İzahlı Metin
Yirmi İkinci Söz
İki Makamdır
Birinci Makam
*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*
*Ve yadribullâhul emsâle linnâsi leallehum yetezekkerûn. Ve tilkel emsâlu nadribuhâ linnâsi leallehum yetefekkerûn. (Allah, insanlara misaller getirir ki düşünüp öğüt alsınlar. İşte biz, bu misalleri insanlar için getiriyoruz ki tefekkür etsinler.)*
Bir zamanlar iki adam bir havuzda yıkanıyordu. Olağanüstü bir etkiyle kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıklarında, kendilerini tuhaf bir âleme götürülmüş buldular. Öyle bir âlemdi ki, mükemmel düzeniyle adeta bir ülke, belki bir şehir, belki de bir saray gibiydi. Büyük bir hayretle etraflarına baktılar. Gördüler ki bir yönden bakılınca devasa bir âlem görünüyor. Başka bir yönden bakılınca düzenli bir ülke, bir başka yönden bakılınca mükemmel bir şehir, diğer bir yönden bakılınca ise son derece görkemli bir âlemi içine almış bir saraydı. Bu şaşırtıcı âlemde gezip dolaştılar. Bir kısım varlıklar gördüler; kendilerine özgü bir dille konuşuyorlardı fakat bunlar onların dilini bilmiyorlardı. Yalnızca işaretlerinden, önemli işler gördükleri ve mühim görevler yaptıkları anlaşılıyordu.
O iki adamdan biri, arkadaşına dedi ki: “Bu tuhaf âlemin elbette bir yöneticisi, bu düzenli ülkenin bir sahibi, bu mükemmel şehrin bir efendisi ve bu sanatlı sarayın bir ustası vardır. Bizim, onu tanımaya çalışmamız gerek. Çünkü anlaşılan o ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak bize kim yardım edecek? Dillerini bilmediğimiz ve bizi dinlemeyen şu âciz varlıklardan ne bekleyebiliriz? Hem koskoca bir âlemi bir ülke şeklinde, bir şehir tarzında ve bir saray biçiminde yapan; baştan başa harika şeylerle dolduran, çeşit çeşit süslerle bezeyen ve ibret verici mucizelerle donatan bir zatın, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir isteği vardır. Onu tanımalıyız ve ne istediğini de bilmemiz gerekir.”
Diğeri dedi ki: “İnanmam, senin bahsettiğin gibi bir zatın var olduğuna ve bütün bu âlemi tek başına idare ettiğine inanmam.”
Arkadaşı cevap olarak dedi ki: “Onu tanımazsak, bu konuya ilgisiz kalırsak hiçbir faydası yok; ama zararı olursa çok büyüktür. Eğer onu tanımaya çalışırsak, zahmeti çok azdır; faydası olursa çok büyüktür. Bu yüzden ona karşı ilgisiz kalmak, hiç akıl kârı değildir.”
O serseri adam dedi ki: “Ben bütün rahatımı ve keyfimi onu düşünmemekte buluyorum. Hem böyle aklıma sığmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesadüfî ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüp duruyor; bana ne?”
Akıllı arkadaşı ona dedi ki: “Senin bu inatçılığın beni de, belki başkalarını da belaya sokacaktır. Bir edepsizin yüzünden bazen bütün bir ülke harap olur.”
O serseri yine dönüp dedi ki: “Ya bana kesin olarak ispat et ki bu koca ülkenin tek bir sahibi, tek bir sanatçısı vardır; ya da bana karışma.”
Arkadaşı cevap olarak dedi ki: “Madem inadın delilik derecesine çıkmış ve bu inadınla bizi ve belki de bütün ülkeyi bir felakete sürükleyeceksin. O halde ben de sana on iki delil ile göstereceğim ki bir saray gibi olan şu âlemin, bir şehir gibi olan şu ülkenin tek bir ustası vardır. Ve o usta, her şeyi idare eden yalnızca O’dur. Hiçbir yönden eksikliği yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve her şeyi görür, sözlerimizi işitir. Bütün işleri birer mucize ve harikadır. Gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz bütün bu varlıklar da onun memurlarıdır.”
Birinci Delil
Gel, her tarafa bak, her şeye dikkat et! Bütün bu işlerin içinde gizli bir elin çalıştığı görülüyor. Çünkü bak, bir gram (Haşiye[1]) kadar bile kuvveti olmayan küçücük bir çekirdek, tonlarca yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuuru olmayan varlıklar (Haşiye[2]) ise son derece hikmetli işler görüyor. Demek ki, bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları çalıştıran gizli bir kudret sahibi var. Eğer kendi başına olsaydı, bu gördüğümüz ülkedeki her işin bir mucize, her şeyin de mucizeler gösteren bir harika olması gerekirdi. Bu ise düpedüz bir saçmalıktır.
İkinci Delil
Gel, bütün bu ovaları, meydanları ve konakları süsleyen şeylere dikkat et! Her birinde o gizli zattan haber veren işler var. Adeta her biri, birer mühür, birer damga gibi o görünmeyen zattan haber veriyor. İşte gözünün önünde, bak; bir gram pamuktan (Haşiye[3] ) neler yapıyor. Bak, kaç top çuha, patiska ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki bizim gibi binlerce insan giyse ve yese yeter. Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü ve altını görünmez avucuna aldı, bir et parçası (Haşiye[4]) yaptı; bak da gör. İşte ey akılsız adam! Bu işler öyle bir zata aittir ki, bütün bu ülke, tüm parçalarıyla onun mucizevi kuvvetinin emrindedir ve her arzusuna boyun eğmektedir.
Üçüncü Delil
Gel, şu hareketli ve antika (Haşiye[5]) sanat eserlerine bak! Her biri öyle bir şekilde yapılmış ki, adeta bu kocaman sarayın küçültülmüş bir örneğidir. Bütün bu sarayda ne varsa, o küçücük hareketli makinelerde de bulunuyor. Hiç mümkün müdür ki, bu sarayın ustasından başka biri gelip bu muhteşem sarayı küçücük bir makineye sığdırsın? Hem hiç mümkün müdür ki bir kutu kadar bir makinenin, bütün bir âlemi içine aldığı halde, tesadüfî veya anlamsız bir işin içinde bulunsun? Demek ki gözünün gördüğü ne kadar antika makine varsa, hepsi o gizli zatın birer damgası hükmündedir. Belki de birer tellal, birer ilan gibidirler. Durumlarının diliyle derler ki: “Biz öyle bir zatın sanatıyız ki, bütün bu âlemimizi, bizi yaptığı ve kolayca yarattığı gibi kolaylıkla yapabilir.”
Dördüncü Delil
Ey inatçı arkadaşım! Gel, sana daha da şaşırtıcı bir şey göstereceğim. Bak, bu ülkede bütün bu işler, bu şeyler sürekli değişiyor, bir halde sabit kalmıyor. Dikkat et ki bu gördüğümüz cansız cisimler, hissiz kutular, mutlak birer hükümdar gibi davranıyorlar. Adeta her bir şey, bütün diğer varlıklara hükmediyor. İşte yanımızdaki şu makineye bak, (Haşiye[6]) sanki emrediyor. Onun süslenmesi ve işlemesi için gerekli olan malzemeler ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyor. İşte oraya bak, o şuursuz cisim (Haşiye[7]) sanki bir işaret ediyor, en büyük bir cismi kendine hizmetkâr yapıyor ve kendi işlerinde çalıştırıyor. Diğer şeyleri de bunlarla kıyasla. Adeta her bir şey, bu âlemdeki bütün yaratıkları kendine boyun eğdiriyor.
Eğer o gizli zatı kabul etmezsen, o zaman bu ülkedeki her bir taşa, toprağa, hayvana ve insana benzer varlıklara; o zatın bütün hünerlerini, sanatlarını ve mükemmelliklerini tek tek vermen gerekir. İşte aklının imkânsız gördüğü tek bir mucizeler gösteren zat yerine, milyarlarca onun gibi mucizeler gösteren, hem birbirine zıt, hem birbirine benzer, hem de birbiri içinde bulunan varlıklar olsun da bu düzen bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar!
Hâlbuki bu koca ülkede iki parmak işe karışsa, ortalığı karıştırır. Çünkü bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir ülkede iki padişah bulunsa her şeyi karıştırır. Nerede kaldı ki, sayısız mutlak hükümdar bir arada bulunsun!
Beşinci Delil
Ey vesveseli arkadaşım! Gel, bu büyük sarayın işlemelerine dikkat et, bu şehrin bütün süslerine bak, bu ülkenin düzenini gör ve bu âlemin sanat eserleri üzerinde düşün! İşte bak, eğer sonsuz mucizeleri ve hünerleri olan gizli bir zatın kalemi işlemiyor olsaydı, bu işlemeleri diğer şuursuz sebeplere, kör tesadüfe ve sağır tabiata vermek gerekirdi. O zaman da ya bu ülkenin her bir taşı, her bir otu, öyle mucizeler gösteren bir nakkaş, öyle olağanüstü bir kâtip olmalıydı ki, bir harfte bin kitap yazabilsin, bir nakışta milyonlarca sanatı sığdırabilsin. Çünkü bak, bu taşlardaki işlemelere, (Haşiye[8]) her birinde bütün sarayın işlemeleri, bütün şehrin düzenleme kanunları ve bütün ülkenin teşkilat programları var. Demek ki, bu işlemeleri yapmak, bütün ülkeyi yapmak kadar harikadır. Öyleyse her bir nakış, her bir sanat, o gizli zatın bir ilanı, bir mührüdür.
Mademki bir harf, kâtibini göstermeden var olamaz. Sanatlı bir nakış, nakkaşını bildirmeden olmaz. Nasıl olur da bir harfte koca bir kitap yazan, bir nakışta binlerce deseni işleyen nakkaş, kendi kitabıyla ve nakışıyla tanınmasın?
Altıncı Delil
Gel, bu geniş ovaya çıkalım (Haşiye[9]). İşte o ovanın ortasında yüksek bir dağ var. Üzerine çıkacağız ki bütün etraf görünsün. Hem her şeyi yakınlaştıracak güzel dürbünleri de yanımıza alacağız. Çünkü bu tuhaf ülkede, çok acayip işler oluyor. Her saat, aklımıza hiç gelmeyen şeyler yaşanıyor. İşte bak, bu dağlar, ovalar ve şehirler birdenbire değişiyor. Hem de nasıl değişiyor; milyonlarca iç içe geçmiş iş, son derece düzenli bir şekilde değişiyor. Sanki milyonlarca farklı kumaş, iç içe dokunur gibi çok şaşırtıcı dönüşümler oluyor. Bak, o kadar alıştığımız ve tanıdığımız çiçekli böcekli şeyler kayboldu. Yerlerine düzenli bir şekilde, özleri itibarıyla onlara benzeyen fakat görünüşleri farklı olan başkaları geldi. Sanki şu ova ve dağlar birer sayfa gibidir ve üzerlerine yüz binlerce farklı kitap yazılıyor. Hem de hatasız ve noksansız olarak yazılıyor. İşte bu işlerin kendi kendine olması, yüz derece imkânsızdır.
Evet, son derece sanatlı ve dikkatli olan bu işlerin kendi kendine olması bin derece imkânsızdır ve kendilerinden çok, sanatkârlarını gösterirler. Hem bunları yapan öyle mucizeler gösteren bir zattır ki, hiçbir iş ona ağır gelmez. Bin kitap yazmak, bir harf kadar ona kolay gelir. Bununla birlikte, her tarafa bak ki hem her şeyi öyle bir hikmetle yerli yerine koyuyor ve öyle cömertçe herkese layık olduğu lütufları yapıyor, hem de öyle iyiliksever bir şekilde genel perdeleri ve kapıları açıyor ki herkesin arzularını tatmin ediyor. Hem öyle cömertçe sofralar kuruyor ki, bütün bu ülkenin halklarına, hayvanlarına, her bir topluluğa özel ve layık, hatta her bir ferde ismiyle ve resmiyle özel bir nimet tepsisi veriliyor.
İşte, dünyada bundan daha imkânsız bir şey var mıdır ki, bu gördüğümüz işler içinde tesadüfî şeyler bulunsun veya anlamsız ve faydasız olsun veya birden çok el işe karışsın veya ustası her şeye gücü yeten olmasın veya her şey ona boyun eğmiş olmasın! İşte ey arkadaş! Cesaretin varsa buna karşı bir bahane bul!
Yedinci Delil
Ey arkadaş! Gel, şimdi bu tek tek parçaları bırakıp, saray şeklindeki bu tuhaf âlemin parçalarının birbirleriyle olan ilişkilerine dikkat edelim. İşte bak, bu âlemde o kadar düzenli bir şekilde genel işler yapılıyor ve o kadar büyük çaplı değişimler oluyor ki, sanki bu saraydaki bütün taşlar, topraklar, ağaçlar, her bir şey, irade sahibi bir varlık gibi bu âlemin genel düzenini gözetip ona göre hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler, birbirinin yardımına koşuyor.
İşte bak, görünmez bir yerden ilginç bir kafile (Haşiye[10]) çıkıp geliyor. Yük hayvanları ağaçlara, bitkilere ve dağlara benziyor. Başlarında birer rızık tepsisi taşıyorlar. İşte bak, bu tarafta bekleyen çeşitli hayvanların rızıklarını getiriyorlar. Hem de bak, bu kubbedeki o büyük elektrik lambası (Haşiye[11]) onlara ışık verdiği gibi, bütün yiyeceklerini de öyle güzel pişiriyor ki; sadece, pişirilecek yiyecekler gizli bir el tarafından birer ipe takılıp (Haşiye[12]) ona karşı tutuluyor. Bu tarafa da bak; bu çaresiz, zayıf, cılız, kuvvetsiz hayvancıkların başının önüne, nasıl latif bir gıda ile dolu iki tulumbacık (Haşiye[13]) takılmış. İki çeşme gibi, o kuvvetsiz varlığın onu ağzına yapıştırması yeterli oluyor.
Kısacası, bu âlemdeki bütün varlıklar, birbirini görür gibi birbirine yardım eder. Birbirini tanır gibi el ele verir. Birbirinin işini tamamlamak için omuz omuza verir. Sırt sırta verip birlikte çalışırlar. Her şeyi buna kıyas et; saymakla bitmez.
İşte bütün bu durumlar, iki kere iki dört eder derecesinde kesin olarak gösterir ki, bu şaşırtıcı sarayın ustasına, yani bu garip âlemin sahibine her şey boyun eğmiştir. Her şey onun hesabına çalışır. Her şey ona emre hazır bir asker gibidir. Her şey onun kuvvetiyle döner. Her şey onun emriyle hareket eder. Her şey onun hikmetiyle düzenlenir. Her şey onun cömertliğiyle yardımlaşır. Her şey onun merhametiyle başkasının yardımına koşar, yani koşturulur. Ey arkadaş! Cesaretin varsa, buna karşı bir söz söyle!
Sekizinci Delil
Gel, ey benim nefsim gibi kendini akıllı sanan akılsız arkadaş! Bu muhteşem sarayın sahibini tanımak istemiyorsun! Hâlbuki her şey onu gösteriyor, ona işaret ediyor, ona şahitlik ediyor. Bütün bu varlıkların şahitliğini nasıl yalanlayabilirsin? Öyleyse bu sarayı da inkâr et ve “Âlem yok, ülke yok,” de ve kendini de inkâr et, ortadan kaybol. Ya da aklını başına al, beni dinle!
İşte bak, şu sarayın içinde bulunan ve ülkeyi kuşatan tek tip elementler, madenler var (Haşiye[14]). Sanki ülkeden çıkan her şey, o maddelerden yapılıyor. Demek ki o maddeler kimin mülkü ise, onlardan yapılan her şey de onundur. Tarla kiminse, ürünler de onundur. Deniz kiminse, içindekiler de onundur.
Hem bak, bu dokunan şeyler, bu işlenmiş nakışlı kumaşlar, tek bir maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, hazırlayan ve ip haline getiren, şüphesiz ki birdir. Çünkü o iş, ortaklık kabul etmez. Öyleyse, dokunan bütün sanatlı şeyler O’na aittir. Hem de bak, bu dokunan, yapılan şeylerin her bir çeşidi, ülkenin her tarafında bulunuyor; bütün türdeşleriyle birlikte öyle bir yayılmış ki, hep birlikte, iç içe, aynı tarzda ve aynı anda yapılıyor, dokunuyor. Demek ki, tek bir zatın işidir, tek bir emirle hareket ediyor. Yoksa böyle aynı anda, aynı tarzda, aynı nitelikte ve aynı şekilde birleşmeleri ve uyuşmaları imkânsızdır. Öyleyse, bu sanatlı şeylerin her birisi, o gizli zatın bir ilanı hükmünde olup onu gösteriyor.
Sanki her bir çiçekli kumaş, her bir sanatlı makine, her bir tatlı lokma; o mucizeler gösteren zatın birer damgası, birer mührü, birer nişanı, birer tuğrası gibidir. Her biri, kendi hal diliyle der ki: “Ben kimin sanatıysam, içinde bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.” Ve her bir nakış der ki: “Beni kim dokuduysa, üzerinde bulunduğum top da onun dokumasıdır.” Her bir tatlı lokma der ki: “Beni kim yapıyor ve pişiriyorsa, içinde bulunduğum kazan da onundur.” Her bir makine der ki: “Beni kim yapmışsa, ülkeye yayılmış bütün benzerlerimi de o yapıyor ve bütün ülkenin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek ki ülkenin sahibi de odur. Öyleyse, bütün bu ülkeye, bu saraya sahip olan kimse, bize de sahip olabilir.” Mesela, devlete ait tek bir palaskaya veya tek bir düğmeye sahip olmak için, onları yapan bütün fabrikalara sahip olmak gerekir ki onlara gerçek anlamda sahip olunsun. Yoksa o boşboğaz serseriden, “Bu devlet malıdır,” denilerek elinden alınıp cezalandırılır.
Kısacası, nasıl bu ülkenin elementleri, ülkeyi kuşatan birer maddedir ve onların sahibi de ancak bütün ülkeye sahip olan tek bir zat olabilirse; aynı şekilde, bütün ülkede yayılmış olan sanatlar, birbirine benzediği ve tek bir mühür gösterdiği için, bütün yeryüzüne yayılmış olan sanat eserlerinin, her şeye hükmeden tek bir zatın sanatları olduğunu gösteriyorlar.
İşte ey arkadaş! Mademki şu ülkede, yani şu muhteşem sarayda bir birlik alameti, bir birlik mührü vardır. Çünkü bazı şeyler tek olduğu halde her yeri kuşatır. Bazı şeyler ise çok sayıda olsalar da –fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için– bir tür birliği gösterir. Birlik ise bir olanı gösterir. Demek ki ustası da, maliki de, sahibi de, sanatçısı da bir olmak zorundadır.
Bununla beraber, şuna dikkat et ki, görünmez bir perdenin ardından kalınca bir ip çıkıyor (Haşiye[15]). Bak, sonra ondan binlerce ip uzanmış. Her bir ipin ucuna bak; birer elmas, birer nişan, birer iyilik, birer hediye takılmış. Herkese göre bir hediye veriyor. Acaba bilir misin ki, böyle garip bir gizlilik perdesinden, böyle şaşırtıcı lütufları ve hediyeleri şu varlıklara uzatan zatı tanımamak, ona teşekkür etmemek ne kadar delice bir harekettir? Çünkü onu tanımazsan, mecburen diyeceksin ki: “Bu ipler, uçlarındaki elmasları ve diğer hediyeleri kendileri yapıyor, kendileri veriyor.” O zaman her bir ipe bir padişahlık anlamı vermek gerekir. Hâlbuki gözümüzün önünde gizli bir el, o ipleri bile yapıp o hediyeleri onlara takıyor.
Demek, bütün bu saraydaki her şey, kendisinden daha çok, o mucizeler gösteren zatı gösteriyor. Onu tanımazsan, bütün bu şeyleri inkâr etmekle hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.
Dokuzuncu Delil
Gel, ey muhakemesiz arkadaş! Sen şu sarayın sahibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü aklına sığdıramıyorsun. Onun şaşırtıcı sanatlarını ve durumlarını akla sığıştıramadığın için inkâra sapıyorsun. Hâlbuki asıl akıl almazlık, asıl zorluk, gerçek güçlükler ve dehşetli külfetler, onu tanımamaktadır.
Çünkü onu tanısak, bütün bu saray, bu âlem tek bir şey gibi kolaylaşır, rahat olur; bu ortadaki ucuzluğa ve bolluğa sebep olur.
Eğer tanımazsak ve o olmazsa, o zaman her bir şey, bütün bu saray kadar zor olur. Çünkü her şey, bu saray kadar sanatlıdır. O zaman ne ucuzluk ne de bolluk kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerden bir tanesi, değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi. Sen, yalnızca şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak (Haşiye[16]). Eğer onun gizli, mucizeler gösteren mutfağından çıkmasaydı, şimdi kırk paraya aldığımız halde, yüz liraya bile alamazdık.
Evet, bütün akıl almazlıklar, zorluklar, güçlükler, felaketler, belki de imkânsızlıklar, onu tanımamaktadır. Çünkü nasıl ki bir ağaca bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor ve binlerce meyvenin oluşumu, tek bir meyve gibi kolaylaşıyor. Eğer o ağacın meyveleri, ayrı ayrı merkezlere, köklere ve kanunlara bağlansaydı, her bir meyve, bütün ağaç kadar zor olurdu.
Hem nasıl ki bütün bir ordunun donanımı bir merkezde, bir kanunla, bir fabrikadan çıksa, sayıca çok olmasına rağmen bir askerin donanımı kadar kolaylaşır. Eğer her bir askerin donanımı ayrı ayrı yerlerde yapılsa ve alınsa, her bir askerin donanımı için bütün ordunun donanımına yetecek kadar fabrika bulunması gerekir.
Aynen bu iki örnek gibi, şu düzenli sarayda, şu mükemmel şehirde, şu gelişmiş ülkede, şu muhteşem âlemde, bütün bu şeylerin yaratılması tek bir zata verildiği zaman; o kadar kolaylaşır, o kadar hafifler ki gördüğümüz sonsuz ucuzluğa, bolluğa ve cömertliğe sebep olur. Yoksa her şey o kadar pahalı, o kadar zor olurdu ki, dünya verilse bile bir tanesi elde edilemezdi.
Onuncu Delil
Gel, ey biraz insafa gelmiş arkadaş! On beş gündür (Haşiye[17]) buradayız. Eğer şu âlemin düzenini bilmezsek, padişahını tanımazsak cezayı hak ederiz. Artık mazeretimiz kalmadı. Zira on beş gündür sanki bize süre verilmiş gibi kimse bize dokunmuyor. Elbette başıboş değiliz. Bu kadar nazik, sanatlı, ölçülü, latif ve ibretli eserler içinde hayvan gibi gezip ortalığı dağıtamayız, bize bozdurmazlar. Şu ülkenin haşmetli sahibinin elbette cezası da dehşetlidir.
O zatın ne kadar kudretli, haşmetli bir zat olduğunu şundan anlayın ki, şu koskoca âlemi bir saray gibi düzenliyor, bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük ülkeyi bir ev gibi, hiçbir şeyi eksik bırakmadan idare ediyor. İşte bak, zaman zaman bir kabı doldurup boşaltır gibi; şu sarayı, şu ülkeyi, şu şehri tam bir düzenle doldurup tam bir hikmetle boşaltıyor. Bir sofrayı kaldırıp indirmek gibi, koca ülkeyi baştan başa, çeşit çeşit sofralarla (Haşiye[18]), gizli bir el tarafından kaldırılıp indirilircesine farklı yemekleri sırayla getirip yediriyor. Onu kaldırıp başkasını getiriyor. Sen de görüyorsun ve aklın varsa anlarsın ki, o dehşetli haşmetin içinde sınırsız cömertlikte bir ikram var.
Hem de bak ki, o gizli zatın saltanatına ve birliğine bütün bu şeyler şahitlik ettiği gibi; aynı şekilde kafile kafile peş peşe gelip geçen, hakikat perdesi ardında açılıp kapanan bu devrimler, bu dönüşümler, o zatın devamlılığına ve sonsuzluğuna şahitlik eder. Çünkü yok olan şeylerle birlikte sebepleri de kayboluyor. Hâlbuki onların ardından, onlara bağladığımız şeyler tekrar meydana geliyor. Demek ki o eserler onların değilmiş; aksine, yok olmayan birinin eserleriymiş.
Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları gider, ama arkadan gelen kabarcıklar da gidenler gibi parladığından, onları parlatanın sürekli ve yüce bir ışık sahibi olduğu anlaşılır. Aynen öyle de, bu işlerin süratle değişmesi ve arkalarından gelenlerin aynı rengi alması gösteriyor ki, bunlar yok olmayan, sürekli olan tek bir zatın yansımaları, nakışları, aynaları ve sanatlarıdır.
On Birinci Delil
Gel ey arkadaş! Şimdi sana geçmiş on delil kuvvetinde kesin bir delil daha göstereceğim. Gel, bir gemiye bineceğiz; (Haşiye[19]) şu uzakta bir ada var, oraya gideceğiz. Çünkü bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem herkes o adaya bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar.
İşte bak, gidiyoruz. Şimdi şu adaya çıktık. Bak, çok büyük bir toplanma var. Bu ülkenin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi önemli bir tören görünüyor. İyi dikkat et. Bu büyük topluluğun bir reisi var. Gel, daha yakına gidelim. O reisi tanımalıyız.
İşte bak, ne kadar parlak ve binden (Haşiye[20]) fazla nişanı var. Ne kadar güçlü konuşuyor. Ne kadar tatlı sohbet ediyor. Şu on beş gün içinde, bunların dediklerini ben biraz öğrendim. Sen de benden öğren. Bak, o zat, şu ülkenin mucizeler gösteren sultanından bahsediyor. “O şanlı sultan beni sizlere gönderdi,” diyor. Bak, öyle harikalar gösteriyor ki, bu zatın o padişahın özel bir görevlisi olduğuna dair hiçbir şüphe bırakmıyor. Sen dikkat et ki, bu zatın söylediği sözü sadece bu adadaki varlıklar dinlemiyor, aksine olağanüstü bir şekilde bütün ülkeye işittiriyor. Çünkü uzaktan uzağa herkes buradaki konuşmasını duymaya çalışıyor. Sadece insanlar değil, hayvanlar da, hatta bak dağlar bile onun getirdiği emirleri dinliyor ki yerlerinden kımıldanıyorlar. Şu ağaçlar, işaret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su çıkarıyor. Hatta parmağını bir kevser çeşmesi gibi yapıp ondan hayat suyu içiriyor. Bak, şu sarayın yüksek kubbesindeki önemli lamba (Haşiye[21]), onun işaretiyle bir iken ikiye bölünüyor.
Demek ki, bu ülke bütün varlıklarıyla onun görevini tanıyor. Onu, görünmeyen, mucizeler sahibi bir zatın en özel ve en doğru bir tercümanı, saltanatının ilancısı, tılsımının çözücüsü ve emirlerinin tebliğinde güvenilir bir elçisi olarak biliyor gibi onu dinleyip itaat ediyorlar.
İşte bu zatın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar: “Evet, evet doğrudur,” diyerek onaylıyorlar. Hatta bu ülkedeki dağlar, ağaçlar ve bütün ülkeleri aydınlatan büyük nur lambası (Haşiye[22]), o zatın işaret ve emirlerine baş eğerek, “Evet, evet, her dediğin doğrudur,” diyorlar.
İşte ey sersem arkadaş! Şu padişahın özel hazinesine ait bin nişan taşıyan bu nurlu, muhteşem ve çok ciddi zatın, bütün gücüyle ve ülkenin bütün ileri gelenlerinin onayı altında bahsettiği mucizeler gösteren bir Zattan, zikrettiği özelliklerden ve tebliğ ettiği emirlerden hiçbir şekilde yalan ve hile bulunabilir mi? Eğer bunda gerçeğe aykırı bir şey mümkün olsaydı, şu sarayı, şu lambaları, şu cemaati, hem varlıklarını hem de hakikatlerini yalanlamak gerekirdi. Cesaretin varsa, buna karşı itiraz parmağını uzat. Gör, nasıl parmağın delillerin gücüyle kırılıp senin gözüne sokulacak.
On İkinci Delil
Gel, ey biraz aklı başına gelmiş kardeşim! Sana, bütün on bir delilin gücünde bir delil daha göstereceğim. İşte bak, yukarıdan inen ve herkesin hayretinden veya saygısından büyük bir dikkatle baktığı şu nurlu fermana (Haşiye[23]) bak. O bin nişanlı zat, onun yanında durmuş, o fermanın anlamını herkese açıklıyor.
İşte şu fermanın üslupları öyle bir tarzda parlıyor ki, herkesin beğenisini kazanıyor ve öyle ciddi, önemli meseleleri zikrediyor ki, herkes kulak vermek zorunda kalıyor. Çünkü bütün bu ülkeyi idare eden, bu sarayı yapan ve bu acayiplikleri ortaya çıkaran zatın işlerini, fiillerini, emirlerini ve vasıflarını birer birer açıklıyor. O fermanın genel yapısında en büyük bir tuğra olduğu gibi, bak, her bir satırında, her bir cümlesinde taklit edilemez bir tuğra olduğu gibi; ifade ettiği manalar, hakikatler, emirler ve hikmetler üzerinde dahi o zata özgü birer manevi mühür hükmünde, ona has bir tarz görünüyor.
Kısacası, o yüce ferman, güneş gibi o yüce zatı gösterir; gözü kör olmayan görür.
İşte ey arkadaş! Aklın başına geldiyse bu kadarı yeter. Eğer bir sözün varsa şimdi söyle.
O inatçı adam cevap olarak dedi ki: “Ben, senin bu delillerine karşı sadece şunu derim: Elhamdülillah, inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydınlık bir şekilde inandım ki, şu ülkenin tek bir kemal sahibi Mâliki, şu âlemin tek bir celal sahibi Sahibi, şu sarayın tek bir cemal sahibi Sanatkârı bulunduğunu kabul ettim. Allah senden razı olsun ki beni eski inadımdan ve deliliğimden kurtardın. Getirdiğin delillerin her biri tek başına bu hakikati göstermeye yeterliydi. Fakat her bir delil geldikçe daha parlak, daha tatlı, daha hoş, daha nurlu, daha güzel tanıma katmanları, bilme perdeleri ve sevgi pencereleri açıldığı için bekledim ve dinledim.”
Tevhidin en yüce hakikatine ve “Allah’a iman ettim” imanına işaret eden bu temsili hikâye tamamlandı. Rahman’ın lütfu, Kur’an’ın feyzi ve imanın nuru sayesinde, gerçek tevhidin güneşinden, temsili hikâyedeki on iki delile karşılık, on iki pırıltı ile bir başlangıç yapacağız.
*Ve minallâhit tevfîku vel hidâyetü (Başarı ve hidayet Allah’tandır.)*
*
Yirmi İkinci Söz’ün İkinci Makamı
*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*
*Allâhu hâliku kulli şey’in ve huve alâ kulli şey’in vekîl. Lehu makâlîdus semâvâti vel ard. Fe subhânellezî biyedihî melekûtu kulli şey’in ve ileyhi turceûn. Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinuhu ve mâ nunezziluhû illâ bi kaderin ma’lûm. Mâ min dâbbetin illâ huve âhizun bi nâsiyetihâ, inne rabbî alâ sırâtın mustekîm. (Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şey üzerine vekildir. Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Her şeyin mülkü ve yönetimi elinde olan Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır; hepiniz O’na döndürüleceksiniz. Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz. Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, Allah onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz ki Rabbim, dosdoğru bir yol üzerindedir.)*
Giriş
İman esaslarının en büyük direği olan Allah’a imana dair Katre Risalesi’nde, bu varlıkların her birinin, elli beş farklı dille Cenab-ı Hakk’ın varlığının zorunluluğuna ve birliğine olan delillerini ve şahitliklerini özetle açıklamıştık. Nokta Risalesi’nde de, Cenab-ı Hakk’ın varlığının ve birliğinin delillerinden, her biri bin delil gücünde olan dört büyük delili zikretmiştik. Ayrıca, yaklaşık on iki Arapça risalemde, Cenab-ı Hakk’ın varlığının zorunluluğunu ve birliğini gösteren yüzlerce kesin delili zikrettiğimizden, şimdi onlarla yetinip derin incelemelere girmeyeceğiz. Yalnızca bu Yirmi İkinci Söz’de, Risale-i Nur’da özetle yazdığım on iki pırıltıyı, Allah’a iman güneşinden göstermeye çalışacağız.
Birinci Pırıltı
Tevhid (Allah’ın birliği) iki kısımdır. Mesela, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zatın çeşitli malları gelse, onun malı olduğu iki şekilde bilinir. Birincisi, özet ve halka yönelik bir bilgidir ki, “Bu kadar büyük mal, ondan başkasının sahip olabileceği bir şey değil,” denilir. Fakat böyle sıradan bir adamın gözetiminde çok hırsızlık olabilir. Malın parçalarına birçok kişi sahip çıkabilir. İkinci çeşit ise, her denk üzerindeki yazıyı okuyan, her top kumaş üzerindeki tuğrayı tanıyan, her ilan üzerindeki mührünü bilen birinin, “Her şey o zatındır,” demesidir. İşte bu durumda, her bir şey, o zatı manen gösterir.
Aynen bunun gibi, tevhid de iki çeşittir:
Birincisi: Sıradan ve dış görünüşe dayalı tevhiddir ki, “Cenab-ı Hak birdir, ortağı ve benzeri yoktur, bu kâinat O’nundur,” demektir.
İkincisi: Gerçek tevhiddir ki, her şeyin üzerinde O’nun kudret mührünü, Rablik damgasını ve kaleminin nakşını görerek, doğrudan doğruya her şeyden O’nun nuruna bir pencere açıp; O’nun birliğine, her şeyin O’nun kudret elinden çıktığına ve ilahlığında, Rabliğinde ve mülkünde hiçbir şekilde, hiçbir ortağı ve yardımcısı olmadığına, görüyormuşçasına bir kesinlikle inanmaktır. Ve bu yolla bir nevi sürekli huzur hali elde etmektir. Biz de bu Söz’de, o saf ve yüce olan gerçek tevhidi gösterecek ışıkları zikredeceğiz.
Birinci Nükte İçinde Bir Uyarı
Ey sebeplere tapan gafil! Sebepler yalnızca bir perdedir. Çünkü izzet ve azamet bunu gerektirir. Fakat işi gören, Samed olan Allah’ın kudretidir. Çünkü tevhid ve celal bunu ister ve bağımsızlığı gerektirir. Ezelî Sultan’ın memurları, Rablik saltanatının icraatçıları değildirler. Aksine, o saltanatın tellalları ve o Rabliğin seyirci gözlemcileridirler. O memurlar ve vasıtalar, kudretin izzetini ve Rabliğin haşmetini göstermek içindir. Ta ki, basit işlerle kudretin doğrudan temas ettiği görülmesin. O, âcizliğe ve muhtaçlığa düşkün bir insan sultanı gibi, acizliği ve ihtiyacı yüzünden memurlarını saltanatına ortak etmiş değildir.
Demek ki sebepler, aklın dış görünüşüne karşı kudretin izzetini korumak için konulmuştur. Zira aynanın iki yüzü gibi, her şeyin bir “mülk” yönü vardır ki, aynanın renkli yüzüne benzer; çeşitli renklere ve durumlara sebep olabilir. Bir de “melekût” yönü vardır ki, aynanın parlak yüzüne benzer. Mülk ve dış görünüş yönünde, Samed olan Allah’ın kudretinin izzetine ve mükemmelliğine aykırı durumlar vardır. Sebepler, o durumlara hem kaynak hem de gerekçe olmak için konulmuşlardır. Fakat melekût yani işin hakikati yönünde her şey şeffaf ve güzeldir. Kudretin bizzat müdahalesine uygundur ve izzetine aykırı değildir. Bu yüzden sebepler tamamen dış görünüştedir; işin hakikatinde ve melekût boyutunda gerçek bir etkileri yoktur.
Ayrıca, dış sebeblerin bir diğer hikmeti de şudur ki, haksız şikayetlerin ve yersiz itirazların Mutlak Âdil olan Allah’a yöneltilmemesi için, o şikayetlere ve itirazlara hedef olacak sebepler konulmuştur. Çünkü kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra dair latif bir örnek olarak, manevi bir temsil rivayet edilir ki:
Hazret-i Azrail Aleyhisselam, Cenab-ı Hakk’a demiş ki: “Ruhları alma görevimde, kulların benden şikayet edecekler, bana küsecekler.” Cenab-ı Hak, hikmet diliyle ona demiş ki: “Seninle kullarımın arasına musibetler ve hastalıklar perdesini koyacağım. Ta ki şikayetleri onlara yönelsin ve sana küsmesinler.”
İşte bak, hastalıklar nasıl birer perdedir; ecelde zannedilen kötülüklere birer merci olurlar. Ruhların alınmasındaki gerçek hikmet ve güzellik ise Azrail Aleyhisselam’ın görevine aittir. Aynı şekilde, Hazret-i Azrail de bir perdedir. Ruhları alma sırasında dıştan merhametsiz görünen ve rahmetin mükemmelliğine uygun düşmeyen bazı durumlara merci olmak için o göreve bir gözetleyici ve İlahi kudrete bir perdedir.
Evet, izzet ve azamet, aklın nazarında sebeplerin, kudret elinin perdesi olmasını ister. Tevhid ve celal ise, sebeplerin gerçek etkiden ellerini çekmesini ister.
İkinci Pırıltı
Bak şu kâinat bostanına, şu yeryüzü bağına, şu gökyüzünün yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et! Göreceksin ki, Celal sahibi bir Sanatkâr’ın, Cemal sahibi bir Yaratıcı’nın o serilmiş ve serpilmiş eserlerinden her birinin üzerinde, her şeyi yaratan Hâlık’a özgü bir damga; her bir mahlukun üzerinde, her şeyin Sanatkârı’na has bir mühür ve kudret kaleminin birer fermanı olan gece ile gündüz, yaz ile bahar sayfalarında yazılan varlık tabakaları üzerinde taklit edilemez parlak bir tuğrası vardır. Şimdi o damgalardan, o mühürlerden ve o tuğralardan örnek olarak birkaçını zikredeceğiz.
Mesela, sayısız damgalarından, hayat üzerinde koyduğu pek çok damgadan şu damgaya bak ki: “Bir şeyden her şeyi yapar, hem her şeyden tek bir şey yapar.” Çünkü bir damla meniden ve içilen basit bir sudan sayısız organ ve hayvani donanımlar yapar. İşte bir şeyi her şey yapmak, elbette Mutlak Güç Sahibi birinin işidir. Hem yenilen sayısız gıdadan –o gıda ister hayvani ister bitkisel olsun– o farklı maddeleri, özel bir bedene tam bir düzenle çeviren ve ondan özel bir deri dokuyan, ondan basit cihazlar yapan elbette her şeye gücü yeten bir Kudret Sahibi’dir ve Mutlak Bilgi Sahibi’dir.
Evet, ölümü ve hayatı yaratan, şu dünya tezgâhında, hikmetiyle hayatı öyle mucizevi bir emir kanunuyla idare ediyor ki, o kanunu uygulamak ve icra etmek, bütün kâinatı tasarrufu altında tutan bir zata mahsustur.
İşte, eğer aklın sönmemişse ve kalbin kör olmamışsa anlarsın ki; bir şeyi tam bir kolaylık ve düzenle her şey yapan ve her şeyi tam bir ölçü ve düzenle sanatkârane tek bir şey yapan, her şeyin Sanatkârı’na has ve her şeyin Yaratıcısı’na özgü bir damgadır.
Mesela, görsen ki harikalar yaratan bir zat, bir gram pamuktan yüz top çuha, ipek veya patiska gibi çeşitli kumaşları dokumakla beraber; helva, baklava gibi birçok yiyeceği de ondan yapıyor. Sonra görsen ki o zat, demiri, taşı, balı, yağı, suyu ve toprağı avucuna alıyor, güzel bir altına dönüştürüyor. Elbette kesin olarak hükmedersin ki o zat, kendine has bir sanata sahiptir; yeryüzünün bütün elementleri onun emrine boyun eğmiş ve topraktan çıkan bütün ürünler onun hükmüne bakmaktadır.
Evet, hayattaki kudret ve hikmet tecellisi, bu örnekten bin kat daha şaşırtıcıdır. İşte hayat üzerindeki pek çok damgadan sadece bir tanesi…
Üçüncü Pırıltı
Bak, şu akıp giden kâinatta, şu hareketli varlıklar arasında dolaşan canlılara! Göreceksin ki bütün canlılardan her birinin üzerinde, Hayy ve Kayyum olan Allah’ın koyduğu pek çok mühür vardır. O mühürlerden biri şudur ki:
O canlı, mesela şu insan, adeta kâinatın küçültülmüş bir örneği, yaratılış ağacının bir meyvesi ve şu âlemin bir çekirdeği gibidir ki, âlemin türlerinin çoğunun örneklerini içinde barındırır. Sanki o canlı, bütün kâinattan çok hassas ölçülerle süzülmüş bir damladır. Demek ki, şu canlıyı yaratmak ve ona Rab olmak, bütün kâinatı tasarrufu altında tutmayı gerektirir.
İşte, eğer aklın kuruntularda boğulmamışsa anlarsın ki; bir kudret kelimesi olan, mesela “bal arısı”nı çoğu şeye bir nevi küçük bir fihrist yapmak; bir sayfada, mesela “insan”da, şu kâinat kitabının çoğu meselesini yazmak; hem bir noktada, mesela küçücük “incir çekirdeği”nde koca incir ağacının programını yerleştirmek; bir harfte, mesela “insan kalbi”nde, şu büyük âlemin sayfalarında yansıyan ve kuşatan bütün isimlerin eserlerini göstermek; bir mercimek tanesi kadar yer tutan “insan hafızası”nda bir kütüphane kadar yazı yazdırmak ve bütün evrensel olayların detaylı fihristini o küçücük kuvvete yerleştirmek, elbette ve elbette her şeyin Yaratıcısı’na has ve bu kâinatın Celal sahibi Rabbine özgü bir mühürdür.
İşte, canlıların üzerindeki pek çok ilahi mühürden sadece bir tanesi böyle nurunu gösterse ve onun ayetlerini böyle okutsa, acaba birdenbire bütün o mühürlere bakabilsen, görebilsen, *“Subhâne menihtefâ bi şiddeti zuhûrihî” (Görünüşünün şiddetinden dolayı gizlenen Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır.)* demeyecek misin?
Dördüncü Pırıltı
Bak, şu göklerin denizinde yüzen ve şu yeryüzünde serpilen rengârenk varlıklara ve çeşit çeşit sanat eserlerine dikkat et! Göreceksin ki her birinin üzerinde, Ezel Güneşi’nin taklit edilemez tuğraları vardır. Nasıl ki hayatta damgaları, canlılarda mühürleri görünüyor ve bir ikisini gördük. Hayat verme (ihya) üzerinde de öyle tuğraları vardır. Temsil, derin manaları anlaşılamaya yaklaştırdığından, bir temsil ile şu hakikati göstereceğiz.
Mesela, güneşin, gezegenlerden su damlacıklarına, camın küçük parçalarına ve karın parlak taneciklerine kadar her şeyde bir yansıması ve aksiyle güneşe özgü bir nurani eseri ve tuğrası görünüyor. Şayet o sayısız şeyde görünen güneşçikleri, güneşin bir yansıması ve aksi olduğunu kabul etmezsen, o zaman her bir damlada, ışığa maruz kalan her bir cam parçasında ve ışığa dönük her bir şeffaf tanecikte, doğal ve gerçek bir güneşin varlığını kabul etmek gibi son derece delice, sonsuz bir ahmaklığa düşmen gerekir.
Aynı şekilde, Ezel Güneşi’nin nurlu tecellilerinden olan “ihya” yani “hayat vermek” yönüyle, her bir canlı üzerinde öyle bir tuğrası vardır ki, farz edelim bütün sebepler toplansa ve her biri kendi iradesiyle hareket eden bir fail olsa, yine de o tuğrayı taklit edemezler. Zira her biri birer kudret mucizesi olan canlılar, her biri o Ezel Güneşi’nin ışınları hükmünde olan isimlerinin odak noktası gibidir.
Eğer canlılar üzerinde görünen o şaşırtıcı sanat nakşı, o garip hikmet düzeni ve o ehadiyet sırrının tecellisi, Ehad ve Samed olan Allah’a verilmezse; o zaman her bir canlıda, hatta bir sinekte, bir çiçekte, sonsuz bir yaratıcı kudretin saklı olduğunu, her şeyi kuşatan bir ilmin bulunduğunu ve kâinatı idare edecek mutlak bir iradenin mevcut olduğunu, hatta varlığı zorunlu olan Allah’a mahsus bâki sıfatların dahi onların içinde bulunduğunu kabul etmek; adeta o çiçeğin, o sineğin her bir zerresine bir ilahlık vermek gibi sapkınlığın en ahmakçasına, hurafenin en aptalcasına düşmek gerekir.
Zira o şeyin zerrelerine, özellikle tohum iseler, öyle bir durum verilmiştir ki, o zerre, parçası olduğu canlıya bakar ve onun düzenine göre bir vaziyet alır. Belki de o canlının bütün türüne bakar gibi, o türün devamına yarayacak şekilde her yere ekilmek ve türünün bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir nitelik kazanır. Belki de o canlı, ilişkili ve muhtaç olduğu bütün varlıklara karşı ilişkilerini ve rızıkla ilgili münasebetlerini devam ettirecek bir durum alır.
İşte eğer o zerre, Mutlak Güç Sahibi’nin bir memuru olmazsa ve onunla olan bağı kesilirse, o zaman o zerreye her şeyi gören bir göz, her şeyi kuşatan bir şuur vermek gerekir.
Kısacası, nasıl ki şu damlacıklarda ve cam taneciklerindeki güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, güneşin yansımasına ve aksinin tecellisine verilmezse, tek bir güneşe karşılık sonsuz sayıda güneşi kabul etmek gerekir. Bu da imkânsız ötesi bir hurafeyi kabul etmeyi gerektirir. Aynen bunun gibi, eğer her şey Mutlak Güç Sahibi’ne verilmezse, tek bir Allah’a karşılık, sonsuz, belki de kâinatın zerreleri sayısınca ilahı kabul etmek gibi yüz derece imkânsızlık içindeki bir imkânsızı mevcut kabul etmek gibi bir delilik hezeyanına düşmek gerekir.
Kısacası: Her bir zerreden, Ezel Güneşi’nin birlik nuruna ve varlığının zorunluluğuna üç pencere açılır:
Birinci Pencere: Her bir zerre; bir asker gibi, askeri birliklerin her birinde, yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, tümeninde ve ordusunda bir aidiyeti, bu aidiyete göre bir görevi ve bu göreve göre düzen dairesinde bir hareketi olduğu gibi… Hem mesela, senin göz bebeğindeki o cansız zerrecik dahi senin gözünde, başında, vücudunda ve üreme, çekim, itim ve şekil verme gibi kuvvetlerde, kan dolaşımına, his ve harekete hizmet eden toplardamarlarda, atardamarlarda ve diğer sinirlerde, hem de senin türünde, sonsuza dek; birer aidiyeti, birer görevi bulunduğunu, şüphesiz Ezelî bir Kudret Sahibi’nin sanat eseri, görevli bir memuru ve idaresi altında olduğunu gözü kör olmayana gösterir.
İkinci Pencere: Havadaki her bir zerre; her bir çiçeği, her bir meyveyi ziyaret edebilir. Hem her çiçeğe, her meyveye girer, işleyebilir. Eğer her şeyi gören ve bilen Mutlak Güç Sahibi’nin boyun eğdirilmiş bir memuru olmasa; o başıboş zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin donanımlarını, yapılışlarını, ayrı ayrı sanatlarını ve onlara giydirilen şekillerin terziliğini ve tam ve kuşatıcı sanat terziliğini bilmesi gerekir. İşte şu zerre, bir güneş gibi bir tevhid nurunun ışığını gösteriyor. Işığı havaya, suyu toprağa kıyas et. Zaten varlıkların asıl kökenleri şu dört maddedir: Modern bilime göre hidrojen, oksijen, karbon ve azottur ki, bu elementler önceki unsurların parçalarıdır.
Üçüncü Pencere: Zerrelerden oluşan bir parça toprak, her bir çiçekli ve meyveli bitkinin gelişip büyümesine kaynak olabilir. O zerreciklerden bir kâse doldursan, bütün dünyadaki her çeşit çiçekli ve meyveli bitkinin tohumcukları ki, o tohumcuklar hayvanların spermaları gibi ayrı ayrı şeyler değil, spermalar bir su olduğu gibi o tohumlar da karbon, azot, hidrojen ve oksijenden oluşmuş, özü itibariyle birbirinin aynı, niteliği itibariyle birbirinden farklı, yalnızca kader kalemiyle sırf manevi olarak aslının programı yüklenmiş. İşte o tohumları sırayla o kâseye koysak, her birinin harika donanımlarıyla, şekil ve durumlarıyla ortaya çıkacağına, olmuş gibi inanırsın.
Eğer o zerreler, her bir şeyin her halini ve durumunu bilen ve her şeye layık olduğu varlığı ve varlığın gereklerini vermeye gücü yeten ve kudretine göre her şeyin tam bir kolaylıkla boyun eğdiği bir zatın memuru ve emir eri bir görevlisi olmazlarsa, o toprağın her bir zerresinde, ya bütün çiçekli ve meyveli bitkilerin sayısı kadar manevi fabrikalar ve matbaalar bulunması gerekir ki, o donanımlara ve şekilleri birbirinden uzak ve ayrı olan çeşitli varlıklara kaynak olabilsin. Veya bütün o varlıkları kuşatan bir ilim ve bütün onların oluşumuna güç yetirecek bir kudret vermek gerekir. Ta ki bütün onların oluşumuna sebep olsun.
Demek, Cenab-ı Hak’tan bağ kesilse, toprağın zerreleri sayısınca ilah kabul edilmesi gerekir. Bu ise bin defa imkânsız içinde imkânsız bir hurafedir.
Fakat memur oldukları vakit çok kolaydır. Nasıl ki büyük bir sultanın sıradan bir askeri, o padişahın adıyla ve onun gücüyle bir ülkeyi göç ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şahı esir edebilir. Öyle de, ezel ve ebed Sultanı’nın emriyle, bir sinek bir Nemrut’u yere serer, bir karınca bir Firavun’un sarayını harap eder, yere atar. Bir incir çekirdeği, bir incir ağacını yüklenir.
Hem her bir zerrede, Sanatkâr’ın varlığının zorunluluğuna ve birliğine iki sadık şahit daha vardır.
Birincisi; her bir zerre, mutlak acizliğiyle birlikte pek büyük ve pek çeşitli görevleri üstlenir. Ve cansızlığıyla birlikte, tam bir şuur gösteren düzen sever bir şekilde genel düzene uyumlu hareket eder. Demek ki her bir zerre, acizliğinin diliyle Mutlak Kudret Sahibi’nin varlığının zorunluluğuna ve âlemin düzenini gözetmesiyle O’nun birliğine şahitlik eder.
*Kemâ enne fî kulli zerretin şâhidâni alâ ennehû Vâcibun Vâhidun, kezâlike fî kulli hayyin lehû âyetâni alâ ennehû Ehadun Samedun (Her bir zerrede O’nun Vâcib ve Vâhid olduğuna iki şahit olduğu gibi, her bir canlıda da O’nun Ehad ve Samed olduğuna iki ayet vardır.)*
Evet, her bir canlıda biri ehadiyet damgası, diğeri samediyet tuğrası bulunmaktadır. Zira bir canlı, kâinatın çoğunda yansımaları görünen isimleri birden kendi aynasında gösterir. Adeta bir odak noktası hükmünde, Hayy ve Kayyum olan Allah’ın en büyük isminin tecellisini gösterir. İşte, zati ehadiyeti, Hayat Veren (Muhyî) perdesi altında bir nevi gölgesini gösterdiğinden, bir ehadiyet damgası taşır.
Hem o canlı, bu kâinatın küçültülmüş bir örneği ve yaratılış ağacının bir meyvesi hükmünde olduğu için, kâinat kadar ihtiyacını birden kolaylıkla küçücük hayat dairesine yetiştirmek, samediyet tuğrasını gösterir. Yani o hal gösteriyor ki, onun öyle bir Rabbi var ki, ona karşı olan bir yönelişi, her şeye bedeldir ve bütün varlıkların yerini tutan bir bakışı vardır. Bütün varlıklar, onun tek bir yönelişinin yerini tutamaz.
*Na’am, yekfî likulli şey’in şey’un an kulli şey’in, ve lâ yekfî anhu kullu şey’in ve lev lişey’in vâhidin. (Evet, her şeye karşı tek bir şey yeterlidir, ama tek bir şeye karşı bile bütün her şey O’nun yerini tutamaz.)*
Hem o hal gösteriyor ki, onun o Rabbi, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, hazinesinden hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiçbir şey ağır gelmez. İşte samediyetin gölgesini gösteren bir nevi tuğrası…
Demek ki, her bir canlıda bir ehadiyet damgası, bir samediyet tuğrası vardır. Evet, her bir canlı, hayat diliyle *“Kul huvallâhu ehad, Allâhus samed” (De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir.)* okur. Bu iki damgadan başka, birkaç önemli pencere daha var. Başka bir yerde detaylandırıldığı için burada özetlendi.
Mademki şu kâinatın her bir zerresi, böyle üç pencereyi ve iki deliği, hayat da iki kapıyı birden varlığı zorunlu olan Vâcibü’l-vücud’un birliğine açıyor; zerreden güneşe kadar varlık tabakalarının, Celal Sahibi Zat’ın tanıma nurlarını ne şekilde yaydığını kıyas edebilirsin.
İşte Allah’ı tanımadaki manevi ilerlemenin derecelerini ve huzurun mertebelerini bundan anla ve kıyas et.
Beşinci Pırıltı
Nasıl ki bir kitap, eğer el yazması ise onun yazılmasına bir kalem yeterlidir. Eğer basma ise, o kitabın harfleri sayısınca kalemler, yani demir harfler lazımdır ki o kitap basılıp var olabilsin. Eğer o kitabın bazı harflerinde çok ince bir yazıyla kitabın büyük bir kısmı yazılmışsa –Yasin Suresi’nin ‘Yasin’ lafzında yazıldığı gibi– o zaman bütün o demir harflerin küçücüklerinin, o tek harfe basılabilmesi için gerekli olması gerekir.
Aynen öyle de, şu kâinat kitabını, Samed olan Allah’ın kudret kaleminin yazması ve Ehad olan Zat’ın mektubu olarak kabul edersen, zorunluluk derecesinde bir kolaylık ve gereklilik derecesinde mantıklı bir yola girersin. Eğer tabiata ve sebeplere dayandırırsan, imkânsızlık derecesinde zor, muhal derecesinde güç ve hiçbir vehmin kabul etmeyeceği hurafelerle dolu şöyle bir yola girersin ki: Tabiat için her bir toprak parçasında, her bir su damlasında, her bir hava zerresinde, milyarlarca madeni matbaa ve sayısız manevi fabrika bulunması gerekir. Ta ki sayısız çiçekli, meyveli sanat eserlerinin oluşumuna zemin hazırlayabilsin. Yahut onlarda her şeyi kuşatan bir ilim ve her şeye gücü yeten bir kuvvet kabul etmek gerekir ki, bu sanat eserlerine gerçek bir kaynak olabilsin.
Çünkü toprağın, suyun ve havanın her bir parçası, çoğu bitkiye kaynak olabilir. Hâlbuki her bir bitki –ister meyveli, ister çiçekli olsun– oluşumu o kadar düzenli, o kadar ölçülü, o kadar birbirinden farklı, o kadar nitelikçe birbirinden ayrıdır ki, her birisi için sadece ona özgü ayrı bir manevi fabrika veya ayrı bir matbaa gereklidir.
Demek ki, tabiat, bir yazı kalıbı olmaktan çıkıp bir kaynak olmaya kalksa, her bir şeyde bütün şeylerin makinelerini bulundurmak zorunda kalır. İşte bu tabiatperestlik fikrinin temeli, öyle bir hurafedir ki, hurafeciler bile ondan utanır. Kendini akıllı sanan sapkınların, nasıl sonsuz hezeyanlarla dolu bir akılsızlığı benimsediklerini gör, ibret al!
Kısacası: Nasıl ki bir kitabın her bir harfi, kendini bir harf kadar gösterir ve kendi varlığına tek bir şekilde delalet ederken, kendi kâtibini on kelimeyle tarif eder ve birçok yönden gösterir. Mesela, “Benim kâtibimin güzel yazısı var, kalemi kırmızıdır, şöyledir, böyledir,” der.
Aynen öyle de, şu büyük âlem kitabının her bir harfi, kendi cüssesi kadar kendine delalet eder ve kendi sureti kadar kendini gösterir. Fakat Ezelî Nakkaş’ın isimlerini, bir kaside kadar tarif eder ve nitelikleri sayısınca işaret parmaklarıyla o isimleri gösterir, sahibine şahitlik eder.
Demek ki, hem kendini hem de bütün kâinatı inkâr eden bir sofist gibi bir ahmak bile, Celal sahibi Sanatkâr’ın inkârına gitmemelidir.
Altıncı Pırıltı
Celal sahibi Yaratıcı, nasıl ki yarattığı varlıkların her bir ferdinin başında ve sanat eserlerinin her bir parçasının alnında birliğinin mührünü koymuştur (geçmiş pırıltılarda bir kısmını gördüğün gibi), aynı şekilde her bir türün üzerinde birçok ehadiyet mührü, her bir bütünün üzerinde sayısız vahidiyet damgası ve bütün âlemin üzerinde çeşitli birlik tuğralarını son derece parlak bir şekilde koymuştur. İşte o pek çok mühürden, damgadan ve tuğradan, yeryüzü sayfasında bahar mevsiminde konulan bir mührü, bir damgayı göstereceğiz. Şöyle ki:
Ezelî Nakkaş’ın, yeryüzünde yaz ve bahar zamanında, en az üç yüz bin bitki ve hayvan türünü, sonsuz bir karmaşa içinde son derece belirgin bir şekilde ayırt ederek ve son derece düzenli bir şekilde ayrıştırarak diriltip yayması, bahar gibi açık ve parlak bir tevhid mührüdür.
Evet, bahar mevsiminde ölmüş yeryüzünün diriltilmesi içinde, üç yüz bin diriliş örneğini tam bir düzenle yaratmak ve yeryüzü sayfasında birbiri içinde üç yüz bin farklı türün fertlerini hatasız, yanlışsız, eksiksiz, son derece ölçülü, ahenkli, düzenli ve mükemmel bir surette yazmak; elbette sonsuz bir kudrete, kuşatıcı bir ilme ve kâinatı idare edecek bir iradeye sahip olan Celal sahibi bir Zat’ın, Kemal sahibi bir Kadir’in ve Cemal sahibi bir Hakîm’in özel mührü olduğunu, zerre kadar şuuru olanın anlaması gerekir.
Kur’an-ı Hakîm şöyle ferman eder:
*Fanzur ilâ âsâri rahmetillâhi keyfe yuhyil arda ba’de mevtihâ, inne zâlike le muhyil mevtâ ve huve alâ kulli şey’in kadîr. (Allah’ın rahmet eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz O, ölüleri de böyle diriltecektir. O, her şeye gücü yetendir.)*
Evet, yeryüzünün diriltilmesinde, üç yüz bin diriliş örneğini birkaç gün içinde yapan ve gösteren Yaratıcı kudrete, elbette insanın diriltilmesi ona göre kolay gelir. Mesela, Gelincik Dağı’nı ve Süphan Dağı’nı bir işaretle kaldıran mucizeler sahibi bir zata, “Şu dereden yolumuzu kapatan şu koca taşı kaldırabilir misin?” denilir mi? Öyle de, gökleri, dağları ve yeri altı günde yaratan ve onları zaman zaman doldurup boşaltan bir Kudret ve Hikmet Sahibi’ne, bir Cömert ve Merhamet Sahibi’ne, “Ebediyet tarafından hazırlanıp serilmiş, kendi ziyafetine gidecek yolumuzu kapatan şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi oradan geçirebilir misin?” diye akla sığmaz bir şekilde söylenir mi?
Şu yeryüzünde yaz zamanında bir tevhid mührünü gördün. Şimdi bak, son derece basit ve hikmetli bir şekilde, yeryüzündeki şu büyük bahar faaliyetleri üzerinde, bir vahidiyet damgası apaçık görünüyor. Çünkü şu icraat, mutlak bir genişlik içinde, o genişlikle beraber mutlak bir süratle ve o süratle beraber mutlak bir cömertlik içinde görünen mutlak düzen, mükemmel sanat güzelliği ve yaratılıştaki kusursuzluk; öyle bir damgadır ki, ona ancak sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi biri sahip olabilir.
Evet, görüyoruz ki bütün yeryüzünde mutlak bir genişlik içinde bir yaratma, bir tasarruf, bir faaliyet var.
Hem o genişlik içinde, mutlak bir süratle işleniyor.
Hem o sürat ve genişlikle beraber, mutlak bir kolaylık içinde işler yapılıyor.
Hem o kolaylık, sürat ve genişlikle beraber, fertlerin çoğaltılmasında mutlak bir cömertlik görünüyor.
Hem o cömertlik, kolaylık, sürat ve genişlikle beraber; her bir türde, her bir fertte görünen mutlak bir düzen, çok seçkin bir sanat güzelliği ve çok istisnai bir yaratılış mükemmelliği ile beraber, büyük bir cömertlik içinde tam bir düzen var.
Ve o fertlerin çoğaltılması içinde bir mükemmellik, büyük bir sürat içinde bir sanat güzelliği, sonsuz bir karışıklık içinde tam bir ayrım, büyük bir bolluk içinde çok kıymetli eserler ve çok geniş bir daire içinde tam bir uyum ve büyük bir kolaylık içinde çok sanatlı harikalar yaratmak; bir anda, her yerde, aynı tarzda, her fertte harika bir sanat, mucizevi bir faaliyet göstermek; elbette ve elbette öyle bir zatın mührüdür ki, hiçbir yerde olmadığı halde, her yerde hazır ve nazırdır. Hiçbir şey ondan gizlenmediği gibi, hiçbir şey ona ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar, onun kudretine göre eşittirler.
Mesela, o Cemal sahibi Rahim’in cömertlik bahçesinden, mucizelerinin salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm, iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım, yüz elli beş çıktı. Bir salkımın tanesini saydım, yüz yirmi kadar oldu. Düşündüm ve dedim ki: Eğer bu asma çubuğu, ballı bir su musluğu olsa ve sürekli su verse, bu sıcağa karşı yüzlerce rahmet şurubunun tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak yeter. Hâlbuki, bazen eline çok az bir nem geçer. İşte bu işi yapan, her şeye gücü yeten olmak gerekir. *Subhâne men tehayyera fî sun’ıhil ukûl (Sanatında akılların hayrete düştüğü Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir.)*
Yedinci Pırıltı
Bak, yeryüzü sayfasında Ehad ve Samed olan Zat’ın mühürlerini az bir dikkatle nasıl görebilirsin. Başını kaldır, gözünü aç, şu büyük kâinat kitabına bir bak; göreceksin ki o kâinatın bütününün üzerinde, büyüklüğü oranında bir açıklıkla birlik mührü okunuyor. Çünkü şu varlıklar, bir fabrikanın, bir sarayın, düzenli bir şehrin parçaları ve fertleri gibi sırt sırta verip, birbirlerine yardım elini uzatıp, birbirlerinin ihtiyaç talebine “Emrin olur! Baş üstüne,” derler. El ele verip bir düzen içinde çalışırlar. Baş başa verip canlılara hizmet ederler. Omuz omuza verip bir amaca yönelerek Hikmet sahibi bir Yönetic
i’ye itaat ederler.
Evet, güneş ve aydan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tutun da, bitkilerin muhtaç ve aç hayvanların yardımına gelmelerine, hayvanların zayıf ve şerefli insanların yardımına koşmalarına, hatta gıda maddelerinin latif, narin yavruların ve meyvelerin yardımına uçmalarına, ta ki gıda zerrelerinin beden hücrelerinin yardımına geçmelerine kadar geçerli olan bir yardımlaşma kanunuyla hareketleri, tamamen kör olmayana gösteriyor ki; son derece cömert tek bir Terbiyeci’nin kuvvetiyle, son derece hikmetli tek bir Yönetici’nin emriyle hareket ediyorlar.
İşte şu kâinat içinde geçerli olan bu dayanışma, bu yardımlaşma, bu cevap verme, bu kucaklaşma, bu boyun eğme, bu düzen; tek bir Yöneticinin tertibiyle idare edildiklerine ve tek bir Terbiyecinin tedbiriyle sevk edildiklerine kesin olarak şahitlik etmekle beraber; şu apaçık olan varlık sanatında görünen genel hikmet içindeki tam inayet ve o inayet içinde parlayan geniş rahmet ve o rahmetin üzerine serilen ve rızka muhtaç her bir canlıya onun ihtiyacına layık bir tarzda beslenmesi için serpilen rızıklar ve genel beslenme, öyle parlak bir tevhid mührüdür ki, aklı tamamen sönmemiş olan anlar ve gözü tamamen kör olmayan görür.
Evet, kasıt, şuur ve iradeyi gösteren bir hikmet perdesi, bütün kâinatı kaplamış; o hikmet perdesinin üzerine lütuf, süsleme, güzelleştirme ve iyiliği gösteren bir inayet perdesi serilmiştir; o süslü inayet perdesinin üzerine kendini sevdirmek ve tanıttırmak, nimet ve ikram etmek pırıltılarını gösteren bir rahmet elbisesi kâinatı içine almıştır. Ve o aydınlık genel rahmet perdesinin üzerine serilen ve merhameti, iyilik ve ikramı, tam şefkati, güzel terbiyeyi ve Rabliğin lütfunu gösteren genel bir rızık sofrası dizilmiştir.
Evet, şu varlıklar, zerrelerden güneşlere kadar; ister fert, ister tür olsun, ister küçük, ister büyük olsun; meyveler ve amaçlarla, faydalar ve maslahatlarla işlenmiş bir hikmet kumaşından muhteşem bir gömlek giydirilmiş; o hikmetli suret gömleğinin üzerine lütuf ve ihsan çiçekleriyle süslenmiş bir inayet elbisesi her şeyin boyuna göre biçilmiş; o süslü inayet elbisesinin üzerine sevdirme, ikram, şefkat ve nimet pırıltılarıyla aydınlanmış rahmet nişanları takılmış; ve o aydınlık ve süslü nişanları ihsan etmekle beraber, yeryüzünde bütün canlıların topluluklarına yeterli, bütün ihtiyaçlarına kâfi gelen genel bir rızık sofrası kurulmuştur.
İşte şu iş, güneş gibi açıkça, sonsuz Hikmet, Cömertlik, Merhamet ve Rızık Sahibi, Cemal sahibi bir Zat’a işaret edip gösteriyor.
Öyle mi? Her şey rızka muhtaç mıdır?
Evet, bir fert rızka ve hayatının devamına muhtaç olduğu gibi, görüyoruz ki bütün âlemdeki varlıklar, özellikle canlılar, ister bütün, ister parça olsun, ister külli, ister cüz’i olsun; varlığında, bekasında, hayatında ve hayatının devamında maddi ve manevi birçok talebi, birçok ihtiyacı vardır. Öyle şeylere muhtaçtır ki, en basitine eli yetişmediği, en küçük isteğine gücü yetmediği bir halde, görüyoruz ki bütün talepleri ve maddi ve manevi rızıkları, *min haysu lâ yahtesib (umulmadık yerlerden)* tam bir düzenle, uygun vakitte ve layık bir tarzda, tam bir hikmetle ellerine veriliyor.
İşte bu yaratılmışların muhtaçlığı ve bu şekildeki gaybi yardım ve destek, acaba güneş gibi hikmet sahibi ve celal sahibi bir Terbiyeci’yi, merhamet sahibi ve cemal sahibi bir Yönetici’yi göstermiyor mu?
Sekizinci Pırıltı
Nasıl ki bir tarlaya ekilen bir tür tohum, o tarlanın kesinlikle tohum sahibinin tasarrufu altında olduğunu, hem de o tohumun da tarla sahibinin tasarrufu altında olduğunu gösterir. Öyle de, elementler denilen şu sanat eserlerinin tarlası, birlik ve basitlikleriyle beraber, kapsayıcılık ve kuşatıcılıkları; ve şu mahlukat denilen rahmet meyveleri, kudret mucizeleri ve hikmet kelimeleri olan bitkiler ve hayvanlar, benzerlik ve aynılıklarıyla beraber birçok yerde yayılışları, her tarafta bulunup yerleşmeleri; tek bir mucizeler gösteren Sanatkâr’ın tasarrufu altında olduklarını öyle bir tarzda gösteriyor ki, güya her bir çiçek, her bir meyve, her bir hayvan, o Sanatkâr’ın birer damgası, birer mührü, birer tuğrasıdır. Nerede bulunursa bulunsun, her biri hal diliyle der ki: “Ben kimin damgasıysam, bu yer de onun eseridir. Ben kimin mührüysem, bu mekân da onun mektubudur. Ben kimin tuğrasıyım, bu vatanım da onun dokumasıdır.”
Demek ki, en basit bir varlığa Rab olmak, bütün elementleri tasarrufunda tutana mahsustur ve en basit bir hayvanı yönetmek ve idare etmek, bütün hayvanları, bitkileri ve sanat eserlerini Rabliğinin egemenliği altında terbiye edene hastır; bunu kör olmayan görür.
Evet, her bir fert, diğer fertlere benzerliği ve aynı olması diliyle der ki: “Kim bütün türüme sahipse, bana da sahip olabilir, yoksa olamaz.” Her tür, diğer türlerle beraber yeryüzünde yayılışı diliyle der ki: “Kim bütün yeryüzüne sahipse, bana da sahip olabilir; yoksa olamaz.” Yeryüzü, diğer gezegenlerle bir güneşe bağlılığı ve göklerle olan dayanışması diliyle der ki: “Kim bütün kâinata sahipse, bana da sahip olabilir, yoksa olamaz.”
Evet, farz edelim ki şuurlu bir elmaya biri dese: “Sen benim sanatımsın.” O elma, hal diliyle ona “Sus!” diyecektir. “Eğer bütün yeryüzündeki bütün elmaların oluşumuna gücün yetiyorsa, belki yeryüzünde yayılmış bütün hemcinsimiz olan meyveli ağaçlara, belki de rahmet hazinesinden bahar gemisiyle gelen bütün Rahmanî hediyelere hükmedebiliyorsan, o zaman bana Rablik iddiasında bulun.” O tek elma böyle diyecek ve o ahmağın ağzına bir tokat vuracaktır.
Dokuzuncu Pırıltı
Parçada, küçükte, bütünde, küllide, tüm âlemde, hayatta, canlıda ve diriltmede olan damgalardan, mühürlerden ve tuğralardan bazılarına işaret ettik. Şimdi, türlerdeki sayısız damgadan birine işaret edeceğiz.
Evet, nasıl ki meyveli bir ağacın sayısız meyvesi, tek bir terbiye, tek bir birlik kanunuyla, tek bir merkezden idare edildiğinden, zahmet, meşakkat ve masraf o kadar kolaylaşır ki, çok sayıda terbiye edilen tek bir meyveye eşit olurlar. Demek ki, çokluk ve merkezlerin çoğalması, her meyve için nicelik olarak bütün ağaç kadar zahmet, masraf ve donanım gerektirir. Fark sadece niteliktedir. Nasıl ki tek bir askere gereken askeri teçhizatı yapmak için, orduya gereken bütün fabrikalar kadar fabrika gerekir.
Demek ki iş, birlikten çokluğa geçince, fertlerin sayısı kadar –nicelik yönünden– zahmet artar. İşte, her türde gözle görülen olağanüstü kolaylık, elbette birlikten, tevhidden gelen bir kolaylığın ve rahatlığın eseridir.
Kısacası, bir cinsin bütün türleri, bir türün bütün fertleri temel organlarda uyum ve benzerlikleriyle nasıl tek bir Sanatkâr’ın eserleri olduklarını ispat ederler –çünkü kalemin birliği ve damganın aynı olması bunu gerektirir–, öyle de bu gözle görülen mutlak kolaylık ve zahmetsizlik, zorunluluk derecesinde, tek bir Sanatkâr’ın eserleri olmalarını gerektirir. Yoksa, imkânsızlık derecesine varan bir zorluk, o cinsi yok olmaya, o türü hiçliğe götürürdü.
Velhasıl: Cenab-ı Hakk’a dayandırılsa, bütün varlıklar tek bir şey gibi kolaylaşır. Eğer sebeplere dayandırılsa, her bir şey bütün varlıklar kadar zorlaşır. Madem öyledir; kâinatta şu görünen olağanüstü ucuzluk ve göz önündeki sınırsız bolluk, birlik mührünü güneş gibi gösterir. Eğer büyük bir bollukla elimize geçen şu sanatlı meyveler, Tek ve Bir olan Allah’ın malı olmasaydı, bütün dünyayı versek bile bir tek narı yiyemezdik.
Onuncu Pırıltı
Cemalin tecellisini gösteren hayat, nasıl bir ehadiyet delilidir, belki bir çeşit vahdet tecellisidir. Celalin tecellisini gösteren ölüm de, bir vahidiyet delilidir.
Evet, mesela, *ve lillâhil meselul a’lâ (en yüce misaller Allah’a aittir),* nasıl ki güneşe karşı parlayan ve akan büyük bir ırmağın kabarcıkları ve yeryüzünün parıldayan şeffaf şeyleri, güneşin yansımasını ve ışığını göstermek suretiyle güneşe şahitlik ettikleri gibi; o damlacıkların ve şeffaf şeylerin batmasıyla, gitmeleriyle beraber arkalarından yeni gelen damlacık toplulukları ve şeffaf kabileler üzerinde yine güneşin yansımalarının haşmetle devam etmesi ve ışığının tecellisinin noksansız sürmesi kesin olarak şahitlik eder ki: Sönüp yanan, değişip tazelenen, gelip parlayan o misalî güneşçikler, ışıklar ve nurlar; bâki, daimî, yüce, tecellisi yok olmayan tek bir güneşin yansımalarıdır. Demek ki, o parlayan damlacıklar, ortaya çıkışlarıyla ve gelişleriyle güneşin varlığını gösterdikleri gibi; batışlarıyla, yok oluşlarıyla güneşin bekasını, devamını ve birliğini gösteriyorlar.
Aynen öyle de, şu akıp giden varlıklar, varoluşlarıyla ve hayatlarıyla, varlığı zorunlu olan Vâcibü’l-vücud’un varlığının zorunluluğuna ve birliğine şahitlik ettikleri gibi; yok oluşlarıyla, ölümleriyle de o Vâcibü’l-vücud’un ezeliliğine, ebediliğine ve birliğine şahitlik ederler.
Evet, gece-gündüz, kış-yaz, asırlar ve devirlerin değişmesiyle batıp yok olurken yenilenen ve tazelenen güzel sanat eserleri, latif varlıklar, elbette yüce, ebedî ve tecellisi daimî bir güzellik sahibinin varlığını, bekasını ve birliğini gösterdikleri gibi; o sanat eserlerinin, basit ve dış sebepleriyle beraber yok olup ölmeleri, o sebeplerin bir hiç ve bir perde olduğunu gösteriyor. Bu durum kesin olarak ispat eder ki, şu sanatlar, şu nakışlar, şu yansımalar; bütün isimleri kutsal ve güzel olan Celal sahibi, Cemal sahibi bir Zat’ın tazelenen sanatlarıdır, değişen nakışlarıdır, hareket eden aynalarıdır, birbiri ardınca gelen damgalarıdır, hikmetle değişen mühürleridir.
Kısacası, şu büyük kâinat kitabı, nasıl ki varlık ve birliğe dair yaratılış ayetlerini bize ders veriyorsa, aynı şekilde o Celal sahibi Zat’ın bütün kemal, cemal ve celal sıfatlarına da şahitlik eder. Ve onun kusursuz ve noksansız zâtî mükemmelliğini ispat ederler. Çünkü açıktır ki, bir eserdeki mükemmellik, o eserin kaynağı ve başlangıcı olan fiilin mükemmelliğine delalet eder. Fiilin mükemmelliği ise ismin mükemmelliğine, ismin mükemmelliği sıfatın mükemmelliğine, sıfatın mükemmelliği zâtî şanın mükemmelliğine ve şanın mükemmelliği de o şan sahibi zatın mükemmelliğine sezgisel, zorunlu ve apaçık bir şekilde delalet eder.
Mesela, nasıl ki kusursuz bir sarayın mükemmel olan nakışları ve süslemeleri, arkalarında bir usta fiillerinin mükemmelliğini gösterir. O fiillerin mükemmelliği, o fail olan ustanın rütbelerini gösteren unvanlarının ve isimlerinin mükemmelliğini gösterir. O isim ve unvanlarının mükemmelliği, o ustanın sanatına dair sıfatlarının mükemmelliğini gösterir. O sanat ve sıfatlarının mükemmelliği, o sanat sahibinin zâtî şanlar denilen zâtî kabiliyet ve yeteneğinin mükemmelliğini gösterir. Ve o şan ve zâtî kabiliyetin mükemmelliği, o ustanın zâtî mahiyetinin mükemmelliğini gösterdiği gibi…
Aynen öyle de, şu kusursuz, eksiksiz, *“Hel terâ min futûr” (Hiçbir çatlaklık ve düzensizlik görüyor musun?)* sırrına mazhar olan, gözle görülen şu âlem eserleri, şu düzenli kâinat varlıklarındaki sanat ise, gözle görüldüğü gibi güç sahibi bir etkileyicinin fiillerinin mükemmelliğine delalet eder. O fiillerin mükemmelliği ise, apaçık bir şekilde o celal sahibi failin isimlerinin mükemmelliğine delalet eder. O isimlerin mükemmelliği ise zorunlu olarak o isimlerin sahibi olan cemal sahibi Zat’ın sıfatlarının mükemmelliğine delalet ve şahitlik eder. O sıfatların mükemmelliği ise kesin olarak o sıfatların sahibi olan kemal sahibi Zat’ın şanlarının mükemmelliğine delalet ve şahitlik eder. O şanların mükemmelliği ise şüpheye yer bırakmayacak şekilde o şan sahibinin zatının mükemmelliğine öyle delalet eder ki, bütün kâinatta görünen bütün mükemmellik türlerinin, O’nun kemaline nispeten sönük ve zayıf bir gölge suretinde, Kemal sahibi bir Zat’ın kemal ayetleri, celal remizleri ve cemal işaretleri olduğunu gösterir.
Güneşler Kuvvetinde On Birinci Pırıltı
On Dokuzuncu Söz’de tarif edilen, büyük kâinat kitabının en büyük ayeti, o büyük Kur’an’daki en büyük isim, o kâinat ağacının çekirdeği ve en nurlu meyvesi, o âlem sarayının güneşi, İslam âleminin parlak dolunayı, İlahi Rabliğin saltanat ilancısı ve kâinat tılsımının hikmetli çözücüsü olan Efendimiz Muhammedü’l-Emin Aleyhissalatu Vesselam, bütün peygamberleri gölgesi altına alan risalet kanadı ve bütün İslam âlemini himayesine alan İslamiyet kanadıyla hakikatin tabakalarında uçan ve bütün peygamberleri, resulleri, evliyayı, sıddıkları, asfiyayı ve muhakkikleri arkasına alıp bütün gücüyle birliği göstererek ehadiyet arşına yol açıp gösterdiği Allah’a iman ve ispat ettiği İlahi birliği, hiç vehim ve şüphenin haddi var mı ki kapatabilsin ve perde olabilsin?
Madem On Dokuzuncu Söz’de ve On Dokuzuncu Mektup’ta, o kesin delilin marifet hayat suyundan on dört damla ve on dokuz işaret ile o mucizeler sahibi zatın çeşitli mucizeleriyle beraber, özetle bir derece tarif ve beyan etmişiz. Şurada şu işaretle yetinip, o birliğin kesin delilini doğrulayan ve doğruluğuna şahitlik eden esaslara işaret suretinde bir salavat-ı şerife ile bitiririz.
*Allâhümme salli alâ men delle alâ vucûbi vucûdike ve vahdâniyyetike ve şehide alâ celâlike ve cemâlike ve kemâlike, eş-şâhidus sâdikul musaddaku vel burhânun nâtikul muhakkaku seyyidul enbiyâi vel mürselîn, el-hâmilu sırra icmâihim ve tasdîkihim ve mu’cizâtihim, ve imâmul evliyâi ves sıddîkîn, el-hâvî sırra ittifâkihim ve tahkîkihim ve kerâmâtihim, zül mu’cizâtil bâhirati vel havârikiz zâhirati ved delâilil kâtıatil muhakkakatil musaddakati lehû, zül hisâlil ğâliyeti fî zâtihî vel ahlâkil âliyeti fî vazîfetihî ves secâyâs sâmiyeti fî şerîatihil mukemmeletil munezzeheti lehû anil hilâf, mehbitul vahyir rabbânî bi icmâil munzili vel munzeli vel munzeli aleyhi, seyyâru âlemil ğaybi vel melekût, muşâhidul ervâhi ve musâhibul melâiketi, enmûzecu kemâlil kâinâti şahsan ve nev’an ve cinsen (enveru semerâti şeceretil hilkati), sirâcul hakkı burhânul hakîkati timsâlür rahmeti misâlül muhabbeti keşşâfu tılsımil kâinâti dellâlu saltanatir rubûbiyyeti, el-murmizu bi ulviyyeti şahsiyyetihil ma’neviyyeti ilâ ennehû nusbu ayni fâtıril âlemi fî halkıl kâinâti, züş şerîatilletî hiye bi vüs’ati desâtîrihâ ve kuvvetihâ tuşîru ilâ ennehâ nizâmu nâzımil kevni ve vad’u hâlikıl kâinâti, na’am inne nâzımel kâinâti bi hâzen nizâmil etemmil ekmeli huve nâzımu hâzed dîni bi hâzen nizâmil ahsenil ecmeli, seyyidinâ nahnu meâşire benî âdeme ve muhdînâ ilel îmâni nahnu meâşirel mü’minîne Muhammed ibni Abdillâh ibni Abdilmuttalib, aleyhi efdalus salavâti ve etemmut teslîmâti mâ dâmetil ardu ves semâvâtu, fe inne zâlikeş şâhidus sâdikul musaddaku yeşhedu alâ ruûsil eşhâdi munâdiyen ve muallimen li ecyâlil beşeri halfel a’sâri vel aktâri nidâen ulviyyen bi cemîi kuvvetihî ve bi ğâyeti ciddiyyetihî ve bi nihâyeti vusûkihî ve bi kuvveti itmi’nânihî ve bi kemâli îmânihî bi Eşhedü en lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh. (Allah’ım! Varlığının zorunluluğuna ve birliğine delil olan; celaline, cemaline ve kemaline şahitlik eden o sadık ve tasdik edilmiş şahide, o konuşan ve gerçekleri ispat eden delile salât eyle. O, peygamberlerin ve resullerin efendisi, onların icmasının, tasdiklerinin ve mucizelerinin sırrını taşıyan; evliyaların ve sıddıkların imamı, onların ittifaklarının, tahkiklerinin ve kerametlerinin sırrını barındırandır. Apaçık mucizelerin, zahir harikaların, kesin, ispatlanmış ve doğrulanmış delillerin sahibidir. Zatında değerli hasletler, görevinde yüce ahlak, mükemmel ve çelişkiden arınmış şeriatında yüksek seciyeler sahibidir. İndiren’in (Allah), indirilenin (vahiy) ve kendisine indirilmiş olanın (Peygamber) ittifakıyla Rabbani vahyin iniş yeridir. Gayb ve melekût âleminin gezgini, ruhları gören ve meleklerle arkadaşlık edendir. Şahıs, tür ve cins olarak kâinatın mükemmelliğinin örneği, (yaratılış ağacının en nurlu meyvesi), hakkın ışığı, hakikatin delili, rahmetin timsali, sevginin misalidir. Kâinat tılsımının çözücüsü, Rablik saltanatının ilancısıdır. Manevi şahsiyetinin yüceliğiyle, âlemin Yaratıcısı’nın kâinatı yaratırken göz önünde bulundurduğu bir model olduğuna işaret eder. Kanunlarının genişliği ve gücüyle, kendisinin kâinatın Düzenleyicisi’nin nizamı ve Yaratıcısı’nın eseri olduğuna işaret eden şeriat sahibidir. Evet, kâinatı bu en tam ve en mükemmel nizamla düzenleyen, bu dini de bu en güzel ve en mükemmel nizamla düzenleyendir. O, biz Âdemoğullarının efendisi, biz müminlerin imana kılavuzudur; Abdullah oğlu, Abdulmuttalib oğlu Muhammed’dir. Yeryüzü ve gökyüzü durdukça en faziletli salât ve en tam selamlar onun üzerine olsun. Zira o sadık ve tasdik edilmiş şahit, bütün şahitlerin önünde, asırların ve diyarların ardındaki insan nesillerine, bütün gücüyle, son derece ciddiyetle, nihayetsiz bir güvenle, tam bir itminan ve kâmil bir imanla, yüce bir seslenişle seslenerek ve öğreterek ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh (Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur; O tektir, ortağı yoktur)’ diye ilan eder.)*
Güneşler Kuvvetinde On İkinci Pırıltı
Şu Yirmi İkinci Söz’ün On İkinci Pırıltısı, öyle bir hakikatler denizidir ki, bütün yirmi iki Söz ancak onun yirmi iki damlasıdır ve öyle bir nurlar kaynağıdır ki, şu yirmi iki Söz, o güneşten ancak yirmi iki pırıltısıdır. Evet, o yirmi iki adet Söz’ün her birisi, Kur’an semasında parlayan tek bir ayet yıldızının bir pırıltısı, Furkan denizinden akan bir ayet ırmağının tek bir damlası ve her biri birer mücevher sandıkçası olan Kitabullah’ın en büyük hazinesindeki ayetlerden tek bir ayetin tek bir incisidir.
İşte On Dokuzuncu Söz’ün On Dördüncü Reşha’sında bir nebze tarif edilen o Allah’ın Kelamı; en büyük isimden, en büyük arştan, Rabliğin en büyük tecellisinden inip, ezeli ebede bağlayacak, yeryüzünü arşa bağlayacak bir genişlik ve yücelik içinde bütün kuvvetiyle ve ayetlerinin bütün kesinliğiyle defalarca *Lâ ilâhe illâ Huve (O’ndan başka ilah yoktur)* der, bütün kâinatı şahit tutar ve şahitlik ettirir. Evet, *Lâ ilâhe illâ Huve berâber mîzened âlem (Bütün âlem hep birlikte ‘Lâ ilâhe illâ Huve’ der).*
Evet, o Kur’an’a selim bir kalp gözüyle baksan, göreceksin ki altı yönü öyle parlıyor, öyle şeffaftır ki, hiçbir karanlık, hiçbir sapkınlık, hiçbir şüphe ve tereddüt, hiçbir hile içine girmeye ve ismet dairesine sızmaya bir aralık bulamaz. Çünkü üstünde mucizelik mührü, altında delil ve kanıt, arkasında dayandığı nokta sırf Rabbani vahiy, önünde iki cihan saadeti, sağında aklı sorgulayıp onayını temin etme, solunda vicdana şahitlik ettirerek teslim olmasını sağlama, içi apaçık Rahmanî hidayet, üstü gözle görülür halis iman nurları, meyveleri ise gözle görülür bir kesinlikle insani kemalatla süslenmiş asfiyalar, muhakkikler, evliyalar ve sıddıklar olan o gaybın dilinin sinesine kulağını yapıştırıp dinlesen; derinden derine, gayet dostane ve ikna edici, nihayet ciddi ve yüce, delillerle donatılmış semavi bir ses işiteceksin ki, öyle bir kesinlikle *Lâ ilâhe illâ Huve* der ve tekrar eder ki, söylediğini şüpheye yer bırakmayacak bir kesinlikle, sanki gözle görüyormuş gibi bir kesin bilgiyle sana ifade ve ihsan ediyor.
Kısacası: Her birisi birer güneş olan, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam ile Furkan-ı Ahkem ki:
Biri; şehadet âleminin dili olarak, bin mucize içinde, bütün peygamberlerin ve asfiyaların onayı altında, İslamiyet ve risalet parmaklarıyla işaret ederek bütün kuvvetiyle gösterdiği bir hakikati…
Diğeri; gayb âleminin lisanı hükmünde, kırk yönden mucizelik içinde, kâinatın bütün yaratılış ayetlerinin onayı altında, hakkaniyet ve hidayet parmaklarıyla işaret edip bütün ciddiyetiyle gösterdiği aynı hakikati… Acaba o hakikat, güneşten daha parlak, gündüzden daha açık olmaz mı?
Ey sapkınlığa bulanmış inatçı insancık! (Haşiye[24]) Ateş böceğinden daha sönük kafa fenerinle nasıl şu güneşlere karşı gelebilirsin? Onlardan nasıl müstağni kalabilirsin? Üflemekle onları söndürmeye mi çalışırsın? Tuh, yazıklar olsun senin o inkârcı aklına! Nasıl o iki gayb ve şehadet dilinin, bütün âlemlerin Rabbi ve şu kâinatın sahibi adına ve onun hesabına söyledikleri sözleri ve davaları inkâr edebilirsin? Ey çaresiz ve sinekten daha âciz, daha değersiz! Sen kimsin ki şu kâinatın Celal sahibi Sahibini yalanlamaya cüret ediyorsun?
*
Sonuç
Ey aklı uyanık, kalbi tetikte olan arkadaş! Eğer şu Yirmi İkinci Söz’ün başından buraya kadar anlamışsan, on iki pırıltıyı birden elinde tut. Binlerce elektrik kuvvetinde bir hakikat lambası bularak, en yüce arştan uzatılıp gelen Kur’an ayetlerine yapış. Tevfik burakına bin, hakikatlerin göklerinde yüksel, Allah’ı bilme arşına çık.
*Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente vahdeke lâ şerîke lek.* (Şahitlik ederim ki, Senden başka ilah yoktur, Sen teksin, ortağın yoktur.)
Hem de,
*Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehul mulku ve lehul hamdu yuhyî ve yumît, ve huve Hayyun lâ yemût, biyedihil hayr, ve huve alâ kulli şey’in kadîr.* (Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’nadır. Diriltir ve öldürür. O, ölmeyen diridir. Hayır O’nun elindedir ve O, her şeye gücü yetendir.)
diyerek, bütün kâinat varlıklarının başları üzerinde ve âlemin büyük mescidinde birliği ilan et.
*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel alîmul hakîm.* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi bilen Alîm, her işi hikmetli olan Hakîm’sin.)
*Rabbenâ lâ tuâhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ, Rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ isran kemâ hameltehu alellezîne min kablinâ, Rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih, va’fu annâ vağfir lenâ verhamnâ, ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirîn.* (Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Rabbimiz! Gücümüzün yetmeyeceği şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bizim Mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.)
*Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahmeten, inneke entel vehhâb. Rabbenâ inneke câmiun nâsi li yevmin lâ raybe fîh, innallâhe lâ yuhlifül mîâd.* (Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz Sen, çok bağışlayansın. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, hakkında hiçbir şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah, sözünden dönmez.)
*Allâhümme salli ve sellim alâ men erseltehu rahmeten lil âlemîn, ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn, verhamnâ verham ümmetehu bi rahmetike yâ erhamer râhimîn, âmîn.* (Allah’ım! Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zata, onun ailesine ve bütün ashabına salât ve selam eyle. Bize ve onun ümmetine rahmetinle merhamet et, ey merhametlilerin en merhametlisi, âmin.)
*Ve âhiru da’vâhum enil hamdu lillâhi rabbil âlemîn.* (Onların dualarının sonu, “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” demektir.)
*
[1] Haşiye: Ağaçları başlarında taşıyan çekirdeklere işarettir.
[2] Haşiye: Kendi kendine yükselemeyen ve meyvelerinin ağırlığına dayanamayan üzüm çubukları gibi nazenin bitkilerin, başka ağaçlara latif eller atıp sarmalarına ve onlara yüklenmelerine işarettir.
[3] Haşiye: Tohuma işarettir. Mesela, zerre gibi bir afyon tohumu, bir gram gibi bir kayısı çekirdeği, bir kavun çekirdeği, nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş yaprakları, patiskadan daha beyaz ve sarı çiçekleri, şekerlemeden daha tatlı ve köftelerden, konserve kutularından daha latif, daha lezzetli, daha şirin meyveleri rahmet hazinesinden getiriyorlar, bize takdim ediyorlar.
[4] Haşiye: Elementlerden hayvan bedenini yaratmaya ve bir damla sudan canlıları meydana getirmeye işarettir.
[5] Haşiye: Hayvanlara ve insanlara işarettir. Zira hayvan, şu âlemin küçük bir fihristi ve insanın mahiyeti, şu kâinatın küçültülmüş bir örneği olduğundan, adeta âlemde ne varsa insanda da numunesi vardır.
[6] Haşiye: Buradaki ‘makine’, meyve veren ağaçlara işarettir. Çünkü yüzlerce tezgâhı, fabrikayı incecik dallarında taşıyor gibi, hayret verici yaprakları, çiçekleri, meyveleri dokuyor, süslendiriyor, pişiriyor, bizlere uzatıyor. Hâlbuki çam ve katran gibi heybetli ağaçlar, kuru bir taşta tezgâhını kurmuş, çalışıp duruyorlar.
[7] Haşiye: Tahıl tanelerine, tohumlara ve sineklerin yumurtacıklarına işarettir. Mesela, bir sinek bir karaağacın yaprağında yumurtasını bırakır. Birden o koca karaağaç, yapraklarını o yumurtalara bir ana rahmi, bir beşik, bal gibi bir gıda ile dolu bir mahzene çeviriyor. Adeta o meyvesiz ağaç, o şekilde ruh sahibi meyveler veriyor.
[8] Haşiye: Yaratılış ağacının meyvesi olan insana ve kendi ağacının programını ve fihristini taşıyan meyveye işarettir. Zira kudret kalemi, büyük âlem kitabında ne yazmış ise, özetini insanın mahiyetinde yazmıştır. Kader kalemi, dağ gibi bir ağaçta ne yazmış ise, tırnak kadar bir meyvesinde de onu yerleştirmiştir.
[9] Haşiye: Bahar ve yaz mevsiminde yeryüzüne işarettir. Zira yüz binlerce farklı varlık topluluğu, birbiri içinde beraber yaratılır, yeryüzünde yazılır. Yanlışsız, kusursuz, tam bir düzenle değiştirilir. Binlerce Rahman sofrası açılır, kaldırılır, taze taze gelir. Her bir ağaç birer tablacı, her bir bostan birer kazan hükmüne geçer.
[10] Haşiye: Bütün hayvanların rızkını taşıyan, bitkiler ve ağaçlar kafileleridir.
[11] Haşiye: O büyük elektrik lambası, Güneş’e işarettir.
[12] Haşiye: İp ve ipe takılan yiyecek ise, ağacın ince dalları ve lezzetli meyveleridir.
[13] Haşiye: İki tulumbacık ise, annelerin memelerine işarettir.
[14] Haşiye: Elementler ve madenler, pek çok düzenli görevi bulunan ve Rablerinin izniyle her muhtacın imdadına koşan, Allah’ın emriyle her yere giren, yardım eden, hayatın gereklerini yetiştiren, canlıları emziren ve ilahi sanat eserlerinin dokunmasına, işlenmesine kaynak, beşik ve üretici olan hava, su, ışık, toprak gibi unsurlara işarettir.
[15] Haşiye: Kalınca bir ip, meyveli ağaca; binlerce ip ise dallarına; iplerin başındaki elmas, nişan, ihsan ve hediyeler ise çiçeklerin çeşitlerine ve meyvelerin türlerine işarettir.
[16] Haşiye: Konserve kutusu; kudret konserveleri olan kavun, karpuz, nar, süt kutusu olan Hindistan cevizi gibi rahmet hediyelerine işarettir.
[17] Haşiye: On beş gün, dinen sorumlu olunan yaş olan on beş seneye işarettir.
[18] Haşiye: Sofralar ise, yaz mevsiminde yeryüzüne işarettir ki, yüzlerce taze ve farklı olarak rahmet mutfağından çıkan Rahmanî sofralar serilir, değişir. Her bir bostan bir kazan, her bir ağaç bir tablacıdır.
[19] Haşiye: Gemi, tarihe; ada ise saadet asrına işarettir. Şu asrın karanlık sahilinde, ‘m’siz medeniyetin (medeniyet yerine deniyetin) giydirdiği elbiseden soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve siyer gemisine binip, saadet asrı adasına ve Arap Yarımadası meydanına çıkıp, Âlemlerin Övüncü’nü (Aleyhissalatu Vesselam) iş başında ziyaret etmekle biliriz ki, o zat o kadar parlak bir tevhid delilidir ki, yeryüzünün baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve sapkınlık karanlıklarını dağıtmıştır.
[20] Haşiye: Bin nişan ise, hakikat ehli yanında bine ulaşan Ahmediye mucizeleridir (Aleyhissalatu Vesselam).
[21] Haşiye: Önemli lamba Ay’dır ki, onun işaretiyle iki parça olmuştur. Yani Mevlana Câmî’nin dediği gibi: “Hiç yazı yazmayan o ümmi zat, parmak kalemiyle gökyüzü sayfasında bir elif yazmış, bir kırkı iki elli yapmış.” Yani, ay yarılmadan önce, kırk olan ‘mim’ harfine benzerken; yarıldıktan sonra iki hilal oldu, elliden ibaret olan iki ‘nun’ harfine benzedi.
[22] Haşiye: Büyük bir nur lambası Güneş’tir. Yeryüzünün doğudan geri dönmesiyle yeniden Güneş’in görünmesi mucizesiyle, kucağında Peygamber’in (Aleyhissalatu Vesselam) uyuması sebebiyle ikindi namazını kılamayan İmam-ı Ali (Radıyallahu Anh), o mucizeye dayanarak ikindi namazını vaktinde kılmış gibi eda etmiştir.
[23] Haşiye: Nurlu ferman Kur’an’a, üstündeki tuğra ise onun mucizeliğine işarettir.
[24] Haşiye: Bu hitap, Kur’an’ı ortadan kaldırmaya çalışanadır.
Lügatçeli Metin
Yirmi İkinci Söz
İki makamdır
Birinci Makam
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Bismillahirrahmanirrahim – Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.)
وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ ۞ وَ تِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
(Ve yadribullâhul emsâle linnâsi leallehum yetezekkerûn. Ve tilkel emsâlu nadribuhâ linnâsi leallehum yetefekkerûn. – Allah insanlara misaller (örnekler) verir ki düşünsünler. Ve işte o misallerdir ki onları insanlara veririz, belki onlar tefekkür ederler.)
Bir zaman iki adam, bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde (olağanüstü) bir tesir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki acib (acayip) bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki kemal-i intizamından (tam düzenliliğinden) bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemal-i hayretlerinden (şiddetli şaşkınlıklarından) etraflarına baktılar. Gördüler ki bir cihette bakılsa azîm (büyük) bir âlem görünüyor. Bir cihette bakılsa muntazam (düzenli) bir memleket, bir cihette bakılsa mükemmel (kusursuz) bir şehir, diğer bir cihette bakılsa gayet muhteşem (görkemli) bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acayip âlemde gezerek seyran ettiler (dolaştılar). Gördüler ki bir kısım mahluklar (yaratıklar) var, bir tarz ile konuşuyorlar fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız işaretlerinden anlaşılıyor ki mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.
O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: “Şu acib âlemin elbette bir müdebbiri (işleri idare eden, düzenleyen) ve şu muntazam memleketin bir mâliki (sahibi), şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musanna (sanatlı) sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü anlaşılıyor ki bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize meded verecek (yardım edecek)? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz (güçsüz) mahluklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket suretinde (şeklinde), bir şehir tarzında (biçiminde), bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenatın envaıyla (süslerin çeşitleriyle) tezyin eden (süsleyen) ve ibret-nüma mu’cizatlarla (ibret veren mucizelerle) donatan (süseyen) bir zat, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır (gereklidir).”
Öteki adam dedi: “İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zat bulunsun ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.”
Arkadaşı cevaben dedi ki: “Bunu tanımazsak, lâkayt (ilgisiz) kalsak menfaati hiç yok; zararı olsa pek azîmdir (büyüktür). Eğer tanımasına çalışsak meşakkati (zahmeti) pek hafiftir (kolaydır), menfaati olursa pek azîmdir. Onun için ona karşı lâkayt kalmak, hiç kâr-ı akıl (akıl işi) değildir.”
O serseri (başıboş, anlamsız) adam dedi: “Ben bütün rahatımı, keyfimi onu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan (mantığıma uymayan) şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesadüfî (rastlantısal) ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüyor; benim neme lâzım.”
Akıllı arkadaşı ona dedi: “Senin bu temerrüdün (inatçılığın) beni de belki çokları da belaya atacaktır. Bir edepsizin (terbiyesizin) yüzünden bazen olur ki bir memleket harap olur.”
Yine o serseri dönüp dedi ki: “Ya kat’iyen bana ispat et (kesin olarak bana kanıtla) ki bu koca memleketin tek bir mâliki (sahibi), tek bir sâni’i (yaratıcısı, yapıcısı) vardır. Yahut bana ilişme (karışma, rahatsız etme).”
Cevaben arkadaşı dedi: “Madem inadın divanelik (delilik) derecesine çıkmış, o inadınla bizi ve belki memleketi bir kahra (belaya) giriftar (uğratacaksın) edeceksin. Ben de sana on iki bürhan (delil, kanıt) ile göstereceğim ki bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin tek bir ustası vardır ve o usta, her şeyi idare eden yalnız odur. Hiçbir cihette noksaniyeti (eksikliği) yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve her şeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri mu’cize (mucize) ve hârikadır (olağanüstüdür). Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahluklar onun memurlarıdır (görevlileridir).”
Birinci Bürhan
Gel, her tarafa bak, her şeye dikkat et! Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünkü bak, bir dirhem (yaklaşık 3.2 gram) (Hâşiye[1]) kadar kuvveti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler batman (yaklaşık 6-8 kg) yükü kaldırıyor. Zerre kadar (çok az) şuuru (bilinci) olmayan, (Hâşiye[2]) gayet hakîmane (hikmetli) işler görüyor. Demek, bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret (güç) sahibi vardır. Eğer kendi başına olsa bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her iş mu’cize, her şey mu’cizekâr bir hârika olmak lâzım gelir. Bu ise bir safsatadır (asılsız, boş söz).”
İkinci Bürhan
Gel, bütün bu ovaları, bu meydanları, bu menzilleri (durakları) süslendiren şeyler üstüne dikkat et! Her birisinde o gizli zattan haber veren işler var. Âdeta her biri birer turra (tuğra, imzaya benzer süslü işaret), birer sikke (mühür, damga) gibi o gaybî (görünmeyen) zattan haber veriyorlar. İşte gözünün önünde, bak; bir dirhem pamuktan (Hâşiye[3]) ne yapıyor. Bak, kaç top çuha (kalın yünlü kumaş) ve patiska (ince pamuklu kumaş) ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki bizim gibi binler adam giyse ve yese kâfi gelir (yeterli olur). Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını gaybî avucuna aldı, bir et parçası (Hâşiye[4]) yaptı; bak, gör. İşte ey akılsız adam! Bu işler öyle bir zata mahsustur ki bütün bu memleket, bütün eczasıyla (parçalarıyla) onun mu’cize-i kuvveti altında duruyor, her arzusuna râm (boyun eğiyor) oluyor.”
Üçüncü Bürhan
Gel, bu müteharrik antika (hareketli ve değerli sanat eserleri) (Hâşiye[5]) sanatlarına bak! Her birisi öyle bir tarzda yapılmış, âdeta bu koca sarayın bir küçük nüshasıdır (kopyasıdır). Bütün bu sarayda ne varsa o küçücük müteharrik makinelerde bulunuyor. Hiç mümkün müdür ki bu sarayın ustasından başka birisi gelip bu acib sarayı küçük bir makinede dercetsin (içine sığdırsın)? Hem hiç mümkün müdür ki bir kutu kadar bir makine bütün bir âlemi içine aldığı halde, tesadüfî (rastlantısal) veyahut abes (boş, faydasız) bir iş içinde bulunsun? Demek, bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o gizli zatın birer sikkesi hükmündedirler. Belki birer dellâl (tellal), birer ilanname (bildiri) hükmündedirler. Lisan-ı halleriyle (durumlarının diliyle) derler ki: “Biz öyle bir zatın sanatıyız ki bütün bu âlemimizi, bizi yaptığı ve suhuletle (kolaylıkla) icad ettiği gibi kolaylıkla yapabilir bir zattır.”
Dördüncü Bürhan
Ey muannid (inatçı) arkadaş! Gel, sana daha acibini göstereceğim. Bak, bu memlekette bütün bu işler, bu şeyler değişti, değişiyor, bir halette durmuyor. Dikkat et ki bu gördüğümüz camid (cansız) cisimler, hissiz kutular birer hâkim-i mutlak (mutlak egemen) suretini aldılar. Âdeta her bir şey, bütün eşyaya hükmediyor. İşte bu yanımızdaki bu makineye bak, (Hâşiye[6]) güya emrediyor. İşte onun tezyinatına (süslemelerine) ve işlemesine lâzım levazımat (gerekli malzemeler) ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar. İşte oraya bak, o şuursuz cisim (bilinçsiz varlık) (Hâşiye[7]) güya bir işaret ediyor, en büyük bir cismi kendine hizmetkâr ediyor, kendi işlerinde çalıştırıyor. Daha başka şeyleri bunlara kıyas et (benzet). Âdeta her bir şey, bütün bu âlemdeki hilkatleri (yaratıkları) musahhar ediyor (boyun eğdiriyor, emrine alıyor).
Eğer o gizli zatı kabul etmezsen bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahluklarda; o zatın bütün hünerlerini (becerilerini), sanatlarını (eserlerini), kemalâtlarını (mükemmelliklerini), birer birer (o şeylere) vereceksin. İşte aklın uzak gördüğü bir tek mu’ciz-nüma (mucize gösteren) zatın bedeline (yerine), milyarlar onun gibi mu’ciz-nüma hem birbirine zıt (karşıt) hem birbirine misil (benzer) hem birbiri içinde bulunsun; bu intizam (düzen) bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar.
Halbuki bu koca memlekette iki parmak karışsa karıştırır. Çünkü bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir memlekette iki padişah bulunsa karıştırır. Nerede kaldı, hadsiz (sınırsız) hâkim-i mutlak beraber bulunsun!
Beşinci Bürhan
Ey vesveseli (şüpheci) arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına (işlemelerine) dikkat et ve bütün bu şehrin ziynetlerine (süslerine) bak ve bütün bu memleketin tanzimatını (düzenini) gör ve bütün bu âlemin sanatlarını tefekkür et (derinlemesine düşün)! İşte bak, eğer nihayetsiz (sınırsız) mu’cizeleri (mucizeleri) ve hünerleri olan gizli bir zatın kalemi işlemezse bu nakışları sair (diğer) şuursuz sebeplere, kör tesadüfe (rastlantıya), sağır tabiata verilse o vakit ya bu memleketin her bir taşı, her bir otu, öyle mu’ciz-nüma nakkaş (mucize gösteren nakışçı), öyle bir hârikulâde (olağanüstü) kâtip (yazar) olması lâzım gelir ki bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar sanatı dercedebilsin (yerleştirebilsin). Çünkü bak bu taşlardaki nakşa, (Hâşiye[8]) her birisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimat (düzenleme) kanunları var, bütün memleketin teşkilat programları var. Demek, bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hârikadır. Öyle ise her bir nakış, her bir sanat, o gizli zatın bir ilannamesidir (bildirisidir), bir hâtemidir (mührüdür).
Madem bir harf, kâtibini (yazarını) göstermeksizin olmaz. Sanatlı bir nakış, nakkaşını (nakışçısını) bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin?
Altıncı Bürhan
Gel, bu geniş ovaya çıkacağız (Hâşiye[9]). İşte o ova içinde yüksek bir dağ var. Üstüne çıkacağız, tâ bütün etrafı görülsün. Hem her şeyi yakınlaştıracak güzel dürbünleri de beraber alacağız. Çünkü bu acib memlekette (acayip ülkede), acib işler oluyor. Her saatte hiç aklımıza gelmeyen işler oluyor. İşte bak, bu dağlar ve ovalar ve şehirler birden değişiyor. Hem nasıl değişiyor, öyle bir tarzda ki milyonlarla birbiri içinde işler gayet muntazam surette değişiyor. Âdeta milyonlar mütenevvi (çeşitli) kumaşlar birbiri içinde beraber dokunuyor gibi pek acib tahavvülat (şaşırtıcı dönüşümler) oluyor. Bak, o kadar ünsiyet ettiğimiz (alıştığımız) ve tanıdığımız çiçekli miçekli şeyler kayboldular. Muntazaman yerlerine ve mahiyetçe (özellik bakımından) onlara benzer fakat suretçe (görünüş bakımından) ayrı, başkaları geldiler. Âdeta şu ova, dağlar birer sahife (sayfa); yüz binlerle ayrı ayrı kitaplar içinde yazılıyor. Hem hatasız, noksansız (kusursuz, eksiksiz) olarak yazılıyor. İşte, bu işler yüz derece muhaldir (yüz kez imkânsızdır) ki kendi kendine olsun.
Evet, nihayet derecede sanatlı (son derece sanatlı), dikkatli şu işler, kendi kendine olmak bin derece muhaldir (bin kez imkânsızdır) ki kendilerinden ziyade, sanatkârlarını (sanatçılarını) gösteriyorlar. Hem bunları işleyici öyle mu’ciz-nüma (mucize gösteren) bir zattır ki hiçbir iş, ona ağır gelmez. Bin kitap yazmak, bir harf kadar ona kolay gelir. Bununla beraber her tarafa bak ki hem öyle bir hikmetle (bilgelikle) her şeyi yerli yerine koyuyor ve öyle mükrimane (cömertçe) herkese lâyık oldukları lütufları (iyilikleri) yapıyor hem öyle ihsan-perverane (cömertçe) umumî perdeler (genel perdeler) ve kapılar açıyor ki herkesin arzularını tatmin ediyor. Hem öyle sehavet-perverane (cömertçe) sofralar kuruyor ki bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, her bir taifesine (topluluğuna) has (özel) ve lâyık, belki her bir ferdine mahsus (bireyine özel) bir tabla-yı nimet (nimet sofrası) veriliyor.
İşte dünyada bundan muhal (imkânsız) bir şey var mı ki bu gördüğümüz işler içinde tesadüfî (rastlantısal) işler bulunsun veya abes (boş) ve faydasız olsun veya müteaddid (çok sayıda) eller karışsın veya ustası her şeye muktedir (gücü yeten) olmasın veya her şey ona musahhar (boyun eğmiş) olmasın! İşte ey arkadaş! Haddin varsa (gücün yetiyorsa) buna karşı bir bahane bul!
Yedinci Bürhan
Ey arkadaş! Gel, şimdi bu cüz’iyatı (ayrıntıları) bırakıp saray şeklindeki bu acib âlemin eczalarının (parçalarının) birbirine karşı olan vaziyetlerine (durumlarına) dikkat edeceğiz. İşte bak, bu âlemde o derece intizam ile küllî (genel, büyük) işler yapılıyor ve umumî inkılablar (genel değişimler) oluyor ki âdeta bütün bu saraydaki mevcud (var olan) taşlar, topraklar, ağaçlar, her bir şey, birer fâil-i muhtar (özgür iradeli iş gören) gibi bütün bu âlemin nizamat-ı külliyesini (genel düzenlemelerini) gözetip (dikkat ederek) ona göre tevfik-i hareket (uygun hareket) ediyor. Birbirinden en uzak şeyler, birbirinin imdadına (yardımına) koşuyor.
İşte bak, gaibden (görünmeyen yerden) acib bir kafile (Hâşiye[10]) çıkıp geliyor. Merkepleri (yük hayvanları) ağaçlara, nebatlara (bitkilere), dağlara benzerler. Başlarında birer tabla-yı erzak (erzak sofrası) taşıyorlar. İşte bak, bu tarafta bekleyen muhtelif (çeşitli) hayvanatın (hayvanların) erzaklarını (yiyeceklerini) getiriyorlar. Hem de bak, bu kubbede o azîm (büyük) elektrik lambası (Hâşiye[11]) onlara ışık verdiği gibi bütün taamlarını (yiyeceklerini) öyle güzel pişiriyor; yalnız, pişirilecek taamlar bir dest-i gaybî (görünmeyen bir el) tarafından birer ipe takılıp (Hâşiye[12]) ona karşı tutuluyor. Bu tarafa da bak, bu bîçare (çaresiz) zayıf, nahif (ince), kuvvetsiz hayvancıklar; nasıl onların başı önünde, latîf (güzel) gıda ile dolu iki tulumbacık (Hâşiye[13]) takılmış, iki çeşme gibi yalnız o kuvvetsiz mahluk, onu ağzına yapıştırması kâfidir (yeterlidir).
Elhasıl (kısacası), bütün bu âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi birbirine el ele verir. Birbirinin işini tekmil (tamamlama) için birbirine omuz omuza veriyor. Bel bele verip beraber çalışıyorlar. Her şeyi buna kıyas et (benzet), ta’dad (saymak) ile bitmez.
İşte bütün bu haller, iki kere iki dört eder derecesinde kat’î (kesin) gösterir ki şu saray-ı acibin ustasına yani şu garib (şaşırtıcı) âlemin sahibine her şey musahhardır (boyun eğmiştir, emrine amadedir). Her şey onun hesabına çalışır. Her şey ona bir emirber nefer hükmündedir. Her şey onun kuvvetiyle döner. Her şey onun emriyle hareket eder. Her şey onun hikmetiyle (bilgeliğiyle) tanzim (düzenli) olur. Her şey onun keremiyle (cömertliğiyle) muavenet (yardım) eder. Her şey onun merhametiyle (şefkatiyle) başkasının imdadına koşar, yani koşturulur. Ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir söz söyle!
Sekizinci Bürhan
Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl (akıllı) zanneden akılsız arkadaş! Şu saray-ı muhteşemin (görkemli sarayın) sahibini tanımak istemiyorsun! Halbuki her şey onu gösteriyor, ona işaret ediyor (gösteriyor), ona şehadet (tanıklık) ediyor. Bütün bu şeylerin şehadetini nasıl tekzip (yalanlıyorsun) ediyorsun? Öyle ise bu sarayı da inkâr (reddet) et ve “Âlem yok, memleket yok.” de ve kendini de inkâr et, ortadan çık. Yahut aklını başına al, beni dinle!
İşte bak, şu saray içinde bulunan ve memleketi ihata eden yeknesak (tekdüze) unsurlar, madenler var (Hâşiye[14]). Âdeta memleketten çıkan her şey, o maddelerden yapılıyor. Demek, o maddeler kimin mülkü (mülkiyeti) ise bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise mahsulat (ürünler) da onundur. Deniz kimin ise içindekiler de onundur.
Hem bak, bu dokunan şeyler, bu nescolunan (dokunan) münakkaş (işlemeli) kumaşlar, bir tek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzar eden (hazırlayan) ve ip haline getiren, elbette bilbedahe (apaçık) birdir. Çünkü o iş, iştirak (ortaklık) kabul etmez. Öyle ise bütün nescolunan sanatlı şeyler, ona mahsustur (ona özgüdür). Hem de bak, bu dokunan, yapılan şeylerin her bir cinsi, bütün memleketin her tarafında bulunuyor; bütün ebna-yı cinsleriyle (cinslerinin evlatlarıyla, türdeşleriyle) öyle intişar etmiş (yayılmış); beraber olarak birbiri içinde, bir tarzda, bir anda yapılıyor, nescediliyor. Demek, bir tek zatın işidir, bir tek emirle hareket ediyor. Yoksa böyle bir anda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir heyette ittifak ve muvafakat (uyum ve anlaşma) muhaldir (imkânsızdır). Öyle ise bu sanatlı şeylerin her birisi, o gizli zatın bir ilannamesi (bildirisi) hükmünde, onu gösteriyor.
Güya her bir çiçekli kumaş, her bir sanatlı makine, her bir tatlı lokma; o mu’ciz-nüma (mucize gösteren) zatın birer sikkesi (mührü), birer hâtemi (mührü), birer nişanı (işareti), birer turrası (tuğrası) hükmünde. Lisan-ı hal (durumunun dili) ile her birisi der: “Ben kimin sanatıyım, bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.” Ve her bir nakış der: “Beni kim dokudu ise bulunduğum top da onun dokumasıdır.” Her bir tatlı lokma der: “Beni kim yapıyor, pişiriyorsa bulunduğum kazan dahi onundur.” Her bir makine der: “Beni kim yapmış ise memlekette intişar (yayılmış) eden bütün emsalimi de o yapıyor ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek, memleketin mâliki de odur. Öyle ise bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kimse, o bize mâlik olabilir.” Mesela, nasıl mîrîye mahsus (devlete ait) tek bir palaska (cephane torbası) veyahut bir tek düğmeye mâlik olmak için onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki onlara hakiki mâlik olsun. Yoksa o boşboğaz başıbozuktan (boş konuşan başıboş kişiden) “Mîrî malıdır.” diye elinden alınıp tecziye edilir (cezalandırılır).
Elhasıl (kısacası), nasıl bu memleketin anâsırı (elementleri), memlekete muhit (kuşatan) birer maddedir. Onların mâliki de bütün memlekete mâlik bir tek zat olabilir. Öyle de bütün memlekette intişar eden sanatlar, birbirine benzediği ve bir tek sikke izhar (gösterdikleri) ettikleri için bütün memleket yüzünde intişar eden masnular (sanatlı eserler), her bir şeye hükmeden tek bir zatın sanatları olduğunu gösteriyorlar.
İşte ey arkadaş! Madem şu memlekette, yani şu saray-ı muhteşemde (görkemli sarayda) bir birlik alâmeti vardır, bir vahdet sikkesi (birlik damgası) var. Çünkü bir kısım şeyler, bir iken ihatası (kapsamı) var. Bir kısım, müteaddid (çok sayıda) ise –fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için– bir vahdet-i neviye (tür birliği) gösteriyor. Vahdet ise bir vâhidi (bir olanı) gösterir. Demek ustası da mâliki de sahibi de sâni’i (yaratıcısı) de bir olmak lâzım gelir.
Bununla beraber sen buna dikkat et ki bir perde-i gaybdan (görünmeyen alemden bir perdeden) kalınca bir ip çıkıyor. (Hâşiye[15]). Bak, sonra binler ipler ondan uzanmış. Her bir ipin başına bak, birer elmas (değerli taş), birer nişan, birer ihsan (bağış), birer hediye (armağan) takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki böyle garib (şaşırtıcı) bir gayb perdesinden, böyle acib ihsanatı (iyilikleri), hedâyâyı (hediyeleri) şu mahluklara uzatan zatı tanımamak, ona teşekkür etmemek, ne kadar divanece (delice) bir harekettir? Çünkü onu tanımazsan bilmecburiye (zorunlu olarak) diyeceksin ki: “Bu ipler; uçlarındaki elmasları, sair hediyeleri kendileri yapıyorlar, veriyorlar.” O vakit her ipe bir padişahlık manasını (hükümdarlık anlamını) vermek lâzım gelir. Halbuki gözümüzün önünde bir dest-i gaybî (görünmeyen el), o ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor.
Demek, bütün bu sarayda her şey, kendi nefsinden ziyade, o mu’ciz-nüma (mucize gösteren) zatı gösteriyor. Onu tanımazsan bütün bu şeyleri inkâr etmekle hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.
Dokuzuncu Bürhan
Gel, ey muhakemesiz (akıl yürütme yeteneği olmayan) arkadaş! Sen şu sarayın sahibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü istib’ad (uzak görüyorsun, imkânsız sayıyorsun) ediyorsun. Onun acib sanatlarını ve hâlâtını (hallerini, durumlarını), akla sığıştıramadığından inkâra (reddetmeye) sapıyorsun. Halbuki asıl istib’ad, asıl müşkülat (güçlükler) ve hakiki suubetler (zorluklar) ve dehşetli külfetler (zahmetler), onu tanımamaktadır.
Çünkü onu tanısak bütün bu saray, bu âlem bir tek şey gibi kolay gelir, rahat olur; bu ortadaki ucuzluk ve mebzuliyete (bolluğa) medar (sebep) olur.
Eğer tanımazsak ve o olmazsa o vakit her bir şey, bütün bu saray kadar müşkülatlı (güçlüklü) olur. Çünkü her şey, bu saray kadar sanatlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzuliyet (bolluk) kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi, değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi. Sen, yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna (Hâşiye[16]) bak. Eğer onun gizli matbaha-i mu’ciz-nümasından (mucize gösteren mutfağından) çıkmasa idi, şimdi kırk para ile aldığımız halde, yüz liraya alamazdık.
Evet, bütün istib’ad (imkânsız görme), müşkülat (zorluk), suubet (güçlük), helâket (felaket) belki muhaliyet (imkânsızlık), onu tanımamaktadır. Çünkü nasıl bir ağaca bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor. Binler meyvelerin teşekkülü (oluşumu), bir meyve gibi suhulet peyda eder (kolaylık kazanır). Eğer o ağacın meyveleri, ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla rabtedilse (bağlansa) her bir meyve bütün ağaç kadar müşkülatlı (güçlüklü) olur.
Hem nasıl bütün ordunun teçhizatı (donanımı) bir merkezde, bir kanunda, bir fabrikadan çıksa kemiyetçe (nicelik bakımından) bir neferin (askerin) teçhizatı kadar kolaylaşır. Eğer her bir neferin ayrı ayrı yerlerde teçhizatı yapılsa, alınsa her bir neferin teçhizatı için bütün ordunun teçhizatına lâzım (gerekli) fabrikalar bulunması lâzımdır (gerekir).
Aynen bu iki misal gibi şu muntazam sarayda, şu mükemmel şehirde, şu müterakki (ilerlemiş) memlekette, şu muhteşem âlemde, bütün bu şeylerin icadı (yaratılması) bir tek zata verildiği vakit; o kadar kolay olur, o kadar hiffet (hafiflik) peyda eder ki gördüğümüz nihayetsiz (sınırsız) ucuzluğa ve mebzuliyete (bolluğa) ve sehavete (cömertliğe) sebebiyet verir. Yoksa her şey o kadar pahalı, o kadar müşkülatlı olacak ki dünya verilse birisi elde edilemez.
Onuncu Bürhan
Gel, ey bir parça insafa gelmiş (vicdanı uyanmış) arkadaş! On beş gündür (Hâşiye[17]) biz buradayız. Eğer şu âlemin nizamlarını (düzenlerini) bilmezsek, padişahını tanımazsak cezaya müstahak (hak eden) oluruz. Özrümüz (mazeretimiz) kalmadı. Zira on beş gün güya bize mühlet (zaman) verilmiş gibi bize ilişmiyorlar (rahat bırakmıyorlar). Elbette biz başıboş değiliz. Bu derece nazik sanatlı (incelikli sanatlı), mizanlı (ölçülü), letafetli (incelikli), ibretli masnular (sanat eserleri) içinde hayvan gibi gezip bozamayız, bize bozdurmazlar. Şu memleketin haşmetli (görkemli) mâlikinin (sahibinin) elbette cezası da dehşetlidir.
O zat ne kadar kudretli, haşmetli bir zat olduğunu şununla anlayınız ki şu koca âlemi, bir saray gibi tanzim (düzenliyor) ediyor, bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük memleketi, bir hane (ev) gibi hiçbir şey noksan (eksik) bırakmayarak idare ediyor. İşte bak, vakit be-vakit (zaman zaman) bir kabı doldurup boşaltmak gibi; şu sarayı, şu memleketi, şu şehri kemal-i intizamla doldurup kemal-i hikmetle (tam bir bilgelikle) boşalttırıyor. Bir sofrayı da kaldırıp indirmek gibi koca memleketi baştan başa, çeşit çeşit sofralar (Hâşiye[18]) bir dest-i gaybî (görünmeyen bir el) tarafından kaldırır, indirir tarzında mütenevvi (çeşitli) yemekleri sıra ile getirip yedirir. Onu kaldırıp başkasını getirir. Sen de görüyorsun ve aklın varsa anlarsın ki o dehşetli haşmet (korkunç görkem) içinde hadsiz sehavetli (sınırsız cömert) bir kerem (bağış) var.
Hem de bak ki o gaybî zatın saltanatına (hükümranlığına), birliğine bütün bu şeyler şehadet (tanıklık) ettiği gibi öyle de kafile kafile (kervan kervan) arkasından gelip geçen, o hakiki perde perde arkasından (gerçek perdenin arkasından) açılıp kapanan bu inkılablar (değişimler), bu tahavvülatlar (dönüşümler); o zatın devamına, bekasına (kalıcılığına) şehadet eder. Çünkü zeval bulan (yok olan) eşya ile beraber esbabları (sebepleri) dahi kayboluyor. Halbuki onların arkasından onlara isnad ettiğimiz (dayandırdığımız) şeyler, tekrar oluyor. Demek, o eserler, onların değilmiş; belki zevalsiz (yok olmayan) birinin eserleri imiş.
Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor, arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından (parladığı için) anlaşılıyor ki onları parlattıran, daimî (sürekli) ve yüksek bir ışık sahibidir. Öyle de bu işlerin süratle değişmesi, arkalarından gelenlerin aynı renk alması gösteriyor ki zevalsiz daimî bir tek zatın cilveleridir (tecellileridir), nakışlarıdır (işlemeleridir), âyineleridir (aynalarıdır), sanatlarıdır.
On Birinci Bürhan
Gel, ey arkadaş! Şimdi sana geçmiş olan on bürhan kuvvetinde kat’î (kesin) bir bürhan daha göstereceğim. Gel, bir gemiye bineceğiz; (Hâşiye[19]) şu uzakta bir cezire (ada) var, oraya gideceğiz. Çünkü bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem herkes o cezireye bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar.
İşte bak, gidiyoruz. Şimdi şu cezireye çıktık. Bak, pek büyük bir içtima (toplantı) var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi mühim ihtifal (kutlama) görünüyor. İyi dikkat et. Bu cemiyet-i azîmenin (büyük topluluğun) bir reisi var. Gel daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız.
İşte bak, ne kadar parlak ve binden (Hâşiye[20]) ziyade nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor. Ne kadar tatlı bir sohbet ediyor. Şu on beş gün zarfında, bunların dediklerini ben bir parça öğrendim. Sen de benden öğren. Bak o zat, şu memleketin mu’ciz-nüma (mucize gösteren) sultanından bahsediyor. O sultan-ı zîşan (şan ve şeref sahibi sultan), beni sizlere gönderdi söylüyor. Bak, öyle hârikalar gösteriyor; şüphe bırakmıyor ki bu zat o padişahın bir memur-u mahsusudur (özel görevlisidir). Sen dikkat et ki bu zatın söylediği sözü, değil yalnız şu ceziredeki mahluklar dinliyorlar, belki hârikulâde (olağanüstü) suretinde bütün memlekete işittiriyor. Çünkü uzaktan uzağa herkes buradaki nutkunu (konuşmasını) işitmeye çalışıyor. Değil yalnız insanlar dinliyor, belki hayvanlar da hattâ bak dağlar da onun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki yerlerinden kımıldanıyorlar (hareket ediyorlar). Şu ağaçlar, işaret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su çıkarıyor. Hattâ parmağını da bir âb-ı kevser memesi gibi (Kevser suyu pınarı gibi) yapar, ondan âb-ı hayat (hayat suyu) içiriyor. Bak, şu sarayın kubbe-i âlîsinde (yüksek kubbesinde) mühim lamba, (Hâşiye[21]) onun işaretiyle, bir iken ikileşiyor (ikiye ayrılıyor).
Demek, bu memleket bütün mevcudatıyla (varlıklarıyla) onun memuriyetini (görevini) tanıyor. Onu, gaybî bir zat-ı mu’ciz-nümanın (görünmeyen, mucize gösteren bir zatın) en has (özel) ve doğru bir tercümanıdır, bir dellâl-ı saltanatı (saltanatın tellalı) ve tılsımının keşşafı (tılsımının çözücüsü) ve evamirinin (emirlerinin) tebliğine emin bir elçisi olduğunu biliyor gibi onu dinleyip itaat ediyorlar.
İşte bu zatın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar: “Evet, evet doğrudur.” derler, tasdik ederler (doğrularlar). Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketleri ışıklandıran büyük nur lambası, (Hâşiye[22]) o zatın işaret ve emirlerine baş eğmesiyle, “Evet, evet her dediğin doğrudur.” derler.
İşte ey sersem (şaşkın) arkadaş! Şu padişahın hazine-i hâssasına (özel hazinesine) mahsus (ait) bin nişan taşıyan şu nurani ve muhteşem (görkemli) ve pek ciddi zatın bütün kuvvetiyle bütün memleketin ileri gelenlerinin taht-ı tasdikinde (onayında) bahsettiği bir Zat-ı Mu’ciz-nümadan ve zikrettiği (andığı) evsafından (niteliklerinden) ve tebliğ ettiği (duyurduğu) evamirinde (emirlerinde), hiçbir vecihle (yönden) hilaf (aykırılık) ve hile bulunabilir mi? Bunda hilaf-ı hakikat (gerçeğe aykırı) kabilse (mümkünse); şu sarayı, şu lambaları, şu cemaati hem vücudlarını hem hakikatlerini tekzip (yalanlamak) etmek lâzım gelir. Eğer haddin varsa buna karşı itiraz parmağını uzat. Gör, nasıl parmağın bürhan (delil) kuvvetiyle kırılıp senin gözüne sokulacak.
On İkinci Bürhan
Gel, ey bir parça aklı başına gelen birader (erkek kardeş)! Bütün on bir bürhan kuvvetinde bir bürhan daha göstereceğim. İşte bak, yukarıdan inen ve herkes ona hayretinden veya hürmetinden kemal-i dikkatle (tam dikkatle) bakan, şu nurani fermana (Hâşiye[23]) bak. O bin nişanlı zat, onun yanına durmuş, o fermanın mealini (anlamını) umuma (herkese) beyan ediyor (açıklıyor).
İşte şu fermanın üslupları (tarzları) öyle bir tarzda parlıyor ki herkesin nazar-ı istihsanını (hayran bakışlarını) celbediyor (çekiyor) ve öyle ciddi, ehemmiyetli meseleleri zikrediyor (anıyor) ki herkes kulak vermeye mecbur oluyor. Çünkü bütün bu memleketi idare eden ve bu sarayı yapan ve bu acayibi izhar (ortaya koyan) eden zatın şuunatını (işlerini, şanını), ef’alini (fiillerini), evamirini (emirlerini), evsafını (vasıflarını) birer birer beyan ediyor. O fermanın heyet-i umumiyesinde (genel yapısında) bir turra-i a’zam (en büyük tuğra) olduğu gibi bak her bir satırında, her bir cümlesinde taklit edilmez bir turra olduğu misillü (gibi), ifade ettiği (anlattığı) manalar, hakikatler, emirler, hikmetler üstünde dahi o zata mahsus birer manevî hâtem (mühür) hükmünde ona has bir tarz görünüyor.
Elhasıl (kısacası), o ferman-ı a’zam (en büyük ferman), güneş gibi o zat-ı a’zamı (en büyük zatı) gösterir; kör olmayan görür.
İşte ey arkadaş! Aklın başına gelmiş ise bu kadar kâfi (yeterli). Eğer bir sözün varsa şimdi söyle.
O inatçı adam cevaben dedi ki: “Ben, senin bu bürhanlarına (delillerine) karşı yalnız derim, Elhamdülillah (Allah’a hamdolsun) inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki şu memleketin tek bir mâlik-i zülkemali (kemale sahip olan maliki), şu âlemin tek bir sahib-i zülcelali (celal ve yüceliğe sahip olan sahibi), şu sarayın tek bir sâni’-i zülcemali (cemal ve güzelliğe sahip olan sanatkarı) bulunduğunu kabul ettim. Allah senden razı olsun ki beni eski inadımdan ve divaneliğimden kurtardın. Getirdiğin bürhanların her birisi tek başıyla bu hakikati göstermeye kâfi idi. Fakat her bir bürhan geldikçe daha revnaktar (parlak) daha şirin (sevimli) daha hoş daha nurani (nurlu) daha güzel marifet (bilgi) tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet (sevgi) pencereleri açıldığı için bekledim, dinledim.”
Tevhidin (Allah’ın birliğinin) hakikat-i uzmasına (en yüce gerçeğine) ve “âmentü billah” (Allah’a iman ettim) imanına işaret eden hikâye-i temsiliye (temsilî hikâye) tamam oldu. Fazl-ı Rahman (Allah’ın lütfu), feyz-i Kur’an (Kur’an’ın bereketi), nur-u iman (iman nuru) sayesinde tevhid-i hakikinin (gerçek tevhidin) güneşinden, hikâye-i temsiliyedeki on iki bürhana mukabil, on iki lem’a (parıltı) ile bir mukaddimeyi (girişi) göstereceğiz.
وَ مِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖيقُ وَ الْهِدَايَةُ
(Ve minallahit tevfik vel hidayeh. – Muvaffakiyet ve hidayet Allah’tandır.)
*
Yirmi İkinci Söz’ün İkinci Makamı
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Bismillahirrahmanirrahim – Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.)
اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكٖيلٌ ۞ لَهُ مَقَالٖيدُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ ۞ فَسُبْحَانَ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ۞ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ۞ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبّٖى عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ
(Allahü hâliku külli şey’in ve hüve alâ külli şey’in vekîl. Lehû mekâlîdus semâvâti vel ardı. Fe sübhânellezî bi yedihî melekûtü külli şey’in ve ileyhi turceûn. Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinühû ve mâ nunezzilühû illâ bi kaderin ma’lûm. Mâ min dâbbetin illâ hüve âhızün binâsıyetihâ inne rabbî alâ sırâtın müstekîm. – Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye Vekîl’dir (gözetip koruyandır). Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Her şeyin melekûtu (iç yüzü ve hükümranlığı) elinde olan Allah’ın şanı ne yücedir! Siz ancak O’na döndürüleceksiniz. Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri bizim yanımızda olmasın ve biz onu ancak belirli bir ölçüyle indiririz. Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki onun alnından (dizginlerinden) tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.)
Mukaddime
Erkân-ı imaniyenin (iman esaslarının) kutb-u a’zamı (en büyük direği) olan iman-ı billaha (Allah’a imana) dair Katre Risalesi’nde, şu mevcudatın (varlıkların) her birisi, elli beş lisanla Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu olduğuna) ve vahdaniyetine (birliğine) delâlet (işaret) ve şehadetlerini (tanıklıklarını) icmalen (özetle) beyan etmişiz. Hem Nokta Risalesi’nde, Cenab-ı Hakk’ın delail-i vücub ve vahdaniyetinden (varlığının zorunlu olduğuna ve birliğine dair delillerinden), her birisi bin bürhan kuvvetinde dört bürhan-ı küllî (genel delil) zikretmişiz. Hem on iki kadar Arabî risalelerimde, Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücudunu ve vahdaniyetini gösteren yüzler kat’î bürhanları zikrettiğimizden, şimdi onlara iktifaen (yeterli görerek) derin tetkikata (araştırmalara) girişmeyeceğiz. Yalnız şu Yirmi İkinci Söz’de Risaletü’n-Nur’da icmalen yazdığım on iki lem’ayı (parıltıyı), iman-ı billah güneşinden göstermeye çalışacağız.
Birinci Lem’a
Tevhid (Allah’ın birliği) iki kısımdır. Mesela, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zatın mütenevvi (çeşitli) malları gelse iki çeşitle onun malı olduğu bilinir. Biri; icmalî (özet), âmiyanedir (avamca, sıradan insanların anlayışıdır) ki “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde (gözetiminde) çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir. İkinci çeşit odur ki her denk üzerinde yazıyı okur, her bir top üstünde turrayı (tuğrayı) tanır, her bir ilan üstünde mührünü bilir bir surette “Her şey o zatındır.” der. İşte şu halde her bir şey, o zatı manen gösterir.
Aynen öyle de tevhid dahi iki çeşittir:
Biri: Tevhid-i âmî ve zahirîdir (avamın ve zahiri tevhididir) ki “Cenab-ı Hak birdir, şeriki naziri yoktur (ortağı ve benzeri yoktur), bu kâinat onundur.”
İkincisi: Tevhid-i hakikidir (gerçek tevhiddir) ki her şey üstünde sikke-i kudretini (kudret mührünü) ve hâtem-i rububiyetini (rablik mührünü) ve nakş-ı kalemini (kaleminin nakışını) görmekle doğrudan doğruya her şeyden onun nuruna karşı bir pencere açıp onun birliğine ve her şey onun dest-i kudretinden (kudret elinden) çıktığına ve uluhiyetinde (ilahlığında) ve rububiyetinde (rabliğinde) ve mülkünde (egemenliğinde) hiçbir vechile (yönden), hiçbir şeriki (ortağı) ve muîni (yardımcısı) olmadığına, şuhuda (görmeye) yakın bir yakîn (kesin bilgi) ile tasdik (doğrulayıp) edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî (sürekli bir huzur) elde etmektir. Biz dahi şu Söz’de, o hâlis (katıksız) ve âlî (yüce) tevhid-i hakikiyi gösterecek şuâları (parıltıları) zikredeceğiz.
Birinci nükte (ince, dikkat çekici nokta) içinde bir ihtar (uyarı)
Ey esbab-perest (sebeplere tapan) gafil! Esbab (sebepler), bir perdedir. Çünkü izzet (yücelik) ve azamet (büyüklük) öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedaniyedir (Samed olan Allah’ın kudretidir). Çünkü tevhid (birlik) ve celal (uluhiyet) öyle ister ve istiklali (bağımsızlığı) iktiza (gerektirir) eder. Sultan-ı Ezelî’nin (ezeli Sultanın) memurları, saltanat-ı rububiyetin (rablik saltanatının) icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar (tellallarıdırlar) ve o rububiyetin temaşager (seyirci) nâzırlarıdırlar (gözlemcileridirler). Ve o memurlar, o vasıtalar; kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar (ortaya çıkarmak) içindir. Tâ umûr-u hasise (aşağılık işler) ile kudretin mübaşereti (doğrudan müdahalesi) görünmesin. Acz-âlûd (acizliğe bürünmüş), fakr-pîşe (fakirlik mesleğini seçmiş) olan insanî bir sultan gibi acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat (saltanatına ortak) etmiş değildir.
Demek esbab (sebepler) vaz’edilmiş (konulmuş), tâ aklın nazar-ı zahirîsine (aklın dış görünüşüne) karşı kudretin izzeti muhafaza (korunsun) edilsin. Zira âyinenin (aynanın) iki vechi (yüzü) gibi her şeyin bir “mülk” ciheti var ki âyinenin mülevven (renkli) yüzüne benzer. Muhtelif (çeşitli) renklere ve hâlâta (durumlara) medar (sebep) olabilir. Biri “melekût”tur ki âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir vechinde (dış görünüşünde), kudret-i Samedaniyenin izzetine ve kemaline münafî (aykırı) hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci (başvuru yeri) hem medar olmak için vaz’edilmişler. Fakat melekûtiyet (iç yüz) ve hakikat canibinde (tarafında) her şey şeffaftır (saydamdır), güzeldir. Kudretin bizzat mübaşeretine (doğrudan müdahalesine) münasiptir (uygundur), izzetine münafî (aykırı) değildir. Onun için esbab sırf zahirîdir (sebepler sadece dış görünüştedir), melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikileri yoktur.
Hem esbab-ı zahiriyenin (dış sebeplerin) diğer bir hikmeti şudur ki haksız şekvaları (şikayetleri) ve bâtıl (asılsız) itirazları Âdil-i Mutlak’a (mutlak adalet sahibine) tevcih (yöneltmemek) etmemek için o şekvalara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz’edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden (yeteneksizliğinden) ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i latîf (güzel bir örnek) suretinde bir temsil-i manevî (manevi temsil) rivayet ediliyor ki:
Hazret-i Azrail (aleyhisselâm – ona selam olsun), Cenab-ı Hakk’a demiş ki: “Kabz-ı ervah (ruhları alma) vazifesinde senin ibadın (kulların) benden şekva (şikayet) edecekler, benden küsecekler (darılacaklar).” Cenab-ı Hak lisan-ı hikmetle (hikmet diliyle) ona demiş ki: “Seninle ibadımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip senden küsmesinler.”
İşte bak, nasıl hastalıklar perdedir; ecelde tevehhüm olunan (ecelde vehmedilen) fenalıklara mercidirler (başvuru yeridirler) ve kabz-ı ervahta (ruhları almada) hakikat olarak olan hikmet ve güzellik, Azrail aleyhisselâmın (ona selam olsun) vazifesine mütealliktir (ilgilidir). Öyle de Hazret-i Azrail dahi bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci (başvuru yeri) olmak için o memuriyete bir nâzır (gözlemci) ve kudret-i İlahiyeye bir perdedir.
Evet, izzet ve azamet ister ki esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında (sebepler kudret elinin perdesi olsun aklın bakışında). Tevhid ve celal ister ki esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikiden (gerçek etkiden).
İkinci Lem’a
Bak şu kâinat bostanına (evren bahçesine), şu zeminin (yeryüzünün) bağına, şu semanın (gökyüzünün) yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et! Göreceksin ki bir Sâni’-i Zülcelal’in (Celal sahibi Sanatkarın), bir Fâtır-ı Zülcemal’in (Cemal sahibi Yaratıcının) o serilmiş ve serpilmiş masnuattan (sanat eserlerinden) her bir masnû (sanat eseri) üstünde Hâlık-ı külli şey’e (her şeyin yaratıcısına) mahsus bir sikkesi (mührü) ve her bir mahluku (yaratığı) üstünde Sâni’-i külli şey’e has (özgü) bir hâtemi (mührü) ve kalem-i kudretin birer menşuru (fermanı) olan sahaif-i leyl ve nehar (gece ve gündüz sayfaları), yaz ve baharda yazılan tabakat-ı mevcudat (varlık tabakaları) üstünde taklit kabul etmez bir turra-i garrası (parlak bir tuğrası) vardır. Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o turralardan numune olarak (örnek olarak) birkaçını zikredeceğiz.
Mesela, hesapsız sikkelerinden, hayat üzerinde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki “Bir şeyden her şey yapar hem her şeyden bir tek şey yapar.” Çünkü nutfe suyundan (sperm suyundan) ve hem içilen basit bir sudan, hesapsız aza ve cihazat-ı hayvaniyeyi (organları ve hayvanlara ait cihazları) yapar. İşte bir şeyi her şey yapmak elbette bir Kadîr-i Mutlak’ın (Mutlak Kudret Sahibinin) işidir. Hem yenilen hadsiz taamlardan (yiyeceklerden) –o taam ise hayvanî olsun, nebatî (bitkisel) olsun– o müteaddid (çok sayıda) maddeleri, has (özel) bir cisme kemal-i intizam (tam bir düzen) ile çeviren ve ondan mahsus (özel) bir cilt nesceden (dokuyan) ve ondan basit cihazları yapan elbette bir Kadîr-i külli şey’dir (her şeye gücü yetendir) ve Alîm-i Mutlak’tır (Mutlak Bilendir).
Evet, Hâlık-ı mevt ve hayat (ölümün ve hayatın yaratıcısı), şu destgâh-ı dünyada (dünya tezgahında), hikmetiyle (bilgeliğiyle) hayatı öyle bir kanun-u emriye-i mu’ciz-nüma (mucizevi emir kanunuyla) ile idare ediyor ki o kanunu tatbik (uygulamak) ve icra etmek (yerine getirmek); bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda (tasarrufunda, elinde) tutan bir zata mahsustur.
İşte eğer aklın sönmemiş ise kalbin kör olmamış ise anlarsın ki bir şeyi kemal-i suhulet (tam bir kolaylık) ve intizamla her şey yapan ve her şeyi kemal-i mizan (tam bir ölçü) ve intizamla sanatkârane bir tek şey yapan, her şeyin Sâni’ine has ve Hâlık-ı külli şey’e mahsus bir sikkedir.
Mesela, görsen hârika-pîşe (mucize işler yapan) bir zat, bir dirhem pamuktan (Hâşiye[3]) yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi (çeşitli) sair kumaşları o tek dirhem pamuktan nescetmekle (dokumakla) beraber; helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor. Sonra görsen ki o zat, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır, bir güzel altın yapar. Elbette kat’iyen hükmedeceksin ki o zat, öyle kendine has bir sanata mâliktir (sahiptir); bütün anâsır-ı arziye (yer elementleri), onun emrine musahhar (boyun eğmiş) ve bütün mevalid-i türabiye (topraktan çıkan ürünler), onun hükmüne bakar.
Evet, hayattaki tecelli-i kudret ve hikmet (kudret ve hikmet tecellisi), bu misalden bin derece daha acibdir. İşte hayat üstündeki çok sikkelerden bir tek sikke…
Üçüncü Lem’a
Bak, şu kâinat-ı seyyalede (akışkan kâinatta), şu mevcudat-ı seyyarede (hareket eden varlıklarda) cevelan (dolaşan) eden zîhayatlara (canlılara)! Göreceksin ki bütün zîhayatlardan her bir zîhayat üstünde Hayy-ı Kayyum’un (Ezeli ve Ebedi Hayat Sahibi, her şeyi ayakta tutan Allah’ın) koyduğu çok hâtemleri (mühürleri) vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki:
O zîhayat (canlı), mesela şu insan, âdeta kâinatın bir misal-i musağğarı (küçültülmüş bir örneği), şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) bir semeresi (meyvesi) ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki enva-ı âlemin (âlemin türlerinin) ekser (çoğu) numunelerini câmi’dir (kapsar). Güya o zîhayat, bütün kâinattan gayet hassas mizanlarla süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halk etmek (yaratmak) ve ona Rab olmak (sahip ve terbiye edici olmak), bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda (tasarrufunda) tutmak lâzım gelir.
İşte eğer aklın evhamda (kuruntularda) boğulmamış ise anlarsın ki bir kelime-i kudreti (kudret kelimesi) mesela, “bal arısı”nı ekser (çoğu) eşyaya bir nevi küçük fihriste yapmak ve bir sahifede mesela, “insan”da şu kitab-ı kâinatın ekser meselelerini yazmak hem bir noktada mesela, küçücük “incir çekirdeği”nde koca incir ağacının programını dercetmek (içine yerleştirmek) ve bir harfte mesela, “kalb-i beşer (insan kalbi)”de şu âlem-i kebirin (büyük âlemin) safahatında (sayfalarında) tecelli (parlayan) ve ihata eden (kuşatan) bütün esmanın (isimlerin) âsârını (eserlerini) göstermek ve bir mercimek tanesi kadar mevki (yer) tutan “kuvve-i hâfıza-i insaniyede (insanın hafıza gücünde)” bir kütüphane kadar yazı yazdırmak ve bütün hâdisat-ı kevniyenin (evrensel olayların) mufassal (detaylı) fihristesini o kuvvecikte dercetmek, elbette ve elbette Hâlık-ı külli şey’e (her şeyin yaratıcısına) has ve bu kâinatın Rabb-i Zülcelal’ine (Celal sahibi Rabbine) mahsus bir hâtemdir (mühürdür).
İşte zîhayat üstünde olan pek çok hâtem-i Rabbanîden (Rabbani mühürden) bir tek hâtem, böyle nurunu gösterse ve onun âyâtını (ayetlerini, delillerini) şöyle okuttursa acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى بِشِدَّةِ ظُهُورِهٖ (Sübhâne men ihtefâ bi şiddeti zuhûrihî. – Zatının şiddetli zuhuru (açıklığı) sebebiyle gizlenen Allah ne yücedir!) demeyecek misin?
Dördüncü Lem’a
Bak, şu semavatın (göklerin) denizinde yüzen ve şu zeminin yüzünde serpilen rengârenk mevcudata (varlıklara) ve çeşit çeşit masnuata (sanat eserlerine) dikkat et! Göreceksin ki her biri üstünde Şems-i Ezelî’nin (Ezeli Güneş’in – Allah’ın) taklit kabul etmez turraları (tuğraları) vardır. Nasıl hayatta sikkeleri, zîhayatta (canlıda) hâtemleri (mühürleri) görünüyor ve bir ikisini gördük. İhya (diriltme) üstünde dahi öyle turraları vardır. Temsil, derin manaları fehme (anlayışa) yakınlaştırdığından bir temsil ile şu hakikati göstereceğiz.
Mesela, güneş seyyarelerden (gezegenlerden) tut tâ katrelere (damlalara) kadar, tâ camın küçük parçalarına kadar ve karın parlak zerreciklerine kadar şu güneşin misaliyesinden (benzerliğinden) ve in’ikasından (yansımasından) bir turrası, güneşe mahsus bir eser-i nuranisi (nurlu eseri) görünüyor. Şayet o hadsiz (sınırsız) şeylerde görünen güneşçiklerini, güneşin cilve-i in’ikası (yansıma tecellisi) ve tecelli-i aksi (akis parlaması) olduğunu kabul etmezsen, o vakit her bir katrede ve ziyaya (ışığa) maruz (kalmış) her bir cam parçasında ve ışığa mukabil her şeffaf (saydam) bir zerrecikte tabiî, hakiki bir güneşin vücudunu bi’l-asale (aslî varlığını) kabul etmek gibi gayet derece bir divanelikle (delilikle), nihayetsiz (sınırsız) bir belâhete (ahmaklığa) düşmekliğin lâzım gelir.
Öyle de Şems-i Ezelî’nin (Ezeli Güneş’in) tecelliyat-ı nuraniyesinden (nurani tecellilerinden) “ihya (diriltme)” yani “hayat vermek” cihetinde, her bir zîhayat üstünde öyle bir turrası vardır ki faraza (farzedelim ki) bütün esbab (sebepler) toplansa ve birer fâil-i muhtar (özgür iradeli iş gören) kesilseler, yine o turrayı taklit edemezler. Zira her biri birer mu’cize-i kudret (kudret mucizesi) olan zîhayatlar, her biri o Şems-i Ezelî’nin şuâları (ışınları) hükmünde olan esmasının nokta-i mihrakıyesi (odak noktası) suretindedir.
Eğer zîhayat üstünde görünen o nakş-ı acib-i sanatı (acayip sanat nakşını), o nazm-ı garib-i hikmeti (garip hikmet düzenini) ve o tecelli-i sırr-ı ehadiyeti (ehadiyet sırrının tecellisini), Zat-ı Ehad-i Samed’e (Ehad ve Samed olan Zata) verilmediği vakit; her bir zîhayatta, hattâ bir sinekte, bir çiçekte nihayetsiz bir kudret-i Fâtıra (Yaratıcı kudret) içinde saklandığını ve her şeyi muhit (kuşatan) bir ilim bulunduğunu ve kâinatı idare edecek bir irade-i mutlaka onda mevcud olduğunu, belki Vâcibü’l-vücud’a (Varlığı Zorunlu Olan’a) mahsus bâki (kalıcı) sıfatları dahi onların içinde bulunduğunu kabul etmek, âdeta o çiçeğin, o sineğin her bir zerresine bir uluhiyet (ilahlık) vermek gibi dalaletin (sapıklığın) en eblehçesine (ahmakçasına), hurafatın (hurafelerin) en ahmakçasına bir derekesine (derecesine) düşmek lâzım gelir.
Zira o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki o zerre, cüzü (parçası) olduğu zîhayata bakar, onun nizamına (düzenine) göre vaziyet alır. Belki o zîhayatın bütün nevine (türüne) bakar gibi o nev’in devamına yarayacak her yerde zer’etmek (ekmek) ve nevinin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet (nitelik) alır. Belki o zîhayat alâkadar ve muhtaç olduğu bütün mevcudata (varlıklara) karşı muamelatını (muamelelerini) ve münasebat-ı rızkıyesini (rızık ilişkilerini) devam ettirecek bir vaziyet tutuyor.
İşte eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlak’ın memuru (görevlisi) olmazsa ve nisbeti (ilişkisi) o Kadîr-i Mutlak’tan kesilse o vakit o zerreye, her şeyi görür bir göz, her şeye muhit (kuşatan) bir şuur (bilinç) vermek lâzımdır.
Elhasıl (kısacası), nasıl şu katrelere ve camın zerreciklerinde olan güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, güneşin cilve-i aksine (akis tecellisine) ve in’ikasının tecellisine (yansımasının tecellisine) verilmezse bir tek güneşe mukabil nihayetsiz güneşleri kabul etmek lâzım gelir. Muhal-ender muhal (imkânsız içinde imkânsız) bir hurafeyi kabul etmek iktiza eder (gerektirir). Aynen bunun gibi eğer her şey Kadîr-i Mutlak’a verilmezse bir tek Allah’a mukabil nihayetsiz belki zerrat-ı kâinat (kâinatın zerreleri) adedince ilahları kabul etmek gibi yüz derece muhal içindeki bir muhali mevcud kabul etmek gibi bir divanelik hezeyanına (delilik saçmalığına) düşmek lâzım gelir.
Elhasıl: Her bir zerreden üç pencere, Şems-i Ezelî’nin nur-u vahdaniyetine (Ezeli Güneş’in vahdaniyet nuruna) ve vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu olduğuna) açılır:
Birinci Pencere: Her bir zerre; bir nefer (asker) gibi askerî dairelerinin her birinde yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda her birisinde bir nisbeti (ilişkisi), o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre nizamı (düzen) dairesinde bir hareketi olduğu gibi…
Hem mesela, senin göz bebeğindeki o camid (cansız) zerrecik dahi senin gözünde, başında, vücudunda ve kuvve-i müvellide (üretici güç), kuvve-i cazibe (çekim gücü), kuvve-i dâfia (itici güç), kuvve-i musavvire (şekillendirici güç) gibi deveran-ı deme (kan dolaşımına) ve his ve harekeye hizmet eden evride (damarlar) ve şerayin (atardamarlar) ve sair (diğer) âsablarda (sinirlerde) hem senin nevinde (türünde), ilâ âhir (vesaire); birer nisbeti, birer vazifesi bulunduğunu, bilbedahe (apaçık) bir Kadîr-i Ezelî’nin eser-i sun’u (sanat eseri) ve memur-u muvazzafı (görevlendirilmiş memuru) ve taht-ı tedbirinde (idaresi altında) olduğunu kör olmayan göze gösterir.
İkinci Pencere: Havadaki her bir zerre; her bir çiçeği, her bir meyveyi ziyaret edebilir. Hem her çiçeğe, her meyveye girer, işleyebilir. Eğer her şeyi görür ve bilir bir Kadîr-i Mutlak’ın memur-u musahharı (emrine amade memuru) olmasa; o serseri (başıboş) zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihazatını (cihazlarını) ve yapılmasını ve ayrı ayrı sanatlarını ve onlara giydirilen suretlerin terziliğini ve hıyatet-i kâmile-i muhita-i sanatını (sanatın tam ve kuşatıcı dikişini, terziliğini) bilmek lâzım gelir. İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur-u tevhidin (tevhid nurunun) şuâını (ışınını) gösteriyor. Ziyayı (ışığı), havaya; mâi (suyu), türaba (toprağa) kıyas et (benzet).
Zaten eşyanın asıl menşeleri (kaynakları), şu dört maddedir: Yeni hikmetle müvellidü’l-mâ (hidrojen), müvellidü’l-humuza (oksijen), karbon, azottur ki bu anâsır evvelki unsurların eczalarıdır.
Üçüncü Pencere: Zerrelerden mürekkeb (oluşan) bir parça toprak, her bir çiçekli ve meyveli nebatatın (bitkilerin) neşv ü nemasına (büyüyüp gelişmesine) menşe (kaynak) olabilir. Bir kâseyi (kaseyi) o zerreciklerden doldursan bütün dünyadaki her nevi çiçek ve meyveli nebatatın tohumcukları ki o tohumcuklar hayvanatın nutfeleri (spermleri) gibi ayrı ayrı şeyler değil, nutfeler bir su olduğu gibi o tohumlar da karbon, azot, müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humuzadan mürekkeb, mahiyetçe (özellik bakımından) birbirinin misli (benzeri), keyfiyetçe (nitelik bakımından) birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle sırf manevî olarak aslının programı tevdi (emanet edilmiş). İşte o tohumları nöbetle (sırayla) o kâseye koysak her biri hârika (olağanüstü) cihazatıyla (cihazlarıyla), eşkâl (şekilleri) ve vaziyetiyle (durumuyla) zuhur edeceğini (ortaya çıkacağını), vuku (gerçekleşmiş) bulmuş gibi inanırsın.
Eğer o zerreler her bir şeyin her bir hal ve vaziyetini bilen ve her şeye (ona) lâyık vücudu ve vücudun levazımatını (gereksinimlerini) vermeye kadîr (gücü yeten) ve kudretine nisbeten her şey kemal-i suhuletle (tam bir kolaylıkla) musahhar (boyun eğmiş) olan bir zatın memuru ve emirber bir vazifedarı olmazlarsa, o toprağın her bir zerresinde, ya bütün çiçekli ve meyvedarların adedince manevî fabrikalar ve matbaalar içinde bulunması lâzım gelir ki o cihazatları ve eşkâlleri birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcudat-ı muhtelifeye (çeşitli varlıklara) menşe olabilsin. Veya bütün o mevcudata muhit (kuşatan) bir ilim ve bütün onların teşkilatına muktedir (gücü yeten) olacak bir kudret vermek lâzımdır. Tâ bütün onların teşkilatına medar (sebep) olsun.
Demek, Cenab-ı Hak’tan nisbet (ilişki) kesilse toprağın zerratı (zerreleri) adedince ilahlar kabul edilmesi lâzım gelir. Bu ise bin defa muhal içinde muhal (imkânsız içinde imkânsız) bir hurafedir.
Fakat memur oldukları vakit çok kolaydır (suhuletlidir). Nasıl bir sultan-ı azîmin (yüce bir sultanın) bir âdi (sıradan) neferi (askeri), o padişahın namıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir (bir ülkeyi göç ettirebilir), iki denizi birleştirebilir, bir şahı esir edebilir. Öyle de ezel ve ebed Sultanı’nın emriyle, bir sinek bir Nemrut’u yere serer, bir karınca bir Firavun’un sarayını harap eder, yere atar. Bir incir çekirdeği, bir incir ağacını yüklenir.
Hem her bir zerrede, vücub (varlığının zorunluluğu) ve vahdet-i Sâni’e (sanatkarın birliğine) iki şahid-i sadık (doğru şahit) daha var.
Birisi; her bir zerre, acz-i mutlakıyla (mutlak acizliğiyle) beraber pek büyük ve pek mütenevvi (çeşitli) vazifeleri kaldırıyor. Ve cümudiyeti (cansızlığı) ile beraber bir şuur-u küllî (genel bir bilinç) gösteren intizam-perverane (düzenperver) nizam-ı umumîye (genel düzene) tevfik-i hareket (uygun hareket) eder. Demek, her bir zerre, lisan-ı acziyle (acizliğinin diliyle) Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücuduna (Mutlak Kudret Sahibi’nin varlığının zorunluluğuna) ve nizam-ı âlemi (âlemdeki düzeni) gözetmesiyle (gözetmesiyle) vahdetine (birliğine) şehadet eder (tanıklık eder).
كَمَا اَنَّ فٖى كُلِّ ذَرَّةٍ شَاهِدَانِ عَلٰى اَنَّهُ وَاجِبٌ وَاحِدٌ كَذٰلِكَ فٖى كُلِّ حَىٍّ لَهُ اٰيَتَانِ عَلٰى اَنَّهُ اَحَدٌ صَمَدٌ
(Kemâ enne fî külli zerratin şâhidâni alâ ennehû vâcibün vâhidün kezâlike fî külli hayyin lehû âyetâni alâ ennehû ehadün samedün. – Nasıl ki her zerreyi bir olan Vacip’e iki şahit tanıklık ederse, öylece her canlıda da Allah’ın Ehad ve Samed olduğuna dair iki delil vardır.)
Evet, her bir zîhayatta (canlıda) biri ehadiyet sikkesi (Allah’ın bir ve tek oluşu mührü), diğeri samediyet turrası (Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp her şeyin ona muhtaç oluşu tuğrası) bulunuyor. Zira bir zîhayat ekser kâinatta cilveleri (tecellileri) görünen esmayı (isimleri) birden kendi âyinesinde (aynasında) gösteriyor. Âdeta bir nokta-i mihrakıye (odak noktası) hükmünde, Hayy-ı Kayyum’un tecelli-i ism-i a’zamını (Hayy ve Kayyum olan Allah’ın ism-i a’zam tecellisini) gösteriyor. İşte ehadiyet-i zatiyeyi (zatının ehadiyetini), Muhyî (Dirilten) perdesi altında bir nevi gölgesini gösterdiğinden bir sikke-i ehadiyeti (ehadiyet mührünü) taşıyor.
Hem o zîhayat, bu kâinatın bir misal-i musağğarı (küçültülmüş bir örneği) ve şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) bir meyvesi hükmünde olduğu için kâinat kadar ihtiyacatını (ihtiyaçlarını) birden kolaylıkla küçücük daire-i hayatına yetiştirmek, samediyet turrasını gösteriyor. Yani o hal gösteriyor ki onun öyle bir Rabb’i var ki ona, her şeye bedel bir teveccühü (yönelişi) var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı (bakışı) var. Bütün eşya, onun bir teveccühünün yerini tutamaz.
نَعَمْ يَكْفٖى لِكُلِّ شَىْءٍ شَىْءٌ عَنْ كُلِّ شَىْءٍ وَ لَا يَكْفٖى عَنْهُ كُلُّ شَىْءٍ وَ لَوْ لِشَىْءٍ وَاحِدٍ
(Na’am yekfî li külli şey’in şey’ün an külli şey’in ve lâ yekfî anhü küllü şey’in ve lev li şey’in vâhidin. – Evet, her şey için bir şey her şeye bedel olur; fakat hiçbir şey, hatta bir tek şey için dahi, O’nun yerine kaim olamaz.)
Hem o hal gösteriyor ki onun o Rabb’i, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden (hazinesinden) hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiçbir şey ağır gelmez. İşte samediyetin (Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp her şeyin ona muhtaç oluşunun) gölgesini gösteren bir nevi turrası…
Demek, her bir zîhayatta bir sikke-i ehadiyet (ehadiyet mührü), bir turra-i samediyet (samediyet tuğrası) vardır. Evet, her bir zîhayat, hayat lisanıyla قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ (Kul hüvellâhü ehad, Allâhüs samed – De ki: O Allah bir tektir. Allah Samed’dir (her şey O’na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değildir)) okuyor. Bu iki sikkeden başka, birkaç pencere-i mühimme (önemli pencere) de var. Başka bir yerde tafsil edildiği (detaylandırıldığı) için burada ihtisar (kısaltıldı) edildi.
Madem şu kâinatın her bir zerresi, böyle üç pencereyi ve iki deliği ve hayat dahi iki kapıyı birden Vâcibü’l-vücud’un (Varlığı Zorunlu Olan’ın) vahdaniyetine (birliğine) açıyor; zerreden tâ şemse (güneşe) kadar tabakat-ı mevcudat (varlık tabakaları), Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Zat’ın) envar-ı marifetini (marifet nurlarını) ne suretle neşrettiğini (yaydığını) kıyas edebilirsin.
İşte marifetullahta (Allah’ı bilmede) terakkiyat-ı maneviyenin (manevi ilerlemelerin) derecatını (derecelerini) ve huzurun meratibini (mertebelerini) bundan anla ve kıyas et.
Beşinci Lem’a
Nasıl ki bir kitap eğer yazma ve mektup olsa onun yazmasına bir kalem kâfidir (yeterlidir). Eğer basma ve matbu (basılı) olsa o kitabın hurufatı (harfleri) adedince kalemler, yani demir harfler lâzımdır (gereklidir), tâ o kitap tabedilip (basılıp) vücud bulsun (var olsun). Eğer o kitabın bazı harflerinde gayet ince bir hat ile o kitabın ekseri yazılmış ise –Sure-i Yâsin, lafz-ı Yâsin’de yazıldığı gibi– o vakit bütün o demir harflerin küçücükleri, o tek harfe lâzımdır (gereklidir), tâ tabedilsin.
Aynen öyle de şu kitab-ı kâinatı, kalem-i kudret-i Samedaniyenin (Samedani kudret kaleminin) yazması ve Zat-ı Ehadiyet’in (Ehadiyet Sahibinin) mektubu desen, vücub (zorunluluk) derecesinde bir suhulet (kolaylık) ve lüzum (gereklilik) derecesinde bir makuliyet (akla yatkınlık) yoluna gidersin. Eğer tabiata ve esbaba (sebeplere) isnad (dayandırsan) etsen, imtina (imkânsızlık) derecesinde suubetli (zor) ve muhal (imkânsız) derecesinde müşkülatlı (güçlüklü) ve hiçbir vehim kabul etmeyen hurafatlı (hurafeli) şöyle bir yola gidersin ki tabiat için her bir cüz (parça) toprakta, her bir katre (damla) suda, her bir parça havada, milyarlarca madenî matbaalar ve hadsiz (sınırsız) manevî fabrikalar bulunması lâzım. Tâ ki hesapsız çiçekli, meyveli masnuatın (sanat eserlerinin) teşekkülatına (oluşumlarına) mazhar (sahip) olabilsin. Yahut her şeye muhit (kuşatan) bir ilim, her şeye muktedir (gücü yeten) bir kuvvet, onlarda kabul etmek lâzım gelir, tâ şu masnuata hakiki masdar (kaynak) olabilsin.
Çünkü toprağın ve suyun ve havanın her bir cüzü, ekser nebatata (bitkilere) menşe (kaynak) olabilir. Halbuki her bir nebat –meyveli olsa, çiçekli olsa– teşekkülatı (oluşumu) o kadar muntazamdır (düzenlidir), o kadar mevzundur (ölçülüdür), o kadar birbirinden mümtazdır (seçkindir), o kadar keyfiyetçe (nitelik bakımından) birbirinden ayrıdır ki her birisine, yalnız ona mahsus birer ayrı manevî fabrika veya ayrı birer matbaa (basımevi) lâzımdır.
Demek tabiat, mistarlıktan (çizicilikten) masdarlığa (kaynaklığa) çıksa her bir şeyde bütün şeylerin makinelerini bulundurmaya mecburdur. İşte bu tabiat-perestlik (tabiata tapma) fikrinin esası (temeli), öyle bir hurafattır ki hurafeciler dahi ondan utanıyorlar. Kendini âkıl (akıllı) zanneden ehl-i dalaletin (sapıklık ehlinin), nasıl nihayetsiz (sınırsız) hezeyanlı (saçma) bir akılsızlık iltizam (benimsediklerini) ettiklerini gör, ibret al!
Elhasıl (kısacası): Nasıl bir kitabın her bir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip ve kendi vücuduna tek bir suretle delâlet (işaret) ediyor ve kendi kâtibini on kelime ile tarif eder ve çok cihetlerle gösterir. Mesela “Benim kâtibimin hüsn-ü hattı var, kalemi kırmızıdır, şöyledir, böyledir.” der.
Aynen öyle de şu kitab-ı kebir-i âlemin (büyük âlem kitabının) her bir harfi, kendine cirmi (hacmi) kadar delâlet eder ve kendi sureti kadar gösterir. Fakat Nakkaş-ı Ezelî’nin (Ezeli Nakışçı’nın) esmasını (isimlerini), bir kaside kadar tarif eder ve keyfiyetleri adedince işaret parmaklarıyla o esmayı gösterir, müsemmasına (isimlendirilen varlığa) şehadet eder (tanıklık eder).
Demek, hem kendini hem bütün kâinatı inkâr eden sofestaî (sofist) gibi bir ahmak, yine Sâni’-i Zülcelal’in (Celal sahibi Sanatkarın) inkârına gitmemek gerektir.
Altıncı Lem’a
Hâlık-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Yaratıcının) nasıl ki mahlukatının (yaratıklarının) her bir ferdinin başında ve masnuatının (sanat eserlerinin) her bir cüzünün cephesinde, ehadiyetinin (birliğinin) sikkesini (mührünü) koymuştur. (Nasıl ki geçmiş lem’alarda (parıltılarda) bir kısmını gördün.) Öyle de her bir nev’in (türün) üstünde çok sikke-i ehadiyet, her bir küll (bütün) üstünde müteaddid (çok sayıda) hâtem-i vâhidiyet (birlik mührü), tâ mecmu-u âlem (tüm âlem) üstünde mütenevvi (çeşitli) turra-i vahdet (birlik tuğrası), gayet parlak bir surette koymuştur. İşte pek çok sikkelerden ve hâtemlerden ve turralardan, sath-ı arz (yeryüzü) sahifesinde (sayfasında) bahar mevsiminde vaz’edilen (konulan) bir sikke, bir hâtemi göstereceğiz. Şöyle ki:
Nakkaş-ı Ezelî (Ezeli Nakışçı), zeminin yüzünde yaz, bahar zamanında en az üç yüz bin nebatat (bitkiler) ve hayvanatın (hayvanların) envaını (türlerini), nihayetsiz ihtilat (karışıklık), karışıklık içinde nihayet derecede imtiyaz (farklılık) ve teşhis (ayırt etme) ile ve gayet derecede intizam (düzen) ve tefrik (ayırma) ile haşir ve neşretmesi (diriltip yayması), bahar gibi zahir (açık) ve bâhir (parlak) parlak bir sikke-i tevhiddir (tevhid mührüdür).
Evet, bahar mevsiminde ölmüş arzın (yerin) ihyası (diriltilmesi) içinde, üç yüz bin haşrin (dirilişin) numunelerini kemal-i intizam (tam bir düzen) ile icad (yaratmak) etmek ve arzın sahifesinde birbiri içinde üç yüz bin muhtelif (farklı) envaın (türün) efradını (bireylerini) hatasız ve sehivsiz (yanılgısız), galatsız (yanlışsız), noksansız (eksiksiz), gayet mevzun (ölçülü), manzum (düzenli), gayet muntazam ve mükemmel bir surette yazmak, elbette nihayetsiz bir kudrete ve muhit (kuşatan) bir ilme ve kâinatı idare edecek bir iradeye mâlik (sahip) bir Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Zat’ın), bir Kadîr-i Zülkemal’in (Kemal sahibi Kadir’in) ve bir Hakîm-i Zülcemal’in (Cemal sahibi Hakim’in) sikke-i mahsusası (özel mührü) olduğunu zerre miktar şuuru (bilinci) bulunanın derk (idrak) etmesi lâzım gelir.
Kur’an-ı Hakîm (Hikmetli Kur’an) ferman ediyor ki:
فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ
(Fenzur ilâ âsâri rahmetillâhi keyfe yuhyîl arda ba’de mevtihâ, inne zâlike le muhyîl mevtâ ve hüve alâ külli şey’in kadîr. – Allah’ın rahmetinin eserlerine bak ki, yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri elbette diriltendir. O, her şeye Kadîr’dir (gücü yetendir).)
Evet, zeminin diriltilmesinde, üç yüz bin haşrin numunelerini, birkaç gün zarfında yapan, gösteren kudret-i Fâtıraya (Yaratıcı kudrete); elbette insanın haşri ona göre kolay gelir. Mesela, Gelincik Dağı’nı ve Sübhan Dağı’nı bir işaretle kaldıran bir Zat-ı Mu’ciz-nüma’ya (Mucize gösteren Zata) “Şu dereden, yolumuzu kapayan şu koca taşı kaldırabilir misin?” denilir mi? Öyle de gök ve dağ ve yeri altı günde icad eden ve onları vakit be-vakit (zaman zaman) doldurup boşaltan bir Kadîr-i Hakîm’e (Kadir ve Hakim’e), bir Kerîm-i Rahîm’e (Kerim ve Rahim’e) “Ebed tarafından ihzar (hazırlanıp) edilip serilmiş, kendi ziyafetine gidecek yolumuzu seddeden (kapatan) şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi ondan geçirebilir misin?” istib’ad (imkânsız sayma) suretinde söylenir mi?
Şu zeminin yüzünde yaz zamanında bir sikke-i tevhidi (tevhid mührünü) gördün. Şimdi bak, gayet basîrane (basiretli bir şekilde) ve hakîmane (hikmetli bir şekilde) zeminin yüzündeki şu tasarrufat-ı azîme-i bahariye (bahardaki büyük tasarruflar) üstünde, bir hâtem-i vâhidiyet (birlik mührü) gayet aşikâre (açıkça) görünüyor. Çünkü şu icraat, bir vüs’at-i mutlaka (mutlak genişlik) içinde ve o vüs’atle beraber bir sürat-i mutlaka (mutlak hız) ile ve o sürat ile beraber bir sehavet-i mutlaka (mutlak cömertlik) içinde görünen intizam-ı mutlak (mutlak düzen) ve kemal-i hüsn-ü sanat (sanatın tam güzelliği) ve mükemmeliyet-i hilkat (yaratılışın mükemmelliği); öyle bir hâtemdir ki gayr-ı mütenahî (sınırsız) bir ilim ve nihayetsiz bir kudret sahibi ona sahip olabilir.
Evet, görüyoruz ki bütün yeryüzünde bir vüs’at-i mutlaka (mutlak genişlik) içinde bir icad, bir tasarruf, bir faaliyet var.
Hem o vüs’at içinde, bir sürat-i mutlaka (mutlak hız) ile işleniyor.
Hem o sürat ve vüs’atle beraber bir suhulet-i mutlaka (mutlak kolaylık) içinde işler yapılıyor.
Hem o suhulet, sürat ve vüs’atle beraber teksir-i efradda (bireyleri çoğaltmada) bir sehavet-i mutlaka (mutlak cömertlik) görünüyor.
Hem o sehavet ve suhulet ve sürat ve vüs’atle beraber; her bir nevide (türde), her bir fertte görünen bir intizam-ı mutlak (mutlak düzen) ve gayet mümtaz (seçkin) bir hüsn-ü sanat (sanat güzelliği) ve gayet müstesna (istisnai) bir mükemmeliyet-i hilkat (yaratılış mükemmelliği) ile beraber gayet sehavet içinde bir intizam-ı tam var.
Ve o teksir-i efrad içinde bir mükemmeliyet ve gayet bir sürat içinde bir hüsn-ü sanat (sanat güzelliği) ve nihayet ihtilat (karışıklık) içinde bir imtiyaz-ı etem (tam bir farklılık) ve gayet mebzuliyet (bolluk) içinde gayet kıymettar eserler ve gayet geniş daire içinde tam bir muvafakat (uyum) ve gayet suhulet (kolaylık) içinde gayet sanatkârane bedîaları (harikaları) icad etmek (yaratmak), bir anda, her yerde, bir tarzda, her fertte bir sanat-ı hârika, bir faaliyet-i mu’ciz-nüma (mucize gösteren bir faaliyet) göstermek; elbette ve elbette öyle bir zatın hâtemidir ki hiçbir yerde olmadığı halde, her yerde hazır, nâzırdır (görüp gözetendir). Hiçbir şey ondan gizlenmediği gibi hiçbir şey ona ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar, onun kudretine nisbeten müsavidirler.
Mesela, o Rahîm-i Zülcemal’in (Cemal sahibi Rahim’in) bağistan-ı kereminden (kerem bahçesinden), mu’cizatının (mucizelerinin) salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım, yüz elli beş çıktı. Bir salkımın tanesini saydım yüz yirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa daim su verse şu hararete karşı o yüzer rahmetin şurup tulumbacıklarını (pompalayan küçük hortumlarını) emziren salkımlara ancak kifayet edecek (yeterli olacak). Halbuki, bazen az bir rutubet (nem) ancak eline geçer. İşte bu işi yapan, her şeye kādir (gücü yeten) olmak lâzım gelir. سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فٖى صُنْعِهِ الْعُقُولُ (Sübhâne men tehayyera fî sun’ihil ukûlü. – Akılların sanatında hayrete düştüğü Allah ne yücedir!)
Yedinci Lem’a
Bak, nasıl sahife-i arz (yeryüzü sayfası) üstünde Zat-ı Ehad-i Samed’in hâtemlerini (Ehad ve Samed olan Zat’ın mühürlerini) az dikkatle görebilirsin. Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinat kitab-ı kebirine (büyük kâinat kitabına) bir bak; göreceksin ki o kâinatın heyet-i mecmuası (tüm yapısı) üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuh (açıklık) ile hâtem-i vahdet (birlik mührü) okunuyor. Çünkü şu mevcudat bir fabrikanın, bir kasrın, bir muntazam şehrin eczaları (parçaları) ve efradları (bireyleri) gibi bel bele verip (birbirine destek olup), birbirine karşı muavenet (yardım) elini uzatıp birbirinin sual-i hâcetine (ihtiyaçlarının sorusuna) “Lebbeyk! (Emret!) Baş üstüne.” derler. El ele verip bir intizam ile çalışırlar. Baş başa verip zevi’l-hayata (canlılara) hizmet ederler. Omuz omuza verip bir gayeye müteveccihen (yönelerek) bir Müdebbir-i Hakîm’e (Hikmetli Yöneticiye) itaat ederler.
Evet, güneş ve aydan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut (başlayarak), tâ nebatatın (bitkilerin) muhtaç ve aç hayvanların imdadına (yardımına) gelmelerinde ve hayvanların zayıf, şerif insanların imdadına koşmalarında, hattâ mevadd-ı gıdaiyenin (gıda maddelerinin) latîf (ince), nahif (zayıf) yavruların ve meyvelerin imdadına uçmalarında, tâ zerrat-ı taamiyenin (yiyecek zerrelerinin) hüceyrat-ı beden (beden hücreleri) imdadına geçmelerinde cari olan (devam eden) bir düstur-u teavünle (yardımlaşma prensibiyle) hareketleri, bütün bütün kör olmayana gösteriyorlar ki gayet kerîm (cömert) bir tek Mürebbi’nin (Terbiye Edici’nin) kuvvetiyle, gayet hakîm (hikmetli) bir tek Müdebbir’in (Yönetici’nin) emriyle hareket ediyorlar.
İşte şu kâinat içinde cari olan bu tesanüd (dayanışma), bu teavün (yardımlaşma), bu tecavüb (karşılıklı cevap verme), bu teanuk (kucaklaşma, iç içe olma), bu musahhariyet (boyun eğdirilmişlik), bu intizam (düzen), bir tek Müdebbir’in tertibiyle (düzenlemesiyle) idare edildiklerine ve bir tek Mürebbi’nin tedbiriyle (idaresiyle) sevk edildiklerine kat’iyen şehadet (tanıklık) etmekle beraber; şu bilbedahe (apaçık) sanat-ı eşyada (eşyanın sanatında) görünen hikmet-i âmme (genel hikmet) içindeki inayet-i tamme (tam inayet) ve o inayet içinde parlayan rahmet-i vâsia (geniş rahmet) ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç her bir zîhayata (canlıya) onun hâcetine (ihtiyacına) lâyık bir tarzda iaşe (geçimini sağlama) etmek için serpilen erzak ve iaşe-i umumî (genel beslenme), öyle parlak bir hâtem-i tevhiddir (tevhid mührüdür) ki bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür.
Evet, kasd (amaç) ve şuur (bilinç) ve iradeyi gösteren bir perde-i hikmet (hikmet perdesi), umum (bütün) kâinatı kaplamış ve o perde-i hikmet üstünde lütuf ve tezyin (süsleme) ve tahsin (güzelleştirme) ve ihsanı (iyiliği) gösteren bir perde-i inayet (inayet perdesi) serilmiştir ve o müzeyyen (süslenmiş) perde-i inayet üstünde kendini sevdirmek ve tanıttırmak, in’am (nimetlendirme) ve ikram etmek lem’alarını (parıltılarını) gösteren bir hulle-i rahmet (rahmet elbisesi), kâinatı içine almıştır. Ve o münevver (nurlu) perde-i rahmet-i âmme (genel rahmet) üstüne serilen ve terahhumu (merhameti) ve ihsan ve ikramı ve kemal-i şefkat (tam şefkat) ve hüsn-ü terbiyeyi (güzel terbiyeyi) ve lütf-u rububiyeti (rabliğin lütfunu) gösteren bir sofra-i erzak-ı umumiye (genel rızık sofrası) dizilmiştir.
Evet şu mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar; fertler olsun neviler olsun, küçük olsun büyük olsun, semerat (meyveler) ve gayatla (gayelerle) ve faydalar ve maslahatlarla (yararlarla) münakkaş (işlemeli) bir kumaş-ı hikmetten (hikmet kumaşından) muhteşem bir gömlek giydirilmiş ve o hikmet-nüma (hikmet gösteren) suret gömleği üstünde lütuf ve ihsan çiçekleriyle müzeyyen (süslenmiş) bir hulle-i inayet (inayet elbisesi) her şeyin kametine (boyuna) göre biçilmiş ve o müzeyyen hulle-i inayet üzerine tahabbüb (sevdirme) ve ikram ve tahannün (şefkat gösterme) ve in’am (nimetlendirme) lem’alarıyla münevver (nurlu) rahmet nişanları takılmış ve o münevver ve murassa (kıymetli taşlarla süslenmiş) nişanları ihsan etmekle beraber, zeminin yüzünde bütün zevi’l-hayatın (canlıların) taifelerine (topluluklarına) kâfi (yeterli), bütün hâcetlerine (ihtiyaçlarına) vâfi (yeterli) bir sofra-i rızk-ı umumî (genel rızık sofrası) kurulmuştur.
İşte şu iş, güneş gibi aşikâre (açıkça), nihayetsiz Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak (rızık veren) bir Zat-ı Zülcemal’e (Cemal sahibi Zata) işaret edip gösteriyor.
Öyle mi? Her şey rızka muhtaç mıdır?
Evet, bir fert rızka ve devam-ı hayata (hayatın devamına) muhtaç olduğu gibi görüyoruz ki bütün mevcudat-ı âlem (âlemdeki varlıklar), bâhusus (özellikle) zîhayat olsa, küllî (tümel) olsun cüz’î (tikel) olsun, küll (bütün) olsun cüz (parça) olsun; vücudunda, bekasında (varlığının devamında), hayatında ve idame-i hayatta (hayatın sürdürülmesinde) maddeten ve manen çok metalibi (istekleri) var, çok levazımatı (gereksinimleri) var. İftikaratı (fakirlik halleri) ve ihtiyacatı (ihtiyaçları) öyle şeylere var ki en ednasına (en düşüğüne) o şeyin eli yetişmediği, en küçük matlubuna (istediğine) o şeyin kuvveti kâfi gelmediği bir halde, görüyoruz ki bütün metalibi ve erzak-ı maddiye ve maneviyesi مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Min hayüsü lâ yahtesib. – Ummadığı yerlerden) ummadığı yerlerden kemal-i intizamla (tam bir düzenle) ve vakt-i münasipte (uygun zamanda) ve lâyık bir tarzda kemal-i hikmetle (tam bir hikmetle) ellerine veriliyor.
İşte bu iftikar (fakirlik) ve ihtiyac-ı mahlukat (mahlukatın ihtiyacı) ve bu tarzda imdat ve iane-i gaybiye (görünmeyen yardım), acaba güneş gibi bir Mürebbi-i Hakîm-i Zülcelal’i (Celal sahibi Hikmetli Terbiye Ediciyi), bir Müdebbir-i Rahîm-i Zülcemal’i (Cemal sahibi Rahim Yöneticiyi) göstermiyor mu?
Sekizinci Lem’a
Nasıl ki bir tarlada ekilen bir nevi tohum delâlet (işaret) eder ki o tarla herhalde tohum sahibinin taht-ı tasarrufunda (tasarrufu altında) olduğunu, hem o tohumu dahi tarla mutasarrıfının (sahibinin) taht-ı tasarrufunda olduğunu gösterir. Öyle de şu anâsır (elementler) denilen mezraa-i masnuat (sanat eserleri tarlası), vâhidiyet (birlik) ve besatet (basitlik) ile beraber, külliyet (tümel oluş) ve ihataları (kuşatıcılıkları) ve şu mahlukat denilen semerat-ı rahmet (rahmetin meyveleri) ve mu’cizat-ı kudret (kudretin mucizeleri) ve kelâmat-ı hikmet (hikmetin kelimeleri) olan nebatat ve hayvanat, mümaselet (benzerlik) ve müşabehetleriyle (benzeyişleriyle) beraber çok yerlerde intişarı (yayılması), her tarafta bulunup tavattunları (yerleşmeleri); tek bir Sâni’-i Mu’ciz-nüma’nın (Mucize gösteren Sanatkarın) taht-ı tasarrufunda olduklarını öyle bir tarzda gösteriyor ki güya her bir çiçek, her bir semere, her bir hayvan, o Sâni’in birer sikkesidir (mührüdür), birer hâtemidir (mührüdür), birer turrasıdır (tuğrasıdır). Her nerede bulunsa lisan-ı haliyle (durumunun diliyle) her birisi der ki “Ben kimin sikkesiyim, bu yer dahi onun masnuudur (sanat eseridir). Ben kimin hâtemiyim, bu mekân dahi onun mektubudur. Ben kimin turrasıyım, bu vatanım dahi onun mensucudur (dokumasıdır).”
Demek, en edna (basit) bir mahluka rububiyet (rablik); bütün anâsırı (elementleri) kabza-i tasarrufunda (tasarrufunda) tutana mahsustur (özgüdür) ve en basit bir hayvanı tedbir (idare) ve tedvir (sevk) etmek; bütün hayvanatı, nebatatı, masnuatı kabza-i rububiyetinde (rabliği altında) terbiye edene has (özgü) olduğunu kör olmayan görür.
Evet her bir fert, sair (diğer) efrada (bireylere) mümaselet (benzerlik) ve misliyet (misillik) lisanı (dili) ile der: “Kim bütün nevime (türüme) mâlik (sahip) ise bana mâlik olabilir, yoksa yok.” Her nevi, sair nevilerle beraber yeryüzünde intişarı lisanıyla der: “Kim bütün sath-ı arza (yeryüzüne) mâlik ise bana mâlik olabilir; yoksa yok.” Arz, sair seyyarat ile bir güneşe irtibatı ve semavat ile tesanüdü (dayanışması) lisanıyla der: “Kim bütün kâinata mâlik ise bana mâlik o olabilir, yoksa yok.”
Evet, faraza (farzedelim ki) zîşuur (bilinçli) bir elmaya biri dese: “Sen benim sanatımsın.” O elma lisan-ı hal (durumunun dili) ile ona “Sus!” diyecek. “Eğer bütün yeryüzünde bütün elmaların teşkiline (oluşumuna) muktedir (gücü yeten) olabilirsen belki yeryüzünde münteşir (yayılmış) bütün hemcinsimiz olan bütün meyvedarlara, belki bütün bahar sefinesiyle (gemisiyle) hazine-i rahmetten gelen bütün hedâyâ-yı Rahmaniyeye (Rahmani hediyelere) mutasarrıf (sahip) olabilirsen bana rububiyet (rablik) dava et.” O tek elma böyle diyecek ve o ahmağın ağzına bir tokat vuracak.
Dokuzuncu Lem’a
Cüzde cüz’îde (tikelde), küllde küllîde (tümelde), küll-i âlemde (tüm âlemde), hayatta, zîhayatta (canlıda), ihyada (diriltmede) olan sikkelerden, hâtemlerden, turralardan bazılarına işaret ettik. Şimdi, nevilerde hesapsız sikkelerden bir sikkeye işaret edeceğiz.
Evet, nasıl ki meyvedar bir ağacın hesapsız semereleri (meyveleri), bir terbiye-i vâhide (tek bir terbiye), bir kanun-u vahdetle (birlik kanunuyla), bir tek merkezden idare edildiklerinden külfet (zahmet) ve meşakkat (zorluk) ve masraf, o kadar suhulet (kolaylık) peyda eder ki kesretle (çoklukla) terbiye edilen tek bir semereye müsavi (eşit) olurlar. Demek, kesret ve taaddüd-ü merkez (merkezlerin çokluğu), her semere için kemiyetçe (nicelik bakımından) bütün ağaç kadar külfet ve masraf ve cihazat ister. Fark yalnız keyfiyetçedir (nitelik bakımındandır). Nasıl ki bir tek nefere (askere) lâzım teçhizat-ı askeriyeyi (askeri teçhizatı) yapmak için orduya lâzım bütün fabrikalar kadar fabrikalar lâzımdır.
Demek iş, vahdetten kesrete geçse efrad (bireyler) adedince –kemiyet cihetiyle– külfet ziyadeleşir (artar). İşte, her nevide (türde) bilmüşahede (gözlemle) görünen suhulet-i fevkalâde (olağanüstü kolaylık), elbette vahdetten, tevhidden gelen bir yüsr (kolaylık) ve suhuletin (rahatlığın) eseridir.
Elhasıl (kısacası), bir cinsin bütün envaı (türleri), bir nev’in bütün efradı (bireyleri) aza-yı esasîde (esas uzuvlarda) muvafakat (uyum) ve müşabehetleri (benzerlikleri) nasıl ispat ederler ki tek bir Sâni’in (Sanatkarın) masnularıdır (sanat eserleridir). Çünkü vahdet-i kalem (kalem birliği) ve ittihad-ı sikke (mühür birliği) öyle ister. Öyle de bu meşhud (görülen) suhulet-i mutlaka (mutlak kolaylık) ve külfetsizlik, vücub (zorunluluk) derecesinde icab (gerektirir) eder ki bir Sâni’-i Vâhid’in (bir olan Sanatkarın) eserleri olsun. Yoksa imtina (imkânsızlık) derecesine çıkan bir suubet (zorluk), o cinsi in’idama (yokluğa) ve o nev’i ademe (hiçliğe) götürecekti.
Velhasıl (kısacası): Cenab-ı Hakk’a isnad (dayandırılsa) edilse bütün eşya, bir tek şey gibi bir suhulet (kolaylık) peyda eder. Eğer esbaba (sebeplere) isnad edilse her bir şey, bütün eşya kadar suubet (zorluk) peyda eder. Madem öyledir; kâinatta şu görünen fevkalâde ucuzluk ve şu göz önündeki hadsiz mebzuliyet (bolluk), sikke-i vahdeti (birlik mührünü) güneş gibi gösterir. Eğer gayet mebzuliyetle (çok bol bir şekilde) elimize geçen şu sanatlı meyveler, Vâhid-i Ehad’in (bir ve tek olan Allah’ın) malı olmazsa bütün dünyayı verse idik, bir tek narı yiyemezdik.
Onuncu Lem’a
Tecelli-i cemaliyeyi (Cemal tecellisini) gösteren hayat; nasıl bir bürhan-ı ehadiyettir (ehadiyet delilidir), belki bir çeşit tecelli-i vahdettir (vahdet tecellisidir). Tecelli-i celali (Celal tecellisini) izhar (ortaya koyan) eden memat (ölüm) dahi bir bürhan-ı vâhidiyettir (vahidiyet delilidir).
Evet, mesela وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى (Ve lillâhil meselül a’lâ. – En yüce örnekler Allah’a aittir.) nasıl ki güneşe karşı parlayan ve akan büyük bir ırmağın kabarcıkları (köpükleri) ve zemin yüzünün mütelemmi’ (parıldayan) şeffafatı (şeffafları), güneşin aksini ve ışığını göstermek suretiyle güneşe şehadet (tanıklık) ettikleri gibi o kataratın (damlaların) ve şeffafatın gurûbuyla (batışıyla), gitmeleriyle beraber arkalarından yeni gelen katarat taifeleri (toplulukları) ve şeffafat kabileleri üstünde yine güneşin cilveleri (parıltıları) haşmetle (görkemle) devamı ve ışığının tecellisi ve noksansız (eksiksiz) istimrarı (devamlılığı) kat’iyen şehadet eder ki: Sönüp yanan, değişip tazelenen, gelip parlayan misalî (temsili) güneşçikler ve ışıklar ve nurlar; bir bâki (kalıcı), daimî (sürekli), âlî (yüce), tecellisi zevalsiz (yok olmayan) bir tek güneşin cilveleridir. Demek, o parlayan kataratlar, zuhuruyla (ortaya çıkışlarıyla) ve gelmeleriyle güneşin vücudunu gösterdikleri gibi; gurûblarıyla (batışlarıyla), zevalleriyle (yok oluşlarıyla), güneşin bekasını (kalıcılığını) ve devamını ve birliğini gösteriyorlar.
Aynen öyle de şu mevcudat-ı seyyale (akışkan varlıklar), vücudlarıyla ve hayatlarıyla Vâcibü’l-vücud’un (Varlığı Zorunlu Olan’ın) vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu olduğuna) ve ehadiyetine (birliğine) şehadet ettikleri gibi; zevalleriyle (yok oluşlarıyla), ölümleriyle o Vâcibü’l-vücud’un ezeliyetine (ezeliliğine), sermediyetine (ebediliğine) ve ehadiyetine şehadet ederler.
Evet gece gündüz, kış ve yaz, asırlar ve devirlerin değişmesiyle gurûb ve ufûl (batış ve yok oluş) içinde teceddüd eden (yenilenen) ve tazelenen masnuat-ı cemile (güzel sanat eserleri), mevcudat-ı latîfe (zarif varlıklar), elbette bir âlî (yüce) ve sermedî (ebedi) ve daimü’t-tecelli (sürekli tecelli eden) bir cemal sahibinin vücud ve beka ve vahdetini gösterdikleri gibi; o masnuat, esbab-ı zahiriye-i süfliyeleriyle (dış ve aşağı sebepleriyle) beraber zeval bulup (yok olup) ölmeleri, o esbabın hiçliğini ve bir perde olduğunu gösteriyorlar. Şu hal kat’iyen ispat eder ki şu sanatlar, şu nakışlar, şu cilveler; bütün esması kudsiye ve cemile olan bir Zat-ı Cemil-i Zülcelal’in (Cemal ve Celal sahibi Zat’ın) tazelenen sanatlarıdır, tahavvül (dönüşen) eden nakışlarıdır, taharrük (hareket eden) eden âyineleridir, birbiri arkasından gelen sikkeleridir, hikmetle değişen hâtemleridir.
Elhasıl (kısacası), şu kitab-ı kebir-i kâinat (büyük kâinat kitabı), nasıl ki vücud ve vahdete dair âyât-ı tekviniyeyi (yaratılış ayetlerini) bize ders veriyor. Öyle de o Zat-ı Zülcelal’in bütün evsaf-ı kemaliye (kemal sıfatları) ve cemaliye (cemal sıfatları) ve celaliyesine (celal sıfatlarına) de şehadet eder. Ve kusursuz ve noksansız kemal-i zatîsini (zatî kemalini) ispat ederler. Çünkü bedihîdir ki (apaçıktır ki) bir eserde kemal (mükemmellik), o eserin menşe (kaynağı) ve mebdei (başlangıcı) olan fiilin kemaline delâlet (işaret) eder. Fiilin kemali ise ismin kemaline ve ismin kemali, sıfatın kemaline ve sıfatın kemali, şe’n-i zatînin (zatî işlerin, hallerin) kemaline ve şe’nin kemali, o zat-ı zîşuunun (şan sahibi zatın) kemaline, hadsen (sezgiyle) ve zarureten (zorunlulukla) ve bedaheten (apaçık bir şekilde) delâlet eder.
Mesela, nasıl ki kusursuz bir kasrın (sarayın) mükemmel olan nukuş (nakışları) ve tezyinatı (süslemeleri), arkalarında bir usta ef’alinin (fiillerinin) mükemmeliyetini gösterir. O ef’alin mükemmeliyeti, o fâil ustanın rütbelerini gösteren unvanları ve isimlerinin mükemmeliyetini gösterir. Ve o esma ve unvanlarının mükemmeliyeti, o ustanın sanatına dair sıfatlarının mükemmeliyetini gösterir. Ve o sanat ve sıfatlarının mükemmeliyeti, o sanat sahibinin şuun-u zatiye (zatî işler) denilen kabiliyet ve istidad-ı zatiyesinin (zatî yeteneğinin) mükemmeliyetini gösterir. Ve o şuun ve kabiliyet-i zatiyenin mükemmeliyeti, o ustanın mahiyet-i zatiyesinin (zatî mahiyetinin) mükemmeliyetini gösterdiği misillü (gibi)…
Aynen öyle de şu kusursuz, futursuz (eksiksiz) هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ (Hel terâ min futûr. – Hiçbir çatlak (veya kusur) görüyor musun?) sırrına mazhar (sahip) olan şu âsâr-ı meşhude-i âlem (âlemin gözle görülen eserleri), şu mevcudat-ı muntazama-i kâinatta (kâinattaki düzenli varlıklarda) olan sanat ise bilmüşahede (gözlemle) bir müessir-i zi’l-iktidarın (iktidar sahibi bir müessirin) kemal-i ef’aline (fiillerinin kemaline) delâlet eder. O kemal-i ef’al ise bilbedahe (apaçık) o fâil-i zülcelalin (Celal sahibi failin) kemal-i esmasına (isimlerinin kemaline) delâlet eder. O kemal-i esma ise bizzarure (zorunlu olarak) o esmanın müsemma-i zülcemalinin (Cemal sahibi isimlendirilmişin) kemal-i sıfâtına (sıfatlarının kemaline) delâlet ve şehadet eder. O kemal-i sıfât ise bi’l-yakîn (kesin bilgiyle) o mevsuf-u zülkemalin (Kemal sahibi vasfedilenin) kemal-i şuununa (işlerinin, hallerinin kemaline) delâlet ve şehadet eder. O kemal-i şuun ise bihakkalyakîn (şüpheye yer bırakmayan kesinlikte) o zîşuunun (şan sahibinin) kemal-i zatına öyle delâlet eder ki bütün kâinatta görünen bütün enva-ı kemalât (kemal çeşitleri), onun kemaline nisbeten sönük bir zıll-i zayıf (zayıf bir gölge) suretinde bir Zat-ı Zülkemal’in (Kemal sahibi Zat’ın) âyât-ı kemali (kemal ayetleri) ve rumuz-u celali (celal remizleri) ve işarat-ı cemali (cemal işaretleri) olduğunu gösterir.
Güneşler Kuvvetinde On Birinci Lem’a
On Dokuzuncu Söz’de tarif edilen (açıklanan) ve kitab-ı kebirin (büyük kitabın) âyet-i kübrası (en büyük ayeti) ve o Kur’an-ı kebirdeki ism-i a’zamı (Allah’ın en büyük ismi) ve o şecere-i kâinatın (kâinat ağacının) çekirdeği ve en münevver (nurlu) meyvesi ve o saray-ı âlemin güneşi ve âlem-i İslâm’ın bedr-i münevveri (nurlu dolunayı) ve rububiyet-i İlahiyenin (İlahi rabliğin) dellâl-ı saltanatı (saltanatın tellalı) ve tılsım-ı kâinatın keşşaf-ı zîhikmeti (kâinat tılsımının hikmetli çözücüsü) olan Seyyidimiz Muhammedü’l-Emin (Efendimiz Muhammedü’l-Emin) (aleyhissalâtü vesselâm – ona salat ve selam olsun), bütün enbiyayı (peygamberleri) sayesi altına alan risalet cenahı (kanadı) ve bütün âlem-i İslâm’ı himayesine alan İslâmiyet cenahlarıyla (kanatlarıyla) hakikatin tabakatında (katmanlarında) uçan ve bütün enbiya (peygamberler) ve mürselîni (elçileri), bütün evliya ve sıddıkîni (sıddıkları) ve bütün asfiya (arifler) ve muhakkikîni (hakikat araştırmacılarını) arkasına alıp bütün kuvvetiyle vahdaniyeti (birliği) gösterip arş-ı ehadiyete (ehadiyet arşine) yol açıp gösterdiği iman-ı billah (Allah’a iman) ve ispat ettiği vahdaniyet-i İlahiyeyi (ilahi birliği) hiç vehim (kuruntu) ve şüphenin haddi var mı ki kapatabilsin ve perde olabilsin?
Madem On Dokuzuncu Söz’de ve On Dokuzuncu Mektup’ta o bürhan-ı kātı’ın (kesin delilin) âbü’l-hayat-ı marifetinden (marifet ab-ı hayatından) on dört reşha (damla) ve on dokuz işarat (işaret) ile o zat-ı mu’ciz-nümanın (mucize gösteren zatın) enva-ı mu’cizatıyla (mucizelerinin çeşitleriyle) beraber, icmalen (özetle) bir derece tarif ve beyan etmişiz. Şurada şu işaret ile iktifa edip (yeterli görüp) o vahdaniyetin bürhan-ı kātı’ını (kesin delilini) tezkiye eden (temize çıkaran, ispat eden) ve sıdkına (doğruluğuna) şehadet (tanıklık) eden esasata (esaslara) işaret suretinde bir salavat-ı şerife (Peygambere salat ve selam) ile hatmederiz (bitiririz).
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنْ دَلَّ عَلٰى وُجوُبِ وُجُودِكَ وَ وَحْدَانِيَّتِكَ وَ شَهِدَ عَلٰى جَلَالِكَ وَ جَمَالِكَ وَ كَمَالِكَ الشَّاهِدُ الصَّادِقُ الْمُصَدَّقُ وَ الْبُرْهَانُ النَّاطِقُ الْمُحَقَّقُ سَيِّدُ الْاَنْبِيَاءِ وَ الْمُرْسَلٖينَ الْحَامِلُ سِرَّ اِجْمَاعِهِمْ وَ تَصْدٖيقِهِمْ وَ مُعْجِزَاتِهِمْ وَ اِمَامُ الْاَوْلِيَاءِ وَ الصِّدّٖيقٖينَ الْحَاوٖى سِرَّ اِتِّفَاقِهِمْ وَ تَحْقٖيقِهِمْ وَ كَرَامَاتِهِمْ ذُو الْمُعْجِزَاتِ الْبَاهِرَةِ وَ الْخَوَارِقِ الظَّاهِرَةِ وَ الدَّلَائِلِ الْقَاطِعَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ لَهُ ذُو الْخِصَالِ الْغَالِيَةِ فٖى ذَاتِهٖ وَ الْاَخْلَاقِ الْعَالِيَةِ فٖى وَظٖيفَتِهٖ وَ السَّجَايَا السَّامِيَةِ فٖى شَرٖيعَتِهِ الْمُكَمَّلَةِ الْمُنَزَّهَةِ لَهُ عَنِ الْخِلَافِ مَهْبِطُ الْوَحْىِ الرَّبَّانِىِّ بِاِجْمَاعِ الْمُنْزِلِ وَ الْمُنْزَلِ وَ الْمُنْزَلِ عَلَيْهِ سَيَّارُ عَالَمِ الْغَيْبِ وَ الْمَلَكُوتِ مُشَاهِدُ الْاَرْوَاحِ وَ مُصَاحِبُ الْمَلٰئِكَةِ اَنْمُوذَجُ كَمَالِ الْكَائِنَاتِ شَخْصًا وَ نَوْعًا وَ جِنْسًا (اَنْوَرُ ثَمَرَاتِ شَجَرَةِ الْخِلْقَةِ) سِرَاجُ الْحَقِّ بُرْهَانُ الْحَقٖيقَةِ تِمْثَالُ الرَّحْمَةِ مِثَالُ الْمَحَبَّةِ كَشَّافُ طِلْسِمِ الْكَائِنَاتِ دَلَّالُ سَلْطَنَةِ الرُّبُوبِيَّةِ الْمُرْمِزُ بِعُلْوِيَّةِ شَخْصِيَّتِهِ الْمَعْنَوِيَّةِ اِلٰى اَنَّهُ نُصْبُ عَيْنِ فَاطِرِ الْعَالَمِ فٖى خَلْقِ الْكَائِنَاتِ ذُو الشَّرٖيعَةِ الَّتٖى هِىَ بِوُسْعَةِ دَسَاتٖيرِهَا وَ قُوَّتِهَا تُشٖيرُ اِلٰى اَنَّهَا نِظَامُ نَاظِمِ الْكَوْنِ وَ وَضْعُ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ نَعَمْ اِنَّ نَاظِمَ الْكَائِنَاتِ بِهٰذَا النِّظَامِ الْاَتَمِّ الْاَكْمَلِ هُوَ نَاظِمُ هٰذَا الدّٖينِ بِهٰذَا النِّظَامِ الْاَحْسَنِ الْاَجْمَلِ سَيِّدُنَا نَحْنُ مَعَاشِرَ بَنٖى اٰدَمَ وَ مُهْدٖينَا اِلَى الْاٖيمَانِ نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمُؤْمٖينَ مُحَمَّدٍ بْنِ عَبْدِ اللّٰهِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ وَ اَتَمُّ التَّسْلٖيمَاتِ مَا دَامَتِ الْاَرْضُ وَ السَّمٰوَاتُ فَاِنَّ ذٰلِكَ الشَّاهِدَ الصَّادِقَ الْمُصَدَّقَ يَشْهَدُ عَلٰى رُؤُسِ الْاَشْهَادِ مُنَادِيًا وَ مُعَلِّمًا لِاَجْيَالِ الْبَشَرِ خَلْفَ الْاَعْصَارِ وَ الْاَقْطَارِ نِدَاءً عُلْوِيًّا بِجَمٖيعِ قُوَّتِهٖ وَ بِغَايَةِ جِدِّيَّتِهٖ وَ بِنِهَايَةِ وُثُوقِهٖ وَ بِقُوَّةِ اِطْمِئْنَانِهٖ وَ بِكَمَالِ اٖيمَانِهٖ بِاَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ
(Allahümme salli alâ men delle alâ vücûbi vücûdike ve vahdaniyyetike ve şehide alâ celâlike ve cemâlike ve kemâlikeş şâhidis sâdıkıl musaddakı vel bürhânin nâtıkıl muhakkakı seyyidil enbiyâi vel mürselîn. El hâmilü sırra icmâihim ve tasdîkihim ve mu’cizâtihim. Ve imâmil evliyâi ves sıddîkînel hâvî sırra ittifâkıhim ve tahkîkıhim ve kerâmâtihim. Zîl mu’cizâtil bâhireti vel havârikiz zâhireti ved delâilil kâtıatil muhakkakatil musaddakati lehû zîl hısâlil gâliyeh fî zâtihî vel ahlâkıl âliye fî vazîfetihî ves secâyâs sâmiyeti fî şerîatihil mükemmeletil münezzeheti lehû anil hılâf. Mehbitül vahyir rabbâniyyi bi icmâil münzili vel münzeli vel münzeli aleyhi. Seyyâru âlemil gaybi vel melekûti müşâhidül ervâhi ve musâhibül melâiketi. Enmûzecü kemâlil kâinâti şahsan ve nev’an ve cinsan. (Enverü semerâti şeceratil hilkati) Sirâcül hakkı bürhânül hakîkati timsâlür rahmeti misâlül mahabbeti keşşâfü tılsımil kâinâti dellâlü saltanatir rubûbiyyeti. El mürmizü bi ulviyyeti şahsiyyetihil ma’neviyyeti ilâ ennehû nusbü aynî fâtıril âlemi fî halkıl kâinâti. Zîş şerîatilletî hiye bi vüs’ati desâtîrihâ ve kuvvetihâ tuşîru ilâ ennehâ nizâmü nâzımil kevni ve vad’u hâlıkıl kâinâti. Na’am inne nâzımel kâinâti bihâzen nizâmil etemmil ekmeli hüve nâzımü hâzed dîni bihâzen nizâmil ahsenil ecme’li. Seyyidunâ nahnü meâşira benî âdeme ve mühdînâ ilel îmâni nahnü meâşiral mü’minîne Muhammedin’bni Abdillâh ibni Abdilmuttalibi aleyhi efdalüs salâvâti ve etemmut teslîmâti mâ dâmetil ardu ves semâvâtü. Fe inne zâlikeş şâhideş sâdıqıl musaddaka yeşhedü alâ ruûsil eşhâdi münâdiyen ve muallimen li ecyâlil beşeri halefel a’sâri vel aktâri nidâen ulviyyen bi cemîi kuvvetihî ve bi gâyeti ciddiyyetihî ve bi nihâyeti vüsûkıhî ve bi kuvveti itmi’nânihî ve bi kemâli îmânihî bi eşhedü en lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke lehû. – Ey Allah’ım, varlığının zorunluluğuna ve birliğine delalet eden, celalinin, cemalinin ve kemalinin şahidi olan doğru sözlü ve tasdik edilmiş şahit, hakikati konuşan ve gerçekleşmiş delil olan peygamberlerin ve elçilerin efendisine salat ve selam eyle. Onların icmaının (oy birliğinin), tasdiklerinin ve mucizelerinin sırrını taşıyan, evliya ve sıddıkların imamı, onların ittifaklarının (uyumlarının), tahkiklerinin (hakikat araştırmalarının) ve kerametlerinin sırrını kuşatan; apaçık mucizelerin, zahir harikaların ve kesin, tahkik edilmiş, tasdik edilmiş delillerin sahibi olan zata; zatında kıymetli hasletlere, vazifesinde yüce ahlaka, mükemmel ve ihtilaftan münezzeh (uzak) şeriatında yüksek seciyelere sahip olan zata; indiren, indirilen ve kendisine indirilenin icmaıyla Rabbani vahyin iniş yeri, gayb ve melekût aleminin seyyahı, ruhların müşahede edicisi ve meleklerin arkadaşı, kainatın şahıs, tür ve cins olarak kemal numunesi (yaratılış ağacının en nurlu meyvesi), Hakk’ın ışığı, hakikatin delili, rahmetin timsali, muhabbetin misali, kainat tılsımının kaşifi, rububiyet saltanatının tellalı olan zata, manevi şahsiyetinin yüceliğiyle alem yaratıcısının kainatı yaratmadaki nazargahı olduğuna işaret eden zata; düsturlarının genişliği ve kuvvetiyle kainatın düzenleyicisinin nizamı ve kainatın yaratıcısının vaz’ı olduğuna işaret eden şeriate sahip olan zata salat eyle. Evet, kainatı bu en mükemmel düzenle düzenleyen, bu dini de bu en güzel düzenle düzenleyendir. Ey Âdemoğulları topluluğu olarak bizim efendimiz ve müminler topluluğu olarak bizi imana hidayet eden, Abdullah oğlu Abdulmuttalib oğlu Muhammed’e, gökler ve yer durdukça en faziletli salavat ve en tam teslimatlar olsun. Çünkü o doğru ve tasdik edilmiş şahit, çağlar ve bölgeler ötesinde insan nesillerine, tüm gücüyle, son derece ciddiyetiyle, nihai güveniyle, tam bir itminanla ve kemal-i imanıyla yüce bir nida ile “Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O birdir, ortağı yoktur” diyerek şahitler başları üzerinde haykırarak ve öğreterek tanıklık eder.)
Güneşler Kuvvetinde On İkinci Lem’a
Şu Yirmi İkinci Söz’ün On İkinci Lem’a’sı, öyle bir bahr-i hakaiktir (hakikatler denizidir) ki bütün yirmi iki Söz ancak onun yirmi iki katresi ve öyle bir menba-ı envardır (nurlar kaynağıdır) ki şu yirmi iki Söz, o güneşten ancak yirmi iki lem’asıdır. Evet, o yirmi iki adet Sözlerin her birisi, sema-i Kur’an’da (Kur’an göğünde) parlayan bir tek necm-i âyetin (ayet yıldızının) bir lem’ası (parıltısı) ve bahr-i Furkan’dan (Furkan denizinden) akan bir âyetin ırmağından tek bir katresi ve bir kenz-i a’zam-ı Kitabullah’ta (Kitabullah’ın en büyük hazinesinde) her biri bir sandukça-i cevahir (mücevher kutusu) olan âyetlerin bir tek âyetinin bir tek incisidir.
İşte On Dokuzuncu Söz’ün On Dördüncü Reşha’sında bir nebze (miktar) tarif edilen o Kelâmullah (Allah’ın kelamı, Kur’an); ism-i a’zamdan (Allah’ın en büyük isminden), arş-ı a’zamdan (en büyük arşından), rububiyetin (rabliğin) tecelli-i a’zamından (en büyük tecellisinden) nüzul (inip) edip ezeli ebede rabtedecek (bağlayacak), ferşi (yeri) arşa bağlayacak bir vüs’at (genişlik) ve ulviyet (yücelik) içinde bütün kuvvetiyle ve âyâtının (ayetlerinin) bütün kat’iyetiyle (kesinliğiyle) mükerreren (tekrar tekrar) لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ (Lâ ilâhe illâ Hû – O’ndan başka ilah yoktur) der, bütün kâinatı işhad (şahit tutar) eder ve şehadet ettirir. Evet لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مٖيزَنَدْ عَالَمْ (Lâ ilâhe illâ Hû berâber mîzened âlem. – O’ndan başka ilah yoktur, alem beraberce bunu söyler.)
Evet, o Kur’an’a selim (sağlam) bir kalp gözüyle baksan göreceksin ki cihat-ı sittesi (altı yönü) öyle parlıyor, öyle şeffaftır (saydamdır) ki hiçbir zulmet (karanlık), hiçbir dalalet (sapıklık), hiçbir şüphe ve rayb (tereddüt), hiçbir hile içine girmeye ve daire-i ismetine (korunmuşluk dairesine) duhûle (girmeye) fürce (aralık) bulamaz. Çünkü üstünde sikke-i i’caz (mucize mührü), altında bürhan ve delil, arkasında nokta-i istinadı (dayanak noktası) mahz-ı vahy-i Rabbanî (sırf Rabbani vahiy), önünde saadet-i dâreyn (iki dünya saadeti), sağında aklı istintak edip (konuşturup) tasdikini (doğrulamasını) temin, solunda vicdanı istişhad ederek (şahit tutarak) teslimini tesbit (sağlama), içi bilbedahe (apaçık) safi hidayet-i Rahmaniye (Rahmani hidayet), üstü bilmüşahede (gözlemle) hâlis (katıksız) envar-ı imaniye (iman nurları), meyveleri biaynelyakîn (gözle görülen kesinlikle) kemalât-ı insaniye (insani kemalatlar) ile müzeyyen (süslenmiş) asfiya (arifler) ve muhakkikîn (hakikat araştırmacıları), evliya ve sıddıkîn (sıddıklar) olan o lisan-ı gaybın (gayb dilinin) sinesine kulağını yapıştırıp dinlesen; derinden derine, gayet munis (cana yakın) ve mukni (ikna edici), nihayet ciddi ve ulvi (yüce) ve bürhan (delil) ile mücehhez (donatılmış) bir sadâ-yı semavî (semavi bir ses) işiteceksin ki öyle bir kat’iyetle (kesinlikle) لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der ve tekrar eder ki hakkalyakîn (şüpheye yer bırakmayan kesinlik) derecesinde söylediğini, aynelyakîn (gözle görmüş gibi) gibi bir ilm-i yakîni (kesin bilgiyi) sana ifade ve ifaza (bahşediyor) ediyor.
Elhasıl (kısacası): Her birisi birer güneş olan, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm – ona salat ve selam olsun) ile Furkan-ı Ahkem (hükümleri en sağlam olan Kur’an) ki:
Biri; âlem-i şehadetin (görünen âlemin) lisanı olarak bin mu’cizat (mucizeler) içinde bütün enbiya (peygamberler) ve asfiyanın (ariflerin) taht-ı tasdiklerinde (onayları altında) İslâmiyet ve risalet parmaklarıyla işaret ederek bütün kuvvetiyle gösterdiği bir hakikati…
Diğeri; âlem-i gaybın (gayb âleminin) lisanı hükmünde, kırk vücuh-u i’caz (i’caz vecihleri, mucizelik yönleri) içinde, kâinatın bütün âyât-ı tekviniyesinin (yaratılış ayetlerinin) taht-ı tasdiklerinde, hakkaniyet ve hidayet parmaklarıyla işaret edip bütün ciddiyetle gösterdiği aynı hakikati… Acaba o hakikat, güneşten daha bâhir (açık), gündüzden daha zahir (açık) olmaz mı?
Ey dalalet-âlûd (sapıklığa bulaşmış) mütemerrid (inatçı) insancık! (Hâşiye[24]) Ateş böceğinden daha sönük kafa fenerinle nasıl şu güneşlere karşı gelebilirsin? Onlardan istiğna (ihtiyaç duymazsın) edebilirsin? Üflemekle onları söndürmeye çalışırsın? Tuuuh, tuf, senin o münkir (inkarcı) aklına! Nasıl o iki lisan-ı gayb ve şehadet (gayb ve görünen âlemin dili), bütün âlemlerin Rabb’i ve şu kâinatın sahibi namına ve onun hesabına söyledikleri sözleri ve davaları inkâr edebilirsin? Ey bîçare (çaresiz) ve sinekten daha âciz daha hakir (değersiz)! Sen necisin ki şu kâinatın Sahib-i Zülcelal’ini (Celal sahibi Sahibini) tekzibe (yalanlamaya) yelteniyorsun?
*
Hâtime
Ey aklı hüşyar (uyanık), kalbi müteyakkız (tetikte) arkadaş! Eğer şu Yirmi İkinci Söz’ün başından buraya kadar fehmetmişsen (anlamışsan) on iki lem’ayı (parıltıyı) birden elinde tut. Binler elektrik kuvvetinde bir sirac-ı hakikat (hakikat lambası) bularak arş-ı a’zamdan (en büyük arşından) uzatılıp gelen âyât-ı Kur’aniyeye (Kur’an ayetlerine) yapış. Burak-ı tevfike (Allah’ın lütfuyla başarıya ulaştıran vasıtaya) bin, semavat-ı hakaikte (hakikat göklerinde) urûc (yüksel) et, arş-ı marifetullaha (Allah’ı bilme arşına) çık.
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَرٖيكَ لَكَ
(Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente vahdeke lâ şerîke leke. – Şahitlik ederim ki, Senden başka ilah yoktur, Sen teksin, ortağın yoktur.)
Hem
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ
(Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve hayyün lâ yemûtü bi yedihil hayru ve hüve alâ külli şey’in kadîr. – Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’nadır. Diriltir ve öldürür. O, ölmeyen Hayy’dır. Hayır O’nun elindedir ve O her şeye Kadîr’dir.)
diyerek bütün mevcudat-ı kâinatın (kâinat varlıklarının) başları üstünde ve mescid-i kebir-i âlemde (âlemin büyük mescidinde) vahdaniyeti (birliği) ilan et.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel alîmül hakîm. – Seni tesbih ve tenzih ederiz (noksanlıklardan arıtırız), Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz (bilgimiz) yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapansın.)
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهٖ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرٖينَ ۞
(Rabbenâ lâ tüâhhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ. Rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehû alellezîne min kablinâ. Rabbenâ ve lâ tühammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bihî. Va’fü annâ. Vağfirlenâ. Verhamnâ. Ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirîn. – Ey Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.)
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ۞ رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فٖيهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْمٖيعَادَ ۞
(Rabbenâ lâ tüzığ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledünke rahmeh, inneke entel vehhâb. Rabbenâ inneke câmiun nâsi li yevmin lâ raybe fîh, innallâhe lâ yuhliful mîâd. – Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma. Bize kendi katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz Sen, çok bağışlayansın. Ey Rabbimiz! Şüphesiz Sen, hakkında hiçbir şüphe olmayan günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez.)
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ وَارْحَمْنَا وَ ارْحَمْ اُمَّتَهُ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ اٰمٖينَ
(Allahümme salli ve sellim alâ men erseltehû rahmeten lil âlemîne ve alâ âlihî ve sahbihî ecmeîne verhamnâ verham ümmetehû bi rahmetike yâ erhamer râhimîn. Âmîn. – Allah’ım! Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zata, âline ve bütün ashabına salat ve selam eyle. Ve bize merhamet et ve ümmetine merhamet et, rahmetinle ey merhametlilerin en merhametlisi. Âmîn.)
وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
(Ve âhiru da’vâhüm enil hamdü lillâhi rabbil âlemîn. – Onların son duası da: “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır” demektir.)
*
[1] Hâşiye: Ağaçları başlarında taşıyan çekirdeklere işarettir.
[2] Hâşiye: Kendi kendine yükselmeyen ve meyvelerin sıkletine (ağırlığına) dayanmayan üzüm çubukları gibi nâzenin (nazik) nebatatın (bitkilerin) başka ağaçlara latîf (zarif) eller atıp sarmalarına ve onlara yüklenmelerine işarettir.
[3] Hâşiye: Tohuma işarettir. Mesela, zerre gibi bir afyon büzrü (tohumu), bir dirhem gibi bir zerdali nüvatı (çekirdeği), bir kavun çekirdeği, nasıl çuhadan (kalın yünlü kumaş) daha güzel dokunmuş yapraklar, patiskadan (ince pamuklu kumaş) daha beyaz ve sarı çiçekler, şekerlemeden daha tatlı ve köftelerden ve konserve kutularından daha latîf (zarif) daha leziz (leziz) daha şirin meyveleri hazine-i rahmetten (rahmet hazinesinden) getiriyorlar, bize takdim ediyorlar.
[4] Hâşiye: Unsurlardan cism-i hayvanîyi (hayvanî cismi) halk (yaratmak) ve nutfeden (spermden) zîhayatı (canlıyı) icad (yaratmak) etmeye işarettir.
[5] Hâşiye: Hayvanlara ve insanlara işarettir. Zira hayvan, şu âlemin küçük bir fihristesi (listesi) ve mahiyet-i insaniye (insan mahiyeti), şu kâinatın bir misal-i musağğarı (küçültülmüş bir örneği) olduğundan âdeta âlemde ne varsa insanda numunesi vardır.
[6] Hâşiye: Makine, meyvedar ağaçlara işarettir. Çünkü yüzer tezgâhları, fabrikaları incecik dallarında taşıyor gibi hayret-nüma (hayret veren) yaprakları, çiçekleri, meyveleri dokuyor, süslendiriyor, pişiriyor, bizlere uzatıyor. Halbuki çam ve katran gibi muhteşem ağaçlar, kuru bir taşta tezgâhını atmış, çalışıp duruyorlar.
[7] Hâşiye: Hububata (tahıllara), tohumlara, sineklerin tohumcuklarına işarettir. Mesela, bir sinek bir kara ağacın yaprağında yumurtasını bırakır. Birden o koca kara ağaç, yapraklarını o yumurtalara bir rahm-ı mader (ana rahmi), bir beşik, bal gibi bir gıda ile dolu bir mahzene çeviriyor. Âdeta o meyvesiz ağaç, o surette zîruh (canlı) meyveler veriyor.
[8] Hâşiye: Şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) meyvesi olan insana ve kendi ağacının programını ve fihristesini (listesini) taşıyan meyveye işarettir. Zira kalem-i kudret, âlemin kitab-ı kebirinde (büyük kitabında) ne yazmış ise icmalini (özetini) mahiyet-i insaniyede (insan mahiyetinde) yazmıştır. Kalem-i kader, dağ gibi bir ağaçta ne yazmış ise tırnak gibi meyvesinde dahi dercetmiştir (içine yerleştirmiştir).
[9] Hâşiye: Bahar ve yaz mevsiminde zeminin yüzüne işarettir. Zira yüz binler muhtelif (çeşitli) mahlukatın (yaratıkların) taifeleri (toplulukları), birbiri içinde beraber icad (yaratılır), rûy
Risale-i Nur Külliyatından
Yirmi İkinci Söz
İki makamdır
Birinci Makam
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ ۞ وَ تِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Bir zaman iki adam, bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir tesir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki acib bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki kemal-i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemal-i hayretlerinden etraflarına baktılar. Gördüler ki bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor. Bir cihette bakılsa muntazam bir memleket, bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir, diğer bir cihette bakılsa gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acayip âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki bir kısım mahluklar var, bir tarz ile konuşuyorlar fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız işaretlerinden anlaşılıyor ki mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.
O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: “Şu acib âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musanna sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü anlaşılıyor ki bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize meded verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahluklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket suretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenatın envaıyla tezyin eden ve ibret-nüma mu’cizatlarla donatan bir zat, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.”
Öteki adam dedi: “İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zat bulunsun ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.”
Arkadaşı cevaben dedi ki: “Bunu tanımazsak, lâkayt kalsak menfaati hiç yok; zararı olsa pek azîmdir. Eğer tanımasına çalışsak meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa pek azîmdir. Onun için ona karşı lâkayt kalmak, hiç kâr-ı akıl değildir.”
O serseri adam dedi: “Ben bütün rahatımı, keyfimi onu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesadüfî ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüyor; benim neme lâzım.”
Akıllı arkadaşı ona dedi: “Senin bu temerrüdün beni de belki çokları da belaya atacaktır. Bir edepsizin yüzünden bazen olur ki bir memleket harap olur.”
Yine o serseri dönüp dedi ki: “Ya kat’iyen bana ispat et ki bu koca memleketin tek bir mâliki, tek bir sâni’i vardır. Yahut bana ilişme.”
Cevaben arkadaşı dedi: “Madem inadın divanelik derecesine çıkmış, o inadınla bizi ve belki memleketi bir kahra giriftar edeceksin. Ben de sana on iki bürhan ile göstereceğim ki bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin tek bir ustası vardır ve o usta, her şeyi idare eden yalnız odur. Hiçbir cihette noksaniyeti yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve her şeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri mu’cize ve hârikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahluklar onun memurlarıdır.”
Birinci Bürhan
Gel, her tarafa bak, her şeye dikkat et! Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünkü bak, bir dirhem (Hâşiye[1]) kadar kuvveti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler batman yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuuru olmayan, (Hâşiye[2]) gayet hakîmane işler görüyor. Demek, bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sahibi vardır. Eğer kendi başına olsa bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her iş mu’cize, her şey mu’cizekâr bir hârika olmak lâzım gelir. Bu ise bir safsatadır.
İkinci Bürhan
Gel, bütün bu ovaları, bu meydanları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstüne dikkat et! Her birisinde o gizli zattan haber veren işler var. Âdeta her biri birer turra, birer sikke gibi o gaybî zattan haber veriyorlar. İşte gözünün önünde, bak; bir dirhem pamuktan (Hâşiye[3]) ne yapıyor. Bak, kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki bizim gibi binler adam giyse ve yese kâfi gelir. Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını gaybî avucuna aldı, bir et parçası (Hâşiye[4]) yaptı; bak, gör. İşte ey akılsız adam! Bu işler öyle bir zata mahsustur ki bütün bu memleket, bütün eczasıyla onun mu’cize-i kuvveti altında duruyor, her arzusuna râm oluyor.
Üçüncü Bürhan
Gel, bu müteharrik antika (Hâşiye[5]) sanatlarına bak! Her birisi öyle bir tarzda yapılmış, âdeta bu koca sarayın bir küçük nüshasıdır. Bütün bu sarayda ne varsa o küçücük müteharrik makinelerde bulunuyor. Hiç mümkün müdür ki bu sarayın ustasından başka birisi gelip bu acib sarayı küçük bir makinede dercetsin? Hem hiç mümkün müdür ki bir kutu kadar bir makine bütün bir âlemi içine aldığı halde, tesadüfî veyahut abes bir iş içinde bulunsun? Demek, bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o gizli zatın birer sikkesi hükmündedirler. Belki birer dellâl, birer ilanname hükmündedirler. Lisan-ı halleriyle derler ki: “Biz öyle bir zatın sanatıyız ki bütün bu âlemimizi, bizi yaptığı ve suhuletle icad ettiği gibi kolaylıkla yapabilir bir zattır.”
Dördüncü Bürhan
Ey muannid arkadaş! Gel, sana daha acibini göstereceğim. Bak, bu memlekette bütün bu işler, bu şeyler değişti, değişiyor, bir halette durmuyor. Dikkat et ki bu gördüğümüz camid cisimler, hissiz kutular birer hâkim-i mutlak suretini aldılar. Âdeta her bir şey, bütün eşyaya hükmediyor. İşte bu yanımızdaki bu makineye bak, (Hâşiye[6]) güya emrediyor. İşte onun tezyinatına ve işlemesine lâzım levazımat ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar. İşte oraya bak, o şuursuz cisim (Hâşiye[7]) güya bir işaret ediyor, en büyük bir cismi kendine hizmetkâr ediyor, kendi işlerinde çalıştırıyor. Daha başka şeyleri bunlara kıyas et. Âdeta her bir şey, bütün bu âlemdeki hilkatleri musahhar ediyor.
Eğer o gizli zatı kabul etmezsen bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahluklarda; o zatın bütün hünerlerini, sanatlarını, kemalâtlarını, birer birer (o şeylere) vereceksin. İşte aklın uzak gördüğü bir tek mu’ciz-nüma zatın bedeline, milyarlar onun gibi mu’ciz-nüma hem birbirine zıt hem birbirine misil hem birbiri içinde bulunsun; bu intizam bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar.
Halbuki bu koca memlekette iki parmak karışsa karıştırır. Çünkü bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir memlekette iki padişah bulunsa karıştırır. Nerede kaldı, hadsiz hâkim-i mutlak beraber bulunsun!
Beşinci Bürhan
Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin ziynetlerine bak ve bütün bu memleketin tanzimatını gör ve bütün bu âlemin sanatlarını tefekkür et! İşte bak, eğer nihayetsiz mu’cizeleri ve hünerleri olan gizli bir zatın kalemi işlemezse bu nakışları sair şuursuz sebeplere, kör tesadüfe, sağır tabiata verilse o vakit ya bu memleketin her bir taşı, her bir otu, öyle mu’ciz-nüma nakkaş, öyle bir hârikulâde kâtip olması lâzım gelir ki bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar sanatı dercedebilsin. Çünkü bak bu taşlardaki nakşa, (Hâşiye[8]) her birisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimat kanunları var, bütün memleketin teşkilat programları var. Demek, bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hârikadır. Öyle ise her bir nakış, her bir sanat, o gizli zatın bir ilannamesidir, bir hâtemidir.
Madem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. Sanatlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin?
Altıncı Bürhan
Gel, bu geniş ovaya çıkacağız (Hâşiye[9]). İşte o ova içinde yüksek bir dağ var. Üstüne çıkacağız, tâ bütün etrafı görülsün. Hem her şeyi yakınlaştıracak güzel dürbünleri de beraber alacağız. Çünkü bu acib memlekette, acib işler oluyor. Her saatte hiç aklımıza gelmeyen işler oluyor. İşte bak, bu dağlar ve ovalar ve şehirler birden değişiyor. Hem nasıl değişiyor, öyle bir tarzda ki milyonlarla birbiri içinde işler gayet muntazam surette değişiyor. Âdeta milyonlar mütenevvi kumaşlar birbiri içinde beraber dokunuyor gibi pek acib tahavvülat oluyor. Bak, o kadar ünsiyet ettiğimiz ve tanıdığımız çiçekli miçekli şeyler kayboldular. Muntazaman yerlerine ve mahiyetçe onlara benzer fakat suretçe ayrı, başkaları geldiler. Âdeta şu ova, dağlar birer sahife; yüz binlerle ayrı ayrı kitaplar içinde yazılıyor. Hem hatasız, noksansız olarak yazılıyor. İşte, bu işler yüz derece muhaldir ki kendi kendine olsun.
Evet, nihayet derecede sanatlı, dikkatli şu işler, kendi kendine olmak bin derece muhaldir ki kendilerinden ziyade, sanatkârlarını gösteriyorlar. Hem bunları işleyici öyle mu’ciz-nüma bir zattır ki hiçbir iş, ona ağır gelmez. Bin kitap yazmak, bir harf kadar ona kolay gelir. Bununla beraber her tarafa bak ki hem öyle bir hikmetle her şeyi yerli yerine koyuyor ve öyle mükrimane herkese lâyık oldukları lütufları yapıyor hem öyle ihsan-perverane umumî perdeler ve kapılar açıyor ki herkesin arzularını tatmin ediyor. Hem öyle sehavet-perverane sofralar kuruyor ki bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, her bir taifesine has ve lâyık, belki her bir ferdine mahsus ismiyle ve resmiyle bir tabla-yı nimet veriliyor.
İşte dünyada bundan muhal bir şey var mı ki bu gördüğümüz işler içinde tesadüfî işler bulunsun veya abes ve faydasız olsun veya müteaddid eller karışsın veya ustası her şeye muktedir olmasın veya her şey ona musahhar olmasın! İşte ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir bahane bul!
Yedinci Bürhan
Ey arkadaş! Gel, şimdi bu cüz’iyatı bırakıp saray şeklindeki bu acib âlemin eczalarının birbirine karşı olan vaziyetlerine dikkat edeceğiz. İşte bak, bu âlemde o derece intizam ile küllî işler yapılıyor ve umumî inkılablar oluyor ki âdeta bütün bu saraydaki mevcud taşlar, topraklar, ağaçlar, her bir şey, birer fâil-i muhtar gibi bütün bu âlemin nizamat-ı külliyesini gözetip ona göre tevfik-i hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler, birbirinin imdadına koşuyor.
İşte bak, gaibden acib bir kafile (Hâşiye[10]) çıkıp geliyor. Merkepleri ağaçlara, nebatlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla-yı erzak taşıyorlar. İşte bak, bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanatın erzaklarını getiriyorlar. Hem de bak, bu kubbede o azîm elektrik lambası (Hâşiye[11]) onlara ışık verdiği gibi bütün taamlarını öyle güzel pişiriyor; yalnız, pişirilecek taamlar bir dest-i gaybî tarafından birer ipe takılıp (Hâşiye[12]) ona karşı tutuluyor. Bu tarafa da bak, bu bîçare zayıf, nahif, kuvvetsiz hayvancıklar; nasıl onların başı önünde, latîf gıda ile dolu iki tulumbacık (Hâşiye[13]) takılmış, iki çeşme gibi yalnız o kuvvetsiz mahluk, onu ağzına yapıştırması kâfidir.
Elhasıl, bütün bu âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi birbirine el ele verir. Birbirinin işini tekmil için birbirine omuz omuza veriyor. Bel bele verip beraber çalışıyorlar. Her şeyi buna kıyas et, ta’dad ile bitmez.
İşte bütün bu haller, iki kere iki dört eder derecesinde kat’î gösterir ki şu saray-ı acibin ustasına yani şu garib âlemin sahibine her şey musahhardır. Her şey onun hesabına çalışır. Her şey ona bir emirber nefer hükmündedir. Her şey onun kuvvetiyle döner. Her şey onun emriyle hareket eder. Her şey onun hikmetiyle tanzim olur. Her şey onun keremiyle muavenet eder. Her şey onun merhametiyle başkasının imdadına koşar, yani koşturulur. Ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir söz söyle!
Sekizinci Bürhan
Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray-ı muhteşemin sahibini tanımak istemiyorsun! Halbuki her şey onu gösteriyor, ona işaret ediyor, ona şehadet ediyor. Bütün bu şeylerin şehadetini nasıl tekzip ediyorsun? Öyle ise bu sarayı da inkâr et ve “Âlem yok, memleket yok.” de ve kendini de inkâr et, ortadan çık. Yahut aklını başına al, beni dinle!
İşte bak, şu saray içinde bulunan ve memleketi ihata eden yeknesak unsurlar, madenler var (Hâşiye[14]). Âdeta memleketten çıkan her şey, o maddelerden yapılıyor. Demek, o maddeler kimin mülkü ise bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise mahsulat da onundur. Deniz kimin ise içindekiler de onundur.
Hem bak, bu dokunan şeyler, bu nescolunan münakkaş kumaşlar, bir tek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzar eden ve ip haline getiren, elbette bilbedahe birdir. Çünkü o iş, iştirak kabul etmez. Öyle ise bütün nescolunan sanatlı şeyler, ona mahsustur. Hem de bak, bu dokunan, yapılan şeylerin her bir cinsi, bütün memleketin her tarafında bulunuyor; bütün ebna-yı cinsleriyle öyle intişar etmiş; beraber olarak birbiri içinde, bir tarzda, bir anda yapılıyor, nescediliyor. Demek, bir tek zatın işidir, bir tek emirle hareket ediyor. Yoksa böyle bir anda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir heyette ittifak ve muvafakat muhaldir. Öyle ise bu sanatlı şeylerin her birisi, o gizli zatın bir ilannamesi hükmünde, onu gösteriyor.
Güya her bir çiçekli kumaş, her bir sanatlı makine, her bir tatlı lokma; o mu’ciz-nüma zatın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer turrası hükmünde. Lisan-ı hal ile her birisi der: “Ben kimin sanatıyım, bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.” Ve her bir nakış der: “Beni kim dokudu ise bulunduğum top da onun dokumasıdır.” Her bir tatlı lokma der: “Beni kim yapıyor, pişiriyorsa bulunduğum kazan dahi onundur.” Her bir makine der: “Beni kim yapmış ise memlekette intişar eden bütün emsalimi de o yapıyor ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek, memleketin mâliki de odur. Öyle ise bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kimse, o bize mâlik olabilir.” Mesela, nasıl mîrîye mahsus tek bir palaska veyahut bir tek düğmeye mâlik olmak için onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki onlara hakiki mâlik olsun. Yoksa o boşboğaz başıbozuktan “Mîrî malıdır.” diye elinden alınıp tecziye edilir.
Elhasıl, nasıl bu memleketin anâsırı, memlekete muhit birer maddedir. Onların mâliki de bütün memlekete mâlik bir tek zat olabilir. Öyle de bütün memlekette intişar eden sanatlar, birbirine benzediği ve bir tek sikke izhar ettikleri için bütün memleket yüzünde intişar eden masnular, her bir şeye hükmeden tek bir zatın sanatları olduğunu gösteriyorlar.
İşte ey arkadaş! Madem şu memlekette, yani şu saray-ı muhteşemde bir birlik alâmeti vardır, bir vahdet sikkesi var. Çünkü bir kısım şeyler, bir iken ihatası var. Bir kısım, müteaddid ise –fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için– bir vahdet-i neviye gösteriyor. Vahdet ise bir vâhidi gösterir. Demek ustası da mâliki de sahibi de sâni’i de bir olmak lâzım gelir.
Bununla beraber sen buna dikkat et ki bir perde-i gaybdan kalınca bir ip çıkıyor. (Hâşiye[15]). Bak, sonra binler ipler ondan uzanmış. Her bir ipin başına bak, birer elmas, birer nişan, birer ihsan, birer hediye takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki böyle garib bir gayb perdesinden, böyle acib ihsanatı, hedâyâyı şu mahluklara uzatan zatı tanımamak, ona teşekkür etmemek, ne kadar divanece bir harekettir? Çünkü onu tanımazsan bilmecburiye diyeceksin ki: “Bu ipler; uçlarındaki elmasları, sair hediyeleri kendileri yapıyorlar, veriyorlar.” O vakit her ipe bir padişahlık manasını vermek lâzım gelir. Halbuki gözümüzün önünde bir dest-i gaybî, o ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor.
Demek, bütün bu sarayda her şey, kendi nefsinden ziyade, o mu’ciz-nüma zatı gösteriyor. Onu tanımazsan bütün bu şeyleri inkâr etmekle hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.
Dokuzuncu Bürhan
Gel, ey muhakemesiz arkadaş! Sen şu sarayın sahibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü istib’ad ediyorsun. Onun acib sanatlarını ve hâlâtını, akla sığıştıramadığından inkâra sapıyorsun. Halbuki asıl istib’ad, asıl müşkülat ve hakiki suubetler ve dehşetli külfetler, onu tanımamaktadır.
Çünkü onu tanısak bütün bu saray, bu âlem bir tek şey gibi kolay gelir, rahat olur; bu ortadaki ucuzluk ve mebzuliyete medar olur.
Eğer tanımazsak ve o olmazsa o vakit her bir şey, bütün bu saray kadar müşkülatlı olur. Çünkü her şey, bu saray kadar sanatlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzuliyet kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi, değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi. Sen, yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak (Hâşiye[16]). Eğer onun gizli matbaha-i mu’ciz-nümasından çıkmasa idi, şimdi kırk para ile aldığımız halde, yüz liraya alamazdık.
Evet, bütün istib’ad, müşkülat, suubet, helâket belki muhaliyet, onu tanımamaktadır. Çünkü nasıl bir ağaca bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor. Binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi suhulet peyda eder. Eğer o ağacın meyveleri, ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla rabtedilse her bir meyve bütün ağaç kadar müşkülatlı olur.
Hem nasıl bütün ordunun teçhizatı bir merkezde, bir kanunda, bir fabrikadan çıksa kemiyetçe bir neferin teçhizatı kadar kolaylaşır. Eğer her bir neferin ayrı ayrı yerlerde teçhizatı yapılsa, alınsa her bir neferin teçhizatı için bütün ordunun teçhizatına lâzım fabrikalar bulunması lâzımdır.
Aynen bu iki misal gibi şu muntazam sarayda, şu mükemmel şehirde, şu müterakki memlekette, şu muhteşem âlemde, bütün bu şeylerin icadı bir tek zata verildiği vakit; o kadar kolay olur, o kadar hiffet peyda eder ki gördüğümüz nihayetsiz ucuzluğa ve mebzuliyete ve sehavete sebebiyet verir. Yoksa her şey o kadar pahalı, o kadar müşkülatlı olacak ki dünya verilse birisi elde edilemez.
Onuncu Bürhan
Gel, ey bir parça insafa gelmiş arkadaş! On beş gündür (Hâşiye[17]) biz buradayız. Eğer şu âlemin nizamlarını bilmezsek, padişahını tanımazsak cezaya müstahak oluruz. Özrümüz kalmadı. Zira on beş gün güya bize mühlet verilmiş gibi bize ilişmiyorlar. Elbette biz başıboş değiliz. Bu derece nazik sanatlı, mizanlı, letafetli, ibretli masnular içinde hayvan gibi gezip bozamayız, bize bozdurmazlar. Şu memleketin haşmetli mâlikinin elbette cezası da dehşetlidir.
O zat ne kadar kudretli, haşmetli bir zat olduğunu şununla anlayınız ki şu koca âlemi, bir saray gibi tanzim ediyor, bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük memleketi, bir hane gibi hiçbir şey noksan bırakmayarak idare ediyor. İşte bak, vakit be-vakit bir kabı doldurup boşaltmak gibi; şu sarayı, şu memleketi, şu şehri kemal-i intizamla doldurup kemal-i hikmetle boşalttırıyor. Bir sofrayı da kaldırıp indirmek gibi koca memleketi baştan başa, çeşit çeşit sofralar (Hâşiye[18]) bir dest-i gaybî tarafından kaldırır, indirir tarzında mütenevvi yemekleri sıra ile getirip yedirir. Onu kaldırıp başkasını getirir. Sen de görüyorsun ve aklın varsa anlarsın ki o dehşetli haşmet içinde hadsiz sehavetli bir kerem var.
Hem de bak ki o gaybî zatın saltanatına, birliğine bütün bu şeyler şehadet ettiği gibi öyle de kafile kafile arkasından gelip geçen, o hakiki perde perde arkasından açılıp kapanan bu inkılablar, bu tahavvülatlar; o zatın devamına, bekasına şehadet eder. Çünkü zeval bulan eşya ile beraber esbabları dahi kayboluyor. Halbuki onların arkasından onlara isnad ettiğimiz şeyler, tekrar oluyor. Demek, o eserler, onların değilmiş; belki zevalsiz birinin eserleri imiş.
Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor, arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki onları parlattıran, daimî ve yüksek bir ışık sahibidir. Öyle de bu işlerin süratle değişmesi, arkalarından gelenlerin aynı renk alması gösteriyor ki zevalsiz daimî bir tek zatın cilveleridir, nakışlarıdır, âyineleridir, sanatlarıdır.
On Birinci Bürhan
Gel, ey arkadaş! Şimdi sana geçmiş olan on bürhan kuvvetinde kat’î bir bürhan daha göstereceğim. Gel, bir gemiye bineceğiz; (Hâşiye[19]) şu uzakta bir cezire var, oraya gideceğiz. Çünkü bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem herkes o cezireye bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar.
İşte bak, gidiyoruz. Şimdi şu cezireye çıktık. Bak, pek büyük bir içtima var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi mühim ihtifal görünüyor. İyi dikkat et. Bu cemiyet-i azîmenin bir reisi var. Gel daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız.
İşte bak, ne kadar parlak ve binden (Hâşiye[20]) ziyade nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor. Ne kadar tatlı bir sohbet ediyor. Şu on beş gün zarfında, bunların dediklerini ben bir parça öğrendim. Sen de benden öğren. Bak o zat, şu memleketin mu’ciz-nüma sultanından bahsediyor. O sultan-ı zîşan, beni sizlere gönderdi söylüyor. Bak, öyle hârikalar gösteriyor; şüphe bırakmıyor ki bu zat o padişahın bir memur-u mahsusudur. Sen dikkat et ki bu zatın söylediği sözü, değil yalnız şu ceziredeki mahluklar dinliyorlar, belki hârikulâde suretinde bütün memlekete işittiriyor. Çünkü uzaktan uzağa herkes buradaki nutkunu işitmeye çalışıyor. Değil yalnız insanlar dinliyor, belki hayvanlar da hattâ bak dağlar da onun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki yerlerinden kımıldanıyorlar. Şu ağaçlar, işaret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su çıkarıyor. Hattâ parmağını da bir âb-ı kevser memesi gibi yapar, ondan âb-ı hayat içiriyor. Bak, şu sarayın kubbe-i âlîsinde mühim lamba, (Hâşiye[21]) onun işaretiyle, bir iken ikileşiyor.
Demek, bu memleket bütün mevcudatıyla onun memuriyetini tanıyor. Onu, gaybî bir zat-ı mu’ciz-nümanın en has ve doğru bir tercümanıdır, bir dellâl-ı saltanatı ve tılsımının keşşafı ve evamirinin tebliğine emin bir elçisi olduğunu biliyor gibi onu dinleyip itaat ediyorlar.
İşte bu zatın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar: “Evet, evet doğrudur.” derler, tasdik ederler. Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketleri ışıklandıran büyük nur lambası, (Hâşiye[22]) o zatın işaret ve emirlerine baş eğmesiyle, “Evet, evet her dediğin doğrudur.” derler.
İşte ey sersem arkadaş! Şu padişahın hazine-i hâssasına mahsus bin nişan taşıyan şu nurani ve muhteşem ve pek ciddi zatın bütün kuvvetiyle bütün memleketin ileri gelenlerinin taht-ı tasdikinde bahsettiği bir Zat-ı Mu’ciz-nümadan ve zikrettiği evsafından ve tebliğ ettiği evamirinde, hiçbir vecihle hilaf ve hile bulunabilir mi? Bunda hilaf-ı hakikat kabilse; şu sarayı, şu lambaları, şu cemaati hem vücudlarını hem hakikatlerini tekzip etmek lâzım gelir. Eğer haddin varsa buna karşı itiraz parmağını uzat. Gör, nasıl parmağın bürhan kuvvetiyle kırılıp senin gözüne sokulacak.
On İkinci Bürhan
Gel, ey bir parça aklı başına gelen birader! Bütün on bir bürhan kuvvetinde bir bürhan daha göstereceğim. İşte bak, yukarıdan inen ve herkes ona hayretinden veya hürmetinden kemal-i dikkatle bakan, şu nurani fermana (Hâşiye[23]) bak. O bin nişanlı zat, onun yanına durmuş, o fermanın mealini umuma beyan ediyor.
İşte şu fermanın üslupları öyle bir tarzda parlıyor ki herkesin nazar-ı istihsanını celbediyor ve öyle ciddi, ehemmiyetli meseleleri zikrediyor ki herkes kulak vermeye mecbur oluyor. Çünkü bütün bu memleketi idare eden ve bu sarayı yapan ve bu acayibi izhar eden zatın şuunatını, ef’alini, evamirini, evsafını birer birer beyan ediyor. O fermanın heyet-i umumiyesinde bir turra-i a’zam olduğu gibi bak her bir satırında, her bir cümlesinde taklit edilmez bir turra olduğu misillü, ifade ettiği manalar, hakikatler, emirler, hikmetler üstünde dahi o zata mahsus birer manevî hâtem hükmünde ona has bir tarz görünüyor.
Elhasıl, o ferman-ı a’zam, güneş gibi o zat-ı a’zamı gösterir; kör olmayan görür.
İşte ey arkadaş! Aklın başına gelmiş ise bu kadar kâfi. Eğer bir sözün varsa şimdi söyle.
O inatçı adam cevaben dedi ki: “Ben, senin bu bürhanlarına karşı yalnız derim, Elhamdülillah inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki şu memleketin tek bir mâlik-i zülkemali, şu âlemin tek bir sahib-i zülcelali, şu sarayın tek bir sâni’-i zülcemali bulunduğunu kabul ettim. Allah senden razı olsun ki beni eski inadımdan ve divaneliğimden kurtardın. Getirdiğin bürhanların her birisi tek başıyla bu hakikati göstermeye kâfi idi. Fakat her bir bürhan geldikçe daha revnaktar daha şirin daha hoş daha nurani daha güzel marifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim, dinledim.”
Tevhidin hakikat-i uzmasına ve “âmentü billah” imanına işaret eden hikâye-i temsiliye tamam oldu. Fazl-ı Rahman, feyz-i Kur’an, nur-u iman sayesinde tevhid-i hakikinin güneşinden, hikâye-i temsiliyedeki on iki bürhana mukabil, on iki lem’a ile bir mukaddimeyi göstereceğiz.
وَ مِنَ اللّٰهِ التَّوْفٖيقُ وَ الْهِدَايَةُ
*
Yirmi İkinci Söz’ün İkinci Makamı
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكٖيلٌ ۞ لَهُ مَقَالٖيدُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ ۞ فَسُبْحَانَ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ۞ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ۞ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبّٖى عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ
Mukaddime
Erkân-ı imaniyenin kutb-u a’zamı olan iman-ı billaha dair Katre Risalesi’nde, şu mevcudatın her birisi, elli beş lisanla Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücuduna ve vahdaniyetine delâlet ve şehadetlerini icmalen beyan etmişiz. Hem Nokta Risalesi’nde, Cenab-ı Hakk’ın delail-i vücub ve vahdaniyetinden, her birisi bin bürhan kuvvetinde dört bürhan-ı küllî zikretmişiz. Hem on iki kadar Arabî risalelerimde, Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücudunu ve vahdaniyetini gösteren yüzler kat’î bürhanları zikrettiğimizden, şimdi onlara iktifaen derin tetkikata girişmeyeceğiz. Yalnız şu Yirmi İkinci Söz’de Risaletü’n-Nur’da icmalen yazdığım on iki lem’ayı, iman-ı billah güneşinden göstermeye çalışacağız.
Birinci Lem’a
Tevhid iki kısımdır. Mesela, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zatın mütenevvi malları gelse iki çeşitle onun malı olduğu bilinir. Biri; icmalî, âmiyanedir ki “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir. İkinci çeşit odur ki her denk üzerinde yazıyı okur, her bir top üstünde turrayı tanır, her bir ilan üstünde mührünü bilir bir surette “Her şey o zatındır.” der. İşte şu halde her bir şey, o zatı manen gösterir.
Aynen öyle de tevhid dahi iki çeşittir:
Biri: Tevhid-i âmî ve zahirîdir ki “Cenab-ı Hak birdir, şeriki naziri yoktur, bu kâinat onundur.”
İkincisi: Tevhid-i hakikidir ki her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle doğrudan doğruya her şeyden onun nuruna karşı bir pencere açıp onun birliğine ve her şey onun dest-i kudretinden çıktığına ve uluhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vechile, hiçbir şeriki ve muîni olmadığına, şuhuda yakın bir yakîn ile tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir. Biz dahi şu Söz’de, o hâlis ve âlî tevhid-i hakikiyi gösterecek şuâları zikredeceğiz.
Birinci nükte içinde bir ihtar
Ey esbab-perest gafil! Esbab, bir perdedir. Çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedaniyedir. Çünkü tevhid ve celal öyle ister ve istiklali iktiza eder. Sultan-ı Ezelî’nin memurları, saltanat-ı rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o rububiyetin temaşager nâzırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vasıtalar; kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar içindir. Tâ umûr-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat etmiş değildir.
Demek esbab vaz’edilmiş, tâ aklın nazar-ı zahirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira âyinenin iki vechi gibi her şeyin bir “mülk” ciheti var ki âyinenin mülevven yüzüne benzer. Muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir. Biri “melekût”tur ki âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir vechinde, kudret-i Samedaniyenin izzetine ve kemaline münafî hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci hem medar olmak için vaz’edilmişler. Fakat melekûtiyet ve hakikat canibinde her şey şeffaftır, güzeldir. Kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münafî değildir. Onun için esbab sırf zahirîdir, melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikileri yoktur.
Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki haksız şekvaları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlak’a tevcih etmemek için o şekvalara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz’edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i latîf suretinde bir temsil-i manevî rivayet ediliyor ki:
Hazret-i Azrail aleyhisselâm, Cenab-ı Hakk’a demiş ki: “Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın benden şekva edecekler, benden küsecekler.” Cenab-ı Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki: “Seninle ibadımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip senden küsmesinler.”
İşte bak, nasıl hastalıklar perdedir; ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler ve kabz-ı ervahta hakikat olarak olan hikmet ve güzellik, Azrail aleyhisselâmın vazifesine mütealliktir. Öyle de Hazret-i Azrail dahi bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlahiyeye bir perdedir.
Evet, izzet ve azamet ister ki esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celal ister ki esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikiden.
İkinci Lem’a
Bak şu kâinat bostanına, şu zeminin bağına, şu semanın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et! Göreceksin ki bir Sâni’-i Zülcelal’in, bir Fâtır-ı Zülcemal’in o serilmiş ve serpilmiş masnuattan her bir masnû üstünde Hâlık-ı külli şey’e mahsus bir sikkesi ve her bir mahluku üstünde Sâni’-i külli şey’e has bir hâtemi ve kalem-i kudretin birer menşuru olan sahaif-i leyl ve nehar, yaz ve baharda yazılan tabakat-ı mevcudat üstünde taklit kabul etmez bir turra-i garrası vardır. Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o turralardan numune olarak birkaçını zikredeceğiz.
Mesela, hesapsız sikkelerinden, hayat üzerinde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki “Bir şeyden her şey yapar hem her şeyden bir tek şey yapar.” Çünkü nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesapsız aza ve cihazat-ı hayvaniyeyi yapar. İşte bir şeyi her şey yapmak elbette bir Kadîr-i Mutlak’ın işidir. Hem yenilen hadsiz taamlardan –o taam ise hayvanî olsun, nebatî olsun– o müteaddid maddeleri, has bir cisme kemal-i intizam ile çeviren ve ondan mahsus bir cilt nesceden ve ondan basit cihazları yapan elbette bir Kadîr-i külli şey’dir ve Alîm-i Mutlak’tır.
Evet, Hâlık-ı mevt ve hayat, şu destgâh-ı dünyada, hikmetiyle hayatı öyle bir kanun-u emriye-i mu’ciz-nüma ile idare ediyor ki o kanunu tatbik ve icra etmek; bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan bir zata mahsustur.
İşte eğer aklın sönmemiş ise kalbin kör olmamış ise anlarsın ki bir şeyi kemal-i suhulet ve intizamla her şey yapan ve her şeyi kemal-i mizan ve intizamla sanatkârane bir tek şey yapan, her şeyin Sâni’ine has ve Hâlık-ı külli şey’e mahsus bir sikkedir.
Mesela, görsen hârika-pîşe bir zat, bir dirhem pamuktan yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi sair kumaşları o tek dirhem pamuktan nescetmekle beraber; helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor. Sonra görsen ki o zat, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır, bir güzel altın yapar. Elbette kat’iyen hükmedeceksin ki o zat, öyle kendine has bir sanata mâliktir; bütün anâsır-ı arziye, onun emrine musahhar ve bütün mevalid-i türabiye, onun hükmüne bakar.
Evet, hayattaki tecelli-i kudret ve hikmet, bu misalden bin derece daha acibdir. İşte hayat üstündeki çok sikkelerden bir tek sikke…
Üçüncü Lem’a
Bak, şu kâinat-ı seyyalede, şu mevcudat-ı seyyarede cevelan eden zîhayatlara! Göreceksin ki bütün zîhayatlardan her bir zîhayat üstünde Hayy-ı Kayyum’un koyduğu çok hâtemleri vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki:
O zîhayat, mesela şu insan, âdeta kâinatın bir misal-i musağğarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki enva-ı âlemin ekser numunelerini câmi’dir. Güya o zîhayat, bütün kâinattan gayet hassas mizanlarla süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halk etmek ve ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.
İşte eğer aklın evhamda boğulmamış ise anlarsın ki bir kelime-i kudreti mesela, “bal arısı”nı ekser eşyaya bir nevi küçük fihriste yapmak ve bir sahifede mesela, “insan”da şu kitab-ı kâinatın ekser meselelerini yazmak hem bir noktada mesela, küçücük “incir çekirdeği”nde koca incir ağacının programını dercetmek ve bir harfte mesela, “kalb-i beşer”de şu âlem-i kebirin safahatında tecelli ve ihata eden bütün esmanın âsârını göstermek ve bir mercimek tanesi kadar mevki tutan “kuvve-i hâfıza-i insaniyede” bir kütüphane kadar yazı yazdırmak ve bütün hâdisat-ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte dercetmek, elbette ve elbette Hâlık-ı külli şey’e has ve bu kâinatın Rabb-i Zülcelal’ine mahsus bir hâtemdir.
İşte zîhayat üstünde olan pek çok hâtem-i Rabbanîden bir tek hâtem, böyle nurunu gösterse ve onun âyâtını şöyle okuttursa acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى بِشِدَّةِ ظُهُورِهٖ demeyecek misin?
Dördüncü Lem’a
Bak, şu semavatın denizinde yüzen ve şu zeminin yüzünde serpilen rengârenk mevcudata ve çeşit çeşit masnuata dikkat et! Göreceksin ki her biri üstünde Şems-i Ezelî’nin taklit kabul etmez turraları vardır. Nasıl hayatta sikkeleri, zîhayatta hâtemleri görünüyor ve bir ikisini gördük. İhya üstünde dahi öyle turraları vardır. Temsil, derin manaları fehme yakınlaştırdığından bir temsil ile şu hakikati göstereceğiz.
Mesela, güneş seyyarelerden tut tâ katrelere kadar, tâ camın küçük parçalarına kadar ve karın parlak zerreciklerine kadar şu güneşin misaliyesinden ve in’ikasından bir turrası, güneşe mahsus bir eser-i nuranisi görünüyor. Şayet o hadsiz şeylerde görünen güneşçiklerini, güneşin cilve-i in’ikası ve tecelli-i aksi olduğunu kabul etmezsen, o vakit her bir katrede ve ziyaya maruz her bir cam parçasında ve ışığa mukabil her şeffaf bir zerrecikte tabiî, hakiki bir güneşin vücudunu bi’l-asale kabul etmek gibi gayet derece bir divanelikle, nihayetsiz bir belâhete düşmekliğin lâzım gelir.
Öyle de Şems-i Ezelî’nin tecelliyat-ı nuraniyesinden “ihya” yani “hayat vermek” cihetinde, her bir zîhayat üstünde öyle bir turrası vardır ki faraza bütün esbab toplansa ve birer fâil-i muhtar kesilseler, yine o turrayı taklit edemezler. Zira her biri birer mu’cize-i kudret olan zîhayatlar, her biri o Şems-i Ezelî’nin şuâları hükmünde olan esmasının nokta-i mihrakıyesi suretindedir.
Eğer zîhayat üstünde görünen o nakş-ı acib-i sanatı, o nazm-ı garib-i hikmeti ve o tecelli-i sırr-ı ehadiyeti, Zat-ı Ehad-i Samed’e verilmediği vakit; her bir zîhayatta, hattâ bir sinekte, bir çiçekte nihayetsiz bir kudret-i Fâtıra içinde saklandığını ve her şeyi muhit bir ilim bulunduğunu ve kâinatı idare edecek bir irade-i mutlaka onda mevcud olduğunu, belki Vâcibü’l-vücud’a mahsus bâki sıfatları dahi onların içinde bulunduğunu kabul etmek, âdeta o çiçeğin, o sineğin her bir zerresine bir uluhiyet vermek gibi dalaletin en eblehçesine, hurafatın en ahmakçasına bir derekesine düşmek lâzım gelir.
Zira o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki o zerre, cüzü olduğu zîhayata bakar, onun nizamına göre vaziyet alır. Belki o zîhayatın bütün nevine bakar gibi o nev’in devamına yarayacak her yerde zer’etmek ve nevinin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet alır. Belki o zîhayat alâkadar ve muhtaç olduğu bütün mevcudata karşı muamelatını ve münasebat-ı rızkıyesini devam ettirecek bir vaziyet tutuyor.
İşte eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlak’ın memuru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i Mutlak’tan kesilse o vakit o zerreye, her şeyi görür bir göz, her şeye muhit bir şuur vermek lâzımdır.
Elhasıl, nasıl şu katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, güneşin cilve-i aksine ve in’ikasının tecellisine verilmezse bir tek güneşe mukabil nihayetsiz güneşleri kabul etmek lâzım gelir. Muhal-ender muhal bir hurafeyi kabul etmek iktiza eder. Aynen bunun gibi eğer her şey Kadîr-i Mutlak’a verilmezse bir tek Allah’a mukabil nihayetsiz belki zerrat-ı kâinat adedince ilahları kabul etmek gibi yüz derece muhal içindeki bir muhali mevcud kabul etmek gibi bir divanelik hezeyanına düşmek lâzım gelir.
Elhasıl: Her bir zerreden üç pencere, Şems-i Ezelî’nin nur-u vahdaniyetine ve vücub-u vücuduna açılır:
Birinci Pencere: Her bir zerre; bir nefer gibi askerî dairelerinin her birinde yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda her birisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre nizamı dairesinde bir hareketi olduğu gibi…
Hem mesela, senin göz bebeğindeki o camid zerrecik dahi senin gözünde, başında, vücudunda ve kuvve-i müvellide, kuvve-i cazibe, kuvve-i dâfia, kuvve-i musavvire gibi deveran-ı deme ve his ve harekeye hizmet eden evride ve şerayin ve sair âsablarda hem senin nevinde, ilâ âhir; birer nisbeti, birer vazifesi bulunduğunu, bilbedahe bir Kadîr-i Ezelî’nin eser-i sun’u ve memur-u muvazzafı ve taht-ı tedbirinde olduğunu kör olmayan göze gösterir.
İkinci Pencere: Havadaki her bir zerre; her bir çiçeği, her bir meyveyi ziyaret edebilir. Hem her çiçeğe, her meyveye girer, işleyebilir. Eğer her şeyi görür ve bilir bir Kadîr-i Mutlak’ın memur-u musahharı olmasa; o serseri zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihazatını ve yapılmasını ve ayrı ayrı sanatlarını ve onlara giydirilen suretlerin terziliğini ve hıyatet-i kâmile-i muhita-i sanatını bilmek lâzım gelir. İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur-u tevhidin şuâını gösteriyor. Ziyayı, havaya; mâi, türaba kıyas et.
Zaten eşyanın asıl menşeleri, şu dört maddedir: Yeni hikmetle müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humuza, karbon, azottur ki bu anâsır evvelki unsurların eczalarıdır.
Üçüncü Pencere: Zerrelerden mürekkeb bir parça toprak, her bir çiçekli ve meyveli nebatatın neşv ü nemasına menşe olabilir bir kâseyi o zerreciklerden doldursan bütün dünyadaki her nevi çiçek ve meyveli nebatatın tohumcukları ki o tohumcuklar hayvanatın nutfeleri gibi ayrı ayrı şeyler değil, nutfeler bir su olduğu gibi o tohumlar da karbon, azot, müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humuzadan mürekkeb, mahiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle sırf manevî olarak aslının programı tevdi edilmiş. İşte o tohumları nöbetle o kâseye koysak her biri hârika cihazatıyla, eşkâl ve vaziyetiyle zuhur edeceğini, vuku bulmuş gibi inanırsın.
Eğer o zerreler her bir şeyin her bir hal ve vaziyetini bilen ve her şeye (ona) lâyık vücudu ve vücudun levazımatını vermeye kadîr ve kudretine nisbeten her şey kemal-i suhuletle musahhar olan bir zatın memuru ve emirber bir vazifedarı olmazlarsa, o toprağın her bir zerresinde, ya bütün çiçekli ve meyvedarların adedince manevî fabrikalar ve matbaalar içinde bulunması lâzım gelir ki o cihazatları ve eşkâlleri birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcudat-ı muhtelifeye menşe olabilsin. Veya bütün o mevcudata muhit bir ilim ve bütün onların teşkilatına muktedir olacak bir kudret vermek lâzımdır. Tâ bütün onların teşkilatına medar olsun.
Demek, Cenab-ı Hak’tan nisbet kesilse toprağın zerratı adedince ilahlar kabul edilmesi lâzım gelir. Bu ise bin defa muhal içinde muhal bir hurafedir.
Fakat memur oldukları vakit çok kolaydır. Nasıl bir sultan-ı azîmin bir âdi neferi, o padişahın namıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şahı esir edebilir. Öyle de ezel ve ebed Sultanı’nın emriyle, bir sinek bir Nemrut’u yere serer, bir karınca bir Firavun’un sarayını harap eder, yere atar. Bir incir çekirdeği, bir incir ağacını yüklenir.
Hem her bir zerrede, vücub ve vahdet-i Sâni’e iki şahid-i sadık daha var.
Birisi; her bir zerre, acz-i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi vazifeleri kaldırıyor. Ve cümudiyeti ile beraber bir şuur-u küllî gösteren intizam-perverane nizam-ı umumîye tevfik-i hareket eder. Demek, her bir zerre, lisan-ı acziyle Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücuduna ve nizam-ı âlemi gözetmesiyle vahdetine şehadet eder.
كَمَا اَنَّ فٖى كُلِّ ذَرَّةٍ شَاهِدَانِ عَلٰى اَنَّهُ وَاجِبٌ وَاحِدٌ كَذٰلِكَ فٖى كُلِّ حَىٍّ لَهُ اٰيَتَانِ عَلٰى اَنَّهُ اَحَدٌ صَمَدٌ
Evet, her bir zîhayatta biri ehadiyet sikkesi, diğeri samediyet turrası bulunuyor. Zira bir zîhayat ekser kâinatta cilveleri görünen esmayı birden kendi âyinesinde gösteriyor. Âdeta bir nokta-i mihrakıye hükmünde, Hayy-ı Kayyum’un tecelli-i ism-i a’zamını gösteriyor. İşte ehadiyet-i zatiyeyi, Muhyî perdesi altında bir nevi gölgesini gösterdiğinden bir sikke-i ehadiyeti taşıyor.
Hem o zîhayat, bu kâinatın bir misal-i musağğarı ve şecere-i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için kâinat kadar ihtiyacatını birden kolaylıkla küçücük daire-i hayatına yetiştirmek, samediyet turrasını gösteriyor. Yani o hal gösteriyor ki onun öyle bir Rabb’i var ki ona, her şeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı var. Bütün eşya, onun bir teveccühünün yerini tutamaz.
نَعَمْ يَكْفٖى لِكُلِّ شَىْءٍ شَىْءٌ عَنْ كُلِّ شَىْءٍ وَ لَا يَكْفٖى عَنْهُ كُلُّ شَىْءٍ وَ لَوْ لِشَىْءٍ وَاحِدٍ
Hem o hal gösteriyor ki onun o Rabb’i, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiçbir şey ağır gelmez. İşte samediyetin gölgesini gösteren bir nevi turrası…
Demek, her bir zîhayatta bir sikke-i ehadiyet, bir turra-i samediyet vardır. Evet, her bir zîhayat, hayat lisanıyla قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ okuyor. Bu iki sikkeden başka, birkaç pencere-i mühimme de var. Başka bir yerde tafsil edildiği için burada ihtisar edildi.
Madem şu kâinatın her bir zerresi, böyle üç pencereyi ve iki deliği ve hayat dahi iki kapıyı birden Vâcibü’l-vücud’un vahdaniyetine açıyor; zerreden tâ şemse kadar tabakat-ı mevcudat, Zat-ı Zülcelal’in envar-ı marifetini ne suretle neşrettiğini kıyas edebilirsin.
İşte marifetullahta terakkiyat-ı maneviyenin derecatını ve huzurun meratibini bundan anla ve kıyas et.
Beşinci Lem’a
Nasıl ki bir kitap eğer yazma ve mektup olsa onun yazmasına bir kalem kâfidir. Eğer basma ve matbu olsa o kitabın hurufatı adedince kalemler, yani demir harfler lâzımdır, tâ o kitap tabedilip vücud bulsun. Eğer o kitabın bazı harflerinde gayet ince bir hat ile o kitabın ekseri yazılmış ise –Sure-i Yâsin, lafz-ı Yâsin’de yazıldığı gibi– o vakit bütün o demir harflerin küçücükleri, o tek harfe lâzımdır, tâ tabedilsin.
Aynen öyle de şu kitab-ı kâinatı, kalem-i kudret-i Samedaniyenin yazması ve Zat-ı Ehadiyet’in mektubu desen, vücub derecesinde bir suhulet ve lüzum derecesinde bir makuliyet yoluna gidersin. Eğer tabiata ve esbaba isnad etsen, imtina derecesinde suubetli ve muhal derecesinde müşkülatlı ve hiçbir vehim kabul etmeyen hurafatlı şöyle bir yola gidersin ki tabiat için her bir cüz toprakta, her bir katre suda, her bir parça havada, milyarlarca madenî matbaalar ve hadsiz manevî fabrikalar bulunması lâzım. Tâ ki hesapsız çiçekli, meyveli masnuatın teşekkülatına mazhar olabilsin. Yahut her şeye muhit bir ilim, her şeye muktedir bir kuvvet, onlarda kabul etmek lâzım gelir, tâ şu masnuata hakiki masdar olabilsin.
Çünkü toprağın ve suyun ve havanın her bir cüzü, ekser nebatata menşe olabilir. Halbuki her bir nebat –meyveli olsa, çiçekli olsa– teşekkülatı o kadar muntazamdır, o kadar mevzundur, o kadar birbirinden mümtazdır, o kadar keyfiyetçe birbirinden ayrıdır ki her birisine, yalnız ona mahsus birer ayrı manevî fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır.
Demek tabiat, mistarlıktan masdarlığa çıksa her bir şeyde bütün şeylerin makinelerini bulundurmaya mecburdur. İşte bu tabiat-perestlik fikrinin esası, öyle bir hurafattır ki hurafeciler dahi ondan utanıyorlar. Kendini âkıl zanneden ehl-i dalaletin, nasıl nihayetsiz hezeyanlı bir akılsızlık iltizam ettiklerini gör, ibret al!
Elhasıl: Nasıl bir kitabın her bir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip ve kendi vücuduna tek bir suretle delâlet ediyor ve kendi kâtibini on kelime ile tarif eder ve çok cihetlerle gösterir. Mesela “Benim kâtibimin hüsn-ü hattı var, kalemi kırmızıdır, şöyledir, böyledir.” der.
Aynen öyle de şu kitab-ı kebir-i âlemin her bir harfi, kendine cirmi kadar delâlet eder ve kendi sureti kadar gösterir. Fakat Nakkaş-ı Ezelî’nin esmasını, bir kaside kadar tarif eder ve keyfiyetleri adedince işaret parmaklarıyla o esmayı gösterir, müsemmasına şehadet eder.
Demek, hem kendini hem bütün kâinatı inkâr eden sofestaî gibi bir ahmak, yine Sâni’-i Zülcelal’in inkârına gitmemek gerektir.
Altıncı Lem’a
Hâlık-ı Zülcelal’in nasıl ki mahlukatının her bir ferdinin başında ve masnuatının her bir cüzünün cephesinde, ehadiyetinin sikkesini koymuştur. (Nasıl ki geçmiş lem’alarda bir kısmını gördün.) Öyle de her bir nev’in üstünde çok sikke-i ehadiyet, her bir küll üstünde müteaddid hâtem-i vâhidiyet, tâ mecmu-u âlem üstünde mütenevvi turra-i vahdet, gayet parlak bir surette koymuştur. İşte pek çok sikkelerden ve hâtemlerden ve turralardan, sath-ı arz sahifesinde bahar mevsiminde vaz’edilen bir sikke, bir hâtemi göstereceğiz. Şöyle ki:
Nakkaş-ı Ezelî, zeminin yüzünde yaz, bahar zamanında en az üç yüz bin nebatat ve hayvanatın envaını, nihayetsiz ihtilat, karışıklık içinde nihayet derecede imtiyaz ve teşhis ile ve gayet derecede intizam ve tefrik ile haşir ve neşretmesi, bahar gibi zahir ve bâhir parlak bir sikke-i tevhiddir.
Evet, bahar mevsiminde ölmüş arzın ihyası içinde, üç yüz bin haşrin numunelerini kemal-i intizam ile icad etmek ve arzın sahifesinde birbiri içinde üç yüz bin muhtelif envaın efradını hatasız ve sehivsiz, galatsız, noksansız, gayet mevzun, manzum, gayet muntazam ve mükemmel bir surette yazmak, elbette nihayetsiz bir kudrete ve muhit bir ilme ve kâinatı idare edecek bir iradeye mâlik bir Zat-ı Zülcelal’in, bir Kadîr-i Zülkemal’in ve bir Hakîm-i Zülcemal’in sikke-i mahsusası olduğunu zerre miktar şuuru bulunanın derk etmesi lâzım gelir.
Kur’an-ı Hakîm ferman ediyor ki:
فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ
Evet, zeminin diriltilmesinde, üç yüz bin haşrin numunelerini, birkaç gün zarfında yapan, gösteren kudret-i Fâtıraya; elbette insanın haşri ona göre kolay gelir. Mesela, Gelincik Dağı’nı ve Sübhan Dağı’nı bir işaretle kaldıran bir Zat-ı Mu’ciz-nüma’ya “Şu dereden, yolumuzu kapayan şu koca taşı kaldırabilir misin?” denilir mi? Öyle de gök ve dağ ve yeri altı günde icad eden ve onları vakit be-vakit doldurup boşaltan bir Kadîr-i Hakîm’e, bir Kerîm-i Rahîm’e “Ebed tarafından ihzar edilip serilmiş, kendi ziyafetine gidecek yolumuzu seddeden şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi ondan geçirebilir misin?” istib’ad suretinde söylenir mi?
Şu zeminin yüzünde yaz zamanında bir sikke-i tevhidi gördün. Şimdi bak, gayet basîrane ve hakîmane zeminin yüzündeki şu tasarrufat-ı azîme-i bahariye üstünde, bir hâtem-i vâhidiyet gayet aşikâre görünüyor. Çünkü şu icraat, bir vüs’at-i mutlaka içinde ve o vüs’atle beraber bir sürat-i mutlaka ile ve o sürat ile beraber bir sehavet-i mutlaka içinde görünen intizam-ı mutlak ve kemal-i hüsn-ü sanat ve mükemmeliyet-i hilkat; öyle bir hâtemdir ki gayr-ı mütenahî bir ilim ve nihayetsiz bir kudret sahibi ona sahip olabilir.
Evet, görüyoruz ki bütün yeryüzünde bir vüs’at-i mutlaka içinde bir icad, bir tasarruf, bir faaliyet var.
Hem o vüs’at içinde, bir sürat-i mutlaka ile işleniyor.
Hem o sürat ve vüs’atle beraber bir suhulet-i mutlaka içinde işler yapılıyor.
Hem o suhulet, sürat ve vüs’atle beraber teksir-i efradda bir sehavet-i mutlaka görünüyor.
Hem o sehavet ve suhulet ve sürat ve vüs’atle beraber; her bir nevide, her bir fertte görünen bir intizam-ı mutlak ve gayet mümtaz bir hüsn-ü sanat ve gayet müstesna bir mükemmeliyet-i hilkat ile beraber gayet sehavet içinde bir intizam-ı tam var.
Ve o teksir-i efrad içinde bir mükemmeliyet ve gayet bir sürat içinde bir hüsn-ü sanat ve nihayet ihtilat içinde bir imtiyaz-ı etem ve gayet mebzuliyet içinde gayet kıymettar eserler ve gayet geniş daire içinde tam bir muvafakat ve gayet suhulet içinde gayet sanatkârane bedîaları icad etmek, bir anda, her yerde, bir tarzda, her fertte bir sanat-ı hârika, bir faaliyet-i mu’ciz-nüma göstermek; elbette ve elbette öyle bir zatın hâtemidir ki hiçbir yerde olmadığı halde, her yerde hazır, nâzırdır. Hiçbir şey ondan gizlenmediği gibi hiçbir şey ona ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar, onun kudretine nisbeten müsavidirler.
Mesela, o Rahîm-i Zülcemal’in bağistan-ı kereminden, mu’cizatının salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım, yüz elli beş çıktı. Bir salkımın tanesini saydım yüz yirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa daim su verse şu hararete karşı o yüzer rahmetin şurup tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifayet edecek. Halbuki, bazen az bir rutubet ancak eline geçer. İşte bu işi yapan, her şeye kādir olmak lâzım gelir. سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فٖى صُنْعِهِ الْعُقُولُ
Yedinci Lem’a
Bak, nasıl sahife-i arz üstünde Zat-ı Ehad-i Samed’in hâtemlerini az dikkatle görebilirsin. Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinat kitab-ı kebirine bir bak; göreceksin ki o kâinatın heyet-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuh ile hâtem-i vahdet okunuyor. Çünkü şu mevcudat bir fabrikanın, bir kasrın, bir muntazam şehrin eczaları ve efradları gibi bel bele verip, birbirine karşı muavenet elini uzatıp birbirinin sual-i hâcetine “Lebbeyk! Baş üstüne.” derler. El ele verip bir intizam ile çalışırlar. Baş başa verip zevi’l-hayata hizmet ederler. Omuz omuza verip bir gayeye müteveccihen bir Müdebbir-i Hakîm’e itaat ederler.
Evet, güneş ve aydan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut, tâ nebatatın muhtaç ve aç hayvanların imdadına gelmelerinde ve hayvanların zayıf, şerif insanların imdadına koşmalarında, hattâ mevadd-ı gıdaiyenin latîf, nahif yavruların ve meyvelerin imdadına uçmalarında, tâ zerrat-ı taamiyenin hüceyrat-ı beden imdadına geçmelerinde cari olan bir düstur-u teavünle hareketleri, bütün bütün kör olmayana gösteriyorlar ki gayet kerîm bir tek Mürebbi’nin kuvvetiyle, gayet hakîm bir tek Müdebbir’in emriyle hareket ediyorlar.
İşte şu kâinat içinde cari olan bu tesanüd, bu teavün, bu tecavüb, bu teanuk, bu musahhariyet, bu intizam, bir tek Müdebbir’in tertibiyle idare edildiklerine ve bir tek Mürebbi’nin tedbiriyle sevk edildiklerine kat’iyen şehadet etmekle beraber; şu bilbedahe sanat-ı eşyada görünen hikmet-i âmme içindeki inayet-i tamme ve o inayet içinde parlayan rahmet-i vâsia ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç her bir zîhayata onun hâcetine lâyık bir tarzda iaşe etmek için serpilen erzak ve iaşe-i umumî, öyle parlak bir hâtem-i tevhiddir ki bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür.
Evet, kasd ve şuur ve iradeyi gösteren bir perde-i hikmet, umum kâinatı kaplamış ve o perde-i hikmet üstünde lütuf ve tezyin ve tahsin ve ihsanı gösteren bir perde-i inayet serilmiştir ve o müzeyyen perde-i inayet üstünde kendini sevdirmek ve tanıttırmak, in’am ve ikram etmek lem’alarını gösteren bir hulle-i rahmet, kâinatı içine almıştır. Ve o münevver perde-i rahmet-i âmme üstüne serilen ve terahhumu ve ihsan ve ikramı ve kemal-i şefkat ve hüsn-ü terbiyeyi ve lütf-u rububiyeti gösteren bir sofra-i erzak-ı umumiye dizilmiştir.
Evet şu mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar; fertler olsun neviler olsun, küçük olsun büyük olsun, semerat ve gayatla ve faydalar ve maslahatlarla münakkaş bir kumaş-ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş ve o hikmet-nüma suret gömleği üstünde lütuf ve ihsan çiçekleriyle müzeyyen bir hulle-i inayet her şeyin kametine göre biçilmiş ve o müzeyyen hulle-i inayet üzerine tahabbüb ve ikram ve tahannün ve in’am lem’alarıyla münevver rahmet nişanları takılmış ve o münevver ve murassa nişanları ihsan etmekle beraber, zeminin yüzünde bütün zevi’l-hayatın taifelerine kâfi, bütün hâcetlerine vâfi bir sofra-i rızk-ı umumî kurulmuştur.
İşte şu iş, güneş gibi aşikâre, nihayetsiz Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak bir Zat-ı Zülcemal’e işaret edip gösteriyor.
Öyle mi? Her şey rızka muhtaç mıdır?
Evet, bir fert rızka ve devam-ı hayata muhtaç olduğu gibi görüyoruz ki bütün mevcudat-ı âlem, bâhusus zîhayat olsa, küllî olsun cüz’î olsun, küll olsun cüz olsun; vücudunda, bekasında, hayatında ve idame-i hayatta maddeten ve manen çok metalibi var, çok levazımatı var. İftikaratı ve ihtiyacatı öyle şeylere var ki en ednasına o şeyin eli yetişmediği, en küçük matlubuna o şeyin kuvveti kâfi gelmediği bir halde, görüyoruz ki bütün metalibi ve erzak-ı maddiye ve maneviyesi مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ ummadığı yerlerden kemal-i intizamla ve vakt-i münasipte ve lâyık bir tarzda kemal-i hikmetle ellerine veriliyor.
İşte bu iftikar ve ihtiyac-ı mahlukat ve bu tarzda imdat ve iane-i gaybiye, acaba güneş gibi bir Mürebbi-i Hakîm-i Zülcelal’i, bir Müdebbir-i Rahîm-i Zülcemal’i göstermiyor mu?
Sekizinci Lem’a
Nasıl ki bir tarlada ekilen bir nevi tohum delâlet eder ki o tarla herhalde tohum sahibinin taht-ı tasarrufunda olduğunu, hem o tohumu dahi tarla mutasarrıfının taht-ı tasarrufunda olduğunu gösterir. Öyle de şu anâsır denilen mezraa-i masnuat, vâhidiyet ve besatet ile beraber, külliyet ve ihataları ve şu mahlukat denilen semerat-ı rahmet ve mu’cizat-ı kudret ve kelâmat-ı hikmet olan nebatat ve hayvanat, mümaselet ve müşabehetleriyle beraber çok yerlerde intişarı, her tarafta bulunup tavattunları; tek bir Sâni’-i Mu’ciz-nüma’nın taht-ı tasarrufunda olduklarını öyle bir tarzda gösteriyor ki güya her bir çiçek, her bir semere, her bir hayvan, o Sâni’in birer sikkesidir, birer hâtemidir, birer turrasıdır. Her nerede bulunsa lisan-ı haliyle her birisi der ki “Ben kimin sikkesiyim, bu yer dahi onun masnuudur. Ben kimin hâtemiyim, bu mekân dahi onun mektubudur. Ben kimin turrasıyım, bu vatanım dahi onun mensucudur.”
Demek, en edna bir mahluka rububiyet; bütün anâsırı kabza-i tasarrufunda tutana mahsustur ve en basit bir hayvanı tedbir ve tedvir etmek; bütün hayvanatı, nebatatı, masnuatı kabza-i rububiyetinde terbiye edene has olduğunu kör olmayan görür.
Evet her bir fert, sair efrada mümaselet ve misliyet lisanı ile der: “Kim bütün nevime mâlik ise bana mâlik olabilir, yoksa yok.” Her nevi, sair nevilerle beraber yeryüzünde intişarı lisanıyla der: “Kim bütün sath-ı arza mâlik ise bana mâlik olabilir; yoksa yok.” Arz, sair seyyarat ile bir güneşe irtibatı ve semavat ile tesanüdü lisanıyla der: “Kim bütün kâinata mâlik ise bana mâlik o olabilir, yoksa yok.”
Evet, faraza zîşuur bir elmaya biri dese: “Sen benim sanatımsın.” O elma lisan-ı hal ile ona “Sus!” diyecek. “Eğer bütün yeryüzünde bütün elmaların teşkiline muktedir olabilirsen belki yeryüzünde münteşir bütün hemcinsimiz olan bütün meyvedarlara, belki bütün bahar sefinesiyle hazine-i rahmetten gelen bütün hedâyâ-yı Rahmaniyeye mutasarrıf olabilirsen bana rububiyet dava et.” O tek elma böyle diyecek ve o ahmağın ağzına bir tokat vuracak.
Dokuzuncu Lem’a
Cüzde cüz’îde, küllde küllîde, küll-i âlemde, hayatta, zîhayatta, ihyada olan sikkelerden, hâtemlerden, turralardan bazılarına işaret ettik. Şimdi, nevilerde hesapsız sikkelerden bir sikkeye işaret edeceğiz.
Evet, nasıl ki meyvedar bir ağacın hesapsız semereleri, bir terbiye-i vâhide, bir kanun-u vahdetle, bir tek merkezden idare edildiklerinden külfet ve meşakkat ve masraf, o kadar suhulet peyda eder ki kesretle terbiye edilen tek bir semereye müsavi olurlar. Demek, kesret ve taaddüd-ü merkez, her semere için kemiyetçe bütün ağaç kadar külfet ve masraf ve cihazat ister. Fark yalnız keyfiyetçedir. Nasıl ki bir tek nefere lâzım teçhizat-ı askeriyeyi yapmak için orduya lâzım bütün fabrikalar kadar fabrikalar lâzımdır.
Demek iş, vahdetten kesrete geçse efrad adedince –kemiyet cihetiyle– külfet ziyadeleşir. İşte, her nevide bilmüşahede görünen suhulet-i fevkalâde, elbette vahdetten, tevhidden gelen bir yüsr ve suhuletin eseridir.
Elhasıl, bir cinsin bütün envaı, bir nev’in bütün efradı aza-yı esasîde muvafakat ve müşabehetleri nasıl ispat ederler ki tek bir Sâni’in masnularıdır. Çünkü vahdet-i kalem ve ittihad-ı sikke öyle ister. Öyle de bu meşhud suhulet-i mutlaka ve külfetsizlik, vücub derecesinde icab eder ki bir Sâni’-i Vâhid’in eserleri olsun. Yoksa imtina derecesine çıkan bir suubet, o cinsi in’idama ve o nev’i ademe götürecekti.
Velhasıl: Cenab-ı Hakk’a isnad edilse bütün eşya, bir tek şey gibi bir suhulet peyda eder. Eğer esbaba isnad edilse her bir şey, bütün eşya kadar suubet peyda eder. Madem öyledir; kâinatta şu görünen fevkalâde ucuzluk ve şu göz önündeki hadsiz mebzuliyet, sikke-i vahdeti güneş gibi gösterir. Eğer gayet mebzuliyetle elimize geçen şu sanatlı meyveler, Vâhid-i Ehad’in malı olmazsa bütün dünyayı verse idik, bir tek narı yiyemezdik.
Onuncu Lem’a
Tecelli-i cemaliyeyi gösteren hayat; nasıl bir bürhan-ı ehadiyettir, belki bir çeşit tecelli-i vahdettir. Tecelli-i celali izhar eden memat dahi bir bürhan-ı vâhidiyettir.
Evet, mesela وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى nasıl ki güneşe karşı parlayan ve akan büyük bir ırmağın kabarcıkları ve zemin yüzünün mütelemmi’ şeffafatı, güneşin aksini ve ışığını göstermek suretiyle güneşe şehadet ettikleri gibi o kataratın ve şeffafatın gurûbuyla, gitmeleriyle beraber arkalarından yeni gelen katarat taifeleri ve şeffafat kabileleri üstünde yine güneşin cilveleri haşmetle devamı ve ışığının tecellisi ve noksansız istimrarı kat’iyen şehadet eder ki: Sönüp yanan, değişip tazelenen, gelip parlayan misalî güneşçikler ve ışıklar ve nurlar; bir bâki, daimî, âlî, tecellisi zevalsiz bir tek güneşin cilveleridir. Demek, o parlayan kataratlar, zuhuruyla ve gelmeleriyle güneşin vücudunu gösterdikleri gibi; gurûblarıyla, zevalleriyle, güneşin bekasını ve devamını ve birliğini gösteriyorlar.
Aynen öyle de şu mevcudat-ı seyyale, vücudlarıyla ve hayatlarıyla Vâcibü’l-vücud’un vücub-u vücuduna ve ehadiyetine şehadet ettikleri gibi; zevalleriyle, ölümleriyle o Vâcibü’l-vücud’un ezeliyetine, sermediyetine ve ehadiyetine şehadet ederler.
Evet gece gündüz, kış ve yaz, asırlar ve devirlerin değişmesiyle gurûb ve ufûl içinde teceddüd eden ve tazelenen masnuat-ı cemile, mevcudat-ı latîfe, elbette bir âlî ve sermedî ve daimü’t-tecelli bir cemal sahibinin vücud ve beka ve vahdetini gösterdikleri gibi; o masnuat, esbab-ı zahiriye-i süfliyeleriyle beraber zeval bulup ölmeleri, o esbabın hiçliğini ve bir perde olduğunu gösteriyorlar. Şu hal kat’iyen ispat eder ki şu sanatlar, şu nakışlar, şu cilveler; bütün esması kudsiye ve cemile olan bir Zat-ı Cemil-i Zülcelal’in tazelenen sanatlarıdır, tahavvül eden nakışlarıdır, taharrük eden âyineleridir, birbiri arkasından gelen sikkeleridir, hikmetle değişen hâtemleridir.
Elhasıl, şu kitab-ı kebir-i kâinat, nasıl ki vücud ve vahdete dair âyât-ı tekviniyeyi bize ders veriyor. Öyle de o Zat-ı Zülcelal’in bütün evsaf-ı kemaliye ve cemaliye ve celaliyesine de şehadet eder. Ve kusursuz ve noksansız kemal-i zatîsini ispat ederler. Çünkü bedihîdir ki bir eserde kemal, o eserin menşe ve mebdei olan fiilin kemaline delâlet eder. Fiilin kemali ise ismin kemaline ve ismin kemali, sıfatın kemaline ve sıfatın kemali, şe’n-i zatînin kemaline ve şe’nin kemali, o zat-ı zîşuunun kemaline, hadsen ve zarureten ve bedaheten delâlet eder.
Mesela, nasıl ki kusursuz bir kasrın mükemmel olan nukuş ve tezyinatı, arkalarında bir usta ef’alinin mükemmeliyetini gösterir. O ef’alin mükemmeliyeti, o fâil ustanın rütbelerini gösteren unvanları ve isimlerinin mükemmeliyetini gösterir. Ve o esma ve unvanlarının mükemmeliyeti, o ustanın sanatına dair sıfatlarının mükemmeliyetini gösterir. Ve o sanat ve sıfatlarının mükemmeliyeti, o sanat sahibinin şuun-u zatiye denilen kabiliyet ve istidad-ı zatiyesinin mükemmeliyetini gösterir. Ve o şuun ve kabiliyet-i zatiyenin mükemmeliyeti, o ustanın mahiyet-i zatiyesinin mükemmeliyetini gösterdiği misillü…
Aynen öyle de şu kusursuz, futursuz هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ sırrına mazhar olan şu âsâr-ı meşhude-i âlem, şu mevcudat-ı muntazama-i kâinatta olan sanat ise bilmüşahede bir müessir-i zi’l-iktidarın kemal-i ef’aline delâlet eder. O kemal-i ef’al ise bilbedahe o fâil-i zülcelalin kemal-i esmasına delâlet eder. O kemal-i esma ise bizzarure o esmanın müsemma-i zülcemalinin kemal-i sıfâtına delâlet ve şehadet eder. O kemal-i sıfât ise bi’l-yakîn o mevsuf-u zülkemalin kemal-i şuununa delâlet ve şehadet eder. O kemal-i şuun ise bihakkalyakîn o zîşuunun kemal-i zatına öyle delâlet eder ki bütün kâinatta görünen bütün enva-ı kemalât, onun kemaline nisbeten sönük bir zıll-i zayıf suretinde bir Zat-ı Zülkemal’in âyât-ı kemali ve rumuz-u celali ve işarat-ı cemali olduğunu gösterir.
Güneşler Kuvvetinde On Birinci Lem’a
On Dokuzuncu Söz’de tarif edilen ve kitab-ı kebirin âyet-i kübrası ve o Kur’an-ı kebirdeki ism-i a’zamı ve o şecere-i kâinatın çekirdeği ve en münevver meyvesi ve o saray-ı âlemin güneşi ve âlem-i İslâm’ın bedr-i münevveri ve rububiyet-i İlahiyenin dellâl-ı saltanatı ve tılsım-ı kâinatın keşşaf-ı zîhikmeti olan Seyyidimiz Muhammedü’l-Emin aleyhissalâtü vesselâm, bütün enbiyayı sayesi altına alan risalet cenahı ve bütün âlem-i İslâm’ı himayesine alan İslâmiyet cenahlarıyla hakikatin tabakatında uçan ve bütün enbiya ve mürselîni, bütün evliya ve sıddıkîni ve bütün asfiya ve muhakkikîni arkasına alıp bütün kuvvetiyle vahdaniyeti gösterip arş-ı ehadiyete yol açıp gösterdiği iman-ı billah ve ispat ettiği vahdaniyet-i İlahiyeyi hiç vehim ve şüphenin haddi var mı ki kapatabilsin ve perde olabilsin?
Madem On Dokuzuncu Söz’de ve On Dokuzuncu Mektup’ta o bürhan-ı kātı’ın âbü’l-hayat-ı marifetinden on dört reşha ve on dokuz işarat ile o zat-ı mu’ciz-nümanın enva-ı mu’cizatıyla beraber, icmalen bir derece tarif ve beyan etmişiz. Şurada şu işaret ile iktifa edip o vahdaniyetin bürhan-ı kātı’ını tezkiye eden ve sıdkına şehadet eden esasata işaret suretinde bir salavat-ı şerife ile hatmederiz.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنْ دَلَّ عَلٰى وُجوُبِ وُجُودِكَ وَ وَحْدَانِيَّتِكَ وَ شَهِدَ عَلٰى جَلَالِكَ وَ جَمَالِكَ وَ كَمَالِكَ الشَّاهِدُ الصَّادِقُ الْمُصَدَّقُ وَ الْبُرْهَانُ النَّاطِقُ الْمُحَقَّقُ سَيِّدُ الْاَنْبِيَاءِ وَ الْمُرْسَلٖينَ الْحَامِلُ سِرَّ اِجْمَاعِهِمْ وَ تَصْدٖيقِهِمْ وَ مُعْجِزَاتِهِمْ وَ اِمَامُ الْاَوْلِيَاءِ وَ الصِّدّٖيقٖينَ الْحَاوٖى سِرَّ اِتِّفَاقِهِمْ وَ تَحْقٖيقِهِمْ وَ كَرَامَاتِهِمْ ذُو الْمُعْجِزَاتِ الْبَاهِرَةِ وَ الْخَوَارِقِ الظَّاهِرَةِ وَ الدَّلَائِلِ الْقَاطِعَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ لَهُ ذُو الْخِصَالِ الْغَالِيَةِ فٖى ذَاتِهٖ وَ الْاَخْلَاقِ الْعَالِيَةِ فٖى وَظٖيفَتِهٖ وَ السَّجَايَا السَّامِيَةِ فٖى شَرٖيعَتِهِ الْمُكَمَّلَةِ الْمُنَزَّهَةِ لَهُ عَنِ الْخِلَافِ مَهْبِطُ الْوَحْىِ الرَّبَّانِىِّ بِاِجْمَاعِ الْمُنْزِلِ وَ الْمُنْزَلِ وَ الْمُنْزَلِ عَلَيْهِ سَيَّارُ عَالَمِ الْغَيْبِ وَ الْمَلَكُوتِ مُشَاهِدُ الْاَرْوَاحِ وَ مُصَاحِبُ الْمَلٰئِكَةِ اَنْمُوذَجُ كَمَالِ الْكَائِنَاتِ شَخْصًا وَ نَوْعًا وَ جِنْسًا (اَنْوَرُ ثَمَرَاتِ شَجَرَةِ الْخِلْقَةِ) سِرَاجُ الْحَقِّ بُرْهَانُ الْحَقٖيقَةِ تِمْثَالُ الرَّحْمَةِ مِثَالُ الْمَحَبَّةِ كَشَّافُ طِلْسِمِ الْكَائِنَاتِ دَلَّالُ سَلْطَنَةِ الرُّبُوبِيَّةِ الْمُرْمِزُ بِعُلْوِيَّةِ شَخْصِيَّتِهِ الْمَعْنَوِيَّةِ اِلٰى اَنَّهُ نُصْبُ عَيْنِ فَاطِرِ الْعَالَمِ فٖى خَلْقِ الْكَائِنَاتِ ذُو الشَّرٖيعَةِ الَّتٖى هِىَ بِوُسْعَةِ دَسَاتٖيرِهَا وَ قُوَّتِهَا تُشٖيرُ اِلٰى اَنَّهَا نِظَامُ نَاظِمِ الْكَوْنِ وَ وَضْعُ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ نَعَمْ اِنَّ نَاظِمَ الْكَائِنَاتِ بِهٰذَا النِّظَامِ الْاَتَمِّ الْاَكْمَلِ هُوَ نَاظِمُ هٰذَا الدّٖينِ بِهٰذَا النِّظَامِ الْاَحْسَنِ الْاَجْمَلِ سَيِّدُنَا نَحْنُ مَعَاشِرَ بَنٖى اٰدَمَ وَ مُهْدٖينَا اِلَى الْاٖيمَانِ نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمُؤْمِنٖينَ مُحَمَّدٍ بْنِ عَبْدِ اللّٰهِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ وَ اَتَمُّ التَّسْلٖيمَاتِ مَا دَامَتِ الْاَرْضُ وَ السَّمٰوَاتُ فَاِنَّ ذٰلِكَ الشَّاهِدَ الصَّادِقَ الْمُصَدَّقَ يَشْهَدُ عَلٰى رُؤُسِ الْاَشْهَادِ مُنَادِيًا وَ مُعَلِّمًا لِاَجْيَالِ الْبَشَرِ خَلْفَ الْاَعْصَارِ وَ الْاَقْطَارِ نِدَاءً عُلْوِيًّا بِجَمٖيعِ قُوَّتِهٖ وَ بِغَايَةِ جِدِّيَّتِهٖ وَ بِنِهَايَةِ وُثُوقِهٖ وَ بِقُوَّةِ اِطْمِئْنَانِهٖ وَ بِكَمَالِ اٖيمَانِهٖ بِاَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ
Güneşler Kuvvetinde On İkinci Lem’a
Şu Yirmi İkinci Söz’ün On İkinci Lem’a’sı, öyle bir bahr-i hakaiktir ki bütün yirmi iki Söz ancak onun yirmi iki katresi ve öyle bir menba-ı envardır ki şu yirmi iki Söz, o güneşten ancak yirmi iki lem’asıdır. Evet, o yirmi iki adet Sözlerin her birisi, sema-i Kur’an’da parlayan bir tek necm-i âyetin bir lem’ası ve bahr-i Furkan’dan akan bir âyetin ırmağından tek bir katresi ve bir kenz-i a’zam-ı Kitabullah’ta her biri bir sandukça-i cevahir olan âyetlerin bir tek âyetinin bir tek incisidir.
İşte On Dokuzuncu Söz’ün On Dördüncü Reşha’sında bir nebze tarif edilen o Kelâmullah; ism-i a’zamdan, arş-ı a’zamdan, rububiyetin tecelli-i a’zamından nüzul edip ezeli ebede rabtedecek, ferşi arşa bağlayacak bir vüs’at ve ulviyet içinde bütün kuvvetiyle ve âyâtının bütün kat’iyetiyle mükerreren لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der, bütün kâinatı işhad eder ve şehadet ettirir. Evet لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مٖيزَنَدْ عَالَمْ
Evet, o Kur’an’a selim bir kalp gözüyle baksan göreceksin ki cihat-ı sittesi öyle parlıyor, öyle şeffaftır ki hiçbir zulmet, hiçbir dalalet, hiçbir şüphe ve rayb, hiçbir hile içine girmeye ve daire-i ismetine duhûle fürce bulamaz. Çünkü üstünde sikke-i i’caz, altında bürhan ve delil, arkasında nokta-i istinadı mahz-ı vahy-i Rabbanî, önünde saadet-i dâreyn, sağında aklı istintak edip tasdikini temin, solunda vicdanı istişhad ederek teslimini tesbit, içi bilbedahe safi hidayet-i Rahmaniye, üstü bilmüşahede hâlis envar-ı imaniye, meyveleri biaynelyakîn kemalât-ı insaniye ile müzeyyen asfiya ve muhakkikîn, evliya ve sıddıkîn olan o lisan-ı gaybın sinesine kulağını yapıştırıp dinlesen; derinden derine, gayet munis ve mukni, nihayet ciddi ve ulvi ve bürhan ile mücehhez bir sadâ-yı semavî işiteceksin ki öyle bir kat’iyetle لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der ve tekrar eder ki hakkalyakîn derecesinde söylediğini, aynelyakîn gibi bir ilm-i yakîni sana ifade ve ifaza ediyor.
Elhasıl: Her birisi birer güneş olan, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ile Furkan-ı Ahkem ki:
Biri; âlem-i şehadetin lisanı olarak bin mu’cizat içinde bütün enbiya ve asfiyanın taht-ı tasdiklerinde İslâmiyet ve risalet parmaklarıyla işaret ederek bütün kuvvetiyle gösterdiği bir hakikati…
Diğeri; âlem-i gaybın lisanı hükmünde, kırk vücuh-u i’caz içinde, kâinatın bütün âyât-ı tekviniyesinin taht-ı tasdiklerinde, hakkaniyet ve hidayet parmaklarıyla işaret edip bütün ciddiyetle gösterdiği aynı hakikati… Acaba o hakikat, güneşten daha bâhir, gündüzden daha zahir olmaz mı?
Ey dalalet-âlûd mütemerrid insancık! (Hâşiye[24]) Ateş böceğinden daha sönük kafa fenerinle nasıl şu güneşlere karşı gelebilirsin? Onlardan istiğna edebilirsin? Üflemekle onları söndürmeye çalışırsın? Tuuuh, tuf, senin o münkir aklına! Nasıl o iki lisan-ı gayb ve şehadet, bütün âlemlerin Rabb’i ve şu kâinatın sahibi namına ve onun hesabına söyledikleri sözleri ve davaları inkâr edebilirsin? Ey bîçare ve sinekten daha âciz daha hakir! Sen necisin ki şu kâinatın Sahib-i Zülcelal’ini tekzibe yelteniyorsun?
*
Hâtime
Ey aklı hüşyar, kalbi müteyakkız arkadaş! Eğer şu Yirmi İkinci Söz’ün başından buraya kadar fehmetmişsen on iki lem’ayı birden elinde tut. Binler elektrik kuvvetinde bir sirac-ı hakikat bularak arş-ı a’zamdan uzatılıp gelen âyât-ı Kur’aniyeye yapış. Burak-ı tevfike bin, semavat-ı hakaikte urûc et, arş-ı marifetullaha çık.
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَرٖيكَ لَكَ
Hem
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ
diyerek bütün mevcudat-ı kâinatın başları üstünde ve mescid-i kebir-i âlemde vahdaniyeti ilan et.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهٖ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرٖينَ ۞
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ۞ رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فٖيهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْمٖيعَادَ ۞
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ وَارْحَمْنَا وَ ارْحَمْ اُمَّتَهُ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ اٰمٖينَ
وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
*
[1] Hâşiye: Ağaçları başlarında taşıyan çekirdeklere işarettir.
[2] Hâşiye: Kendi kendine yükselmeyen ve meyvelerin sıkletine dayanmayan üzüm çubukları gibi nâzenin nebatatın başka ağaçlara latîf eller atıp sarmalarına ve onlara yüklenmelerine işarettir.
[3] Hâşiye: Tohuma işarettir. Mesela, zerre gibi bir afyon büzrü, bir dirhem gibi bir zerdali nüvatı, bir kavun çekirdeği, nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş yapraklar, patiskadan daha beyaz ve sarı çiçekler, şekerlemeden daha tatlı ve köftelerden ve konserve kutularından daha latîf daha leziz daha şirin meyveleri hazine-i rahmetten getiriyorlar, bize takdim ediyorlar.
[4] Hâşiye: Unsurlardan cism-i hayvanîyi halk ve nutfeden zîhayatı icad etmeye işarettir.
[5] Hâşiye: Hayvanlara ve insanlara işarettir. Zira hayvan, şu âlemin küçük bir fihristesi ve mahiyet-i insaniye, şu kâinatın bir misal-i musağğarı olduğundan âdeta âlemde ne varsa insanda numunesi vardır.
[6] Hâşiye: Makine, meyvedar ağaçlara işarettir. Çünkü yüzer tezgâhları, fabrikaları incecik dallarında taşıyor gibi hayret-nüma yaprakları, çiçekleri, meyveleri dokuyor, süslendiriyor, pişiriyor, bizlere uzatıyor. Halbuki çam ve katran gibi muhteşem ağaçlar, kuru bir taşta tezgâhını atmış, çalışıp duruyorlar.
[7] Hâşiye: Hububata, tohumlara, sineklerin tohumcuklarına işarettir. Mesela, bir sinek bir kara ağacın yaprağında yumurtasını bırakır. Birden o koca kara ağaç, yapraklarını o yumurtalara bir rahm-ı mader, bir beşik, bal gibi bir gıda ile dolu bir mahzene çeviriyor. Âdeta o meyvesiz ağaç, o surette zîruh meyveler veriyor.
[8] Hâşiye: Şecere-i hilkatin meyvesi olan insana ve kendi ağacının programını ve fihristesini taşıyan meyveye işarettir. Zira kalem-i kudret, âlemin kitab-ı kebirinde ne yazmış ise icmalini mahiyet-i insaniyede yazmıştır. Kalem-i kader, dağ gibi bir ağaçta ne yazmış ise tırnak gibi meyvesinde dahi dercetmiştir.
[9] Hâşiye: Bahar ve yaz mevsiminde zeminin yüzüne işarettir. Zira yüz binler muhtelif mahlukatın taifeleri, birbiri içinde beraber icad edilir, rûy-i zeminde yazılır. Galatsız, kusursuz, kemal-i intizamla değiştirilir. Binler sofra-i Rahman açılır, kaldırılır, taze taze gelir. Her bir ağaç birer tablacı, her bir bostan birer kazan hükmüne geçer.
[10] Hâşiye: Umum hayvanatın erzakını taşıyan, nebatat ve eşcar kafileleridir.
[11] Hâşiye: O azîm elektrik lambası, Güneşe işarettir.
[12] Hâşiye: İp ve ipe takılan taam ise ağacın ince dalları ve leziz meyveleridir.
[13] Hâşiye: İki tulumbacık ise validelerin memelerine işarettir.
[14] Hâşiye: Unsurlar, madenler ise pek çok muntazam vazifeleri bulunan ve izn-i Rabbanî ile her muhtacın imdadına koşan ve emr-i İlahî ile her bir yere giren, meded veren ve hayatın levazımatını yetiştiren ve zîhayatı emziren ve masnuat-ı İlahiyenin nescine, nakşına menşe ve müvellid ve beşik olan hava, su, ziya, toprak unsurlarına işarettir.
[15] Hâşiye: Kalınca bir ip, meyvedar ağaca; binler ipler ise dallarına ve ipler başındaki elmas, nişan, ihsan, hediyeler ise çiçeklerin aksamına ve meyvelerin envaına işarettir.
[16] Hâşiye: Konserve kutusu; kudret konserveleri olan kavun, karpuz, nar, süt kutusu Hindistan cevizi gibi rahmet hediyelerine işarettir.
[17] Hâşiye: On beş gün, sinn-i teklif olan on beş seneye işarettir.
[18] Hâşiye: Sofralar ise yazda zeminin yüzüne işarettir ki yüzer taze taze ve ayrı ayrı olarak matbaha-i rahmetten çıkan Rahmanî sofralar serilir, değişirler. Her bir bostan bir kazan, her bir ağaç bir tablacıdır.
[19] Hâşiye: Gemi, tarihe ve cezire ise asr-ı saadete işarettir. Şu asrın zulümatlı sahilinde, mimsiz medeniyetin giydirdiği libastan soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve siyer sefinesine binip, asr-ı saadet ceziresine ve Ceziretü’l-Arap meydanına çıkıp Fahr-i Âlem’i (asm) iş başında ziyaret etmekle biliriz ki o zat o kadar parlak bir bürhan-ı tevhiddir ki zeminin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve dalalet zulümatını dağıtmıştır.
[20] Hâşiye: Bin nişan ise ehl-i tahkik yanında bine bâliğ olan mu’cizat-ı Ahmediyedir (asm).
[21] Hâşiye: Mühim lamba Kamer’dir ki onun işaretiyle iki parça olmuş. Yani Mevlana Câmî’nin dediği gibi “Hiç yazı yazmayan o ümmi zat, parmak kalemiyle sahife-i semavîde bir elif yazmış, bir kırkı iki elli yapmış.” Yani şaktan evvel, kırk olan mime benzer; şaktan sonra iki hilâl oldu, elliden ibaret olan iki nuna benzedi.
[22] Hâşiye: Büyük bir nur lambası Güneştir ki Arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden Güneşin görünmesi, kucağında Peygamber’in (asm) yatmasıyla ikindi namazını kılmayan İmam-ı Ali (ra) o mu’cizeye binaen ikindi namazını edaen kılmış.
[23] Hâşiye: Nurani ferman Kur’an’a ve üstündeki turra ise i’cazına işarettir.
[24] Hâşiye: Bu hitap, Kur’an’ı kaldırmaya çalışanadır.
