İzahlı Metin
Yirmi İkinci Mektup
*Bi-ismihî ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihî* (O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
Bu Mektup, iki bölümden oluşur.
Birinci Bölüm, iman ehlini kardeşliğe ve sevgiye davet eder.
Birinci Bölüm
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*İnnemel mû’minûne ihvetun fe aslihû beyne ehaveykum* (Müminler ancak kardeştirler, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.) ۞ *İdfa’ billetî hiye ahsen fe izellezî beyneke ve beynehû adâvetun keennehû veliyyun hamîm* (Kötülüğü en güzel bir şekilde sav; o zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluverir.) ۞ *Vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs, vallâhu yuhibbul muhsinîn* (Onlar öfkelerini yutanlar ve insanları affedenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.)
Müminler arasında ayrılığa, uyuşmazlığa, kine ve düşmanlığa sebep olan taraftarlık, inatçılık ve kıskançlık; hakikat, hikmet, en büyük insanlık olan İslamiyet, kişisel hayat, toplumsal hayat ve manevi hayat açısından çirkin, reddedilmiş, zararlı ve bir zulümdür; insan hayatı için bir zehirdir. Bu gerçeğin pek çok yönünden altısını açıklayacağız:
Birinci Yön
Hakikat açısından bakıldığında bir zulümdür.
Ey mümine karşı kin ve düşmanlık besleyen insafsız adam! Tıpkı bunun gibi, bir gemide veya bir evde bulunsan ve seninle birlikte dokuz masum ve bir de suçlu olsa, o gemiyi batırmaya ve o evi yakmaya çalışan birinin ne büyük bir zulüm işlediğini bilirsin. Hatta bu zalimliğini göklere duyuracak kadar bağırırsın. Üstelik bir tek masum, dokuz suçluyla birlikte olsa bile, o gemi hiçbir adalet kanununa göre batırılamaz.
Aynen bunun gibi, Allah’ın bir evi ve ilahi bir gemi olan bir müminin varlığında; iman, İslamiyet ve komşuluk gibi dokuz değil, belki yirmi masum sıfat varken; sana zararı dokunan ve hoşuna gitmeyen suçlu bir sıfatı yüzünden ona kin ve düşmanlık besleyerek, onun manevi evi olan varlığının batırılmasına, yakılmasına, tahrip edilip yok olmasına teşebbüs etmen veya bunu arzulaman, o örnekteki kadar aşağılık ve gaddarca bir zulümdür.
İkinci Yön
Hikmet açısından bakıldığında da bir zulümdür.
Çünkü bilindiği gibi düşmanlık ve sevgi, aydınlık ve karanlık gibi birbirinin zıddıdır. İkisi, gerçek anlamlarıyla bir arada bulunamazlar.
Eğer sevgi, kendi sebeplerinin üstünlüğüne bağlı olarak bir kalpte gerçek anlamda bulunuyorsa, o zaman düşmanlık mecazi bir hal alır ve acıma duygusuna dönüşür. Evet, mümin kardeşini sever ve sevmelidir. Ancak onun kötülüğü için sadece acır. Baskıyla değil, lütufla onu düzeltmeye çalışır. Bu yüzden hadis-i şerifte açıkça belirtilmiştir: “Mümin, mümine üç günden fazla küsüp konuşmayı kesmez.”
Eğer düşmanlık sebepleri ağır basar da düşmanlık gerçek anlamıyla bir kalpte yerleşirse, o zaman sevgi mecazi bir hal alır, yapmacık ve dalkavukluk şekline girer.
Ey insafsız adam! Şimdi gör ki, mümin kardeşine kin ve düşmanlık beslemek ne büyük bir zulümdür. Çünkü nasıl ki sen basit küçük taşlara, Kâbe’den daha önemli ve Uhud Dağı’ndan daha büyük desen çirkin bir akılsızlık etmiş olursan; aynen öyle de Kâbe kadar saygıdeğer olan iman ve Uhud Dağı kadar heybetli olan İslamiyet gibi pek çok İslami özellik sevgiyi ve birliği gerektirirken, mümine karşı düşmanlığa sebep olan ve basit taşlar değerindeki bazı kusurları imana ve İslamiyet’e tercih etmek, o derece insafsızlık, akılsızlık ve çok büyük bir zulümdür ki, aklın varsa anlarsın!
Evet, imandaki birlik, kesinlikle kalplerin de bir olmasını gerektirir. İnanç birliği de toplumsal birliği zorunlu kılar. Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla aynı askeri birlikte bulunsan, o adama karşı dostça bir bağ hissedersin. Bir komutanın emri altında birlikte olduğunuz için arkadaşça bir yakınlık duyarsın. Bir memlekette birlikte yaşamanızdan dolayı kardeşçe bir ilişki hissedersin. Hâlbuki imanın verdiği nur ve bilinçle, sana gösterdiği ve bildirdiği Allah’ın isimleri sayısınca birlik bağların, ittifak rabıtaların ve kardeşlik ilişkilerin vardır.
Mesela, her ikinizin Yaratıcısı bir, Sahibi bir, Mabudu bir, Rızık Vereni bir; bir bir diye saysan bine kadar bir çıkar. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir; bir bir diye saysan yüze kadar bir çıkar. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir; ona kadar bir çıkar.
Bu kadar çok “bir”, birliği, tekliği, uyumu, ittifakı, sevgiyi ve kardeşliği gerektirdiği ve kâinatı ve gezegenleri birbirine bağlayacak manevi zincirler olduğu halde; ayrılığa, uyuşmazlığa, kine ve düşmanlığa sebep olan örümcek ağı gibi önemsiz ve dayanıksız şeyleri tercih edip mümine karşı gerçek bir düşmanlık beslemek ve kin tutmak, o birlik bağlarına ne büyük bir saygısızlık, o sevgi sebeplerini ne kadar hafife almak ve o kardeşlik ilişkilerine karşı ne derece bir zulüm ve haksızlık olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın!
Üçüncü Yön
Mutlak adaleti ifade eden *ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ* (Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez) sırrına göre; bir müminde bulunan suçlu bir sıfat yüzünden, diğer masum sıfatlarını mahkûm etmek anlamına gelen düşmanlık ve kin beslemek, ne kadar sınırsız bir zulümdür! Özellikle de bir müminin kötü bir sıfatından dolayı darılıp küserek, düşmanlığını o müminin akrabalarına da yaymak, *innel insâne lezalûm* (Şüphesiz insan çok zalimdir) ayetindeki mübalağa sigasıyla çok büyük bir zulüm işlediğini hakikat, şeriat ve İslam hikmeti sana ihtar ettiği halde, nasıl kendini haklı bulup “Benim hakkım var” dersin?
Hakikat nazarında, düşmanlığa ve kötülüğe sebep olan fenalıklar, şer ve toprak gibi katıdır; başkasına yayılmaması ve yansımaması gerekir. Başkasının ondan ders alıp kötülük işlemesi ayrı bir meseledir. Sevginin sebepleri olan iyilikler ise sevgi gibi nurdur; yayılmak ve yansımak onun özelliğidir. Bu yüzdendir ki, “Dostun dostu dosttur” sözü, atasözleri arasına girmiştir. Yine bu sebepledir ki, “Bir gözün hatırı için çok gözler sevilir” sözü herkesin dilinde dolaşır.
İşte ey insafsız adam! Hakikat böyleyken, sevmediğin bir adamın sevimli ve masum bir kardeşine ve yakınlarına düşmanlık etmenin ne kadar gerçeğe aykırı olduğunu, eğer gerçeği görebiliyorsan anlarsın.
Dördüncü Yön
Kişisel hayat açısından da bir zulümdür.
Bu dördüncü yönün esası olarak birkaç prensibi dinle:
Birincisi: Sen, kendi yolunu ve düşüncelerini doğru bildiğin zaman, “Benim yolum haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Tek doğru benim yolumdur” demeye hakkın yoktur.
*Ve aynur rıdâ an kulli aybin kelîletun, ve lâkinne aynas suhtı tubdil mesâviyâ* (Hoşnutluk gözü her kusura karşı kördür, ancak öfke gözü kötülükleri ortaya çıkarır) sırrınca, insafsız bakışın ve zayıf düşüncen hakem olamaz. Başkasının yolunu batıl diye mahkûm edemez.
İkinci Prensip: Senin üzerine düşen haktır ki, her söylediğin doğru olsun. Fakat her doğruyu söylemek senin hakkın değildir. Her dediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti tam saf olmayan bir adamın nasihati, bazen damara dokunur ve ters etki yapar.
Üçüncü Prensip: Düşmanlık etmek istersen, kalbindeki düşmanlığa düşman ol, onu ortadan kaldırmaya çalış. Hem sana en çok zarar veren emredici nefsine ve heveslerine düşman ol, onu ıslah etmeye çalış. O zararlı nefsinin hatırı için müminlere düşmanlık etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler ve zındıklar çoktur; onlara düşman ol. Evet, nasıl ki sevgi sıfatı sevilmeye layıksa, düşmanlık duygusu da her şeyden önce kendisi düşmanlığa layıktır.
Eğer hasmını yenmek istersen, onun kötülüğüne karşı iyilikle karşılık ver. Çünkü eğer kötülükle karşılık verirsen, düşmanlık artar. Görünüşte yenilse bile kalben kin bağlar, düşmanlığını sürdürür.
Eğer iyilikle karşılık verirsen, pişman olur ve sana dost olur.
*İzâ ente ekremtel kerîme meleketehû, ve in ente ekremtel leîme temerradâ* (Cömert birine ikram edersen onu kazanırsın, alçak birine ikram edersen azar) hükmünce, müminin özelliği cömert ve asil olmaktır. Senin ikramınla sana bağlanır. Görünüşte alçak bile olsa, iman yönüyle asildir.
Evet, kötü bir adama “İyisin, iyisin” desen iyileşmesi, iyi bir adama “Kötüsün, kötüsün” desen kötüleşmesi çok sık görülür. Öyleyse,
*Ve izâ merrû bil lagvi merrû kirâmâ* (Onlar, boş sözlerle karşılaştıklarında vakarla geçip giderler) ۞ *Ve in ta’fû ve tesfehû ve tagfirû fe innallâhe gafûrur rahîm* (Eğer affeder, hoşgörülü olur ve bağışlarsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir) gibi Kur’an’ın kutsal prensiplerine kulak ver; saadet ve selamet ondadır.
Dördüncü Prensip: Kin ve düşmanlık ehli olanlar; hem kendi nefsine, hem mümin kardeşine, hem de Allah’ın rahmetine zulmeder, sınırı aşar. Çünkü kin ve düşmanlıkla nefsini acı bir azap içinde bırakır. Düşmanına gelen nimetlerden dolayı acı çeker ve ondan gelecek zararlara dair korkusundan kaynaklanan elemi nefsine çektirir; böylece nefsine zulmeder. Eğer düşmanlık kıskançlıktan geliyorsa, o büsbütün bir azaptır. Çünkü kıskançlık, önce kıskananı ezer, mahveder, yakar. Kıskanılan kişiye ise ya çok az zararı dokunur ya da hiç dokunmaz.
Kıskançlığın çaresi şudur: Kıskanan kişi, kıskandığı şeylerin sonunu düşünsün. Böylece anlasın ki, rakibindeki dünyevi güzellik, güç, makam ve servet geçicidir, fanidir. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer kıskandığı şeyler ahirete yönelik faziletler ise, zaten onlara karşı kıskançlık olmaz. Eğer onlara karşı da kıskançlık yapıyorsa, ya kendisi riyakârdır, ahiret sevabını dünyada yok etmek istiyordur; yahut kıskandığı kişiyi riyakâr zannederek haksızlık eder, zulmeder.
Hem düşmanına gelen musibetlerden memnun olup, nimetlerden üzülerek kader ve ilahi rahmetin ona yaptığı iyiliklere küser. Adeta kaderi eleştirir ve rahmete itiraz eder. Kaderi eleştiren, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.
Acaba bir günlük düşmanlığa değmeyen bir şeye, bir sene kin ve düşmanlıkla karşılık vermeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar? Hâlbuki mümin kardeşinden sana gelen bir kötülüğü tamamen ona yükleyip onu mahkûm edemezsin.
Çünkü evvela, kaderin onda bir payı vardır. Onu çıkarıp, o kader ve kaza payına karşı rıza ile karşılık vermek gerekir.
İkincisi, nefis ve şeytanın payını da ayırıp o adama düşmanlık etmek yerine, nefsine yenik düştüğü için ona acımak ve pişman olmasını beklemek gerekir.
Üçüncüsü, kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör; bir pay da ona ver.
Sonra geriye kalan küçük bir paya karşı, en güvenli ve düşmanını en çabuk yenecek yol olan af ve bağışlama ile ve alicenaplıkla karşılık versen, zulümden ve zarardan kurtulursun.
Yoksa sarhoş ve deli olan ve cam kırıklarını ve buz parçalarını elmas fiyatına alan Yahudi bir kuyumcu gibi; beş para etmeyen, geçici, fani, önemsiz dünya işlerine, sanki dünyada ebedi kalacak ve ebediyen birlikte olacakmış gibi şiddetli bir hırsla, sürekli bir kinle ve devamlı bir düşmanlıkla karşılık vermek, mübalağa derecesinde bir zalimlik veya bir sarhoşluk ve bir tür deliliktir.
İşte kişisel hayat için bu derece zararlı olan düşmanlığa ve intikam düşüncesine –eğer kendini seviyorsan– kalbine girmesi için yol verme. Eğer kalbine girmişse, onun sözünü dinleme. Bak, hakikati gören Hâfız-ı Şirâzî’yi dinle:
*Dünyâ ne metâîst ki erzed be nizâî*
Yani: “Dünya, bir çekişmeye değecek bir mal değildir.” Çünkü fani ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyleyse, dünyanın küçük işlerinin ne kadar önemsiz olduğunu anlarsın! Hem şöyle demiştir:
*Âsâyiş-i dû gîtî tefsîr-i în dû harfest*
*Bâ dostân mürüvvet, bâ düşmenân müdârâ*
Yani: “İki cihanın rahat ve selametini iki kelime açıklar ve kazandırır: Dostlarına karşı cömertçe ve insanca davranmak, düşmanlarına ise barışçıl bir şekilde muamele etmektir.”
Eğer dersen: “İrade benim elimde değil, yaratılışımda düşmanlık var. Hem damarıma dokundular, vazgeçemiyorum.”
Cevap: Kötü huy ve fena karakterin etkileri dışa vurulmazsa ve gıybet gibi şeylerle ve gerektirdiği şekilde amel edilmezse, kişi kusurunu da anlarsa, zarar vermez. Madem iraden elinde değil, vazgeçemiyorsun; senin manevi bir pişmanlık, gizli bir tövbe ve zımni bir bağışlanma dileme hükmünde olan kusurunu bilmen ve o özellikte haksız olduğunu anlaman, seni onun şerrinden kurtarır. Zaten bu mektubun bu bölümünü, bu manevi istiğfarı sağlamak için yazdık ki haksızlığı hak bilmesin, haklı olan hasmını haksızlıkla kötülemesin.
Dikkate Değer Bir Olay: Bir zamanlar, bu kötü niyetli taraftarlığın bir sonucu olarak gördüm ki: Dindar bir ilim ehli, siyasi görüşüne aykırı olan salih bir âlimi, neredeyse tekfir edecek derecede aşağıladı. Kendi görüşünde olan bir münafığı ise saygıyla övdü. İşte siyasetin bu fena sonuçlarından ürktüm ve *Eûzu billâhi mineş-şeytâni ves-siyâseh* (Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım) dedim, o zamandan beri siyasi hayattan çekildim.
Beşinci Yön
Toplumsal hayat açısından inat ve taraftarlığın son derece zararlı olduğunu açıklar.
Eğer denilse: Hadiste, *İhtilâfu ümmetî rahmetun* (Ümmetimin ihtilafı rahmettir) denilmiştir. İhtilaf ise taraftarlığı gerektirir. Hem taraftarlık hastalığı, mazlum halkı zalim yöneticilerin şerrinden kurtarır. Çünkü bir kasabanın veya bir köyün ileri gelenleri ittifak etseler, mazlum halkı ezerler. Taraftarlık olsa, mazlum bir tarafa sığınır ve kendini kurtarır. Hem fikirlerin çarpışmasından ve akılların farklılığından hakikat bütünüyle ortaya çıkar.
Cevap:
Birinci soruya deriz ki: Hadisteki ihtilaf, olumlu ihtilaftır. Yani her grup, kendi yolunun düzeltilmesi ve yayılması için gayret eder. Başkasının yolunu yıkmaya ve geçersiz kılmaya değil, bilakis tamamlamaya ve ıslah etmeye çalışır. Ama olumsuz ihtilaf ise ki, kötü niyetle ve düşmanca birbirini yok etmeye çalışmaktır; hadisin nazarında reddedilmiştir. Çünkü birbiriyle boğuşanlar, olumlu bir hareket sergileyemezler.
İkinci soruya deriz ki: Taraftarlık eğer hak adına olursa, haklılara sığınak olabilir. Fakat şimdiki gibi kötü niyetli ve nefis hesabına olan taraftarlık, haksızlara sığınaktır ki, onlara bir dayanak noktası oluşturur. Çünkü kötü niyetle taraftarlık eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer karşı tarafa melek gibi bir adam gelse, ona –hâşâ– lanet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecektir.
İkinci soruya deriz ki: Hak namına, hakikat hesabına olan fikirlerin çarpışması ise, amaçta ve temelde birlik olmakla beraber, yöntemlerde farklılık gösterir. Hakikatin her köşesini aydınlatarak hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat tarafgir, kötü niyetli, firavunlaşmış nefis hesabına kendini beğenen, şöhret peşinde koşan bir tarzdaki fikir çarpışmasından hakikat kıvılcımı değil, fitne ateşleri çıkar. Çünkü amaçta birlik gerekirken, böylelerinin fikirlerinin yeryüzünde bile bir buluşma noktası bulunmaz. Hak namına olmadığı için sonu gelmez bir aşırılığa gider. Tamiri mümkün olmayan bölünmelere sebep olur. Dünyanın hali buna şahittir.
Özetle, *El-hubbu lillâh* (Sevgi Allah içindir), *vel-buğdu fillâh* (Nefret Allah içindir), *vel-hukmu lillâh* (Hüküm Allah’ındır) olan yüce prensipler, hareket düsturu olmazsa ayrılık ve uyuşmazlık meydan alır. Evet, *el-buğdu fillâh* ve *el-hukmu lillâh* demezse, o prensipleri dikkate almazsa, adaletli olmak isterken zulmeder.
İbretlik Bir Hadise:
Bir vakit, İmam Ali Radıyallahu Anh, bir kâfiri yere sermiş. Kılıcını çekip onu öldüreceği zaman, o kâfir yüzüne tükürmüş. İmam Ali onu bırakmış, öldürmemiş. Kâfir ona sormuş: “Neden beni öldürmedin?” İmam Ali cevap vermiş: “Seni Allah için öldürecektim. Fakat sen bana tükürünce öfkelendim. Nefsimin payı işe karıştığı için ihlasım zedelendi. Bu yüzden seni öldürmedim.” O kâfir de ona şöyle demiş: “Seni öfkelendirmek, beni çabucak öldürmen içindi. Madem dininiz bu kadar saf ve halistir, o din haktır” diyerek Müslüman olmuş.
Yine Dikkate Değer Bir Olay:
Bir zamanlar bir hâkim, bir hırsızın elini keserken öfke belirtisi gösterdiği için, onu denetleyen adil amiri, hâkimi o görevden almış. Çünkü şeriat adına, Allah’ın kanunu hesabına elini kesseydi, nefsi ona acıyacaktı. Kalbi öfkelenmeyecek, fakat merhamet de etmeyecek bir şekilde cezasını uygulayacaktı. Demek ki, nefsine o hükümden bir pay çıkardığı için adaletle iş görmemiştir.
Üzücü Bir Toplumsal Durum ve İslam’ın Kalbini Ağlatacak Korkunç Bir Toplumsal Hastalık:
“Dış düşmanların ortaya çıkıp saldırması durumunda, içteki düşmanlıkları unutup bırakmak” olan toplumsal bir faydayı en ilkel kavimler bile takdir edip uyguladıkları halde, şu İslam cemaatine hizmet iddiasında bulunanlara ne olmuş ki, art arda saldırı pozisyonu alan sayısız düşman varken, küçük düşmanlıkları unutmayıp düşmanların saldırısına zemin hazırlıyorlar? Bu hal bir çöküştür, bir vahşettir. İslam’ın toplumsal hayatına bir ihanettir.
İbretlik Bir Hikâye:
Bedevi aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirlerinden belki elli kişiden fazla öldürdükleri halde, Sipkan veya Hayderan gibi başka bir aşiret karşılarına çıktığı vakit, o iki düşman kabile eski düşmanlıklarını unutup omuz omuza verir, o dış düşmanı defedinceye kadar içlerindeki düşmanlığı akıllarına getirmezlerdi.
İşte ey müminler! İman ehli aşiretine karşı saldırı pozisyonu almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüzden fazla daire vardır. Her birisine karşı dayanışma içinde el ele verip savunma pozisyonu almaya mecburken, onların saldırısını kolaylaştırmak, onların İslam’ın kutsal alanına girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan kötü niyetli taraftarlık ve düşmanca inat, hiçbir şekilde iman ehline yakışır mı?
O düşman daireleri, sapkınlık ve dinsizlik ehlinden başlayıp kâfirler âlemine, oradan da dünyanın felaket ve musibetlerine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir pozisyon alan, birbiri ardınca size öfke ve hırsla bakan, belki yetmiş çeşit düşman vardır. Bütün bunlara karşı en kuvvetli silahınız, siperiniz ve kaleniz İslam kardeşliğidir. Bu İslam kalesini, küçük düşmanlıklarla ve bahanelerle sarsmak ne kadar vicdana aykırı ve İslam’ın menfaatine ne kadar zıt olduğunu bil ve uyan!
Hadis-i şeriflerde bildirilmiştir ki: Ahir zamanın Süfyan ve Deccal gibi, münafıklık ve dinsizliğin başına geçecek olan müthiş ve zararlı şahısları, İslam’ın ve insanlığın hırs ve ayrılığından faydalanarak az bir kuvvetle insanlığı karıştırır ve koca İslam âlemini esaret altına alır.
Ey iman ehli! Zillet içinde esarete düşmek istemiyorsanız aklınızı başınıza alın! Anlaşmazlıklarınızdan faydalanan zalimlere karşı *İnnemel mû’minûne ihvetun* (Müminler ancak kardeştirler) kutsal kalesinin içine girin, oraya sığının. Yoksa ne hayatınızı koruyabilir, ne de haklarınızı savunabilirsiniz. Bilinir ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir terazide iki dağ birbirine karşı dengede dursa, küçük bir taş onların dengesini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.
İşte ey iman ehli! Hırslarınızdan ve düşmanca taraftarlığınızdan dolayı kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Eğer toplumsal hayatınızla bir ilginiz varsa, *El-mü’minu lil-mü’mini kel-bünyânil-mersûs, yeşuddu ba’duhû ba’dâ* (Mümin, mümin için parçaları birbirine kenetlenmiş sağlam bir bina gibidir) yüce prensibini hayatınıza düstur edininiz, dünyadaki sefaletten ve ahiretteki bedbahtlıktan kurtulunuz!
Altıncı Yön
Manevi hayat ve ibadetin sıhhati, düşmanlık ve inat ile sarsılır. Çünkü kurtuluş vasıtası ve necat vesilesi olan “ihlas” kaybolur. Zira tarafgir ve inatçı bir kimse, yaptığı hayırlı işlerde bile hasmına üstün gelmek ister. Tamamen Allah rızası için amel etmeye pek de muvaffak olamaz. Hem hükümlerinde ve muamelelerinde kendi taraftarını tercih eder, adaletli davranamaz. İşte, hayırlı fiil ve amellerin temelleri olan “ihlas” ve “adalet”, husumet ve düşmanlıkla kaybolur. Bu Altıncı Yön çok uzundur, fakat makamın durumu kısa kesmeyi gerektirdiğinden kısa kesiyoruz.
*
İkinci Bölüm
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*İnnallâhe huver rezzâku zul kuvvetil metîn* (Şüphesiz rızkı veren, mutlak kuvvet sahibi olan Allah’tır.) ۞ *Ve keeyyin min dâbbetin lâ tahmilu rızkahâ, allâhu yerzukuhâ ve iyyâkum, ve huves semîul alîm* (Nice canlılar vardır ki, rızkını kendi taşıyamaz. Onların da sizin de rızkınızı Allah verir. O, her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.)
Ey iman ehli! Daha önce düşmanlığın ne kadar zararlı olduğunu anladın. Şimdi de anla ki, İslam hayatı için düşmanlık kadar müthiş ve zararlı bir hastalık da hırstır. Hırs, kaybetme sebebidir, hastalıktır, zillettir, mahrumiyettir ve sefaleti getirir. Evet, her milletten daha fazla hırsla dünyaya saldıran Yahudi milletinin zilleti ve sefaleti, bu hükme kesin bir delildir.
Evet hırs, canlılar âleminde en geniş daireden en küçük bir ferde kadar kötü etkisini gösterir. Tevekkül içinde rızık aramak ise, tam tersine, rahatlık sebebidir ve her yerde güzel etkisini gösterir.
İşte bir nevi canlı ve rızka muhtaç olan meyveli ağaçlar ve bitkiler, tevekkülle ve kanaatkârca yerlerinde durup hırs göstermedikleri için rızıkları onlara koşarak gelir. Hayvanlardan çok daha fazla evlat beslerler. Hayvanlar ise hırsla rızıklarının peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve eksiklikle rızıklarını elde edebilirler.
Hayvanlar âlemi içinde, zayıflık ve acizlik diliyle tevekkül eden yavruların meşru, mükemmel ve latif rızıklarının rahmet hazinesinden verilmesi ve hırsla rızıklarına saldıran canavarların, gayrimeşru ve pek çok zahmetle kazandıkları sevimsiz rızıkları gösteriyor ki: Hırs, mahrumiyet sebebidir; tevekkül ve kanaat ise rahmete vesiledir.
İnsanlık dairesi içinde ise, her milletten daha fazla hırsla dünyaya yapışan ve aşkla dünya hayatına bağlanan Yahudi milletinin pek çok zahmetle kazandığı, kendine faydası az, sadece hazinedarlığını yaptığı gayrimeşru faiz serveti ile bütün milletlerden yedikleri zillet ve sefalet tokadı, öldürülme ve hakaretler gösteriyor ki: Hırs, zillet ve zarar madenidir.
Hırslı bir insanın her zaman zarara uğradığına dair o kadar çok olay vardır ki, *El-harîsu hâibun hâsir* (Hırslı olan, hayal kırıklığına uğrar ve kaybeder) sözü atasözü haline gelmiş, herkesin nazarında genel bir hakikat olarak kabul edilmiştir. Madem öyledir, eğer malı çok seviyorsan, hırsla değil, kanaatle malı iste ki, sana çok gelsin.
Kanaat ehli ile hırs ehli, büyük bir zatın kabul salonuna giren iki kişiye benzerler. Birisi kalbinden der ki: “Beni sadece içeri kabul etsin, dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana yeter. En alttaki sandalyeyi bile bana verseler lütuftur.” İkinci adam ise, sanki bir hakkı varmış ve herkes ona hürmet etmeye mecburmuş gibi gururla der ki: “Bana en yukarıdaki sandalyeyi vermeli.” O, hırsla girer, gözünü yukarıdaki makamlara diker, onlara gitmek ister. Fakat salon sahibi onu geri çevirip aşağı oturtur. Ona teşekkür etmesi gerekirken, teşekkür yerine kalbinden kızar. Teşekkür etmek bir yana, ev sahibini eleştirir. Ev sahibi de ondan hoşlanmaz. Birinci adam ise alçakgönüllülükle girer, en aşağıdaki sandalyeye oturmak ister. Onun bu kanaati, salon sahibinin hoşuna gider. “Daha yukarıdaki sandalyeye buyurun” der. O da gittikçe şükranlarını artırır, memnuniyeti çoğalır.
İşte dünya, Rahman’ın bir kabul salonudur. Yeryüzü, bir rahmet sofrasıdır. Rızıkların dereceleri ve nimetlerin mertebeleri de sandalyeler hükmündedir.
En küçük işlerde bile herkes hırsın kötü etkisini hissedebilir.
Mesela, iki dilenci bir şey istedikleri zaman, hırsla ısrar eden dilenciden rahatsız olup vermemek, diğer sakin dilenciye merhamet edip vermek, herkesin kalbinde hissettiği bir durumdur.
Mesela, gece uykun kaçmış ve sen uyumak istesen, kayıtsız kalsan uykun gelebilir. Eğer hırsla uyku istesen, “Aman uyuyayım, aman uyuyayım” dersen, uykunu büsbütün kaçırırsın.
Mesela, önemli bir sonuç için birisini hırsla beklersin. “Aman gelmedi, aman gelmedi” deyip en sonunda hırs sabrını tüketir, kalkar gidersin. Bir dakika sonra o adam gelir, fakat beklediğin o önemli sonuç bozulur.
Bu olayların sırrı şudur ki: Nasıl bir ekmeğin varlığı tarla, harman, değirmen ve fırın gibi aşamalara bağlıysa, öyle de eşyanın yaratılış düzeninde hikmetli bir yavaşlık ve sıralama vardır. Hırslı kişi, bu yavaşlığa uymadığı için, o düzenli yaratılıştaki manevi basamaklara riayet etmez; ya atlar düşer veya bir basamağı eksik bırakır, hedefine ulaşamaz.
İşte ey geçim derdiyle sersemlemiş ve dünya hırsıyla sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar zararlı ve belalı bir şey olduğu halde, nasıl olur da hırs yolunda her türlü alçaklığı işliyor, haram helal demeyip her malı kabul ediyor ve ahiret hayatı için gerekli olan pek çok şeyi feda ediyorsunuz? Hatta İslam’ın şartlarının önemli bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Hâlbuki zekât, her kişi için berekete sebep ve belaları defeden bir şeydir. Zekâtını vermeyenin elinden mutlaka zekât miktarı kadar bir mal çıkar; ya lüzumsuz yerlere harcar ya da bir musibet gelip alır.
Hakikatli bir hayalî rüyada, Birinci Dünya Savaşı’nın beşinci senesinde, tuhaf bir rüyada bana soruldu:
“Müslümanlara gelen bu açlık, bu mali kayıplar ve bedensel zorluklar nedendir?”
Rüyada demiştim:
“Cenab-ı Hak, bir kısım maldan onda birini (Haşiye[1]) veya bir kısım maldan kırkta birini (Haşiye[2]), kendi verdiği maldan bir kısmını bizden istedi ki, bize fakirlerin dualarını kazandırsın, kin ve kıskançlıklarını engellesin. Biz hırsımızdan dolayı tamahkârlık edip vermedik. Cenab-ı Hak da, birikmiş zekât olarak kırkta otuzunu, onda sekizini aldı.
Hem her sene yalnız bir ayda, yetmiş hikmeti olan bir açlığı bizden istedi. Biz nefsimize acıdık, geçici ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenab-ı Hak ceza olarak, yetmiş yönden belalı bir tür orucu beş sene boyunca zorla bize tutturdu.
Hem yirmi dört saatte sadece bir saati; hoş, ulvi, nurlu ve faydalı bir tür ilahi talimat için bizden istedi. Biz tembellik edip o namazı ve niyazı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak ziyan ettik. Cenab-ı Hak, onun keffareti olarak beş sene boyunca talim, talimat ve koşturmalarla bize bir nevi namaz kıldırdı.” demiştim. Sonra uyandım, düşündüm ve anladım ki o hayalî rüyada pek mühim bir hakikat vardır.
Yirmi Beşinci Söz’de, medeniyet ile Kur’an’ın hükümlerinin karşılaştırıldığı bölümde ispat ve beyan edildiği üzere, insanlığın toplumsal hayatındaki bütün ahlaksızlığın ve bütün kargaşanın kaynağı iki kelimedir:
Birincisi: “Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?”
İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.”
Bu iki kelimeyi ayakta tutan ise faizin yaygınlaşması ve zekâtın terk edilmesidir.
Bu iki müthiş toplumsal hastalığı tedavi edecek tek çare, zekâtın genel bir kural olarak uygulanmasıyla zekâtın farz kılınması ve faizin haram kılınmasıdır.
Sadece şahıslarda ve özel topluluklarda değil, belki bütün insanlığın hayatının mutluluğu için en önemli bir temel, belki de insan hayatının devamı için en mühim bir direk zekâttır. Çünkü insanlıkta, seçkinler (havas) ve halk (avam) olmak üzere iki tabaka vardır. Seçkinlerden halka karşı merhameti, iyiliği ve halktan seçkinlere karşı hürmet ve itaati temin edecek olan zekâttır. Yoksa yukarıdan halkın başına zulüm ve baskı iner, halktan da zenginlere karşı kin ve isyan başlar. İki insan tabakası sürekli bir manevi mücadele, bir kargaşa ve çekişme içinde bulunur. Sonunda, Rusya’da olduğu gibi, emek ve sermaye mücadelesi şeklinde boğuşmaya başlarlar.
Ey kerem ve vicdan sahipleri! Ve ey cömertlik ve ihsan sahipleri!
Yapılan iyilikler, zekât adına olmazsa üç zararı vardır. Bazen de faydasız gider. Çünkü Allah adına vermediğin için, manen minnet ediyorsun, çaresiz fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem onun makbul olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem aslında Cenab-ı Hakk’ın malını, O’nun kullarına vermek için bir dağıtım memuru olduğun halde, kendini malın sahibi zannedip bir nankörlük ediyorsun.
Eğer zekât adına versen, Cenab-ı Hak adına verdiğin için bir sevap kazanıyorsun, bir şükür göstermiş oluyorsun. O muhtaç adam da sana yaltaklanmaya mecbur olmadığı için onuru kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur.
Evet, zekât kadar, belki daha fazla nafile ve ihsanı başka şekillerde verip riya ve şöhret gibi, minnet ve aşağılama gibi zararları kazanmak nerede? Zekât adına o iyilikleri yapıp hem farzı yerine getirmek, hem sevap kazanmak, hem ihlaslı olmak, hem de makbul bir dua almak nerede?
*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen ve her hükmü hikmetli olan ancak sensin.)
*Allâhumme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedinillezî kâle “El-mü’minu lil-mü’mini kel-bünyânil-mersûs, yeşuddu ba’duhû ba’dâ” ve kâle “El-kanâatu kenzun lâ yefnâ” ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîne, âmîn, velhamdülillâhi rabbil âlemîn* (Allah’ım! “Mümin, mümin için parçaları birbirine kenetlenmiş sağlam bir bina gibidir” ve “Kanaat, tükenmez bir hazinedir” buyuran Efendimiz Muhammed’e, onun ailesine ve bütün ashabına salât ve selam eyle. Âmin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.)
*
Sonuç
Gıybet Hakkındadır
*Bi-ismihî ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihî* (O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
Yirmi Beşinci Söz’ün Birinci Şule’sinin Birinci Şuâ’ının Beşinci Noktası’nda, yerme ve sakındırma makamının misallerinden olan tek bir ayetin, mucizevi bir şekilde altı farklı tarzda gıybetten nefret ettirmesi, Kur’an’ın nazarında gıybetin ne kadar aşağılık bir şey olduğunu tam olarak gösterdiğinden, başka bir açıklamaya ihtiyaç bırakmamıştır. Evet, Kur’an’ın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur.
İşte *Eyuhıbbu ehadukum en ye’kule lahme ehîhi meyten* (Sizden biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?) ayetinde, altı derece kınamayı kınar. Gıybetten altı mertebe şiddetle sakındırır. Bu ayet, fiilen gıybet edenlere yöneldiği zaman, manası şu şekilde olur:
Bilindiği gibi ayetin başındaki “hemze” (e), sorma (acaba) anlamındadır. O sorma manası, su gibi ayetin bütün kelimelerine nüfuz eder. Her kelimede zımni bir hüküm vardır.
İşte birincisi, “hemze” ile der: Acaba, soru ve cevap makamı olan aklınız yok mu ki bu derece çirkin bir şeyi anlamıyorsunuz?
İkincisi, *yuhıbbu* (sever mi?) lafzıyla der: Acaba, sevmek ve nefret etmenin makamı olan kalbiniz bozulmuş mu ki en nefret edilecek bir işi seviyorsunuz?
Üçüncüsü, *ehadukum* (sizden biriniz) kelimesiyle der: Cemaatten hayat alan toplumsal hayatınız ve medeniyetinize ne olmuş ki böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul ediyorsunuz?
Dördüncüsü, *en ye’kule lahme* (etini yemeyi) kelamıyla der: İnsanlığınıza ne olmuş ki böyle canavarcasına arkadaşınızı dişle parçalıyorsunuz?
Beşincisi, *ehîhi* (kardeşinin) kelimesiyle der: Hiç mi türünüze karşı şefkatiniz, hiç mi akrabalık bağınız yok ki, böyle pek çok yönden kardeşiniz olan masum birinin manevi şahsiyetini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi uzvunuzu kendi dişinizle bir deli gibi ısırıyorsunuz?
Altıncısı, *meyten* (ölmüşken) kelamıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki en saygıdeğer bir durumda olan kardeşinize karşı, onun etini yemek gibi en iğrenç bir işi yapıyorsunuz?
Demek ki, bu ayetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delaletiyle kınama ve gıybet; aklen, kalben, insaniyeten, vicdanen, fıtraten ve milliyeten kınanmış bir davranıştır. İşte bak, bu ayet nasıl da özet bir şekilde altı mertebe kınamayı kınayarak, mucizevi bir şekilde altı derece o suçtan sakındırıyor.
Gıybet, düşmanlık, kıskançlık ve inat ehlinin en çok kullandığı alçak bir silahtır. Onur sahibi bir insan, bu pis silaha tenezzül edip kullanmaz. Nitekim meşhur bir zat şöyle demiştir:
*Ukebbiru nefsî an cezâin bi-gîbetin*
*Fe kullu iğtiyâbin cehdu men lâ lehu cehd*
Yani: “Düşmanıma gıybetle ceza vermekten kendimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gıybet, zayıf, zelil ve aşağı kimselerin silahıdır.”
Gıybet şudur ki: Gıybet edilen kişi orada olsaydı ve duysaydı, hoşlanmayıp darılacaktı. Eğer söylediğin doğruysa, bu zaten gıybettir. Eğer yalansa, hem gıybet hem de iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır.
Gıybet, belirli birkaç durumda caiz olabilir:
Birincisi: Şikâyet şeklinde, görevli bir kişiye söyler ki, o yardım edip o kötülüğü ve kabahati ondan gidersin ve hakkını ondan alsın.
İkincisi: Birisi onunla iş ortaklığı yapmak ister ve seninle istişare eder. Sen de sırf fayda için, art niyetsiz olarak, istişarenin hakkını yerine getirmek için dersin ki: “Onunla iş ortaklığı yapma, çünkü zarar görürsün.”
İkincisi: Amacı aşağılamak ve kötülemek değil, sadece tarif etmek ve tanıtmak için dese: “O topal ve serseri adam filan yere gitti.”
İkincisi: Gıybet edilen adam, günahını açıkça işleyen bir fasıktır. Yani yaptığı kötülükten utanmıyor, aksine işlediği günahlarla övünüyor, zulmünden zevk alıyor ve utanmadan, açıkça günah işliyor.
İşte bu özel durumlarda, art niyetsiz ve sırf hak ve fayda için gıybet caiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yiyip bitirirse, gıybet de salih amelleri öylece yer bitirir.
Eğer bir kimse gıybet ettiyse veya isteyerek dinlediyse, o zaman *Allâhummağfir lenâ ve limenığtebnâh* (Allah’ım, bizi ve gıybetini ettiğimiz kişiyi bağışla) demeli, sonra gıybet ettiği kişiye ne zaman rastlarsa, “Bana hakkını helal et” demelidir.
*El-Bâkî Huve’l-Bâkî* (Bâkî olan, sadece O’dur.)
Said Nursî
*
[1] Haşiye: Yani her sene taze olarak elde edilen buğday gibi ürünlerden onda bir.
[2] Haşiye: Yani önceden var olan malın kırkta biri ki, her sene genellikle ve en azından ticari kâr ve hayvanların üremesi yoluyla o kırk birimden taze olarak on adet daha verir.
Lügatçeli Metin
Yirmi İkinci Mektup
بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
(Okunuşu: Bismilâhî ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî)
(Meali: O’nun adıyla! Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
Şu Mektup, iki mebhastır (konu, bahis).
Birinci Mebhas, ehl-i imanı uhuvvete (kardeşliğe) ve muhabbete (sevgiye) davet eder.
Birinci Mebhas
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm)
(Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ ۞ اِدْفَعْ بِالَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذٖى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِىٌّ حَمٖيمٌ ۞ وَالْكَاظِمٖينَ الْغَيْظَ وَالْعَافٖينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنٖينَ
(Okunuşu: İnnamel mü’minûne ihvetun fe aslihû beyne ehaveykum. İdfa’ billetî hiye ahsenu feizellezî beyneke ve beynehû adâvetun ke ennehû velîyyun hamîmun. Vel kâzımînel ğayza vel âfîne aninnâsi vallahü yühibbül muhsinîn.)
(Meali: Ancak mü’minler kardeştirler; öyle ise kardeşlerinizin arasını düzeltiniz. Kötülüğü en güzel hasletle sav. O zaman görürsün ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki senin sıcak bir dostun olmuştur. O takva sahipleri ki, öfkelerini yenerler ve insanların kusurlarını affederler. Allah, iyilik edenleri sever.)
Mü’minlerde nifak (ayrılık, ikiyüzlülük) ve şikak (ayrılık, parçalanma), kin ve adâvete (düşmanlığa) sebebiyet veren tarafgirlik (taraf tutma) ve inat ve hased (kıskançlık); hakikatçe (gerçek açısından) ve hikmetçe (bilgelik açısından) ve insaniyet-i kübra (en büyük insanlık, kapsayıcı insanlık) olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduddur (reddedilmiş, istenmeyen), muzır (zararlı) ve zulümdür (haksızlık, eziyet) ve hayat-ı beşeriye için zehirdir. Şu hakikatin gayet çok vücuhundan (yönlerinden) altı vechini (yönünü, bakış açısını) beyan ederiz:
Birinci Vecih (Yön)
Hakikat nazarında zulümdür.
Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum ile bir cani (suçlu) var. O gemiyi gark (batırmak) ve o haneyi ihrak (yakmak) etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semavata (göklere) işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ bir tek masum, dokuz cani olsa yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle (adalet kanunuyla) batırılmaz.
Aynen öyle de sen, bir hane-i Rabbaniye (Rabbe ait ev) ve bir sefine-i İlahiye (İlahi gemi) olan bir mü’minin vücudunda iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi dokuz değil belki yirmi sıfât-ı masume (masum sıfatlar) varken; sana muzır (zararlı) olan ve hoşuna gitmeyen bir cani sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla, o hane-i maneviye-i vücudun manen gark (batırılması) ve ihrakına (yakılmasına), tahrip ve batmasına teşebbüs (girişim) veya arzu etmen, onun gibi şenî (çirkin, kötü) ve gaddar bir zulümdür (zalimce bir haksızlıktır).
İkinci Vecih (Yön)
Hem hikmet nazarında dahi zulümdür.
Zira malûmdur ki (bilinir ki) adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar (karşıttır). İkisi, mana-yı hakikisinde olarak beraber cem’olamazlar (bir araya gelemezler).
Eğer muhabbet, kendi esbabının (sebeplerinin) rüçhaniyetine (üstünlüğüne) göre bir kalpte hakiki bulunsa o vakit adâvet mecazî olur; acımak suretine inkılab eder (dönüşür). Evet mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle (üstünlük kurarak, zorla) değil belki lütufla (nezaketle, incelikle) ıslahına (düzeltilmesine) çalışır. Onun için nass-ı hadîs (hadis metni, hadis hükmü) ile: “Üç günden fazla mü’min, mü’mine küsüp kat’-ı mükâleme (konuşmayı kesme, ilişkiyi kesme) etmeyecek.”
Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp (üstün gelip) adâvet hakikatiyle bir kalpte bulunsa o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu (yapmacıklık) ve temelluk (yaltaklanma, dalkavukluk) suretine girer.
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür (haksızlıktır). Çünkü nasıl ki sen âdi (sıradan, bayağı) küçük taşları, Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan (Uhud Dağı’ndan) daha büyük desen çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde (büyüklüğünde) olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye (İslami vasıflar); muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı (kusurları), iman ve İslâmiyet’e tercih etmek (yeğlemek, öncelik vermek), o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm (haksızlık) olduğunu aklın varsa anlarsın!
Evet tevhid-i imanî (iman birliği), elbette tevhid-i kulûbü (kalplerin birliği) ister. Ve vahdet-i itikad (inanç birliği) dahi vahdet-i içtimaiyeyi (sosyal birliği) iktiza eder (gerektirir). Evet, inkâr edemezsin ki sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta (bağ, ilişki) anlarsın ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telakki edersin (kabul edersin, algılarsın). Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane (kardeşçe) bir münasebet hissedersin. Halbuki imanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esma-i İlahiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.
Mesela, her ikinizin Hâlık’ınız (Yaratıcınız) bir, Mâlik’iniz (Sahibiniz) bir, Mabud’unuz (İbadet Edileniniz) bir, Râzık’ınız (Rızık Vereniniz) bir, bir bir bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz (yönünüz, namaz kılınan tarafınız) bir, bir bir yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir bir.
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak (uyum, anlaşma) ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız (istikrarsız, kalıcı olmayan) şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete (birlik bağına) bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf (hafife alma, küçümseme) ve o münasebat-ı uhuvvete (kardeşlik ilişkilerine) karşı ne derece bir zulüm (haksızlık) ve i’tisaf (haksızlık, zulüm) olduğunu; kalbin ölmemiş ise aklın sönmemiş ise anlarsın!
Üçüncü Vecih (Yön)
Adalet-i mahzayı (gerçek adaleti, sırf adaleti) ifade eden وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى (Okunuşu: Ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ. Meali: Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.) sırrına göre; bir mü’minde bulunan cani bir sıfat yüzünden sair (diğer) masum sıfatlarını mahkûm etmek (hüküm giydirmek, kötülemek) hükmünde olan adâvet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm (haksızlık) olduğunu ve bâhusus (özellikle) bir mü’minin fena bir sıfatından darılıp, küsüp o mü’minin akrabasına adâvetini teşmil etmek (yaymak, genelleştirmek) اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ (Okunuşu: İnnel insane lezalûmun. Meali: Şüphesiz insan çok zalimdir.) sîga-i mübalağa (mübalağa kipi, abartılı ifade) ile gayet azîm (büyük) bir zulüm (haksızlık) ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği halde (hatırlattığı halde); nasıl kendini haklı bulursun “Benim hakkım var.” dersin?
Hakikat nazarında sebeb-i adâvet ve şer olan fenalıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirayet (bulaşma, yayılma) ve in’ikas etmemek (yansımamak) gerektir (lazımdır). Başkası ondan ders alıp şer işlese o başka meseledir. Muhabbetin esbabı (sebepleri) olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirayet (yayılmak) ve in’ikas etmek (yansımak), şe’nidir (işidir, özelliğidir). Ve ondandır ki “Dostun dostu dosttur.” sözü, durub-u emsal (atasözleri) sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir.” sözü umumun lisanında (herkesin dilinde) gezer.
İşte ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü halde, sevmediğin bir adamın, sevimli masum bir kardeşine ve taallukatına (yakınlarına, mensuplarına) adâvet etmek; ne kadar hilaf-ı hakikat (hakikate aykırı) olduğunu hakikatbîn (gerçeği gören) isen anlarsın.
Dördüncü Vecih (Yön)
Hayat-ı şahsiye nazarında dahi zulümdür.
Şu dördüncü vechin esası olarak birkaç düsturu (ilke, kural) dinle:
Birincisi: Sen, mesleğini ve efkârını (fikirlerini) hak bildiğin vakit “Mesleğim haktır veya daha güzeldir.” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir.” demeye hakkın yoktur.
وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلٖيلَةٌ § وَلٰكِنَّ عَيْنَ السُّخْطِ تُبْدِى الْمَسَاوِيَا
(Okunuşu: Ve aynür rıza an külli aybin kelîletun. Ve lâkinne aynes suhtı tübdil mesâviyâ.)
(Meali: Rıza (hoşnutluk) gözü her ayıptan kördür. Fakat öfke gözü bütün kusurları gösterir.)
sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlan (batıl, geçersizlik) ile mahkûm edemez (geçersiz ilan edemez).
İkinci Düstur: Senin üzerine haktır ki: Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis (niyeti samimi) olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur (hassas noktasına dokunur), aksü’l-amel (ters etki) yapar.
Üçüncü Düstur: Adâvet etmek istersen kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine (kaldırılmasına) çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmarene (kötülüğü emreden nefsine) ve heva-i nefsine (nefsinin isteklerine) adâvet et, ıslahına (düzeltilmesine) çalış. O muzır (zararlı) nefsin hatırı için mü’minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen kâfirler, zındıklar (dinsizler, imansızlar) çoktur; onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı, muhabbete lâyıktır; öyle de adâvet hasleti (huy, özellik), her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.
Eğer hasmını mağlup etmek istersen fenalığına karşı iyilikle mukabele et (karşılık ver). Çünkü eğer fenalıkla mukabele edersen husumet (düşmanlık) tezayüd eder (artar). Zahiren (görünüşte) mağlup bile olsa kalben kin bağlar, adâveti idame eder (sürdürür).
Eğer iyilikle mukabele etsen nedamet eder (pişman olur), sana dost olur (arkadaş olur).
اِذَا اَنْتَ اَكْرَمْتَ الْكَرٖيمَ مَلَكْتَهُ § وَ اِنْ اَنْتَ اَكْرَمْتَ اللَّئٖيمَ تَمَرَّدًا
(Okunuşu: İzâ ente ekremtel kerîme melektehû. Ve in ente ekremtel leîme temerrudâ.)
(Meali: Sen kerîm (cömert, asil) olanı ağırlarsan, ona sahip olursun. Ama leîm (cimri, alçak) olanı ağırlarsan, o azar.)
hükmünce (hükmünce, kaidesince) mü’minin şe’ni (özelliği, işi), kerîm (cömert, asil) olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur (boyun eğer, itaat eder). Zahiren leîm (cimri, alçak) bile olsa iman cihetinde kerîmdir (cömerttir, asildir).
Evet, fena bir adama “İyisin iyisin.” desen iyileşmesi ve iyi adama “Fenasın fenasın.” desen fenalaşması çok vuku bulur (meydana gelir). Öyle ise
وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا ۞ وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
(Okunuşu: Ve izâ merrû billağvi merrû kirâmâ. Ve in ta’fü ve tasfahû ve tağfirû feinnallâhe ğafûrun rahîmün.)
(Meali: Onlar boş sözlere rastladıkları zaman vakar ile (onurluca) geçip giderler. Eğer affeder, hoş görür ve bağışlarsanız, şüphe yok ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.)
gibi desatir-i kudsiye-i Kur’aniyeye (Kur’an’ın kutsal düsturlarına, ilkelerine) kulak ver, saadet ve selâmet (esenlik) ondadır.
Dördüncü Düstur: Ehl-i kin ve adâvet hem nefsine hem mü’min kardeşine hem rahmet-i İlahiyeye (İlahi rahmete) zulmeder (haksızlık eder), tecavüz eder (sınırı aşar). Çünkü kin ve adâvet ile nefsini bir azab-ı elîmde (acı veren azapta) bırakır. Hasmına (düşmanına) gelen nimetlerden azabı ve korkusundan gelen elemi (acıyı) nefsine çektirir, nefsine zulmeder. Eğer adâvet hasedden (kıskançlıktan) gelse o bütün bütün azaptır. Çünkü hased evvela hâsidi (kıskananı) ezer, mahveder, yandırır. Mahsud (kıskanılan) hakkında zararı ya azdır veya yoktur.
Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettiği şeylerin âkıbetini (sonucunu) düşünsün. Tâ anlasın ki rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir (geçicidir), muvakkattır (süreli, geçicidir). Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler (ahirete dair faziletler) ise zaten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa ya kendisi riyakârdır (iki yüzlüdür), âhiret malını dünyada mahvetmek ister veyahut mahsudu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.
Hem ona gelen musibetlerden (felaketlerden) memnun ve nimetlerden mahzun (üzgün) olup kader ve rahmet-i İlahiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden kūsuyor (güceniyor, darılıyor). Âdeta kaderi tenkit (eleştirme) ve rahmete itiraz (karşı çıkma) ediyor. Kaderi tenkit eden başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.
Acaba, bir gün adâvete değmeyen bir şeye, bir sene kin ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar? Halbuki mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığı, bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin.
Çünkü evvela, kaderin onda bir hissesi (payı) var. Onu çıkarıp o kader ve kaza (ilahi takdir ve gerçekleşen olay) hissesine karşı rıza (razı olma, hoşnutluk) ile mukabele etmek gerektir.
Sâniyen (ikincisi), nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp o adama adâvet değil belki nefsine mağlup olduğundan acımak ve nedamet (pişmanlık) edeceğini beklemek.
Sâlisen (üçüncüsü), sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör; bir hisse de ona ver.
Sonra bâki kalan (geri kalan) küçük bir hisseye karşı en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlup edecek af ve safh (affetme ve hoşgörme) ile ve ulüvv-ü cenablıkla (yüce gönüllülükle) mukabele etsen, zulümden (haksızlıktan) ve zarardan kurtulursun.
Yoksa sarhoş ve divane (deli) olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci (kuyumcu, mücevherci) bir Yahudi gibi beş paraya değmeyen fâni (geçici), zâil (yok olan), muvakkat (geçici), ehemmiyetsiz umûr-u dünyeviyeye (dünya işlerine); güya ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedit (şiddetli) bir hırs ile ve daimî bir kin ile mütemadiyen (sürekli) bir adâvetle mukabele etmek (düşmanlıkla karşılık vermek), sîga-i mübalağa (mübalağa kipi) ile bir zalûmiyettir (çok büyük zulümdür) veya bir sarhoşluktur ve bir nevi divaneliktir.
İşte hayat-ı şahsiyece bu derece muzır (zararlı) olan adâvete ve fikr-i intikama (intikam düşüncesine) –eğer şahsını seversen– yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmiş ise onun sözünü dinleme. Bak, hakikatbîn (gerçeği gören) olan Hâfız-ı Şirazî’yi (Şirazlı Hafız, ünlü şair) dinle:
دُنْيَا نَه مَتَاعٖيسْتٖى كِه اَرْزَدْ بَنِزَاعٖى
(Okunuşu: Dünya ne metâîstî ki erzed be-nizâî.)
(Meali: Dünya öyle bir meta (mal, eşya) değildir ki bir nizâya (kavgaya, çekişmeye) değsin.)
Yani “Dünya öyle bir meta (mal, eşya) değil ki bir nizâya (kavgaya, çekişmeye) değsin.” Çünkü fâni (geçici) ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise dünyanın cüz’î (küçük, az) işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın! Hem demiş:
اٰسَايِشِ دُو گٖيتٖى تَفْسٖيرِ اٖينْ دُو حَرْفَسْتْ
بَادُوسِتَانْ مُرُوَّتْ بَادُشْمَنَانْ مُدَارَا
(Okunuşu: Âsâyiş-i dû gîtî tefsîr-i în dû harf-est. Bâ dûstân mürüvvet bâ düşmenân müdârâ.)
(Meali: İki cihanın âsayişi (rahatı, huzuru) iki harfin tefsiridir (açıklamasıdır): Dostlarla mürüvvetkârane (insanlık haysiyetine uygun) muaşeret (davranış) ve düşmanlarla sulhkârane (barışçıl) muamele etmektir.)
Yani “İki cihanın rahat ve selâmetini (esenliğini) iki harf tefsir eder (açıklar, yorumlar), kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârane muaşeret (insanlık haysiyetine uygun davranma) ve düşmanlarına sulhkârane muamele (barışçıl davranış) etmektir.”
Eğer dersen: “İhtiyar (irade, seçim) benim elimde değil, fıtratımda (yaratılışımda) adâvet var. Hem damarıma dokundurmuşlar (hassas noktasına dokunmuşlar), vazgeçemiyorum.”
Elcevap (Cevap olarak): Sû-i hulk (kötü huy) ve fena haslet (kötü özellik) eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezasıyla (gereğiyle) amel edilmezse (uygulanmazsa), kusurunu da anlasa zarar vermez. Madem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin manevî bir nedamet (pişmanlık), gizli bir tövbe ve zımnî bir istiğfar (örtülü bir af dileme) hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır. Zaten bu mektubun bu mebhasını yazdık tâ bu manevî istiğfarı temin etsin (sağlasın); haksızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhir etmesin (ifşa etmesin).
Cây-ı dikkat (dikkat çekici) bir hâdise: Bir zaman, bu garazkârane (kasıtlı, kinci) tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki: Mütedeyyin (dindar) bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif (siyasi düşüncesine karşıt) bir âlim-i salihi (salih alim, dindar bilgin), tekfir derecesinde tezyif etti (küfrünü ilan edecek derecede kötüledi). Ve kendi fikrinde olan bir münafığı (ikiyüzlüyü), hürmetkârane medhetti (övdü). İşte siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm (korktum) اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ (Okunuşu: Eûzü billahi mineş şeytâni ves siyâseti. Meali: Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım.) dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.
Beşinci Vecih (Yön)
Hayat-ı içtimaiyece (sosyal hayat açısından), inat ve tarafgirlik, gayet muzır (zararlı) olduğunu beyan eder.
Eğer denilse: Hadîste اِخْتِلَافُ اُمَّتٖى رَحْمَةٌ (Okunuşu: İhtilâfü ümmetî rahmetün. Meali: Ümmetimin ihtilafı (farklı düşünmesi) rahmettir.) denilmiş. İhtilaf ise tarafgirliği iktiza ediyor (gerektiriyor). Hem tarafgirlik marazı (hastalığı); mazlum (zulme uğramış) avamı (halk tabakasını), zalim (zalim, haksız) havassın (seçkinlerin) şerrinden kurtarıyor. Çünkü bir kasabanın ve bir köyün havassı ittifak etseler (birleşseler) mazlum avamı ezerler. Tarafgirlik olsa mazlum bir tarafa iltica eder (sığınır), kendisini kurtarır. Hem tesadüm-ü efkârdan (fikirlerin çarpışmasından) ve tehalüf-ü ukûlden (akılların farklılığından) hakikat tamamıyla tezahür eder (hakikat tam olarak ortaya çıkar).
Elcevap (Cevap olarak):
Birinci suale deriz ki: Hadîsteki ihtilaf ise müsbet (olumlu) ihtilaftır. Yani her biri kendi mesleğinin tamir ve revacına (yaygınlaşmasına) sa’y eder (çalışır). Başkasının tahrip (yıkım) ve iptaline (yok etmesine) değil belki tekmil (tamamlama) ve ıslahına (düzeltilmesine) çalışır. Amma menfî (olumsuz) ihtilaf ise ki: Garazkârane (kasıtlı, kinci), adâvetkârane birbirinin tahribine çalışmaktır; hadîsin nazarında merduddur (reddedilmiştir). Çünkü birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler.
İkinci suale deriz ki: Tarafgirlik eğer hak namına olsa haklılara melce (sığınak) olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârane (kasıtlı, kinci), nefis hesabına olan tarafgirlik, haksızlara melcedir (sığınaktır) ki onlara nokta-i istinad (dayanak noktası) teşkil eder. Çünkü garazkârane tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukabil tarafa (karşı tarafa) melek gibi bir adam gelse ona hâşâ (Allah korusun, asla) lanet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.
Üçüncü suale deriz ki: Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr (fikirlerin çarpışması) ise maksatta (amaçta) ve esasta (temelde) ittifak ile beraber, vesailde (araçlarda) ihtilaf eder. Hakikatin her köşesini izhar edip (ortaya çıkarıp) hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat tarafgirane ve garazkârane, firavunlaşmış (firavun gibi zalimleşmiş) nefs-i emmare (kötülüğü emreden nefis) hesabına hodfüruşluk (kendini beğenmişlik, gösteriş), şöhret-perverane (şöhret düşkünü bir şekilde) bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan bârika-i hakikat (hakikat parıltısı) değil belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü maksatta ittifak lâzım gelirken (gerekirken), öylelerin efkârının küre-i arzda (yer kürede) dahi nokta-i telakisi (buluşma noktası) bulunmaz. Hak namına olmadığı için nihayetsiz müfritane (sınırsız aşırı) gider. Kabil-i iltiyam (telafisi mümkün) olmayan inşikaklara (ayrılıklara) sebebiyet verir. Hal-i âlem (dünyanın durumu) buna şahittir.
Elhasıl (Özetle) اَلْحُبُّ لِلّٰهِ ۞ وَالْبُغْضُ فِى اللّٰهِ ۞ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ (Okunuşu: El-hubbu lillâhi vel buğdu fillâhi vel hükmü lillâhi. Meali: Sevgi Allah içindir, buğz (nefret) Allah içindir ve hüküm Allah içindir.) olan desatir-i âliye (yüce düsturlar, kurallar) düstur-u harekât (hareket düsturu) olmazsa nifak ve şikak meydan alır (ortaya çıkar, yaygınlaşır). Evet اَلْبُغْضُ فِى اللّٰهِ ۞ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ (Okunuşu: El-buğdu fillâhi vel hükmü lillâhi. Meali: Buğz (nefret) Allah içindir ve hüküm Allah içindir.) demezse, o düsturları nazara almazsa adalet etmek isterken zulmeder (haksızlık eder).
Cây-ı ibret (ibret sebebi) bir hâdise:
Bir vakit, İmam-ı Ali (radıyallahu anh – Allah ondan razı olsun), bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?” Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim (sinirlendim). Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım (samimiyetim) zedelendi (zarar gördü). Onun için seni kesmedim.” O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece safi (halis, temiz) ve hâlistir, o din haktır.” dedi.
Hem medar-ı dikkat (dikkat sebebi) bir vakıa (olay):
Bir zaman bir hâkim (yargıç), bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet (öfke belirtisi) gösterdiği için ona dikkat eden âdil âmiri (adaletli amiri) onu o vazifeden azletmiş (görevden almış). Çünkü şeriat namına, kanun-u İlahî (İlahi kanun) hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için adaletle iş görmemiştir.
Cây-ı teessüf (üzüntü sebebi) bir halet-i içtimaiye ve kalb-i İslâm’ı ağlatacak müthiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî (toplum hayatının korkunç bir hastalığı):
“Haricî düşmanların zuhur ve tehacümünde (ortaya çıkıp hücumunda) dâhilî adâvetleri (iç düşmanlıkları) unutmak ve bırakmak” olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi (toplumsal faydayı) en bedevî (çöl) kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemaat-i İslâmiyeye hizmet dava edenlere ne olmuş ki birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’î adâvetleri (küçük düşmanlıkları) unutmayıp düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar. Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir. Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.
Medar-ı ibret (ibret sebebi) bir hikâye:
Bedevî aşiretlerinden (çöl aşiretlerinden) Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi (aşireti, soyu) varmış. Birbirinden belki elli adamdan fazla öldürdükleri halde, Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit; o iki düşman taife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip o haricî aşireti def’edinceye kadar (kovuncaya kadar), dâhilî adâveti (iç düşmanlığı) hatırlarına getirmezlerdi.
İşte ey mü’minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüd (dayanışma) ederek, el ele verip müdafaa (savunma) vaziyeti almaya mecbur iken onların hücumunu teshil etmek (kolaylaştırmak), onların harîm-i İslâm’a (İslam’ın kutsal alanına, sınırına) girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane (kasıtlı, kinci) tarafgirlik ve adâvetkârane inat; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı?
O düşman daireler ehl-i dalalet ve ilhaddan (sapıklık ve dinsizlik ehli) tut tâ ehl-i küfrün âlemine (inkarcılık dünyasına), tâ dünyanın ehval (haller, korkular) ve mesaibine (musibetlerine, felaketlerine) kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan (zararlı bir durum alan), birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile (öfke ve açgözlülükle) bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silahın ve siperin ve kalen uhuvvet-i İslâmiyedir (İslam kardeşliğidir). Bu kale-i İslâmiyeyi (İslam kalesini), küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hilaf-ı vicdan (vicdana aykırı) ve ne kadar hilaf-ı maslahat-ı İslâmiye (İslam’ın faydasına aykırı) olduğunu bil, ayıl (uyan, kendine gel)!
Ehadîs-i şerifede (Şerefli hadislerde) gelmiş ki: Âhir zamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka (ikiyüzlülük ve dinsizlik) başına geçecek eşhas-ı müthişe-i muzırraları (korkunç ve zararlı şahısları), İslâm’ın ve beşerin hırs ve şikakından (açgözlülük ve ayrılığından) istifade ederek (yararlanarak) az bir kuvvetle nev-i beşeri (insan türünü) herc ü merc eder (altüst eder, karıştırır) ve koca âlem-i İslâm’ı (koca İslam alemini) esaret altına alır (kölelik altına alır).
Ey ehl-i iman! Zillet içinde (aşağılık içinde) esaret altına girmemek isterseniz aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ (Okunuşu: İnnamel mü’minûne ihvetun. Meali: Ancak mü’minler kardeştirler.) kale-i kudsiyesi (kutsal kalesi) içine giriniz; tahassun ediniz (sağlamlaştırınız, sığınınız). Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz (haklarınızı savunabilirsiniz). Malûmdur ki (bilinir ki) iki kahraman birbiriyle boğuşurken (kavgalaşırken) bir çocuk, ikisini de dövebilir. Bir mizanda (tartıda) iki dağ birbirine karşı muvazenede (dengede) bulunsa bir küçük taş, muvazenelerini bozup (bozup) onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.
İşte ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan (tutkularınızdan, aşırı isteklerinizden) ve husumetkârane tarafgirliklerinizden (düşmanca taraf tutmalarınızdan) kuvvetiniz hiçe iner (hiç değerinde olur), az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا (Okunuşu: El-Mü’minü lil-Mü’mini kel-bünyânil mersûsi yeşüddü ba’duhû ba’dan. Meali: Mümin mümin için, birbirini perçinleyip kenetlemiş bir bina gibidir.) düstur-u âliyeyi (yüce düsturu) düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyeviyeden (dünya sefaletinden) ve şakavet-i uhreviyeden (ahiret sıkıntısından) kurtulunuz!
Altıncı Vecih (Yön)
Hayat-ı maneviye ve sıhhat-i ubudiyet (kulluk sağlığı), adâvet ve inat ile sarsılır. Çünkü vasıta-i halâs (kurtuluş aracı) ve vesile-i necat (kurtuluş sebebi) olan “ihlas” (samimiyet) zayi olur (kaybolur). Zira tarafgir bir muannid (inatçı), kendi a’mal-i hayriyesinde (hayır işlerinde) hasmına tefevvuk (üstün gelmek) ister. Hâlisen livechillah (samimiyetle Allah rızası için) amele (amellere, işlere) pek de muvaffak olamaz (başarılı olamaz). Hem hüküm ve muamelatında (hükümlerinde ve muamelelerinde) tarafgirini tercih eder, adalet edemez. İşte ef’al ve a’mal-i hayriyenin (fiillerin ve hayırlı amellerin) esasları (temelleri) olan “ihlas” ve “adalet” husumet (düşmanlık) ve adâvetle kaybolur. Şu Altıncı Vecih çok uzundur (uzundur). Fakat kabiliyet-i makam (makamın kapasitesi) kısa olduğundan kısa kesiyoruz (kısa kesiyoruz).
*
İkinci Mebhas
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm)
(Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ ۞ وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ
(Okunuşu: İnnelallâhe hüver razzâku zül kuvvetil metîn. Ve keeyyin min dâbbetin lâ tahmilu rızkahâ. Allâhü yerzukuhâ ve iyyâkum. Ve hüves semîul alîm.)
(Meali: Şüphesiz ki rızık veren, çok kuvvetli ve çok metin (sağlam) olan ancak Allah’tır. Yeryüzünde nice canlı vardır ki rızkını taşıyamaz. Onu da sizi de Allah rızıklandırır. O her şeyi işiten, her şeyi bilendir.)
Ey ehl-i iman! Sâbıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır (korkunç zararlı bir hastalık) dahi hırstır (açgözlülüktür). Hırs, sebeb-i haybettir (hayal kırıklığının sebebidir) ve illet (hastalık) ve zillettir (aşağılıktır) ve mahrumiyet (yoksunluk) ve sefaleti (perişanlığı) getirir. Evet, her milletten ziyade hırs ile dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet (aşağılık) ve sefaleti (perişanlığı), bu hükme bir şahid-i kātı’dır (kesin delildir).
Evet hırs, zîhayat (canlılar) âleminde en geniş bir daireden tut, tâ en cüz’î (küçük) bir ferde kadar sû-i tesirini (kötü etkisini) gösterir. Tevekkülvari (tevekkül edercesine) taleb-i rızık (rızık isteme) ise bilakis (aksine) medar-ı rahattır (rahatlık sebebidir) ve her yerde hüsn-ü tesirini (güzel etkisini) gösterir.
İşte bir nevi zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar (bitkiler), tevekkülvari, kanaatkârane (kanaatkar bir şekilde) yerlerinde durup hırs göstermediklerinden rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlat besliyorlar. Hayvanat ise hırs ile rızıkları peşinde koştukları için pek çok zahmet ve noksaniyet (eksiklik) ile rızıklarını elde edebiliyorlar.
Hem hayvanat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı haliyle (acizlik ve zayıflık haliyle) tevekkül eden yavruların meşru (helal) ve mükemmel (tam, eksiksiz) ve latîf (güzel, hoş) rızıkları hazine-i rahmetten (rahmet hazinesinden) verilmesi ve hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru (haram) ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâhoş (hoş olmayan) rızıkları gösteriyor ki: Hırs, sebeb-i mahrumiyettir (mahrumiyet sebebidir); tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir (rahmet vesilesidir).
Hem daire-i insaniye (insanlık dairesi) içinde her milletten ziyade hırs ile dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan (aşkla dünya hayatına bağlanan) Yahudi milleti pek çok zahmet ile kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru (haram) bir servet-i ribaî (faizcilikle elde edilmiş servet) ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet (zillet ve sefalet tokadı), katl ve ihanet (öldürme ve ihanet) gösteriyor ki: Hırs, maden-i zillet ve hasarettir (zillet ve zararın kaynağıdır).
Hem harîs (açgözlü) bir insan, her vakit hasarete (zarara) düştüğüne dair o kadar vakıalar (olaylar) var ki اَلْحَرٖيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ (Okunuşu: El harîsu hâibun hâsirun. Meali: Hırslı (açgözlü) olan, umduğunu bulamamış ve hüsrana uğramıştır.) darb-ı mesel (atasözü) hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat-i âmme (genel bir gerçek) olarak kabul edilmiştir (kabul edilmiştir). Madem öyledir, eğer malı çok seversen hırs ile değil belki kanaat (yetinme) ile malı talep et (iste), tâ çok gelsin.
Ehl-i kanaat (kanaatkar olanlar) ile ehl-i hırs (hırslı olanlar), iki şahsa benzer ki büyük bir zatın divanhanesine (misafirhanesine, kabul salonuna) giriyorlar. Birisi kalbinden der: “Beni yalnız kabul etsin, dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi (sandalyeyi) de bana verseler lütuftur (ikramdır).” İkinci adam güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbur imiş gibi mağrurane (kibirli bir şekilde) der ki: “Bana en yukarı iskemleyi vermeli.” O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere (makamlara) diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilakis hane sahibini tenkit (eleştirme) ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor (hoşlanmıyor, küçümsüyor). Birinci adam mütevaziane (alçakgönüllü bir şekilde) giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. “Daha yukarı iskemleye buyurun.” der. O da gittikçe teşekküratını ziyadeleştirir, memnuniyeti tezayüd eder (artar).
İşte dünya bir divanhane-i Rahman’dır (Rahman’ın divanhanesidir). Zemin yüzü (yer yüzü), bir sofra-yı rahmettir (rahmet sofrasıdır). Derecat-ı erzak (rızık dereceleri) ve meratib-i nimet (nimet mertebeleri) dahi iskemleler hükmündedir (sandalyeler hükmündedir).
Hem en cüz’î (küçük) işlerde de herkes hırsın sû-i tesirini (kötü etkisini) hissedebilir.
Mesela, iki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ilhah eden (ısrar eden) dilenciden istiskal edip (hoşlanmayıp) vermemek; diğer sakin dilenciye merhamet edip (acıyp) vermek, herkes kalbinde hisseder.
Hem mesela, gecede uykun kaçmış, sen yatmak istesen, lâkayt (aldırmaz) kalsan uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen: “Aman yatayım, aman yatayım.” dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Hem mesela, mühim bir netice (önemli bir sonuç) için birisini hırs ile beklersin “Aman gelmedi, aman gelmedi.” deyip en nihayet hırs senin sabrını tüketip (tüketip) kalkar gidersin, bir dakika sonra o adam gelir fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
Şu hâdisatın sırrı (olayların sırrı) şudur ki: Nasıl ki bir ekmeğin vücudu (varlığı); tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder (dayanır, sonuçlanır). Öyle de tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet (hikmetin yavaşlığı, acele etmeyişi) vardır. Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için o tertipli eşyadaki manevî basamakları müraat etmez (riayet etmez, göz ardı eder); ya atlar düşer (atlayıp düşer) veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz (amacına ulaşamaz).
İşte ey derd-i maişetle (geçim derdiyle) sersem olmuş (şaşkınlaşmış) ve hırs-ı dünya ile (dünya hırsıyla) sarhoş olmuş (sarhoş olmuş) kardeşler! Hırs bu kadar muzır (zararlı) ve belalı (belalı) bir şey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb (alçaklığı işlemek) ve haram helâl demeyip (haram helal demeden) her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye (ahiret hayatına) lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hattâ erkân-ı İslâmiyenin (İslam’ın şartlarının) mühim bir rüknü (temel direği) olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz (terk ediyorsunuz)? Halbuki zekât, her şahıs için sebeb-i bereket (bereket sebebi) ve dâfi-i beliyyattır (belaları def edicidir). Zekâtı vermeyenin herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak, ya lüzumsuz yerlere (gereksiz yerlere) verecektir ya bir musibet gelip alacaktır.
Hakikatli bir rüya-yı hayaliyede (gerçekçi bir hayalî rüya), Birinci Harb-i Umumî’nin (Birinci Dünya Savaşı’nın) beşinci senesinde, bir acib rüyada benden soruldu:
“Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı maliye (maddi kayıplar) ve meşakkat-i bedeniye (bedensel zorluklar) nedendir (nedendir)?”
Rüyada demiştim:
“Cenab-ı Hak (Allah Teala), bir kısım maldan onda bir (Hâşiye[1]) veya bir kısım maldan kırkta bir (Hâşiye[2]), kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların (fakirlerin) dualarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini (kıskançlıklarını) men’etsin (önlesin). Biz hırsımız için tama’kârlık edip (açgözlülük edip) vermedik. Cenab-ı Hak, müterakim zekâtını (birikmiş zekatını) kırkta otuz, onda sekizini aldı.
Hem her senede yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık (hikmetli bir açlık) bizden istedi. Biz nefsimize acıdık (nefsimize acıdık), muvakkat (geçici) ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenab-ı Hak ceza olarak (ceza olarak) yetmiş cihetle belalı bir nevi orucu beş sene cebren (zorla) bize tutturdu.
Hem yirmi dört saatte bir tek saati, hoş ve ulvi, nurani ve faydalı bir nevi talimat-ı Rabbaniyeyi (İlahi talimatları) bizden istedi. Biz tembellik edip (tembellik edip) o namazı ve niyazı (yalvarışı) yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zayi ettik (boşa harcadık). Cenab-ı Hak onun keffareti olarak (keffareti olarak) beş sene talim ve talimat (eğitim ve talimatlar) ve koşturmakla (koşturmakla) bize bir nevi namaz kıldırdı (kıldırdı).” demiştim. Sonra ayıldım (uyandım), düşündüm, anladım ki o rüya-yı hayaliyede pek mühim bir hakikat vardır.
Yirmi Beşinci Söz’de, medeniyetle hükm-ü Kur’an’ı muvazene (medeniyetle Kur’an hükmünü karşılaştırma) bahsinde ispat ve beyan edildiği üzere (ispat ve beyan edildiği gibi); beşerin (insanlığın) hayat-ı içtimaîsinde (sosyal hayatında) bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilalatın (ihtilafların, karışıklıkların) menşei (kaynağı) iki kelimedir:
Birisi: “Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?”
İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.”
Bu iki kelimeyi de idame eden (sürdüren), cereyan-ı riba (faiz akımı) ve terk-i zekâttır (zekatı terk etmektir).
Bu iki müthiş maraz-ı içtimaîyi (korkunç sosyal hastalığı) tedavi edecek tek çare, zekâtın bir düstur-u umumî suretinde icrasıyla (genel bir düstur şeklinde uygulanmasıyla) vücub-u zekât (zekatın farz oluşu) ve hurmet-i ribadır (faizin haram oluşu).
Hem değil yalnız eşhasta (şahıslarda) ve hususi cemaatlerde (özel topluluklarda), belki umum nev-i beşerin (bütün insanlığın) saadet-i hayatı (hayat saadeti) için en mühim bir rükün belki devam-ı hayat-ı insaniye (insan hayatının devamı) için en mühim bir direk, zekâttır. Çünkü beşerde, havas ve avam (seçkinler ve halk) iki tabaka (tabaka, sınıf) var. Havastan avama merhamet ve ihsan (iyilik, bağış) ve avamdan havassa karşı hürmet ve itaati temin edecek (itaati sağlayacak), zekâttır. Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm ve tahakküm iner (tahakküm iner), avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer (insan tabakası) daimî bir mücadele-i maneviyede (sürekli bir manevi mücadelede), bir keşmekeş-i ihtilafta (ihtilaf keşmekeşinde) bulunur. Gele gele (nihayetinde) tâ Rusya’da olduğu gibi sa’y ve sermaye mücadelesi (emek ve sermaye mücadelesi) suretinde boğuşmaya başlar.
Ey ehl-i kerem ve vicdan (cömert ve vicdan ehli) ve ey ehl-i sehavet ve ihsan (cömertlik ve ihsan ehli)!
İhsanlar (iyilikler, bağışlar), zekât namına olmazsa üç zararı var. Bazen de faydasız gider. Çünkü Allah namına vermediğin için manen minnet ediyorsun (minnet altına sokuyorsun), bîçare fakiri (çaresiz fakiri) minnet esareti (minnet köleliği) altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duasından (kabul olan duasından) mahrum kalıyorsun (mahrum kalıyorsun). Hem hakikaten Cenab-ı Hakk’ın malını ibadına (Allah Teala’nın malını kullarına) vermek için bir tevziat memuru (dağıtım memuru) olduğun halde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfran-ı nimet (nankörlük) ediyorsun.
Eğer zekât namına versen Cenab-ı Hak namına verdiğin için bir sevap kazanıyorsun (sevap kazanıyorsun), bir şükran-ı nimet gösteriyorsun (nimete şükür gösteriyorsun). O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeye mecbur olmadığı için (yaltaklanmaya mecbur olmadığı için) izzet-i nefsi kırılmaz (nefis haysiyeti kırılmaz) ve duası senin hakkında makbul olur.
Evet, zekât kadar belki daha ziyade nâfile (farz olmayan, sünnet veya müstehap) ve ihsan, yahut sair suretlerde verip riya (gösteriş) ve şöhret (ün) gibi minnet ve tezlil (alçaltma) gibi zararları kazanmak nerede? Zekât namına o iyilikleri yapıp hem farzı eda etmek (farzı yerine getirmek) hem sevabı (sevabı) hem ihlası (samimiyeti) hem makbul bir duayı kazanmak (kabul olan bir duayı kazanmak) nerede?
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(Okunuşu: Sübhâneke lâ ilmelenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm.)
(Meali: Allah’ım, sen her türlü noksanlıktan münezzehsin. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.)
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذٖى قَالَ «اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا» وَ قَالَ «اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰى» وَعَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ اٰمٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
(Okunuşu: Allâhümme salli ve sellim alâ Seyyidinâ Muhammedinillezî kâle: El-Mü’minü lil-Mü’mini kel-bünyânil mersûsi yeşüddü ba’duhû ba’dan. Ve kâle: El-kanâatü kenzün lâ yefnâ. Ve alâ âlihî ve sahbihî ecmeîn. Âmîn. Velhamdülillâhi Rabbil âlemîn.)
(Meali: Allah’ım, Mümin mümin için, birbirini perçinleyip kenetlemiş bir bina gibidir buyuran Efendimiz Muhammed’e salat ve selam eyle. Ve Kanaat tükenmez bir hazinedir buyuran Efendimiz Muhammed’e, onun âl ve ashâbına toptan salat ve selam eyle. Âmîn. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.)
*
Hâtime (Sonuç, Kapanış)
Gıybet hakkındadır
بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
(Okunuşu: Bismilâhî ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî)
(Meali: O’nun adıyla! Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
Yirmi Beşinci Söz’ün Birinci Şule’sinin Birinci Şuâ’ının Beşinci Noktası’nın makam-ı zem ve zecrin (kınama ve caydırma makamının) misallerinden olan bir tek âyetin (ayet-i kerimenin), mu’cizane (mucizevî bir şekilde) altı tarzda gıybetten tenfir etmesi (gıybetten nefret ettirmesi); Kur’an’ın nazarında gıybet ne kadar şenî (çirkin, kötü) bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış (ihtiyaç bırakmamış). Evet, Kur’an’ın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur.
İşte اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖيهِ مَيْتًا (Okunuşu: Eyühibbü ehadüküm en ye’küle lahme ehîhi meyten. Meali: Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi?) âyetinde altı derece zemmi (kınamayı), zemmeder (kınar). Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder (men eder, caydırır). Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit (yöneldiği zaman), manası gelecek tarzda oluyor (manası şu şekilde oluyor). Şöyle ki:
Malûmdur: Âyetin başındaki hemze (Arapça’da soru edatı), sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî (örtülü hüküm) var.
İşte birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevap mahalli (soru ve cevap yeri) olan aklınız yok mu ki bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?
İkincisi يُحِبُّ lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki en menfur (nefret edilen) bir işi sever?
Üçüncüsü اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan (cemaatten hayatını alan) hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki böyle hayatınızı zehirleyen (zehirleyen) bir ameli kabul eder?
Dördüncüsü اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki böyle canavarcasına (canavarca) arkadaşınızı diş ile parçalamayı (parçalamayı) yapıyorsunuz?
Beşincisi اَخٖيهِ kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz (türdaşlık şefkatiniz), hiç sıla-i rahminiz (akrabalık bağlarınız) yok mu ki böyle çok cihetlerle (çok yönlerden) kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini (mazlumun manevi şahsiyetini) insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki kendi azanızı kendi dişinizle divane gibi (deli gibi) ısırıyorsunuz?
Altıncısı مَيْتًا kelâmıyla der: Vicdanınız nerede (vicdanınız nerede)? Fıtratınız bozulmuş mu ki (yaratılışınız bozulmuş mu ki) en muhterem (saygıdeğer) bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh (iğrenç) bir işi yapıyorsunuz?
Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delâletiyle (işaret etmesiyle) zem (kınama) ve gıybet, aklen (akıl açısından) ve kalben (kalp açısından) ve insaniyeten (insanlık açısından) ve vicdanen (vicdan açısından) ve fıtraten (yaratılış açısından) ve milliyeten (millet açısından) mezmumdur (kınanmıştır). İşte bak nasıl şu âyet, îcazkârane (veciz bir şekilde, özlü bir ifadeyle) altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’cazkârane (mucizevî bir şekilde) altı derece o cürümden (suçtan) zecreder (men eder, caydırır).
Gıybet, ehl-i adâvet (düşmanlık ehli) ve hased (kıskançlık) ve inadın (inatçılığın) en çok istimal ettikleri (kullandıkları) alçak bir silahtır (alçak bir silahtır). İzzet-i nefis sahibi (onur sahibi), bu pis silaha tenezzül edip (pis silaha tenezzül edip) istimal etmez (kullanmaz). Nasıl meşhur bir zat demiş:
اُكَبِّرُ نَفْسٖى عَنْ جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ § فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ
(Okunuşu: Ukebbiru nefsî an cezâin biğîbetin. Fe küllü igtiyâbin cehdü men lâ lehû cehdun.)
(Meali: Kendimi gıybetle cezalandırmaktan yüce tutarım ve tenezzül etmem. Çünkü gıybet, zayıf ve zelil (hor, aşağı) ve aşağıların (gücü olmayanın) çabasıdır (silahıdır).)
Yani “Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gıybet, zayıf ve zelil (hor, aşağı) ve aşağıların silahıdır.”
Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese zaten gıybettir. Eğer yalan dese hem gıybet hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır.
Gıybet, mahsus (özel) birkaç maddede caiz olabilir (caiz olabilir):
Birisi: Şekva suretinde (şikayet şeklinde) bir vazifedar adama (görevli adama) der, tâ yardım edip o münkeri (kötülüğü), o kabahati (suçu) ondan izale etsin (giderilsin) ve hakkını ondan alsın.
Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesai etmek ister (işbirliği yapmak ister). Senin ile meşveret eder (istişare eder, danışır). Sen de sırf maslahat için (sırf fayda için) garazsız olarak (kasıtsız olarak), meşveretin hakkını eda etmek için (istişarenin hakkını yerine getirmek için) desen: “Onun ile teşrik-i mesai etme. Çünkü zarar göreceksin.”
Birisi de: Maksadı, tahkir (aşağılama) ve teşhir (ifşa etme) değil; belki maksadı, tarif ve tanıttırmak için (tanıtmak ve bildirmek için) dese: “O topal ve serseri adam filan yere gitti.”
Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir (açıkça günah işleyen fasıktır). Yani fenalıktan sıkılmıyor (kötülükten sıkılmıyor), belki işlediği seyyiatla (kötülüklerle) iftihar ediyor (övünüyor); zulmü ile telezzüz ediyor (zulmü ile zevk alıyor), sıkılmayarak (utanmayarak) aşikâre bir surette (açıkça) işliyor.
İşte bu mahsus (özel) maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a’mal-i salihayı (salih amelleri, iyi işleri) yer bitirir.
Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi (istemeyerek); o vakit اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَ لِمَنِ اغْتَبْنَاهُ (Okunuşu: Allâhümmagfirlenâ ve limeniğtebnâhü. Meali: Allah’ım bizi ve gıybetini ettiğimiz kişiyi bağışla.) demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse “Beni helâl et (helal et).” demeli.
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
(Okunuşu: El-Bâkî Hüvel-Bâkî)
(Meali: Bâki olan, ancak O’dur – Allah’tır.)
Said Nursî
*
[1] Hâşiye: Yani her sene taze verdiği buğday gibi mallardan onda bir.
[2] Hâşiye: Yani eskiden verdiği kırktan ki her senede galiben (çoğunlukla) ve lâekall (en az) ribh-i ticarî (ticari kar) ve nesl-i hayvanî (hayvan nesli) cihetiyle o kırktan taze olarak on adet verir.
Risale-i Nur Külliyatından
Yirmi İkinci Mektup
بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Şu Mektup, iki mebhastır.
Birinci Mebhas, ehl-i imanı uhuvvete ve muhabbete davet eder.
Birinci Mebhas
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ ۞ اِدْفَعْ بِالَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذٖى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِىٌّ حَمٖيمٌ ۞ وَالْكَاظِمٖينَ الْغَيْظَ وَالْعَافٖينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنٖينَ
Mü’minlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve hased; hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduddur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir. Şu hakikatin gayet çok vücuhundan altı vechini beyan ederiz:
Birinci Vecih
Hakikat nazarında zulümdür.
Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum ile bir cani var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semavata işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ bir tek masum, dokuz cani olsa yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.
Aynen öyle de sen, bir hane-i Rabbaniye ve bir sefine-i İlahiye olan bir mü’minin vücudunda iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi dokuz değil belki yirmi sıfât-ı masume varken; sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cani sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla, o hane-i maneviye-i vücudun manen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.
İkinci Vecih
Hem hikmet nazarında dahi zulümdür.
Zira malûmdur ki adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mana-yı hakikisinde olarak beraber cem’olamazlar.
Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalpte hakiki bulunsa o vakit adâvet mecazî olur; acımak suretine inkılab eder. Evet mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadîs ile: “Üç günden fazla mü’min, mü’mine küsüp kat’-ı mükâleme etmeyecek.”
Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp adâvet hakikatiyle bir kalpte bulunsa o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temelluk suretine girer.
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü nasıl ki sen âdi küçük taşları, Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye; muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı, iman ve İslâmiyet’e tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın!
Evet tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta anlarsın ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telakki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Halbuki imanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esma-i İlahiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.
Mesela, her ikinizin Hâlık’ınız bir, Mâlik’iniz bir, Mabud’unuz bir, Râzık’ınız bir, bir bir bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir, bir bir yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir bir.
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise aklın sönmemiş ise anlarsın!
Üçüncü Vecih
Adalet-i mahzayı ifade eden وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى sırrına göre; bir mü’minde bulunan cani bir sıfat yüzünden sair masum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adâvet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bâhusus bir mü’minin fena bir sıfatından darılıp, küsüp o mü’minin akrabasına adâvetini teşmil etmek اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sîga-i mübalağa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği halde; nasıl kendini haklı bulursun “Benim hakkım var.” dersin?
Hakikat nazarında sebeb-i adâvet ve şer olan fenalıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirayet ve in’ikas etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şer işlese o başka meseledir. Muhabbetin esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirayet ve in’ikas etmek, şe’nidir. Ve ondandır ki “Dostun dostu dosttur.” sözü, durub-u emsal sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir.” sözü umumun lisanında gezer.
İşte ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü halde, sevmediğin bir adamın, sevimli masum bir kardeşine ve taallukatına adâvet etmek; ne kadar hilaf-ı hakikat olduğunu hakikatbîn isen anlarsın.
Dördüncü Vecih
Hayat-ı şahsiye nazarında dahi zulümdür.
Şu dördüncü vechin esası olarak birkaç düsturu dinle:
Birincisi: Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit “Mesleğim haktır veya daha güzeldir.” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir.” demeye hakkın yoktur.
وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلٖيلَةٌ § وَلٰكِنَّ عَيْنَ السُّخْطِ تُبْدِى الْمَسَاوِيَا
sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlan ile mahkûm edemez.
İkinci Düstur: Senin üzerine haktır ki: Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur, aksü’l-amel yapar.
Üçüncü Düstur: Adâvet etmek istersen kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmarene ve heva-i nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü’minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı, muhabbete lâyıktır; öyle de adâvet hasleti, her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.
Eğer hasmını mağlup etmek istersen fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü eğer fenalıkla mukabele edersen husumet tezayüd eder. Zahiren mağlup bile olsa kalben kin bağlar, adâveti idame eder.
Eğer iyilikle mukabele etsen nedamet eder, sana dost olur.
اِذَا اَنْتَ اَكْرَمْتَ الْكَرٖيمَ مَلَكْتَهُ § وَ اِنْ اَنْتَ اَكْرَمْتَ اللَّئٖيمَ تَمَرَّدًا
hükmünce mü’minin şe’ni, kerîm olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur. Zahiren leîm bile olsa iman cihetinde kerîmdir.
Evet, fena bir adama “İyisin iyisin.” desen iyileşmesi ve iyi adama “Fenasın fenasın.” desen fenalaşması çok vuku bulur. Öyle ise
وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا ۞ وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
gibi desatir-i kudsiye-i Kur’aniyeye kulak ver, saadet ve selâmet ondadır.
Dördüncü Düstur: Ehl-i kin ve adâvet hem nefsine hem mü’min kardeşine hem rahmet-i İlahiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünkü kin ve adâvet ile nefsini bir azab-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azabı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder. Eğer adâvet hasedden gelse o bütün bütün azaptır. Çünkü hased evvela hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.
Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattır. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise zaten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa ya kendisi riyakârdır, âhiret malını dünyada mahvetmek ister veyahut mahsudu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.
Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup kader ve rahmet-i İlahiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdeta kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.
Acaba, bir gün adâvete değmeyen bir şeye, bir sene kin ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar? Halbuki mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığı, bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin.
Çünkü evvela, kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir.
Sâniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp o adama adâvet değil belki nefsine mağlup olduğundan acımak ve nedamet edeceğini beklemek.
Sâlisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör; bir hisse de ona ver.
Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlup edecek af ve safh ile ve ulüvv-ü cenablıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.
Yoksa sarhoş ve divane olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi beş paraya değmeyen fâni, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umûr-u dünyeviyeye; güya ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedit bir hırs ile ve daimî bir kin ile mütemadiyen bir adâvetle mukabele etmek, sîga-i mübalağa ile bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur ve bir nevi divaneliktir.
İşte hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adâvete ve fikr-i intikama –eğer şahsını seversen– yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmiş ise onun sözünü dinleme. Bak, hakikatbîn olan Hâfız-ı Şirazî’yi dinle:
دُنْيَا نَه مَتَاعٖيسْتٖى كِه اَرْزَدْ بَنِزَاعٖى
Yani “Dünya öyle bir meta değil ki bir nizâya değsin.” Çünkü fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın! Hem demiş:
اٰسَايِشِ دُو گٖيتٖى تَفْسٖيرِ اٖينْ دُو حَرْفَسْتْ
بَادُوسِتَانْ مُرُوَّتْ بَادُشْمَنَانْ مُدَارَا
Yani “İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârane muaşeret ve düşmanlarına sulhkârane muamele etmektir.”
Eğer dersen: “İhtiyar benim elimde değil, fıtratımda adâvet var. Hem damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum.”
Elcevap: Sû-i hulk ve fena haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezasıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa zarar vermez. Madem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin manevî bir nedamet, gizli bir tövbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır. Zaten bu mektubun bu mebhasını yazdık tâ bu manevî istiğfarı temin etsin; haksızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhir etmesin.
Cây-ı dikkat bir hâdise: Bir zaman, bu garazkârane tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki: Mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i salihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârane medhetti. İşte siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.
Beşinci Vecih
Hayat-ı içtimaiyece, inat ve tarafgirlik, gayet muzır olduğunu beyan eder.
Eğer denilse: Hadîste اِخْتِلَافُ اُمَّتٖى رَحْمَةٌ denilmiş. İhtilaf ise tarafgirliği iktiza ediyor. Hem tarafgirlik marazı; mazlum avamı, zalim havassın şerrinden kurtarıyor. Çünkü bir kasabanın ve bir köyün havassı ittifak etseler mazlum avamı ezerler. Tarafgirlik olsa mazlum bir tarafa iltica eder, kendisini kurtarır. Hem tesadüm-ü efkârdan ve tehalüf-ü ukûlden hakikat tamamıyla tezahür eder.
Elcevap:
Birinci suale deriz ki: Hadîsteki ihtilaf ise müsbet ihtilaftır. Yani her biri kendi mesleğinin tamir ve revacına sa’y eder. Başkasının tahrip ve iptaline değil belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfî ihtilaf ise ki: Garazkârane, adâvetkârane birbirinin tahribine çalışmaktır; hadîsin nazarında merduddur. Çünkü birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler.
İkinci suale deriz ki: Tarafgirlik eğer hak namına olsa haklılara melce olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârane, nefis hesabına olan tarafgirlik, haksızlara melcedir ki onlara nokta-i istinad teşkil eder. Çünkü garazkârane tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukabil tarafa melek gibi bir adam gelse ona hâşâ lanet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.
Üçüncü suale deriz ki: Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise maksatta ve esasta ittifak ile beraber, vesailde ihtilaf eder. Hakikatin her köşesini izhar edip hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat tarafgirane ve garazkârane, firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına hodfüruşluk, şöhret-perverane bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan bârika-i hakikat değil belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü maksatta ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telakisi bulunmaz. Hak namına olmadığı için nihayetsiz müfritane gider. Kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hal-i âlem buna şahittir.
Elhasıl اَلْحُبُّ لِلّٰهِ ۞ وَالْبُغْضُ فِى اللّٰهِ ۞ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ olan desatir-i âliye düstur-u harekât olmazsa nifak ve şikak meydan alır. Evet اَلْبُغْضُ فِى اللّٰهِ ۞ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ demezse, o düsturları nazara almazsa adalet etmek isterken zulmeder.
Cây-ı ibret bir hâdise:
Bir vakit, İmam-ı Ali radıyallahu anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?” Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim.” O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece safi ve hâlistir, o din haktır.” dedi.
Hem medar-ı dikkat bir vakıa:
Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü şeriat namına, kanun-u İlahî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için adaletle iş görmemiştir.
Cây-ı teessüf bir halet-i içtimaiye ve kalb-i İslâm’ı ağlatacak müthiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî:
“Haricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak” olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemaat-i İslâmiyeye hizmet dava edenlere ne olmuş ki birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’î adâvetleri unutmayıp düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar. Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir. Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.
Medar-ı ibret bir hikâye:
Bedevî aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden belki elli adamdan fazla öldürdükleri halde, Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit; o iki düşman taife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip o haricî aşireti def’edinceye kadar, dâhilî adâveti hatırlarına getirmezlerdi.
İşte ey mü’minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüd ederek, el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâm’a girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adâvetkârane inat; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı?
O düşman daireler ehl-i dalalet ve ilhaddan tut tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehval ve mesaibine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silahın ve siperin ve kalen uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kale-i İslâmiyeyi, küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hilaf-ı vicdan ve ne kadar hilaf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!
Ehadîs-i şerifede gelmiş ki: Âhir zamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhas-ı müthişe-i muzırraları, İslâm’ın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek az bir kuvvetle nev-i beşeri herc ü merc eder ve koca âlem-i İslâm’ı esaret altına alır.
Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kale-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malûmdur ki iki kahraman birbiriyle boğuşurken bir çocuk, ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.
İşte ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârane tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyeviyeden ve şakavet-i uhreviyeden kurtulunuz!
Altıncı Vecih
Hayat-ı maneviye ve sıhhat-i ubudiyet, adâvet ve inat ile sarsılır. Çünkü vasıta-i halâs ve vesile-i necat olan “ihlas” zayi olur. Zira tarafgir bir muannid, kendi a’mal-i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. Hâlisen livechillah amele pek de muvaffak olamaz. Hem hüküm ve muamelatında tarafgirini tercih eder, adalet edemez. İşte ef’al ve a’mal-i hayriyenin esasları olan “ihlas” ve “adalet” husumet ve adâvetle kaybolur. Şu Altıncı Vecih çok uzundur. Fakat kabiliyet-i makam kısa olduğundan kısa kesiyoruz.
*
İkinci Mebhas
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ ۞ وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ
Ey ehl-i iman! Sâbıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır. Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet, her milletten ziyade hırs ile dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i kātı’dır.
Evet hırs, zîhayat âleminde en geniş bir daireden tut, tâ en cüz’î bir ferde kadar sû-i tesirini gösterir. Tevekkülvari taleb-i rızık ise bilakis medar-ı rahattır ve her yerde hüsn-ü tesirini gösterir.
İşte bir nevi zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar, tevekkülvari, kanaatkârane yerlerinde durup hırs göstermediklerinden rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlat besliyorlar. Hayvanat ise hırs ile rızıkları peşinde koştukları için pek çok zahmet ve noksaniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar.
Hem hayvanat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı haliyle tevekkül eden yavruların meşru ve mükemmel ve latîf rızıkları hazine-i rahmetten verilmesi ve hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki: Hırs, sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir.
Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırs ile dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti pek çok zahmet ile kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribaî ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki: Hırs, maden-i zillet ve hasarettir.
Hem harîs bir insan, her vakit hasarete düştüğüne dair o kadar vakıalar var ki اَلْحَرٖيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ darb-ı mesel hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat-i âmme olarak kabul edilmiştir. Madem öyledir, eğer malı çok seversen hırs ile değil belki kanaat ile malı talep et, tâ çok gelsin.
Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki büyük bir zatın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: “Beni yalnız kabul etsin, dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler lütuftur.” İkinci adam güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbur imiş gibi mağrurane der ki: “Bana en yukarı iskemleyi vermeli.” O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilakis hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor. Birinci adam mütevaziane giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. “Daha yukarı iskemleye buyurun.” der. O da gittikçe teşekküratını ziyadeleştirir, memnuniyeti tezayüd eder.
İşte dünya bir divanhane-i Rahman’dır. Zemin yüzü, bir sofra-yı rahmettir. Derecat-ı erzak ve meratib-i nimet dahi iskemleler hükmündedir.
Hem en cüz’î işlerde de herkes hırsın sû-i tesirini hissedebilir.
Mesela, iki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek; diğer sakin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.
Hem mesela, gecede uykun kaçmış, sen yatmak istesen, lâkayt kalsan uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen: “Aman yatayım, aman yatayım.” dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Hem mesela, mühim bir netice için birisini hırs ile beklersin “Aman gelmedi, aman gelmedi.” deyip en nihayet hırs senin sabrını tüketip kalkar gidersin, bir dakika sonra o adam gelir fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
Şu hâdisatın sırrı şudur ki: Nasıl ki bir ekmeğin vücudu; tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder. Öyle de tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için o tertipli eşyadaki manevî basamakları müraat etmez; ya atlar düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz.
İşte ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belalı bir şey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Halbuki zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekâtı vermeyenin herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak, ya lüzumsuz yerlere verecektir ya bir musibet gelip alacaktır.
Hakikatli bir rüya-yı hayaliyede, Birinci Harb-i Umumî’nin beşinci senesinde, bir acib rüyada benden soruldu:
“Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?”
Rüyada demiştim:
“Cenab-ı Hak, bir kısım maldan onda bir (Hâşiye[1]) veya bir kısım maldan kırkta bir (Hâşiye[2]), kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini men’etsin. Biz hırsımız için tama’kârlık edip vermedik. Cenab-ı Hak, müterakim zekâtını kırkta otuz, onda sekizini aldı.
Hem her senede yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık, muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenab-ı Hak ceza olarak yetmiş cihetle belalı bir nevi orucu beş sene cebren bize tutturdu.
Hem yirmi dört saatte bir tek saati, hoş ve ulvi, nurani ve faydalı bir nevi talimat-ı Rabbaniyeyi bizden istedi. Biz tembellik edip o namazı ve niyazı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zayi ettik. Cenab-ı Hak onun keffareti olarak beş sene talim ve talimat ve koşturmakla bize bir nevi namaz kıldırdı.” demiştim. Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki o rüya-yı hayaliyede pek mühim bir hakikat vardır.
Yirmi Beşinci Söz’de, medeniyetle hükm-ü Kur’an’ı muvazene bahsinde ispat ve beyan edildiği üzere; beşerin hayat-ı içtimaîsinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilalatın menşei iki kelimedir:
Birisi: “Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?”
İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.”
Bu iki kelimeyi de idame eden, cereyan-ı riba ve terk-i zekâttır.
Bu iki müthiş maraz-ı içtimaîyi tedavi edecek tek çare, zekâtın bir düstur-u umumî suretinde icrasıyla vücub-u zekât ve hurmet-i ribadır.
Hem değil yalnız eşhasta ve hususi cemaatlerde, belki umum nev-i beşerin saadet-i hayatı için en mühim bir rükün belki devam-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk, zekâttır. Çünkü beşerde, havas ve avam iki tabaka var. Havastan avama merhamet ve ihsan ve avamdan havassa karşı hürmet ve itaati temin edecek, zekâttır. Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm ve tahakküm iner, avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer daimî bir mücadele-i maneviyede, bir keşmekeş-i ihtilafta bulunur. Gele gele tâ Rusya’da olduğu gibi sa’y ve sermaye mücadelesi suretinde boğuşmaya başlar.
Ey ehl-i kerem ve vicdan ve ey ehl-i sehavet ve ihsan!
İhsanlar, zekât namına olmazsa üç zararı var. Bazen de faydasız gider. Çünkü Allah namına vermediğin için manen minnet ediyorsun, bîçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenab-ı Hakk’ın malını ibadına vermek için bir tevziat memuru olduğun halde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfran-ı nimet ediyorsun.
Eğer zekât namına versen Cenab-ı Hak namına verdiğin için bir sevap kazanıyorsun, bir şükran-ı nimet gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeye mecbur olmadığı için izzet-i nefsi kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur.
Evet, zekât kadar belki daha ziyade nâfile ve ihsan, yahut sair suretlerde verip riya ve şöhret gibi minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekât namına o iyilikleri yapıp hem farzı eda etmek hem sevabı hem ihlası hem makbul bir duayı kazanmak nerede?
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذٖى قَالَ «اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا» وَ قَالَ «اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰى» وَعَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ اٰمٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
*
Hâtime
Gıybet hakkındadır
بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Yirmi Beşinci Söz’ün Birinci Şule’sinin Birinci Şuâ’ının Beşinci Noktası’nın makam-ı zem ve zecrin misallerinden olan bir tek âyetin, mu’cizane altı tarzda gıybetten tenfir etmesi; Kur’an’ın nazarında gıybet ne kadar şenî bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet, Kur’an’ın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur.
İşte اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖيهِ مَيْتًا âyetinde altı derece zemmi, zemmeder. Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, manası gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:
Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.
İşte birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?
İkincisi يُحِبُّ lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki en menfur bir işi sever?
Üçüncüsü اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?
Dördüncüsü اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?
Beşincisi اَخٖيهِ kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki kendi azanızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?
Altıncısı مَيْتًا kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?
Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delâletiyle zem ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte bak nasıl şu âyet, îcazkârane altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’cazkârane altı derece o cürümden zecreder.
Gıybet, ehl-i adâvet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silahtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silaha tenezzül edip istimal etmez. Nasıl meşhur bir zat demiş:
اُكَبِّرُ نَفْسٖى عَنْ جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ § فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ
Yani “Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gıybet, zayıf ve zelil ve aşağıların silahıdır.”
Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese zaten gıybettir. Eğer yalan dese hem gıybet hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır.
Gıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir:
Birisi: Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.
Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesai etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını eda etmek için desen: “Onun ile teşrik-i mesai etme. Çünkü zarar göreceksin.”
Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir değil; belki maksadı, tarif ve tanıttırmak için dese: “O topal ve serseri adam filan yere gitti.”
Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor, sıkılmayarak aşikâre bir surette işliyor.
İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a’mal-i salihayı yer bitirir.
Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَ لِمَنِ اغْتَبْنَاهُ demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse “Beni helâl et.” demeli.
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
Said Nursî
*
[1] Hâşiye: Yani her sene taze verdiği buğday gibi mallardan onda bir.
[2] Hâşiye: Yani eskiden verdiği kırktan ki her senede galiben ve lâekall ribh-i ticarî ve nesl-i hayvanî cihetiyle o kırktan taze olarak on adet verir.
