevabını onlara havale ediyorum.

Amma şu vilayetin milleti, umumiyetle benden ziyade beni müdafaa etmek mecburiyetleri şundandır ki: Bu dokuz senedir hem kardeş hem dost hem mübarek olan bu milletin hayat-ı ebediyesine ve kuvvet-i imaniyesine ve saadet-i hayatiyesine bilfiil ve maddeten tesirini gösteren yüzer risalelerle çalıştığımızı ve hiçbir dağdağa ve zarar, hiç kimseye o risaleler yüzünden gelmediği ve hiçbir garazkârane tereşşuhat-ı siyasiye ve dünyeviye görülmediği ve lillahi’l-hamd şu Isparta vilayeti, eski zamanın Şam-ı Şerif’inin mübarekiyeti ve âlem-i İslâm’ın medrese-i umumîsi olan Mısır’ın Camiü’l-Ezheri mübarekiyeti nevinden, kuvvet-i imaniye ve salabet-i diniye cihetinde bir mübarekiyet makamını Risale-i Nur vasıtasıyla kazanarak; bu vilayette, imanın kuvveti lâkaytlığa ve ibadetin iştiyakı sefahete hâkim olmasını ve umum vilayetlerin fevkinde bir meziyet-i dindaraneyi Risale-i Nur bu vilayete kazandırdığından, elbette bu vilayetteki umum insanlar, hattâ faraza dinsizi de olsa beni ve Risale-i Nur’u müdafaaya mecburdur. Onların çok ehemmiyetli müdafaa hakları içinde, benim gibi vazifesini bitirmiş ve lillahi’l-hamd binlerle şakirdler benim gibi bir âcizin yerinde çalışmış ve çalıştığı hengâmda, ehemmiyetsiz cüz’î hakkım beni müdafaaya sevk etmiyor. Bu kadar binlerle dava vekilleri bulunan bir adam, kendi davasını kendi müdafaa etmez.

İkinci İşaret

Tenkitkârane bir suale cevaptır.

Ehl-i dünya tarafından deniliyor ki: Sen neden bizden küstün? Bir defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin? Bizden şiddetli şekva edip “Bana zulmediyorsunuz!” diyorsun. Halbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın muktezası olarak hususi düsturlarımız var. Bunların tatbikini sen kendine kabul etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zalim olmaz, kabul etmeyen isyan eder.

Ezcümle: Bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsavat esası üzerine tahakküm ve tagallübü kaldırmak düsturu, bizim bir kanun-u esasîmiz hükmüne geçtiği halde; sen kâh hocalık kâh zâhidlik suretinde teveccüh-ü âmmeyi kazanarak, nazar-ı dikkati kendine celbederek, hükûmetin nüfuzu haricinde bir kuvvet, bir makam-ı içtimaî elde etmeye çalıştığın, zahir halin ve eski zamandaki macera-yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor. Bu hal ise –şimdiki tabir ile– burjuvaların müstebidane tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka-i avamın intibahıyla ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve Bolşevizm düsturları, bizim daha ziyade işimize yaradığı için o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor, prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvaya ve küsmeye hakkın yoktur?

Elcevap: Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Madem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir.

Evet ben, neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren “müsavat-ı hukuk” mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyet’ten gelen sırr-ı adalet ile burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tamme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.

Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsavat-ı mutlaka kanununa zıttır. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, kemal-i kudret ve hikmetini göstermek için az bir şeyden çok mahsulat aldırır ve bir sahifede çok kitapları yazdırır ve bir şey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi beşer nev’i ile de binler nev’in vazifelerini gördürür.

İşte o sırr-ı azîmdendir ki Cenab-ı Hak, insan nevini binler nevileri sümbül verecek ve hayvanatın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi kuvalarına, latîfelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.

İşte nev-i insanın tenevvüünün en mühim mâyesi ve zembereği, müsabaka ile hakiki imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir.

Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstahak olmayan gayet mühim bir zatın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilane şu sözün:

Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imha-yı hürriyet

Çalış, idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten.

sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:

Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imha-yı hakikat

Çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten.

veyahut:

Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imha-yı fazilet

Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten.

Evet imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek, faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. lillahi’l-hamd bu meşrep üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahir suretinde dava etmiyorum. Fakat nimet-i İlahiyeyi tahdis suretinde, şükretmek niyetiyle diyorum ki:

Cenab-ı Hak fazl u keremiyle, ulûm-u imaniye ve Kur’aniyeye çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsan etmiştir. Bu ihsan-ı İlahîyi bütün hayatımda lillahi’l-hamd tevfik-i İlahî ile şu millet-i İslâmiyenin menfaatine, saadetine sarf ederek; hiçbir vakit vasıta-i tahakküm ve tagallüb olmadığı gibi, ekser ehl-i gafletçe matlub olan teveccüh-ü nâs ve hüsn-ü kabul-ü halk dahi mühim bir sırra binaen benim menfurumdur; onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski hayatımı zayi ettiği için onları kendime muzır görüyorum. Fakat Risale-i Nur’u beğenmelerine bir emare biliyorum, onları küstürmüyorum.

İşte ey ehl-i dünya! Dünyanıza hiç karışmadığım ve prensiplerinizle hiçbir cihet-i temasım bulunmadığı ve dokuz sene esaretteki bu hayatımın şehadetiyle yeniden dünyaya karışmaya hiçbir niyet ve arzum yokken, bana eski bir mütegallib ve daima fırsatı bekleyen ve fikr-i istibdat ve tahakkümü taşıyan bir adam gibi yapılan bunca tarassud ve tazyikiniz, hangi kanun iledir? Hangi maslahat iledir? Dünyada hiçbir hükûmet böyle fevka’l-kanun ve hiçbir ferdin tasvibine mazhar olmayan bir muameleye müsaade etmediği halde; bana karşı yapılan bu kadar bed muamelelere, yalnız değil benim küsmem, belki eğer bilse nev-i beşer küser, belki kâinat küsüyor!..

Üçüncü İşaret

Mağlatalı divanecesine bir sual.

Bir kısım ehl-i hüküm diyorlar ki: Madem sen bu memlekette duruyorsun, şu memleketin cumhurî kanunlarına inkıyad etmek lâzım gelirken sen neden inziva perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun? Ezcümle: Şimdiki hükûmetin kanununda, vazife haricinde bir meziyeti, bir fazileti kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm edip nüfuzunu icra etmek, müsavat esasına istinad eden cumhuriyetin bir düsturuna münafîdir. Sen neden vazifesiz olduğun halde elini öptürüyorsun? Halk beni dinlesin diye hodfüruşane bir vaziyet takınıyorsun?

Elcevap: Kanunu tatbik edenler evvela kendilerine tatbik ettikten sonra başkasına tatbik edebilirler. Siz kendinize tatbik etmediğiniz bir düsturu başkasına tatbik etmekle, herkesten evvel siz düsturunuzu, kanununuzu kırıyorsunuz ve karşı geliyorsunuz. Çünkü bu müsavat-ı mutlaka kanununun bana tatbikini istiyorsunuz. Ben de derim:

Ne vakit bir nefer, bir müşirin makam-ı içtimaîsine çıkarsa ve milletin o müşire karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe iştirak ederse ve onun gibi o teveccüh ve hürmete mazhar olursa veyahut o müşir, o nefer gibi âdileşirse ve o neferin sönük vaziyetini alırsa ve o müşirin vazife haricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa hem eğer, en zeki ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân-ı harp reisi, en aptal bir neferle teveccüh-ü âmmede ve hürmet ve muhabbette müsavata girerse; o vakit sizin bu müsavat kanununuz hükmünce bana şöyle diyebilirsiniz: “Kendine hoca deme! Hürmeti kabul etme! Faziletini inkâr et! Hizmetçine hizmet et! Dilencilere arkadaş ol!”

Eğer deseniz: Bu hürmet ve makam ve teveccüh, vazife başında olduğu vakte mahsustur ve vazifedarlara hastır. Sen vazifesiz bir adamsın, vazifedarlar gibi milletin hürmetini kabul edemezsin!

Elcevap: Eğer insan yalnız bir cesetten ibaret olsa ve insan dünyada lâyemutane daimî kalsa ve kabir kapısı kapansa ve ölüm öldürülse, o vakit vazife yalnız askerlik ve idare memurlarına mahsus kalırsa sözünüzde dahi bir mana olurdu. Fakat madem insan yalnız cesetten ibaret değil. Cesedi beslemek için kalp, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez, onlar imha edilmez. Onlar da idare ister.

Ve madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem kabrin öbür tarafındaki endişe-i istikbal her ferdin en mühim meselesidir. Elbette milletin itaat ve hürmetine istinad eden vazifeler, yalnız milletin hayat-ı dünyeviyesine ait içtimaî ve siyasî ve askerî vazifelere münhasır değildir.

Evet, yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi ebed tarafına giden yolculara da hem vesika hem o zulümatlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki hiçbir vazife, o vazife kadar ehemmiyetli değildir. Böyle bir vazifenin inkârı, ölümün inkârıyla ve her gün اَلْمَوْتُ حَقٌّ davasını, cenazelerinin mührüyle imza edip tasdik eden otuz bin şahidin şehadetini tekzip ve inkâr etmekle olur.

Madem manevî hâcat-ı zaruriyeye istinad eden manevî vazifeler var. Ve o vazifelerin en mühimmi, ebed yolunda seyahat için pasaport varakası ve berzah zulümatında kalbin cep feneri ve saadet-i ebediyenin anahtarı olan imandır ve imanın ders ve takviyesidir. Elbette o vazifeyi gören ehl-i marifet, herhalde küfran-ı nimet suretinde kendine edilen nimet-i İlahiyeyi ve fazilet-i imaniyeyi hiçe sayıp sefihler ve fâsıkların makamına sukut etmeyecektir. Kendini, aşağıların bid’alarıyla, sefahetleriyle bulaştırmayacaktır! İşte beğenmediğiniz ve müsavatsızlık zannettiğiniz inziva bunun içindir.

İşte bu hakikatle beraber, beni işkence ile taciz eden sizin gibi enaniyette ve bu kanun-u müsavatı kırmakta firavunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere karşı demiyorum. Çünkü mütekebbirlere karşı tevazu, tezellül zannedildiğinden, tevazu etmemek gerektir. Belki ehl-i insaf ve mütevazi ve âdil kısmına derim ki:

Ben felillahi’l-hamd kendi kusurumu, aczimi biliyorum. Değil Müslümanlar üstünde mütekebbirane bir makam-ı ihtiram istemek, belki her vakit nihayetsiz kusurlarımı, hiçliğimi görüp, istiğfar ile teselli bulup halklardan ihtiram değil, dua istiyorum. Hem zannederim benim bu mesleğimi, benim bütün arkadaşlarım biliyorlar.

Yalnız bu kadar var ki Kur’an-ı Hakîm’in hizmeti esnasında ve hakaik-i imaniyenin dersi vaktinde o hakaik hesabına ve Kur’an şerefine o makamın iktiza ettiği izzet ve vakar-ı ilmiyeyi ders vaktinde muhafaza edip, başımı ehl-i dalalete eğmemek için o izzetli vaziyeti muvakkaten takınıyorum. Zannederim, ehl-i dünyanın kanunlarının haddi yoktur ki bu noktalara karşı çıkabilsin!

Cây-ı hayret bir tarz-ı muamele: Malûmdur ki her yerde ehl-i maarif, marifet ve ilim noktasında muhakeme eder. Nerede ve kimde marifet ve ilmi görse meslek itibarıyla ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hattâ düşman bir hükûmetin bir profesörü bu memlekete gelse ehl-i maarif, onun ilim ve marifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler.

Halbuki İngiliz’in en yüksek meclis-i ilmiyesinin, Meşihat-ı İslâmiye’den sorduğu altı sualin cevabını, altı yüz kelime ile Meşihat-ı İslâmiye’den istedikleri zaman, bura maarifinin hürmetsizliğine uğrayan bir ehl-i marifet, o altı suale altı kelime ile mazhar-ı takdir olmuş bir cevap veren ve ecnebilerin en mühim ve hükemaların en esaslı düsturlarına hakiki ilim ve marifetle muaraza edip galebe çalan ve Kur’an’dan aldığı kuvvet-i marifet ve ilme istinaden Avrupa feylesoflarına meydan okuyan ve hürriyetten altı ay evvel İstanbul’da hem ulemayı ve hem de mekteplileri münazaraya davet edip kendisi hiç sual sormadan suallerine noksansız olarak doğru cevap veren (Hâşiye[1]) ve bütün hayatını bu milletin saadetine hasreden ve yüzer risale, o milletin Türkçe olan lisanıyla neşredip o milleti tenvir eden hem vatandaş hem dindaş hem dost hem kardeş bir ehl-i marifete karşı en ziyade sıkıntı veren ve hakkında adâvet besleyen ve belki hürmetsizlik eden; bir kısım Maarif Dairesine mensup olanlarla az bir kısım resmî hocalardır.

İşte gel bu hale ne diyeceksin? Medeniyet midir? Maarif-perverlik midir? Vatan-perverlik midir? Milliyet-perverlik midir? Cumhuriyet-perverlik midir? Hâşâ! Hâşâ! Hiç, hiçbir şey değil. Belki bir kader-i İlahîdir ki o kader-i İlahî, o ehl-i marifet adamın dostluk ümit ettiği yerden adâvet gösterdi ki hürmet yüzünden ilmi riyaya girmesin ve ihlası kazansın.

Hâtime

Kendimce cây-ı hayret ve medar-ı şükran bir taarruz:

Bu fevkalâde enaniyetli ehl-i dünyanın enaniyet işinde o kadar hassasiyet var ki eğer şuuren olsa idi, keramet derecesinde veyahut büyük bir deha derecesinde bir muamele olurdu. O muamele de şudur:

Kendi nefsim ve aklım bende hissetmedikleri bir parça riyakârane enaniyet vaziyetini, onlar enaniyetlerinin hassasiyet mizanıyla hissediyorlar gibi şiddetli bir surette ben hissetmediğim enaniyetimin karşısına çıkıyorlar. Bu sekiz dokuz senede, sekiz dokuz defa tecrübem var ki onların zalimane bana karşı muamelelerinin vukuundan sonra, kader-i İlahîyi düşünüp “Ne için bunları bana musallat etti?” diye nefsimin desiselerini arıyordum. Her defada, ya nefsim şuursuz olarak enaniyete fıtrî meyletmiş veyahut bilerek beni aldatmış, anlıyorum. O vakit kader-i İlahî, o zalimlerin zulmü içerisinde hakkımda adalet etmiş, derdim.

Ezcümle: Bu yazın arkadaşlarım güzel bir ata beni bindirdiler. Bir seyrangâha gittim. Şuursuz olarak nefsimde hodfüruşane bir keyif arzusu uyanmakla ehl-i dünya öyle şiddetli o arzumun karşısına çıktılar ki yalnız o gizli arzuyu değil belki çok iştihalarımı kestiler.

Hattâ ezcümle, bu defa ramazandan sonra, eski zamanda gayet büyük, kudsî bir imamın bize karşı gaybî kerametiyle iltifatından sonra kardeşlerimin takva ve ihlasları ve ziyaretçilerin hürmet ve hüsn-ü zanları içinde –ben bilmeyerek– nefsim müftehirane, güya müteşekkirane perdesi altında riyakârane bir enaniyet vaziyetini almak istedi. Birden bu ehl-i dünyanın hadsiz hassasiyetle ve hattâ riyakârlığın zerrelerini de hissedebilir bir tarzda, birden bana iliştiler. Ben Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum ki bunların zulmü bana bir vasıta-i ihlas oldu.

رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطٖينِ ۞ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

اَللّٰهُمَّ يَا حَافِظُ يَا حَفٖيظُ يَا خَيْرَ الْحَافِظٖينَ اِحْفَظْنٖى وَ احْفَظْ رُفَقَائٖى مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَ الشَّيْطَانِ وَ مِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَ الْاِنْسَانِ وَ مِنْ شَرِّ اَهْلِ الضَّلَالَةِ وَ اَهْلِ الطُّغْيَانِ اٰمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*

[1] Hâşiye: Yeni Said diyor ki: Şu makamda Eski Said’in iftiharkârane söylediği şu sözlere ben iştirak etmiyorum. Bu risalede sözü ona verdiğim için susturamıyorum. Enaniyetlilere karşı bir parça enaniyetini göstersin diye sükût ediyorum.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir