İzahlı Metin
Yirmi Sekizinci Söz
Bu söz, cennet hakkındadır.
Bu Söz’ün iki makamı (bölümü) vardır. Birinci Makam, cennetin bazı inceliklerine işaret eder. Ancak bu bölümde; Onuncu Söz’de on iki kesin gerçekle, son derece kesin bir şekilde ve bu Söz’ün İkinci Makamı’nda ise Onuncu Söz’ün özeti ve temeli olan, zincirleme ve çok sağlam Arapça kesin bir delille, son derece parlak bir tarzda varlığı kanıtlanan cennetin varlığının ispatından bahsedilmeyecektir. Bunun yerine bu makamda, sadece soru-cevap konusu olan ve eleştirilere yol açan cennetin bazı durumlarından bahsedilecektir. Eğer Allah’ın yardımı yol arkadaşımız olursa, bu muazzam hakikat hakkında ileride çok büyük bir söz yazılacaktır, inşallah.
*Bismillahirrahmanirrahim* *(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*
*Ve beşşirillezîne âmenû ve amilûs sâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihel enhâr, kullemâ ruzikû minhâ min semeratin rızkan kâlû hâzellezî ruzıknâ min kablu ve utû bihî muteşâbihâ, ve lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve hum fîhâ hâlidûn* *(İman edip salih ameller işleyenleri müjdele: Onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. O cennetlerin meyvelerinden kendilerine bir rızık olarak yedirildikçe, “Bu, daha önce de tattığımız şeydir” derler. Bu rızık onlara, dünyadakine benzer bir şekilde verilir. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedî kalacaklardır.)*
Sonsuz cennete dair bazı sorulara kısa cevaplardır.
Cennete dair, Kur’an ayetlerinin cennetten daha güzel, hurilerinden daha zarif, selsebil pınarından daha tatlı olan açıklamaları, kimseye fazladan bir şey söyleyecek söz bırakmamıştır. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî, yüce ve güzel ayetleri anlama seviyesine yaklaştırmak için bazı basamaklar ve o Kur’an cennetinden birer örnek olması amacıyla bazı çiçeklerin numuneleri gibi birtakım ince manaları söyleyeceğiz. Beş sembolik soru ve cevapla bunlara işaret edeceğiz. Evet, cennet, bütün manevi lezzetlerin kaynağı olduğu gibi, bütün bedensel lezzetlerin de kaynağıdır.
Soru: Kusurlu, eksik, değişken, kararsız ve acılarla dolu olan bedensel yapının sonsuzlukla ve cennetle ne ilgisi olabilir? Mademki ruhun yüce lezzetleri vardır, bu ona yeterlidir. Bedensel lezzetler için neden bedensel bir diriliş gereklidir?
Elcevap: Çünkü nasıl ki toprak; suya, havaya ve ışığa göre daha yoğun ve karanlıktır, fakat Allah’ın sanat eserlerinin bütün türlerine kaynak ve dayanak olduğu için manen diğer bütün unsurların üzerine çıkıyorsa; nasıl ki yoğun bir yapıya sahip olan insan nefsi, kapsamlı olma sırrı itibarıyla, arınmak şartıyla bütün insani latifelerin (manevi duyguların) üzerine çıkıyorsa; bedensel yapı da aynen öyledir. Beden, ilahi isimlerin tecellileri için en kapsamlı, en kuşatıcı, en zengin bir aynadır. Allah’ın rahmet hazinelerinde saklı olan bütün birikimleri tartacak ve ölçecek aletler, bedensel yapıda bulunmaktadır.
Mesela, dildeki tat alma duyusu, rızıkların tadını alırken yiyecek türlerinin sayısı kadar ölçüye kaynak olmasaydı; her birini ayrı ayrı hissedip tanıyamaz, tadıp tartamazdı. Hem ilahi isimlerin tecellilerinin çoğunu hissedip bilmek, tadıp tanımak için gerekli cihazlar yine bedensel yapıdadır. Ayrıca, son derece çeşitli ve birbirinden tamamen farklı lezzetleri hissedecek yetenekler yine bedensel yapıdadır.
Mademki bu kâinatın Sanatkârı, bu kâinat aracılığıyla bütün rahmet hazinelerini tanıtmak, bütün isimlerinin tecellilerini bildirmek ve bütün ihsan türlerini tattırmak istediği, kâinatın işleyişinden ve insanın kapsamlı yapısından —On Birinci Söz’de ispat edildiği gibi— kesin olarak anlaşılmaktadır.
Elbette bu kâinat selinin en büyük havuzu, bu kâinat tezgâhının ürettiği ürünlerin en büyük sergisi ve şu dünya tarlasının ebedî ambarı olan saadet yurdu (cennet), bu kâinata bir derece benzeyecektir. Hem bedensel hem de ruhsal bütün temellerini koruyacaktır.
Ve o Hikmet Sahibi Sanatkâr ve o Merhametli ve Âdil olan Allah; elbette bedensel organların görevlerine ücret olarak, hizmetlerine mükâfat olarak ve kendilerine özgü ibadetlerine sevap olarak onlara layık lezzetleri verecektir. Yoksa bu durum, O’nun hikmetine, adaletine ve rahmetine zıt bir hal olur ki, hiçbir şekilde O’nun rahmetinin güzelliğine ve adaletinin mükemmelliğine uygun düşmez, birbiriyle bağdaştırılamaz.
Soru: Eğer beden canlı ise, bedenin parçaları sürekli bir yapım ve yıkım halindedir, yani yok olmaya mahkûmdur; bu yüzden sonsuzluğa ulaşamaz. Yemek ve içmek kişisel yaşamın devamı, evlilik ise neslin devamı içindir ki bunlar bu dünyada birer temel olmuşlardır. Sonsuzluk âleminde ve ahiret yurdunda bunlara ihtiyaç yoktur. Neden bunlar cennetin en büyük lezzetleri arasına girmişlerdir?
Elcevap: Öncelikle, bu dünyada canlı bedenin yok olmaya ve ölüme mahkûm olması, gelir ve giderler arasındaki dengesizliktendir. Çocukluktan olgunluk yaşına kadar gelirler (vücuda alınanlar) çoktur; ondan sonra giderler (harcananlar) artar, denge kaybolur ve o da ölür. Sonsuzluk âleminde ise bedenin zerreleri ya sabit kalıp yapım ve yıkıma uğramaz ya da denge sabit kalır; (Haşiye[1]) gelirlerle giderler dengede olur. Sürekli bir döngü gibi, canlı beden, bedensel yaşam tezgâhının sırf lezzet almak için çalıştırılmasıyla birlikte sonsuzlaşır.
Yemek, içmek ve evlilik gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan kaynaklanır ve bir göreve hizmet eder. Fakat o göreve karşılık peşin bir ücret olarak içlerine o kadar çeşitli ve enfes lezzetler konulmuştur ki, diğer lezzetlere üstün gelmektedir. Mademki bu acı ve sıkıntı yurdunda yemek ve evlenmek, bu kadar şaşırtıcı ve farklı lezzetlere kaynak olmaktadır; elbette lezzet ve mutluluk yurdu olan cennette bu lezzetler, o kadar yüce bir şekil alacak ve dünyadaki görevin ahiretteki ücretini de bir lezzet olarak ona katacak, dünyadaki ihtiyacı da ahirette hoş bir iştah şeklinde ilave ederek cennete layık ve sonsuzluğa uygun, en kapsamlı ve canlı bir lezzet kaynağı olacaktır.
Evet, *ve mâ hâzihil hayâtud dunyâ illâ lehvun ve laib, ve inned dârel âhirate lehiyel hayavân* *(“Bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Asıl hayat ise şüphesiz ahiret yurdudur.”)* sırrınca, bu dünyada cansız, şuursuz ve hayatsız maddeler, orada şuurlu ve canlıdır. Buradaki insanlar gibi oradaki ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar; emri anlar ve yerine getirir. Sen bir ağaca, “Bana falan meyveyi getir” desen, getirir. Falan taşa, “Gel” desen, gelir. Mademki taş ve ağaç bu derece yüce bir hâl alıyor, elbette yeme, içme ve evlenme de bedensel gerçekliklerini korumakla birlikte, cennetin dünyaya olan üstünlük derecesi oranında, dünyadaki derecelerinden o kadar yüksek bir şekil almaları gerekir.
Soru: *el-Mer’u me‘a men ehabbe* *(“Kişi sevdiğiyle beraberdir”)* sırrınca: “Dost, dostuyla beraber cennette bulunacaktır.” Hâlbuki sıradan bir bedevi, Peygamberimizin sohbetinde bir dakika içinde Allah için bir sevgi duyar; bu sevgiyle, cennette Peygamber Aleyhissalatu Vesselam’ın yanında bulunması gerekir. Ancak sonsuz feyze mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın feyzi, sıradan bir bedevinin feyziyle nasıl birleşir?
Elcevap: Bir örnekle bu yüce hakikate şöyle bir işaret ederiz: Mesela, son derece güzel ve görkemli bir bağda, çok saygın bir zat, öyle muhteşem bir ziyafet ve öyle süslü bir seyir yeri hazırlamış ki; tat alma duyusunun hissedebileceği bütün lezzetli yiyecekleri kapsıyor, görme duyusunun hoşuna gidecek bütün güzellikleri içeriyor, hayal gücünü keyiflendirecek bütün harika şeyleri barındırıyor ve böylece bütün dış ve iç duyuları okşayacak ve memnun edecek her şeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var, beraber o ziyafete giderler. Aynı locada, aynı sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin tat alma duyusu çok zayıf olduğundan az bir zevk alır. Gözü de az görüyor. Koku alma duyusu yok. Harika sanatlardan anlamaz. Olağanüstü şeyleri bilmez. O mesire yerinin, binde ve belki de milyonda birinden, ancak kendi kabiliyeti oranında zevk alarak faydalanır. Diğeri ise bütün dış ve iç duyguları, aklı, kalbi, hisleri ve latifeleri o derece mükemmel ve o mertebe gelişmiştir ki, o seyir yerindeki bütün incelikleri, güzellikleri, letafetleri ve harikaları ayrı ayrı hissedip zevk ederek, ayrı ayrı lezzet aldığı halde o dostu ile omuz omuza oturmaktadır.
Madem bu karmakarışık, sıkıntılı ve daracık dünyada böyle oluyor; en küçük ile en büyük beraberken aralarında yerden göğe kadar fark oluyor. Elbette mutluluk ve sonsuzluk yurdu olan cennette, dost dostuyla beraberken, her biri kendi kabiliyetine göre Rahman ve Rahim olan Allah’ın sofrasından, kabiliyetleri derecesinde paylarını alırlar. Bulundukları cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına engel olmaz. Çünkü cennetin sekiz katmanı birbirinden yüksek olduğu halde, hepsinin çatısı Arş-ı Azam’dır (en büyük arştır).
Nasıl ki koni şeklinde bir dağın etrafında, iç içe, birbirinden yüksek, tabanından zirvesine kadar surlu daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir fakat birbirinin güneşini engellemez, birbirlerinin içinden geçebilir, birbirlerine bakabilirler. İşte cennetlerin de buna yakın bir tarzda olduğu, hadislerin çeşitli rivayetleriyle işaret edilmektedir.
Soru: Hadislerde denilmiş: “Huriler, yetmiş kat elbise giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikler görünür.” Bu ne demektir? Ne anlamı var? Bu nasıl bir güzelliktir?
Elcevap: Anlamı çok güzeldir ve güzelliği pek sevimlidir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, cansız ve çoğu kabuktan ibaret olan dünyada, güzellik ve estetik sadece göze hoş görünse ve alışkanlığa engel olmasa yeterlidir. Hâlbuki güzel, canlı, parlak, bütünüyle kabuksuz öz ve iç olan cennette; göz gibi insanın bütün duyguları ve latifeleri, latif bir tür olan hurilerden ve huriler gibi ve onlardan daha güzel olan, dünyadan gelme cennetteki kadınlardan, ayrı ayrı zevk paylarını ve çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler. Demek ki hadis, en üstteki elbisenin güzelliğinden başlayıp kemik içindeki iliklere kadar her birinin, ayrı bir hissin ve latifenin zevk kaynağı olduğuna işaret etmektedir.
Evet, “Hurilerin yetmiş kat elbise giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin iliklerinin görünmesi” ifadesiyle şerefli hadis şuna işaret ediyor: İnsanın güzelliğe düşkün, zevke tapan, süse meftun ve estetiğe âşık ne kadar duygusu, hissi, yeteneği ve latifesi varsa, hepsini memnun edip doyuracak ve her birini ayrı ayrı okşayıp mutlu edecek, maddi ve manevi her türlü süs ve güzelliği huriler kendilerinde toplamışlardır. Demek, huriler cennetin süs çeşitlerinden yetmiş farklı türü, tek bir cinsten olmadığından birbirini örtmeyecek şekilde giydikleri gibi; kendi vücutlarından, nefislerinden ve bedenlerinden de belki yetmiş dereceden daha fazla, farklı güzellik ve estetik çeşitlerini sergiliyorlar. *ve fîhâ mâ teştehîhil enfusu ve telezzul a’yun* *(“Orada canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şey vardır.”)* ayetinin işaret ettiği gerçeği gösteriyorlar.
Ayrıca, cennette lüzumsuz, kabuklu ve fazlalık maddeler bulunmadığından, cennet ehlinin yeme ve içmesinden sonra atıklarının olmadığını şerefli bir hadis bildirmektedir. Mademki şu aşağı dünyada, en basit canlı olan ağaçlar çok beslendikleri halde atıkları olmuyor; hayatın en yüksek tabakasında olan cennet ehli neden atıksız olmasın?
Soru: Şerefli hadislerde denilmiştir ki: “Bazı cennet ehline, dünya kadar bir yer veriliyor, yüz binlerce köşk, yüz binlerce huri ihsan ediliyor.” Tek bir adama bu kadar şeyin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, bu nasıl olabilir ve ne demektir?
Elcevap: Eğer insan sadece cansız bir vücut olsaydı veya sadece mideden ibaret bitkisel bir varlık olsaydı ya da sadece sınırlı, ağır, geçici ve basit bir bedensel varlık ve hayvani bir cisimden ibaret olsaydı; bu kadar çok köşke ve huriye layık ve sahip olamazdı.
Fakat insan, o kadar kapsamlı bir kudret mucizesidir ki, hatta şu fani dünyada, şu kısa ömürde, henüz gelişmemiş bazı latifelerinin ihtiyacı sebebiyle bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezzetleri verilse, belki hırsı yine de doymayacaktır.
Hâl böyleyken, sonsuz bir mutluluk yurdunda, sonsuz kabiliyetlere sahip, sonsuz ihtiyaçlar diliyle ve sonsuz arzular eliyle, sonsuz bir rahmetin kapısını çalan bir insana; elbette hadislerde bildirilen ilahi ikramlara mazhar olması akla uygundur, haktır ve gerçektir. Bu yüce gerçeği bir temsili dürbünle gözlemleyeceğiz. Şöyle ki:
Bu dere bahçesi gibi (Haşiye[2]) şu Barla’nın bağ ve bahçelerinin her birinin ayrı ayrı sahibi olduğu halde; Barla’da gıdası itibarıyla ancak bir avuç yeme sahip olan her bir kuş, her bir serçe, her bir arı, “Bütün Barla’nın bağ ve bostanları, benim gezinti ve seyir yerimdir” diyebilir. Barla’yı zapt edip kendi mülk dairesine dâhil eder. Başkalarının ortak olması, onun bu hükmünü bozmaz.
Aynı şekilde, insan olan bir insan diyebilir ki: “Benim Yaratıcım bu dünyayı bana bir ev yapmış; güneş benim bir lambamdır, yıldızlar benim elektriklerimdir, yeryüzü çiçekli halılarla döşenmiş benim bir beşiğimdir” der ve Allah’a şükreder. Diğer varlıkların ortak olması, onun bu hükmünü geçersiz kılmaz. Aksine, o varlıklar onun evini süsler ve evin süsleri hükmünde kalırlar.
Acaba bu daracık dünyada insan, insan olması itibarıyla, hatta bir kuş bile bu kadar geniş bir alanda bir tür sahiplik iddiasında bulunsa ve büyük bir nimete kavuşsa; geniş ve sonsuz bir mutluluk yurdunda ona beş yüz senelik bir mesafede bir mülk ihsan edilmesi nasıl akıldan uzak görülebilir?
Hem nasıl ki şu yoğun, karanlık ve dar dünyada güneşin pek çok aynada aynı anda bizzat bulunması gibi; nurani (ışık gibi latif) bir zatın da bir anda pek çok yerde bizzat bulunması —On Altıncı Söz’de ispat edildiği gibi— mümkündür. Örneğin, Cebrail Aleyhisselam’ın binlerce yıldızda, arşta, Peygamberimizin huzurunda ve Allah’ın huzurunda aynı anda bulunması; Peygamber Aleyhissalatu Vesselam’ın mahşerde bir anda ümmetinin pek çok günahkârıyla görüşmesi ve dünyada sayısız makamda bir anda görünmesi; evliyanın özel bir türü olan ebdalların bir vakitte çok yerde görünmesi; sıradan insanların rüyada bazen bir dakikada bir senelik işler görmesi ve şahit olması ve herkesin kalp, ruh ve hayal yönüyle bir anda pek çok yerle temas kurup ilgili olması bilinen ve görülen bir durumdur.
Elbette nurani, sınırsız, geniş ve sonsuz olan cennette, bedenleri ruh kuvvetinde ve hafifliğinde, hayal süratinde olan cennet ehlinin, bir vakitte yüz bin yerde bulunup yüz bin huriyle sohbet ederek yüz bin farklı şekilde zevk alması, o sonsuz cennete ve o sınırsız rahmete layıktır ve Sadık Haberci’nin (Aleyhissalatu Vesselam) bildirdiği gibi hak ve hakikattir. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam gerçekler tartılmaz.
*İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez,*
*Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.*
*(Yüce manaları idrak etmek bu küçük aklın işi değildir,*
*Çünkü bu terazi o kadar ağırlığı çekmez.)*
*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm* *(“Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen ve her şeyi hikmetle yapan Sensin.”)*
*Rabbenâ lâ tuâhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ* *(“Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma.”)*
*Allâhumme salli alâ habîbikellezî feteha ebvâbel cenneti bi habîbiyyetihi ve bi salâtihî ve eyyedethu ummetuhu alâ fethihâ bi salavâtihim aleyh, aleyhis salâtu ves selâm* *(Allah’ım! Sevgisiyle ve duasıyla cennetin kapılarını açan ve ümmetinin de ona getirdiği salavatlarla bu kapıların açılmasına destek olduğu sevgilin Muhammed’e salat eyle. Salat ve selam onun üzerine olsun.)*
*Allâhumme edhilnel cennete meal ebrâr bi şefâati habîbikel muhtâr, âmîn* *(Allah’ım! Seçkin sevgilinin şefaatiyle, bizleri iyilerle birlikte cennete dâhil eyle. Âmin.)*
*
Cennet Sözüne Küçük Bir Ek
Cehenneme Dairdir
İkinci ve Sekizinci Sözlerde ispat edildiği gibi, iman manevi bir cennetin çekirdeğini taşır. Küfür ise manevi bir cehennemin tohumunu saklar.
Nasıl ki küfür cehennemin bir çekirdeğidir, cehennem de onun bir meyvesidir.
Nasıl küfür cehenneme girişe sebep ise, cehennemin varlığına ve yaratılmasına da sebeptir. Zira küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celali (azameti) bulunsa ve bir edepsiz ona başkaldırarak, “Beni terbiye edemezsin ve edemeyeceksin” dese, o hâkim, o yerde hapishane olmasa bile sırf o edepsiz için bir hapishane yapar ve onu içine atar.
Hâlbuki kâfir, cehennemi inkâr ederek, sonsuz izzet, gayret ve celal sahibi, son derece büyük ve sonsuz kudret sahibi bir Zât’ı yalanlıyor ve O’na acizlik isnat ediyor. O’nu yalancılıkla ve acizlikle itham ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetle dokunduruyor, celaline isyankârca ilişiyor. Elbette, varsayalım ki cehennemin varlığı için hiçbir sebep bulunmasa bile, sırf bu derece yalanlamayı ve acizlik isnadını içeren küfür için bir cehennem yaratılacak ve o kâfir içine atılacaktır.
*Rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ, subhâneke fekınâ azâben nâr* *(“Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.”)*
*
[1] Haşiye: Bu dünyada insan ve hayvan bedeni, zerreler için adeta bir misafirhane, bir kışla, bir okul gibidir. Cansız zerreler oraya girerler, sonsuz ve canlı olan ahiret âleminin zerreleri olmak için liyakat kazanır ve çıkarlar. Ahirette ise, *inned dârel âhirate lehiyel hayavân* *(“Asıl hayat ise şüphesiz ahiret yurdudur.”)* sırrınca, hayat nuru orada geneldir. Nurlanmak için o seyahate, o eğitime ve öğretime ihtiyaç yoktur. Zerreler, demirbaş olarak sabit kalabilirler.
[2] Haşiye: Sekiz sene boyunca bu fakire tam bir sadakatle hizmet eden Süleyman’ın bahçesidir ki, bu Söz bir veya iki saat içinde orada yazılmıştır.
Lügatçeli Metin
Yirmi Sekizinci Söz
Şu söz, cennete dairdir.
Şu Söz’ün iki makamı (bölümü) var. Birinci Makam, cennetin bazı letaifine (inceliklerine) işaret eder. Fakat Onuncu Söz’de on iki hakikat-i kātıa (kesin ve delilli gerçek) ile gayet kat’î (kesin) bir surette ve bu Söz’ün İkinci Makamı’nda Onuncu Söz’ün hülâsası (özeti) ve esası (temeli), müteselsil (zincirleme, birbirini takip eden) gayet metin (sağlam) Arabî bir bürhan-ı kat’î (kesin delil) ile gayet parlak bir tarzda vücudu ispat olunan cennetin ispat-ı vücudundan (varlığını ispatlamaktan) bahis değil (söz konusu değil) belki şu makamda yalnız sual ve cevaba ve tenkide medar (dayanak) olan birkaç ahval-i cennetten (cennet hallerinden) bahseder. Eğer tevfik-i İlahî (Allah’ın uygun kılması, yardımı) refik (yoldaş) olsa sonra azîm (büyük) bir söz, o muazzam (pek büyük, yüce) hakikate dair yazılacaktır, inşâallah (Allah dilerse).
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Bismillahirrahmanirrahim
Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
وَبَشِّرِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذٖى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَ اُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهًا وَ لَهُمْ فٖيهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ
Okunuşu: Ve beşşirillezîne âmenû ve amilus sâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihal enhâru kullemâ ruzikû minhâ min semeretin rızkan kâlû hâzellezî ruzıknâ min kablu ve utû bihî muteşâbihâ(müteşâbihân) ve lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve hum fîhâ hâlidûn.
Meali: (Ey Resulüm!) İman edip salih ameller işleyenlere müjdele ki, altlarından ırmaklar akan cennetler onlar içindir. Ne zaman oradaki meyvelerden bir rızık kendilerine verilse, Bu daha önce bize verilen rızıktır derler. Halbuki o rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedî kalacaklardır. (Bakara Suresi, 2:25)
Cennet-i bâkiyeye (sonsuz cennete) dair bazı suallere kısa cevaplardır.
Cennete dair, cennetten daha güzel, hurilerinden daha latîf (ince, nazik), selsebilinden (cennet pınarından) daha tatlı olan beyanat-ı âyât-ı Kur’aniye (Kur’an âyetlerinin açıklamaları) kimseye söz bırakmamıştır ki fazla bir şey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib (anlayışa yaklaştırmak) için bazı basamakları hem o cennet-i Kur’aniyeden numune için bazı çiçeklerin numunesi nevinden (türünden) bazı nükteleri (ince anlamları) söyleyeceğiz. Beş rumuzlu (işaretli, sembollü) sual ve cevapla işaret edeceğiz. Evet, cennet bütün lezaiz-i maneviyeye (manevî lezzetlere) medar (kaynak, dayanak) olduğu gibi bütün lezaiz-i cismaniyeye (bedensel lezzetlere) de medardır.
Sual: Kusurlu, noksaniyetli (eksiklikleri olan), mütegayyir (değişken), kararsız, elemli (ızdıraplı) cismaniyetin (bedenselliğin) ebediyetle ve cennetle ne alâkası var? Madem ruhun âlî lezaizi (yüksek lezzetleri) vardır, ona kâfidir (yeterlidir). Lezaiz-i cismaniye (bedensel lezzetler) için bir haşr-i cismanî (bedenlerin dirilişi) neden icab ediyor (gerektiriyor)?
Elcevap: Çünkü nasıl toprak; suya, havaya, ziyaya (ışığa) nisbeten (oranla) kesafetli (yoğun, karanlıklı), karanlıklıdır. Fakat masnuat-ı İlahiyenin (Allah’ın sanatı olan yaratılmışların) bütün envaına (türlerine) menşe (kaynak) ve medar (dayanak) olduğundan bütün anâsır-ı sairenin (diğer elementlerin) manen fevkine (üstüne) çıktığı gibi; hem kesafetli (yoğun) olan nefs-i insaniye (insan nefsi); sırr-ı câmiiyet (kapsayıcılık sırrı) itibarıyla, tezekki etmek (arınıp temizlenmek) şartıyla bütün letaif-i insaniyenin (insanın ince duygularının) fevkine (üstüne) çıktığı gibi; öyle de cismaniyet (bedensellik), en câmi’ (en kapsamlı) en muhit (en kuşatıcı) en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı esma-i İlahiyedir (Allah’ın isimlerinin tecellilerine aynadır). Bütün hazain-i rahmetin (rahmet hazinelerinin) müddeharatını (biriktirilmiş sırlarını) tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir (bedensel varlıktadır).
Mesela dildeki kuvve-i zaika (tat alma gücü), rızık zevkinde enva-ı mat’umat (yemek çeşitleri) adedince (sayısınca) mizanlara (tartılara) menşe (kaynak) olmasaydı; her birini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem ekser (çoğu) esma-i İlahiyenin (Allah’ın isimlerinin) tecelliyatını (yansımalarını) hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihazatı (donanımları), yine cismaniyettedir. Hem gayet mütenevvi (çeşitli) ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar (yetenekler), yine cismaniyettedir.
Madem şu kâinatın Sâni’i (Yaratıcısı), şu kâinatla bütün hazain-i rahmetini (rahmet hazinelerini) tanıttırmak ve bütün tecelliyat-ı esmasını (isimlerinin tecellilerini) bildirmek ve bütün enva-ı ihsanatını (ihsanlarının çeşitlerini) tattırmak istediğini; kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyetinden (kapsayıcılığından) –On Birinci Söz’de ispat edildiği gibi– kat’î (kesin olarak) anlaşılıyor.
Elbette şu seyl-i kâinatın (akıp giden kâinatın) bir havz-ı ekberi (en büyük havuzu) ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulatın (ürünlerin) bir meşher-i a’zamı (en büyük sergi yeri) ve şu mezraa-i dünyanın (dünya tarlasının) bir mahzen-i ebedîsi (ebedî hazinesi, deposu) olan dâr-ı saadet (saadet yurdu, cennet), şu kâinata bir derece benzeyecektir. Hem cismanî (bedensel) hem ruhanî (ruhsal) bütün esasatını (temellerini) muhafaza edecektir.
Ve o Sâni’-i Hakîm (Her şeyi hikmetle yaratan Sanatkâr) ve o Âdil-i Rahîm (Adaletli ve merhametli olan Allah); elbette cismanî âletlerin vezaifine (vazifelerine) ücret olarak ve hidematına (hizmetlerine) mükâfat (ödül) olarak ve ibadat-ı mahsusalarına (özel ibadetlerine) sevap olarak, onlara lâyık lezaizi (lezzetleri) verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt (karşıt) bir halet (durum) olur ki hiçbir cihetle onun cemal-i rahmetine (rahmetinin güzelliğine) ve kemal-i adaletine (adaletinin mükemmelliğine) uygun değildir, kabil-i tevfik (uzlaştırılabilir) olamaz.
Sual: Cisim, eğer hayatî olsa ecza-yı bedenî (bedenin parçaları) daim (sürekli) terkip (birleşme) ve tahlildedir (ayrışmadadır), inkıraza (yok olmaya) mahkûmdur, ebediyete mazhar (erişebilir) olamaz. Ekl (yemek) ve şürb (içmek), beka-i şahsî (kişinin devamlılığı) ve muamele-i zevciye (evlilik ilişkisi) ise beka-i nev’î (neslin devamlılığı) içindir ki şu âlemde birer esas olmuşlar. Âlem-i ebediyette (sonsuz âlemde) ve âlem-i uhrevîde (ahiret âleminde), şunlara ihtiyaç yoktur. Neden cennetin en büyük lezaizi (lezzetleri) sırasına geçmişler?
Elcevap: Evvela, şu âlemde cism-i zîhayatın (canlı bedenin) inkıraza (yok olmaya) ve mevte (ölüme) mahkûmiyeti ise vâridat (girdiler) ve masarifin (giderlerin) muvazenesizliğindendir (dengesizliğindendir). Çocukluktan sinn-i kemale (olgunluk çağına) kadar vâridat çoktur; ondan sonra masarif ziyadeleşir (artar), muvazene kaybolur; o da ölür. Âlem-i ebediyette ise zerrat-ı cisim (beden zerreleri) sabit kalıp terkip (birleşme) ve tahlile (ayrışmaya) maruz (uğrayan) değil veyahut muvazene (denge) sabit kalır, (Hâşiye[1]) vâridat ile masarif muvazenettedir (dengedir). Devr-i daimî (sürekli dönüşüm) gibi cism-i zîhayat (canlı beden), telezzüzat (lezzetler) için hayat-ı cismaniye (bedensel hayat) tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir (sonsuzlaşır).
Ekl (yemek) ve şürb (içmek) ve muamele-i zevciye (evlilik ilişkisi) gerçi (gerçekten) bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider. Fakat o vazifeye bir ücret-i muaccele (peşin ücret) olarak öyle mütenevvi (çeşitli) leziz (lezzetli) lezzet içlerine bırakılmıştır ki sair (diğer) lezaize (lezzetlere) tereccuh (üstünlük) ediyor. Madem bu dâr-ı elemde (elemler yurdunda), bu kadar acib (şaşırtıcı) ve ayrı ayrı lezzetlere medar (kaynak); ekl ve nikâhtır (evliliktir). Elbette dâr-ı lezzet ve saadet (lezzet ve saadet yurdu) olan cennette o lezzetler; o kadar ulvi (yüce) bir suret (şekil) alıp ve vazife-i dünyeviyenin (dünya vazifesinin) uhrevî ücretini (ahiret karşılığını) de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi uhrevî bir hoş iştiha (iştah) suretinde ilâve ederek cennete lâyık ve ebediyete münasip (uygun), en câmi’ (kapsamlı), hayattar (canlı) bir maden-i lezzet (lezzet kaynağı) olur.
Evet وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ sırrınca (Ankebut Suresi, 29:64: Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat (gerçek hayat yurdu) ise ahiret yurdudur. sırrınca), şu dâr-ı dünyada (dünya yurdunda), camid (cansız) ve şuursuz ve hayatsız maddeler, orada şuurlu, hayattardırlar (canlıdırlar). Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar; emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen “Filan meyveyi bana getir.” getirir. Filan taşa desen “Gel.” gelir. Madem taş, ağaç, bu derece ulvi (yüce) bir suret (şekil) alırlar.
Elbette ekl (yemek) ve şürb (içmek) ve nikâh (evlilik) dahi hakikat-i cismaniyelerini (bedensel gerçeklerini) muhafaza etmekle (korumakla) beraber cennetin dünya fevkindeki (üstündeki) derecesi nisbetinde (oranında), dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir suret (şekil) almaları iktiza eder (gerektirir).
Sual: اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ sırrınca (Hadis-i Şerif: Kişi sevdiğiyle beraberdir. sırrınca): “Dost, dostuyla beraber cennette bulunacaktır.” Halbuki basit bir bedevî (sade bir insan), bir dakikada sohbet-i Nebeviyede (Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sohbetinde) lillah (Allah) için bir muhabbet (sevgi) peyda (oluşturur) eder; o muhabbetle, cennette Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in (Allah’ın selamı ve rahmeti onun üzerine olsun) yanında bulunması lâzım gelir. Halbuki gayr-ı mütenahî (sonsuz) feyze (manevi berekete) mazhar (nail olmuş) Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in (yüce Elçi’nin, Allah’ın selamı ve rahmeti onun üzerine olsun) feyzi (bereketi), bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir?
Elcevap: Bir temsil (benzetme) ile şu ulvi (yüce) hakikate şöyle bir işaret ederiz ki mesela, gayet güzel ve şaşaalı (görkemli) bir bağda muhteşem (görkemli) bir zat gayet büyük bir ziyafet (şölen), gayet müzeyyen (süslenmiş) bir seyrangâh (gezi yeri) öyle bir surette ihzar etmiş (hazırlamış) ki: Kuvve-i zaikanın (tat alma gücünün) hissedecek bütün lezaiz-i mat’umatı (yemek lezzetlerini) câmi’ (kapsayan), kuvve-i bâsıranın (görme gücünün) hoşuna gidecek bütün mehasini (güzellikleri) şâmil (içine alan), kuvve-i hayaliyeyi (hayal gücünü) keyiflendirecek bütün garaibi (şaşırtıcı şeyleri) müştemil (içeren) ve hâkeza (böylece)… Bütün havass-ı zahire (dış duyuları) ve bâtınayı (iç duyuları) okşayacak ve memnun edecek her şeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var. Beraber o ziyafete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve-i zaikası pek az olduğundan cüz’î (küçük) zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve-i şâmmesi (koku alma gücü) yok. Sanayi-i garibeden (garip sanatlardan) anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın (eğlence yerinin), binden ve belki milyondan birisini, kabiliyeti nisbetinde (yetenekleri oranında) ancak zevk ederek istifade (fayda) eder. Diğeri ise bütün zahirî (dış) ve bâtınî (iç) duyguları, akıl ve kalp ve his ve latîfeleri (ince duyguları), o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf (gelişme) etmiştir ki o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letaifi (incelikleri) ve garaibi (şaşırtıcı şeyleri) ayrı ayrı hissedip zevk ederek, ayrı ayrı lezzet aldığı halde o dost ile omuz omuzadır.
Madem bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan süreyyaya kadar (yerden göklere kadar, çok büyük) fark oluyor. Elbette dâr-ı saadet (saadet yurdu) ve ebediyet olan cennette bi’t-tarîkı’l-evlâ (öncelikle, daha ziyade) dost, dostu ile beraber iken her birisi istidadına (yeteneklerine) göre sofra-i Rahmanu’r-Rahîm’den (Rahman ve Rahîm olan Allah’ın sofrasından), istidatları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları cennetler ayrı ayrı da olsa beraber bulunmalarına mani (engel) olmaz. Çünkü cennetin sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umumun (hepsinin) damı arş-ı a’zamdır (en büyük arş, Allah’ın kudret tahtıdır).
Nasıl ki mahrutî (konik) bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden (tabanından) zirvesine kadar surlu (duvarlı) daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir fakat birbirinin güneş görmelerine mani (engel) olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de cennetler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehadîsin (hadislerin) mütenevvi (çeşitli) rivayatı (rivayetleri) işaret ediyor.
Sual: Ehadîste (hadislerde) denilmiş: “Huriler yetmiş hulleyi (elbise, giysi) giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri (kemik iliği) görünüyor.” Bu ne demektir? Ne manası var? Nasıl güzelliktir?
Elcevap: Manası pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir (hoştur). Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, camid (cansız) ve çoğu kışır (kabuk) olan dünyada; hüsün (güzellik) ve cemal (güzellik), yalnız göze güzel görünüp, ülfete (alışmaya) mani (engel) olmazsa yeter. Halbuki güzel, hayattar (canlı), revnaktar (parlak, göz alıcı), bütün kışırsız (kabuksuz) lüb (öz) ve kabuksuz iç olan cennette; göz gibi bütün insanın duyguları, latîfeleri (ince duyguları) cins-i latîf (nazik cins, kadınlar) olan hurilerden ve huriler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, cennetteki nisa-i dünyeviyeden (dünya kadınlarından) ayrı ayrı hisse-i zevklerini (zevk paylarını), çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler. Demek, en yukarı hullenin (elbisenin) güzelliğinden tut, tâ kemik içindeki iliklere kadar, birer hissin birer latîfenin (ince duyguların) medar-ı zevki (zevk kaynağı) olduğunu hadîs işaret ediyor.
Evet “Hurilerin yetmiş hulleyi (elbise, giysi) giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin ilikleri (kemik iliği) görünmesi” tabiriyle hadîs-i şerif (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü) işaret ediyor ki: İnsanın ne kadar hüsün-perver (güzellik seven) ve zevk-perest (zevk düşkünü) ve ziynete meftun (süse düşkün) ve cemale müştak (güzelliğe âşık) duyguları ve hâsseleri (duyguları) ve kuvaları (kuvvetleri) ve latîfeleri (ince duyguları) varsa, umumunu (hepsini) memnun edip doyuracak ve her birisini ayrı ayrı okşayıp mesud (mutlu) edecek, maddî ve manevî her nevi ziynet (süs çeşidi) ve hüsn-ü cemale (güzel güzelliğe) huriler câmi’dirler (kapsayıcıdırlar). Demek, huriler cennetin aksam-ı ziynetinden (süs çeşitlerinden) yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek (örtmeyecek) surette giydikleri gibi; kendi vücudlarından ve nefis (can) ve cisimlerinden (bedenlerinden), belki yetmiş mertebeden ziyade ayrı ayrı hüsün ve cemalin (güzelliğin) aksamını (kısımlarını) gösteriyorlar. وَفٖيهَا مَا تَشْتَهٖيهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ (Zuhruf Suresi, 43:71: Orada canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şey vardır.) işaretinin hakikatini gösteriyorlar.
Hem cennette lüzumsuz (gereksiz), kışırlı (kabuklu) ve fuzulî (gereksiz, fazlalık) maddeler olmadığından ehl-i cennetin (cennet ehlinin) ekl (yemek) ve şürbünden (içmesinden) sonra kazuratı (atıkları) olmadığını, hadîs-i şerif (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü) beyan (açıklıyor) ediyor. Madem şu süflî (aşağı) dünyada, en âdi (sıradan) zîhayat (canlı) olan ağaçlar, çok tagaddi (beslenme) ettikleri halde kazuratsız (atık bırakmadan) oluyorlar. En yüksek tabaka-i hayat (hayat tabakası) olan cennet ehli, neden kazuratsız olmasın?
Sual: Ehadîs-i şerifede (hadis-i şeriflerde) denilmiştir ki: “Bazı ehl-i cennete (cennet ehline), dünya kadar bir yer veriliyor, yüz binler kasır (köşk, saray), yüz binler huri ihsan (bağışlanıyor) ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu (gereği) var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?
Elcevap: Eğer insan yalnız camid (cansız) bir vücud olsaydı veyahut yalnız mideden ibaret nebatî (bitkisel) bir mahluk (yaratık) olsaydı veyahut yalnız mukayyed (kısıtlı), ağır ve muvakkat (geçici) ve basit bir zat-ı cismaniye (bedensel varlık) ve bir cism-i hayvanîden (hayvan bedeninden) ibaret olsaydı; öyle çok kasırlara, çok hurilere lâyık ve mâlik (sahip) olmazdı.
Fakat insan, öyle câmi’ (kapsamlı) bir mu’cize-i kudrettir (kudret mucizesidir) ki hattâ şu dünya-yı fânide (fani dünyada), şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı letaifinin (ince duygularının) ihtiyacı cihetiyle (açısından) bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezaizi (lezzetleri) verilse belki hırsı (isteği) tok olmayacaktır.
Halbuki ebedî bir dâr-ı saadette (saadet yurdunda), nihayetsiz istidada (sonsuz yeteneğe) mâlik (sahip), nihayetsiz ihtiyaçlar lisanıyla (diliyle), nihayetsiz arzular eliyle, nihayetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan; elbette ehadîste (hadislerde) beyan olunan ihsanat-ı İlahiyeye (Allah’ın ihsanlarına, bağışlarına) mazhariyeti (nail olması) makuldür (akla uygundur) ve haktır ve hakikattir (gerçektir). Ve şu hakikat-i ulviyeye (yüce gerçeğe) bir temsil (benzetme) dürbünüyle rasad (gözlem) edeceğiz. Şöyle ki:
Bu dere bahçesi gibi (Hâşiye[2]) şu Barla bağ ve bahçelerinin her birinin ayrı ayrı mâliki (sahibi) bulunduğu halde; Barla’da gıdası itibarıyla (beslenmesi açısından) ancak bir avuç yeme mâlik olan her bir kuş, her bir serçe, her bir arı “Bütün Barla’nın bağ ve bostanları, benim nüzhetgâhım (eğlence ve gezinti yerim) ve seyrangâhımdır.” diyebilir. Barla’yı zapt edip (ele geçirip) daire-i mülküne (mülk alanına) dâhil eder. Başkalarının iştiraki (ortaklığı) onun bu hükmünü bozmaz.
Hem insan olan bir insan diyebilir ki: “Benim Hâlık’ım (Yaratıcım) bu dünyayı bana hane (ev) yapmış, güneş benim bir lambamdır, yıldızlar benim elektriklerimdir, yeryüzü çiçekli miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir.” der, Allah’a şükreder. Sair (diğer) mahlukatın (yaratıkların) iştiraki (ortaklığı), onun bu hükmünü nakzetmez (bozmaz). Bilakis (aksine) mahlukat onun hanesini tezyin (süslendirir) eder. Hanenin müzeyyenatı (süsleri) hükmünde kalırlar.
Acaba bu daracık dünyada insan, insaniyet itibarıyla (insanlık açısından) hattâ bir kuş dahi böyle bir daire-i azîmede (büyük bir alanda) bir nevi tasarruf (bir çeşit sahiplik) dava etse, cesîm (büyük) bir nimete mazhar (nail) olsa geniş ve ebedî bir dâr-ı saadette (saadet yurdunda), ona beş yüz senelik bir mesafede bir mülk ihsan etmek (bağışlamak), nasıl istib’ad (imkansız görülebilir) edilebilir?
Hem nasıl ki şu kesafetli (yoğun, karanlıklı), karanlıklı, dar dünyada güneşin pek çok âyinelerde (aynalarda) bir anda aynen bulunması gibi öyle de nurani (nurlu) bir zat, bir anda çok yerlerde aynen bulunması –On Altıncı Söz’de ispat edildiği gibi– mesela, Hazret-i Cebrail aleyhisselâm (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) bin yıldızda bir anda hem arşta (Allah’ın kudret tahtında) hem huzur-u Nebevîde (Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda) hem huzur-u İlahîde (Allah’ın huzurunda) bir vakitte bulunması hem Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in (Allah’ın selamı ve rahmeti onun üzerine olsun) haşirde (mahşerde) bir anda ekser (çoğu) etkıya-ı ümmetiyle (ümmetinin takva sahipleriyle) görüşmesi ve dünyada hadsiz (sınırsız) makamlarda bir anda tezahür (ortaya çıkması) etmesi ve evliyanın (velilerin) bir nevi garibi olan ebdalların (Allah dostlarından bir mertebe olan abdal kulların) bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avamın (sıradan insanların) rüyada bazen bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşahede (görmesi) etmesi ve herkesin kalp, ruh, hayal cihetiyle (açısından) bir anda pek çok yerlerle temas edip alâkadarane (ilişkili olarak) bulunması, malûm (bilinen) ve meşhud (görülen) olduğundan…
Elbette nurani (nurlu), kayıtsız (sınırsız, serbest), geniş ve ebedî olan cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde (hafifliğinde) ve hayal süratinde olan ehl-i cennet (cennet ehli), bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup yüz bin hurilerle sohbet (konuşma) ederek yüz bin tarzda zevk almak; o ebedî cennete, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sadık’ın (Doğru Haber Veren’in, yani Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in) haber verdiği gibi hak ve hakikattir (gerçektir). Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam (pek büyük) hakikatler tartılmaz.
İdrak-i maâlî (yüce anlamları kavrama) bu küçük akla gerekmez.
Zira bu terazi o kadar sıkleti (ağırlığı) çekmez.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
Okunuşu: Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm.
Meali: Seni noksanlıklardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan sensin. (Bakara Suresi, 2:32)
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
Okunuşu: Rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ.
Meali: Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma. (Bakara Suresi, 2:286)
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى حَبٖيبِكَ الَّذٖى فَتَحَ اَبْوَابَ الْجَنَّةِ بِحَبٖيبِيَّتِهٖ وَ بِصَلَاتِهٖ وَ اَيَّدَتْهُ اُمَّتُهُ عَلٰى فَتْحِهَا بِصَلَوَاتِهِمْ عَلَيْهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ
Okunuşu: Allahümme salli alâ Habîbike’llezî fetaha ebvâbel cenneti bihabîbiyyetihî ve bisalâtihî ve eyyedethu ümmetühû alâ fethihâ bisalevâtihim aleyhi aleyhis salâtü ves selâm.
Meali: Ey Allah’ım! Sevilmişliği ve namazıyla Cennet kapılarını açan ve ümmetinin de salavatlarıyla bu kapıların açılmasına destek olduğu Sevgilin’e salât et. Salât ve selam O’nun üzerine olsun.
اَللّٰهُمَّ اَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِشَفَاعَةِ حَبٖيبِكَ الْمُخْتَارِ اٰمٖينَ
Okunuşu: Allahümme edhilnel cennete mea’l-ebrâri bişefâati Habîbike’l-Muhtâr. Âmîn.
Meali: Ey Allah’ım! Seçkin Habibin’in (Peygamber Efendimiz’in) şefaatiyle bizleri ebrâr (iyiler) ile birlikte Cennet’ine dahil eyle. Âmîn.
*
Cennet Sözüne Küçük Bir Zeyl (Ek)
Cehenneme Dairdir
İkinci ve Sekizinci Sözlerde ispat edildiği gibi iman, manevî bir cennetin çekirdeğini taşıyor. Küfür dahi (de) manevî bir cehennemin tohumunu saklıyor.
Nasıl ki küfür, cehennemin bir çekirdeğidir. Öyle de cehennem, onun bir meyvesidir.
Nasıl küfür, cehenneme duhûlüne (girmesine) sebeptir; öyle de cehennemin vücuduna (varlığına) ve icadına (yaratılışına) dahi sebeptir. Zira küçük bir hâkimin küçük bir izzeti (izzeti, şerefi), küçük bir gayreti (koruma azmi), küçük bir celali (haşmeti) bulunsa bir edepsiz ona serkeşane (isyankar bir şekilde) dese: “Beni te’dib (terbiye) etmezsin ve edemezsin.” Herhalde o yerde hapishane yoksa da tek o edepsiz için bir hapishane teşkil (oluşturacak) edecek, onu içine atacaktır.
Halbuki kâfir, cehennemi inkâr (reddetme) ile nihayetsiz izzet (sonsuz izzet) ve gayret ve celal sahibi ve gayet büyük ve nihayetsiz kadîr (her şeye gücü yeten) bir zatı tekzip (yalanlama) ve isnad-ı acz (acizlik isnadı) ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittiham (suçlama) ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli (korkunç derecede) dokunduruyor, celaline âsiyane (isyankar bir şekilde) ilişiyor. Elbette farz-ı muhal (imkansız bir varsayım) olarak, cehennemin hiçbir sebeb-i vücudu (varlık sebebi) bulunmazsa da şu derece tekzip (yalanlama) ve isnad-ı aczi (acizlik isnadını) tazammun eden (içeren) küfür için bir cehennem halk (yaratılacak) edilecek, o kâfir içine atılacaktır.
رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Okunuşu: Rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan) subhâneke fekınâ azâben nâr(nâri).
Meali: Ey Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın. Seni tesbih ve tenzih ederiz. Bizi cehennem azabından koru. (Âl-i İmrân Suresi, 3:191)
*
[1] Hâşiye: Şu dünyada cism-i insanî (insan bedeni) ve hayvanî (hayvan bedeni), zerrat (zerreler, atomlar) için güya (sanki) bir misafirhane, bir kışla (askerî barınak), bir mektep hükmündedir (gibidir) ki camid (cansız) zerreler ona girerler, hayattar (canlı) olan âlem-i bekaya (sonsuzluk âlemine) zerrat olmak için liyakat (yetenek) kesbederler (kazanırlar), çıkarlar. Âhirette ise اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ (Ankebut Suresi, 29:64: Asıl hayat (gerçek hayat yurdu) ise ahiret yurdudur.) sırrınca, nur-u hayat orada âmmdır (yaygındır). Nurlanmak için o seyr ü sefere (gezmeye) ve o talimat (öğretim) ve talime (eğitime) lüzum yoktur. Zerreler demirbaş (sabit) olarak sabit kalabilirler.
[2] Hâşiye: Sekiz sene kemal-i sadakatle (tam bir sadakatle) bu fakire (Üstad Bediüzzaman Said Nursi’ye) hizmet eden Süleyman’ın bahçesidir ki bir veya iki saat zarfında (içinde) şu Söz orada yazıldı.
Risale-i Nur Külliyatından
Yirmi Sekizinci Söz
Şu söz, cennete dairdir.
Şu Söz’ün iki makamı var. Birinci Makam, cennetin bazı letaifine işaret eder. Fakat Onuncu Söz’de on iki hakikat-i kātıa ile gayet kat’î bir surette ve bu Söz’ün İkinci Makamı’nda Onuncu Söz’ün hülâsası ve esası, müteselsil gayet metin Arabî bir bürhan-ı kat’î ile gayet parlak bir tarzda vücudu ispat olunan cennetin ispat-ı vücudundan bahis değil belki şu makamda yalnız sual ve cevaba ve tenkide medar olan birkaç ahval-i cennetten bahseder. Eğer tevfik-i İlahî refik olsa sonra azîm bir söz, o muazzam hakikate dair yazılacaktır, inşâallah.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
وَبَشِّرِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذٖى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَ اُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهًا وَ لَهُمْ فٖيهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ
Cennet-i bâkiyeye dair bazı suallere kısa cevaplardır.
Cennete dair, cennetten daha güzel, hurilerinden daha latîf, selsebilinden daha tatlı olan beyanat-ı âyât-ı Kur’aniye kimseye söz bırakmamıştır ki fazla bir şey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib için bazı basamakları hem o cennet-i Kur’aniyeden numune için bazı çiçeklerin numunesi nevinden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rumuzlu sual ve cevapla işaret edeceğiz. Evet, cennet bütün lezaiz-i maneviyeye medar olduğu gibi bütün lezaiz-i cismaniyeye de medardır.
Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve cennetle ne alâkası var? Madem ruhun âlî lezaizi vardır, ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniye için bir haşr-i cismanî neden icab ediyor?
Elcevap: Çünkü nasıl toprak; suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır. Fakat masnuat-ı İlahiyenin bütün envaına menşe ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin manen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye; sırr-ı câmiiyet itibarıyla, tezekki etmek şartıyla bütün letaif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi; öyle de cismaniyet, en câmi’ en muhit en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı esma-i İlahiyedir. Bütün hazain-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir.
Mesela dildeki kuvve-i zaika, rızık zevkinde enva-ı mat’umat adedince mizanlara menşe olmasaydı; her birini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem ekser esma-i İlahiyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihazatı, yine cismaniyettedir. Hem gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyettedir.
Madem şu kâinatın Sâni’i, şu kâinatla bütün hazain-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyat-ı esmasını bildirmek ve bütün enva-ı ihsanatını tattırmak istediğini; kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyetinden –On Birinci Söz’de ispat edildiği gibi– kat’î anlaşılıyor.
Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulatın bir meşher-i a’zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saadet, şu kâinata bir derece benzeyecektir. Hem cismanî hem ruhanî bütün esasatını muhafaza edecektir.
Ve o Sâni’-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematına mükâfat olarak ve ibadat-ı mahsusalarına sevap olarak, onlara lâyık lezaizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir halet olur ki hiçbir cihetle onun cemal-i rahmetine ve kemal-i adaletine uygun değildir, kabil-i tevfik olamaz.
Sual: Cisim, eğer hayatî olsa ecza-yı bedenî daim terkip ve tahlildedir, inkıraza mahkûmdur, ebediyete mazhar olamaz. Ekl ve şürb, beka-i şahsî ve muamele-i zevciye ise beka-i nev’î içindir ki şu âlemde birer esas olmuşlar. Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde, şunlara ihtiyaç yoktur. Neden cennetin en büyük lezaizi sırasına geçmişler?
Elcevap: Evvela, şu âlemde cism-i zîhayatın inkıraza ve mevte mahkûmiyeti ise vâridat ve masarifin muvazenesizliğindendir. Çocukluktan sinn-i kemale kadar vâridat çoktur; ondan sonra masarif ziyadeleşir, muvazene kaybolur; o da ölür. Âlem-i ebediyette ise zerrat-ı cisim sabit kalıp terkip ve tahlile maruz değil veyahut muvazene sabit kalır, (Hâşiye[1]) vâridat ile masarif muvazenettedir. Devr-i daimî gibi cism-i zîhayat, telezzüzat için hayat-ı cismaniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.
Ekl ve şürb ve muamele-i zevciye gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider. Fakat o vazifeye bir ücret-i muaccele olarak öyle mütenevvi leziz lezzet içlerine bırakılmıştır ki sair lezaize tereccuh ediyor. Madem bu dâr-ı elemde, bu kadar acib ve ayrı ayrı lezzetlere medar; ekl ve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saadet olan cennette o lezzetler; o kadar ulvi bir suret alıp ve vazife-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi uhrevî bir hoş iştiha suretinde ilâve ederek cennete lâyık ve ebediyete münasip, en câmi’, hayattar bir maden-i lezzet olur.
Evet وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ sırrınca, şu dâr-ı dünyada, camid ve şuursuz ve hayatsız maddeler, orada şuurlu, hayattardırlar. Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar; emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen “Filan meyveyi bana getir.” getirir. Filan taşa desen “Gel.” gelir. Madem taş, ağaç, bu derece ulvi bir suret alırlar.
Elbette ekl ve şürb ve nikâh dahi hakikat-i cismaniyelerini muhafaza etmekle beraber cennetin dünya fevkindeki derecesi nisbetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir suret almaları iktiza eder.
Sual: اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ sırrınca: “Dost, dostuyla beraber cennette bulunacaktır.” Halbuki basit bir bedevî, bir dakikada sohbet-i Nebeviyede lillah için bir muhabbet peyda eder; o muhabbetle, cennette Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın yanında bulunması lâzım gelir. Halbuki gayr-ı mütenahî feyze mazhar Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın feyzi, bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir?
Elcevap: Bir temsil ile şu ulvi hakikate şöyle bir işaret ederiz ki mesela, gayet güzel ve şaşaalı bir bağda muhteşem bir zat gayet büyük bir ziyafet, gayet müzeyyen bir seyrangâh öyle bir surette ihzar etmiş ki: Kuvve-i zaikanın hissedecek bütün lezaiz-i mat’umatı câmi’, kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehasini şâmil, kuvve-i hayaliyeyi keyiflendirecek bütün garaibi müştemil ve hâkeza… Bütün havass-ı zahire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek her şeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var. Beraber o ziyafete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve-i zaikası pek az olduğundan cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve-i şâmmesi yok. Sanayi-i garibeden anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kabiliyeti nisbetinde ancak zevk ederek istifade eder. Diğeri ise bütün zahirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalp ve his ve latîfeleri, o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letaifi ve garaibi ayrı ayrı hissedip zevk ederek, ayrı ayrı lezzet aldığı halde o dost ile omuz omuzadır.
Madem bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan süreyyaya kadar fark oluyor. Elbette dâr-ı saadet ve ebediyet olan cennette bi’t-tarîkı’l-evlâ dost, dostu ile beraber iken her birisi istidadına göre sofra-i Rahmanu’r-Rahîm’den, istidatları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları cennetler ayrı ayrı da olsa beraber bulunmalarına mani olmaz. Çünkü cennetin sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umumun damı arş-ı a’zamdır.
Nasıl ki mahrutî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar surlu daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir fakat birbirinin güneş görmelerine mani olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de cennetler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehadîsin mütenevvi rivayatı işaret ediyor.
Sual: Ehadîste denilmiş: “Huriler yetmiş hulleyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” Bu ne demektir? Ne manası var? Nasıl güzelliktir?
Elcevap: Manası pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, camid ve çoğu kışır olan dünyada; hüsün ve cemal, yalnız göze güzel görünüp, ülfete mani olmazsa yeter. Halbuki güzel, hayattar, revnaktar, bütün kışırsız lüb ve kabuksuz iç olan cennette; göz gibi bütün insanın duyguları, latîfeleri cins-i latîf olan hurilerden ve huriler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, cennetteki nisa-i dünyeviyeden ayrı ayrı hisse-i zevklerini, çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler. Demek, en yukarı hullenin güzelliğinden tut, tâ kemik içindeki iliklere kadar, birer hissin birer latîfenin medar-ı zevki olduğunu hadîs işaret ediyor.
Evet “Hurilerin yetmiş hulleyi giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin ilikleri görünmesi” tabiriyle hadîs-i şerif işaret ediyor ki: İnsanın ne kadar hüsün-perver ve zevk-perest ve ziynete meftun ve cemale müştak duyguları ve hâsseleri ve kuvaları ve latîfeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve her birisini ayrı ayrı okşayıp mesud edecek, maddî ve manevî her nevi ziynet ve hüsn-ü cemale huriler câmi’dirler. Demek, huriler cennetin aksam-ı ziynetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek surette giydikleri gibi; kendi vücudlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyade ayrı ayrı hüsün ve cemalin aksamını gösteriyorlar. وَفٖيهَا مَا تَشْتَهٖيهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ işaretinin hakikatini gösteriyorlar.
Hem cennette lüzumsuz, kışırlı ve fuzulî maddeler olmadığından ehl-i cennetin ekl ve şürbünden sonra kazuratı olmadığını, hadîs-i şerif beyan ediyor. Madem şu süflî dünyada, en âdi zîhayat olan ağaçlar, çok tagaddi ettikleri halde kazuratsız oluyorlar. En yüksek tabaka-i hayat olan cennet ehli, neden kazuratsız olmasın?
Sual: Ehadîs-i şerifede denilmiştir ki: “Bazı ehl-i cennete, dünya kadar bir yer veriliyor, yüz binler kasır, yüz binler huri ihsan ediliyor.” Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir?
Elcevap: Eğer insan yalnız camid bir vücud olsaydı veyahut yalnız mideden ibaret nebatî bir mahluk olsaydı veyahut yalnız mukayyed, ağır ve muvakkat ve basit bir zat-ı cismaniye ve bir cism-i hayvanîden ibaret olsaydı; öyle çok kasırlara, çok hurilere lâyık ve mâlik olmazdı.
Fakat insan, öyle câmi’ bir mu’cize-i kudrettir ki hattâ şu dünya-yı fânide, şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı letaifinin ihtiyacı cihetiyle bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezaizi verilse belki hırsı tok olmayacaktır.
Halbuki ebedî bir dâr-ı saadette, nihayetsiz istidada mâlik, nihayetsiz ihtiyaçlar lisanıyla, nihayetsiz arzular eliyle, nihayetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan; elbette ehadîste beyan olunan ihsanat-ı İlahiyeye mazhariyeti makuldür ve haktır ve hakikattir. Ve şu hakikat-i ulviyeye bir temsil dürbünüyle rasad edeceğiz. Şöyle ki:
Bu dere bahçesi gibi (Hâşiye[2]) şu Barla bağ ve bahçelerinin her birinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu halde; Barla’da gıdası itibarıyla ancak bir avuç yeme mâlik olan her bir kuş, her bir serçe, her bir arı “Bütün Barla’nın bağ ve bostanları, benim nüzhetgâhım ve seyrangâhımdır.” diyebilir. Barla’yı zapt edip daire-i mülküne dâhil eder. Başkalarının iştiraki onun bu hükmünü bozmaz.
Hem insan olan bir insan diyebilir ki: “Benim Hâlık’ım bu dünyayı bana hane yapmış, güneş benim bir lambamdır, yıldızlar benim elektriklerimdir, yeryüzü çiçekli miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir.” der, Allah’a şükreder. Sair mahlukatın iştiraki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bilakis mahlukat onun hanesini tezyin eder. Hanenin müzeyyenatı hükmünde kalırlar.
Acaba bu daracık dünyada insan, insaniyet itibarıyla hattâ bir kuş dahi böyle bir daire-i azîmede bir nevi tasarruf dava etse, cesîm bir nimete mazhar olsa geniş ve ebedî bir dâr-ı saadette, ona beş yüz senelik bir mesafede bir mülk ihsan etmek, nasıl istib’ad edilebilir?
Hem nasıl ki şu kesafetli, karanlıklı, dar dünyada güneşin pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi öyle de nurani bir zat, bir anda çok yerlerde aynen bulunması –On Altıncı Söz’de ispat edildiği gibi– mesela, Hazret-i Cebrail aleyhisselâm bin yıldızda bir anda hem arşta hem huzur-u Nebevîde hem huzur-u İlahîde bir vakitte bulunması hem Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın haşirde bir anda ekser etkıya-ı ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezahür etmesi ve evliyanın bir nevi garibi olan ebdalların bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avamın rüyada bazen bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşahede etmesi ve herkesin kalp, ruh, hayal cihetiyle bir anda pek çok yerlerle temas edip alâkadarane bulunması, malûm ve meşhud olduğundan…
Elbette nurani, kayıtsız, geniş ve ebedî olan cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal süratinde olan ehl-i cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup yüz bin hurilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak; o ebedî cennete, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sadık’ın (asm) haber verdiği gibi hak ve hakikattir. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam hakikatler tartılmaz.
İdrak-i maâlî bu küçük akla gerekmez.
Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى حَبٖيبِكَ الَّذٖى فَتَحَ اَبْوَابَ الْجَنَّةِ بِحَبٖيبِيَّتِهٖ وَ بِصَلَاتِهٖ وَ اَيَّدَتْهُ اُمَّتُهُ عَلٰى فَتْحِهَا بِصَلَوَاتِهِمْ عَلَيْهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ
اَللّٰهُمَّ اَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِشَفَاعَةِ حَبٖيبِكَ الْمُخْتَارِ اٰمٖينَ
*
Cennet Sözüne Küçük Bir Zeyl
Cehenneme Dairdir
İkinci ve Sekizinci Sözlerde ispat edildiği gibi iman, manevî bir cennetin çekirdeğini taşıyor. Küfür dahi manevî bir cehennemin tohumunu saklıyor.
Nasıl ki küfür, cehennemin bir çekirdeğidir. Öyle de cehennem, onun bir meyvesidir.
Nasıl küfür, cehenneme duhûlüne sebeptir; öyle de cehennemin vücuduna ve icadına dahi sebeptir. Zira küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celali bulunsa bir edepsiz ona serkeşane dese: “Beni te’dib etmezsin ve edemezsin.” Herhalde o yerde hapishane yoksa da tek o edepsiz için bir hapishane teşkil edecek, onu içine atacaktır.
Halbuki kâfir, cehennemi inkâr ile nihayetsiz izzet ve gayret ve celal sahibi ve gayet büyük ve nihayetsiz kadîr bir zatı tekzip ve isnad-ı acz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittiham ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celaline âsiyane ilişiyor. Elbette farz-ı muhal olarak, cehennemin hiçbir sebeb-i vücudu bulunmazsa da şu derece tekzip ve isnad-ı aczi tazammun eden küfür için bir cehennem halk edilecek, o kâfir içine atılacaktır.
رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
*
[1] Hâşiye: Şu dünyada cism-i insanî ve hayvanî, zerrat için güya bir misafirhane, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki camid zerreler ona girerler, hayattar olan âlem-i bekaya zerrat olmak için liyakat kesbederler, çıkarlar. Âhirette ise اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ sırrınca, nur-u hayat orada âmmdır. Nurlanmak için o seyr ü sefere ve o talimat ve talime lüzum yoktur. Zerreler demirbaş olarak sabit kalabilirler.
[2] Hâşiye: Sekiz sene kemal-i sadakatle bu fakire hizmet eden Süleyman’ın bahçesidir ki bir veya iki saat zarfında şu Söz orada yazıldı.
