Yirmi Üçüncü Mektup



İzahlı Metin

### Yirmi Üçüncü Mektup

*Bismīhī Subhānehu* (Her türlü noksanlıktan sonsuz derecede uzak olan O’nun adıyla). *Ve in min shey’in illā yusebbihu bihamdih* (Hiçbir şey yoktur ki O’nu överek tesbih etmesin).

*Esselāmu ‘aleykum ve rahmetullāhi ve berekātuhu ebeden bi‘adedi ‘āshirāti deqāiqi ‘umrike ve zerrāti vucūdike* (Ömrünün dakikalarının en küçük anları ve varlığının zerreleri sayısınca Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi sonsuza dek üzerine olsun).

Değerli, gayretli, ciddi, hakikate bağlı, samimi ve basiretli kardeşim!

Bizim gibi hakikat ve ahiret kardeşleri için zaman ve mekân farklılığı, sohbete ve yakınlığa bir engel oluşturmaz. Biri doğuda, diğeri batıda; biri geçmişte, diğeri gelecekte; biri dünyada, diğeri ahirette olsa bile, onlar birlikte sayılır ve sohbet edebilirler. Özellikle tek bir amaç için aynı görevde bulunanlar, birbirinin aynısı gibidir. Sizi her sabah yanımdaymış gibi hayal edip manevi kazancımın bir kısmını, üçte birini (Allah kabul etsin) size ayırıyorum. Duada Abdülmecid ve Abdurrahman ile birliktesiniz. İnşallah her zaman payınızı alırsınız.

Dünyevi bazı sıkıntılarının olması, senin adına beni biraz üzdü. Fakat madem dünya kalıcı değil ve musibetlerinde de bir çeşit hayır vardır, senin yerine kalbime “Yahu bu da geçer!” düşüncesi geldi. *Lā ‘ayshe illā ‘ayshul-ākhirah* (Ahiret hayatından başka gerçek hayat yoktur) diye düşündüm, *İnnallāhe me‘as-sābirīn* (Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir) okudum, *İnnā lillāhi ve innā ileyhi rāci‘ūn* (Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz) dedim. Senin yerine teselli buldum. Yüce Allah bir kulunu severse, dünyayı ona küstürür ve çirkin gösterir. İnşallah sen de o sevilen kullardansın.

Sözler’in yayılmasına yönelik engellerin çoğalması sizi üzmesin. İnşallah yaydığınız miktar bir rahmete kavuştuğu zaman, o nurlu çekirdekler çok bereketli bir şekilde pek çok çiçek açacaktır.

Bazı sorular soruyorsunuz. Aziz kardeşim, yazılan Sözler’in ve Mektuplar’ın çoğu; irade dışı, aniden ve birdenbire kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer kendi irademle, Eski Said gibi ilmi gücümle düşünüp cevap versem sönük kalır, eksik olur. Bir süredir kalbe doğan bu ilhamlar durdu, hafıza kamçısı kırıldı fakat cevapsız kalmamak için çok kısa birer cevap yazacağız:

Birinci Sualiniz: Müminin mümine en iyi duası nasıl olmalıdır?

Elcevap: Kabul şartları dairesinde olmalıdır. Çünkü dua, bazı şartlar dâhilinde kabul olur. Kabul şartları ne kadar bir araya gelirse, kabul edilme ihtimali de o kadar artar.

Örneğin, dua edileceği zaman istiğfar ile manen temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan salavat-ı şerifeyi bir şefaatçi gibi zikretmeli ve duanın sonunda yine salavat getirmelidir. Çünkü iki makbul duanın arasındaki bir dua da makbul olur. Hem *bizahril-ğayb* yani “gıyabında ona dua etmek”, hem hadis ve Kur’an’da geçen ve etkisi tecrübe edilmiş dualarla dua etmek. Mesela,

*Allāhumme innī es’elukel-‘afve vel-‘āfiyete lī ve lehu fīd-dīni ved-dunyā vel-ākhirah* (Allah’ım! Kendim ve onun için dinde, dünyada ve ahirette Senden af ve afiyet istiyorum.)

*Rabbenā ātinā fīd-dunyā haseneten ve fīl-ākhirati haseneten ve qınā ‘azāben-nār* (Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru.)

gibi kapsamlı dualarla dua etmek; hem samimiyet, hem Allah’a karşı derin bir saygı ve kalp huzuru ile dua etmek; hem namazın sonunda, özellikle sabah namazından sonra; hem mübarek mekânlarda, özellikle mescitlerde; hem cuma gününde, özellikle duanın kabul olduğu vakitte; hem üç aylarda, özellikle meşhur gecelerde; hem ramazanda, özellikle Kadir Gecesi’nde dua etmek, kabul edilmeye çok yakın olması Allah’ın rahmetinden kuvvetle ümit edilir.

O makbul duanın ya etkisi aynen dünyada görülür veyahut dua edilen kişinin ahireti ve ebedi hayatı yönüyle kabul edilir. Demek ki, istenen şeyin aynısı gerçekleşmezse “dua kabul olmadı” denilmez; belki “daha güzel bir şekilde kabul edildi” denilir.

İkinci Sualiniz: Sahabe-i Kiram Hazretleri için *Radıyallahu Anh* denildiğine göre, başkaları için de bu manada söylemek uygun mudur?

Elcevap: Evet, denilir. Çünkü Peygamber Efendimizin bir sembolü olan *Aleyhissalatu Vesselam* ifadesi gibi, *Radıyallahu Anh* (Allah ondan razı olsun) ifadesi de sadece sahabelere özgü bir sembol değildir. Aksine, sahabeler gibi peygamberliğin mirasçılığı sayılan büyük velayet makamında bulunan ve Allah’ın rızası makamına ulaşan Dört Büyük İmam, Şah-ı Geylanî, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi zatlar için de söylenmelidir. Fakat âlimlerin geleneğinde sahabeler için *Radıyallahu Anh*, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn için *Rahimehullah* (Allah ona rahmet etsin), onlardan sonrakiler için *Gaferehullah* (Allah onu bağışlasın) ve evliyalar için *Kuddise Sirruhu* (Onun sırrı kutsal kılınsın) denilir.

Üçüncü Sualiniz: Başta büyük müçtehit imamlar mı daha üstündür, yoksa hak tarikatların şahları, kutupları mı daha üstündür?

Elcevap: Bütün müçtehitler değil; bilakis Ebu Hanife, Mâlik, Şafiî ve Ahmed İbn-i Hanbel gibi imamlar, tarikatların önderlerinin ve kutuplarının üzerindedirler. Fakat bazı özel faziletlerde Şah-ı Geylanî gibi bazı harika kutuplar, bir yönden daha parlak bir makama sahiptirler. Ancak külli fazilet imamlara aittir. Ayrıca tarikat önderlerinin bir kısmı zaten müçtehitlerdendir; bu yüzden “bütün müçtehitler, kutuplardan daha üstündür” denilmez. Fakat Dört Büyük İmam, sahabeden ve Mehdi’den sonra en üstün kişilerdir, denilir.

Dördüncü Sualiniz: *İnnallāhe me‘as-sābirīn* (Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir) ayetindeki hikmet ve gaye nedir?

Elcevap: Yüce Allah, Hakîm isminin bir gereği olarak varlıkların yaratılışında bir merdivenin basamakları gibi bir düzen belirlemiştir. Sabırsız insan, adımlarını düşünerek atmadığı için ya basamakları atlayıp düşer ya da eksik bırakır ve ulaşmak istediği çatıya çıkamaz. Bu yüzden hırs, mahrumiyete sebep olur. Sabır ise zorlukların anahtarıdır ki,

*El-harīsu khāibun khāsir* (Hırslı olan, hayal kırıklığına uğrar ve kaybeder)

*Ves-sabru miftāhul-ferec* (Sabır ise kurtuluşun anahtarıdır)

ifadeleri atasözü haline gelmiştir. Demek ki, Yüce Allah’ın yardımı ve desteği, sabırlı insanlarladır. Çünkü sabır üç çeşittir:

Birincisi: Günahlardan kendini çekip sabretmektir. Bu sabır takvadır ve insanı *İnnallāhe me‘al-muttaqīn* (Şüphesiz Allah takva sahipleriyle beraberdir) sırrına ulaştırır.

İkincisi: Musibetlere karşı sabretmektir ki bu, tevekkül ve teslimiyettir. İnsanı *İnnallāhe yuhibbul-mutevekkilīn* (Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever) ve *İnnallāhe yuhibbus-sābirīn* (Şüphesiz Allah sabredenleri sever) şerefine ulaştırır.

Sabırsızlık ise Allah’tan şikâyet etmeyi içerir. Bundan da Allah’ın fiillerini eleştirmek, rahmetini suçlamak ve hikmetini beğenmemek gibi sonuçlar çıkar. Evet, aciz ve zayıf olan insan, musibetin darbesi karşısında sızlanarak elbette ağlar; fakat şikâyet Allah’a olmalı, Allah’tan olmamalıdır. Tıpkı Hazreti Yakub Aleyhisselam’ın *İnnemā eshkū bessī ve huznī ilallāh* (Ben hüznümü ve kederimi sadece Allah’a arz ederim) demesi gibi olmalıdır. Yani musibet Allah’a şikâyet edilmeli; yoksa “Eyvah! Of!” deyip “Ben ne yaptım ki bu başıma geldi?” diyerek, aciz insanların merhametini harekete geçirmek suretiyle Allah’ı insanlara şikâyet eder gibi davranmak zararlıdır ve anlamsızdır.

Üçüncü Sabır: İbadete devam etmektir ki bu sabır, insanı Allah tarafından sevilme makamına kadar çıkarır. En büyük makam olan tam bir kulluk mertebesine yönlendirir.

Beşinci Sualiniz: Sorumluluk yaşı on beş olarak kabul ediliyor. Hazreti Peygamber Aleyhissalatu Vesselam, peygamberlikten önce nasıl ibadet ederdi?

Elcevap: Hazreti İbrahim Aleyhisselam’ın, Arabistan’da birçok perdeler altında devam eden dininin kalıntıları ile ibadet ederdi. Fakat bunu bir zorunluluk ve farz olarak değil, kendi tercihiyle ve tavsiye edilen bir davranış olarak yapardı. Bu hakikat uzundur, şimdilik kısa kalsın.

Altıncı Sualiniz: Olgunluk yaşı olarak kabul edilen kırk yaşında peygamberliğin gelmesinin ve mübarek ömürlerinin altmış üç olmasının hikmeti nedir?

Elcevap: Hikmetleri çoktur. Birisi şudur ki: Peygamberlik, son derece ağır ve büyük bir sorumluluktur. Akli melekelerin ve kalbi yeteneklerin gelişip olgunlaşmasıyla o ağır sorumluluk taşınabilir. Bu olgunlaşmanın zamanı ise kırk yaşıdır.

Ayrıca, nefsanî arzuların heyecanlı olduğu, bedensel isteklerin coştuğu ve dünyevi hırsların kabardığı gençlik dönemi; sırf ilahi, uhrevi ve kutsal olan peygamberlik görevleriyle pek uyuşmuyor. Kırk yaşından önce bir insan ne kadar ciddi ve samimi olsa da şöhret peşinde koşanların aklına, “Belki de dünyanın şan ve şerefi için çalışıyor” şüphesi gelebilir. Onların bu ithamından çabuk kurtulamaz. Fakat kırk yaşından sonra, artık kabre doğru bir iniş başladığı ve dünyadan çok ahiret ona göründüğü için, ahirete yönelik hareket ve amellerinde bu ithamdan çabuk kurtulur ve başarılı olur. İnsanlar da kötü zandan kurtulur, selamete erer.

Mübarek ömrünün altmış üç olması ise, birçok hikmetinden biri şudur ki: Dinimize göre iman ehli, Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ı son derece sevmek, ona hürmet etmek, hiçbir halinden hoşnutsuzluk duymamak ve her davranışını güzel görmekle yükümlüdür. Bu sebeple Yüce Allah, altmış yaşından sonraki sıkıntılı ve musibetli olan yaşlılık zamanında, Sevgili Elçisi’ni dünyada bırakmıyor. Aksine, imamı olduğu ümmetin genel yaşam süresi olan altmış üç yaşında onu Mele-i A’lâ’ya (en yüce melekler topluluğuna) gönderiyor, yanına alıyor ve böylece onun her yönden imam olduğunu gösteriyor.

Yedinci Sualiniz: *Hayru shebābiküm men teshebbehe bi-kuhūliküm ve sherru kuhūliküm men teshebbehe bi-shebābiküm* (Gençlerinizin en hayırlısı, yaşlılarınıza benzemeye çalışandır; yaşlılarınızın en kötüsü ise gençlerinize benzemeye çalışandır) hadis midir, bundan maksat nedir?

Elcevap: Hadis olarak işitmişim. Maksat da şudur: “Gençlerin en hayırlısı, yaşlılar gibi ölümü düşünüp ahireti için çalışan, gençlik heveslerine esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Yaşlılarınızın en kötüsü ise gaflet ve hevesler konusunda gençlere benzemek isteyen, çocukça nefsanî arzulara uyan kişidir.”

Senin levhanda gördüğün ikinci parçanın doğru şekli şudur ki ben başımın üstünde onu bir hikmet levhası olarak asmışım. Her sabah ve akşam ona bakar, dersimi alırım:

Dost istersen Allah yeter. Evet, O dost ise her şey dosttur.

Dostlar istersen Kur’an yeter. Evet, Kur’an’daki peygamberler ve meleklerle hayalen görüşür, onların yaşadıklarını izleyip onlarla yakınlık kurarsın.

Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden tutumlu olur; tutumlu olan ise berekete kavuşur.

Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belasını bulur, sıkıntıya düşer; kendini beğenmeyen ise huzuru bulur, rahmete ulaşır.

Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen dünya sevgisinden kurtulur ve ahireti için ciddi bir şekilde çalışır.

Yedinci meselenize bir sekizinciyi ben ekliyorum. Şöyle ki:

Bir iki gün önce bir hafız, Yusuf Suresi’nden bir bölüm, *Teveffenī muslimen ve elhıqnī bis-sālihīn* (Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salih kulların arasına kat) ayetine kadar okudu. Birden, aniden kalbe bir nükte (ince bir mana) geldi:

Kur’an’a ve imana ait her şey değerlidir; dış görünüşte ne kadar küçük olursa olsun, kıymetçe büyüktür. Evet, sonsuz mutluluğa yardım eden küçük değildir. Öyleyse “Bu küçük bir nüktedir, bu açıklamaya ve öneme değmez.” denilmez. Elbette bu tür meselelerde en birinci talebe ve muhatap olan ve Kur’an’ın inceliklerini takdir eden İbrahim Hulusi, o nükteyi işitmek ister. Öyleyse dinle:

En güzel bir kıssanın güzel bir nüketesidir. Kıssaların en güzeli olan Hazreti Yusuf Aleyhisselam kıssasının sonunu haber veren *Teveffenī muslimen ve elhıqnī bis-sālihīn* ayetinin, yüce, latif, müjdeli ve mucizevi bir nüketsi şudur ki:

Diğer mutluluk ve saadet dolu kıssaların sonundaki sona erme ve ayrılık haberlerinin verdiği acılar ve keder, kıssadan alınan hayalî lezzeti acılaştırır, kırar. Özellikle bir kişinin tam bir mutluluk ve saadet içinde olduğunu bildirdiği bir anda, onun ölümünü ve ayrılığını haber vermek daha da acıklıdır; dinleyenlere “Eyvah!” dedirtir.

Hâlbuki bu ayet, Hazreti Yusuf Aleyhisselam kıssasının en parlak kısmı olan Mısır’a yönetici olması, anne ve babasıyla buluşması, kardeşleriyle barışıp tanışması gibi dünyadaki en büyük mutlu ve sevinçli bir anda, Hazreti Yusuf’un vefatını öyle bir şekilde haber veriyor ve diyor ki:

Bu mutlu ve saadetli durumdan daha saadetli, daha parlak bir hale kavuşmak için Hazreti Yusuf, kendisi Yüce Allah’tan vefatını istedi ve vefat etti; o saadete kavuştu. Demek ki, o dünyevi lezzetli saadetten daha çekici bir saadet ve mutlu bir durum kabrin ötesinde vardır ki, Hazreti Yusuf Aleyhisselam gibi hakikati gören bir zat, o son derece lezzetli dünyevi durum içindeyken, son derece acı olan ölümü istemiştir ki diğer saadete kavuşsun.

İşte Kur’an-ı Hakîm’in şu belagatine bak ki, Yusuf kıssasının sonunu nasıl bir şekilde haber verdi! O haberde dinleyenlere elem ve üzüntü değil, aksine bir müjde ve bir sevinç ekliyor.

Hem yol gösteriyor ki: Kabrin ötesi için çalışınız; gerçek saadet ve lezzet ondadır.

Hem Hazreti Yusuf’un yüksek derecedeki sadakatini gösteriyor ve diyor ki: Dünyanın en parlak ve en sevinçli hali bile ona gaflet vermiyor, onu kendine hayran bırakmıyor; o yine ahireti istiyor.

*El-Bâkî Huve’l-Bâkî* (Bâkî olan, yani varlığı sonsuz olan sadece O’dur).

Said Nursî

Lügatçeli Metin

Yirmi Üçüncü Mektup

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

*(Bismilhî Sübhanehû ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî)*

(Her şey O’nun adıyla başlar. O yücedir. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِكَ وَذَرَّاتِ وُجُودِكَ

*(Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû ebeden bi adedi âşirâti dakâiki ömriküm ve zerrâti vücûdikum)*

(Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi, ömrünün dakikalarının onlukları sayısınca ve varlığının zerreleri adedince ebediyen üzerine olsun.)

Aziz, gayretli, ciddi, hakikatli, hâlis (katıksız, samimi), dirayetli (anlayışlı, kavrayışlı) kardeşim!

Bizim gibi hakikat ve âhiret kardeşlerin, ihtilaf-ı zaman ve mekân (zaman ve mekân farklılığı) sohbetlerine ve ünsiyetlerine (yakınlıklarına, dostluklarına) bir mani teşkil etmez (engel oluşturmaz). Biri şarkta (doğuda), biri garpta (batıda), biri mazide (geçmişte), biri müstakbelde (gelecekte), biri dünyada, biri âhirette olsa da beraber sayılabilirler ve sohbet edebilirler. Hususan (özellikle) bir tek maksat (amaç) için bir tek vazifede bulunanlar, birbirinin aynı hükmündedirler (hükmündedir). Sizi her sabah yanımda tasavvur edip (düşünüp, hayal edip) kazancımın bir kısmını, bir sülüsünü (üçte birini) (Allah kabul etsin) size veriyorum. Duada, Abdülmecid ve Abdurrahman ile berabersiniz. İnşâallah (Allah dilerse) her vakit hissenizi alırsınız.

Sizin dünyaca bazı müşkülatınız (zorluklarınız), senin hesabına beni bir parça müteessir etti (üzdü). Fakat madem dünya bâki (kalıcı) değil ve musibetlerinde (sıkıntılarında) bir nevi (tür) hayır vardır, senin bedeline “Yahu bu da geçer!” kalbime geldi. لَا عَيْشَ اِلَّا عَيْشُ الْاٰخِرَةِ *(Lâ ayşe illâ ayşü’l-âhireti)* (Gerçek hayat ancak ahiret hayatıdır) düşündüm, اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖينَ *(İnnallâhe meas’sâbirîn)* (Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir) okudum, اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ *(İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn)* (Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz) dedim. Senin yerine teselli buldum. Cenab-ı Hak (Yüce Allah) bir abdini (kulunu) severse dünyayı ona küstürür, çirkin gösterir. İnşâallah (Allah dilerse) sen de o sevgililerin sınıfındansın.

Sözler’in neşrine (yayımlanmasına) manilerin (engellerin) çoğalması sizi müteessir etmesin (üzmesin). İnşâallah (Allah dilerse) neşrettiğin (yaydığın) miktar bir rahmete mazhar olduğu (eriştiği) zaman, pek bereketli bir surette (şekilde) o nurlu çekirdekler, kesretli (çok sayıda) çiçekler açacaklar.

Bazı sualler soruyorsunuz. Aziz kardeşim, yazılan galip (çoğu) Sözler ve Mektuplar; ihtiyarsız (istemeyerek, irade dışı), def’î (aniden, birdenbire) ve âni bir surette (şekilde) kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar (irade) ile Eski Said gibi kuvve-i ilmiye (ilmi güç, bilimsel yetenek) ile düşünüp cevap versem sönük düşer, noksan (eksik) olur. Bir miktardır ki tulûat-ı kalbiye (kalbe doğan ilhamlar) tevakkuf etmiş (durmuş, kesilmiş), hâfıza kamçısı kırılmış fakat cevapsız kalmamak için gayet muhtasar (çok kısa) birer cevap yazacağız:

Birinci Sualiniz: Mü’minin mü’mine en iyi duası nasıl olmalıdır?

Elcevap (Cevap olarak): Esbab-ı kabul (kabul sebepleri) dairesinde olmalı. Çünkü bazı şerait (şartlar) dâhilinde (içinde) dua makbul (kabul edilmiş) olur. Şerait-i kabulün içtimaı (kabul şartlarının bir araya gelmesi) nisbetinde (oranında) makbuliyeti (kabul edilebilirliği) ziyadeleşir (artar).

Ezcümle (Mesela), dua edileceği vakit, istiğfar (Allah’tan günahların affını dileme) ile manevî temizlenmeli, sonra makbul (kabul edilmiş) bir dua olan salavat-ı şerifeyi (Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı O’nun üzerine olsun) gönderilen duaları) şefaatçi gibi zikretmeli (anmalı) ve âhirde (sonda) yine salavat getirmeli. Çünkü iki makbul (kabul edilmiş) duanın ortasında bir dua makbul (kabul edilmiş) olur. Hem بِظَهْرِ الْغَيْبِ *(bi’zahril-gayb)* (gıyaben, kişinin arkasından) yani “gıyaben ona dua etmek” hem hadîste ve Kur’an’da gelen me’sur (kaynaklı, rivayet edilmiş) dualarla dua etmek. Mesela

اَللّٰهُمَّ اِنّٖى اَسْئَلُكَ الْعَفْوَ وَ الْعَافِيَةَ لٖى وَ لَهُ فِى الدّٖينِ وَ الدُّنْيَا وَ الْاٰخِرَةِ

*(Allâhümme innî es’elüke’l-afve ve’l-âfiyete lî ve lehû fi’d-dîni ve’d-dünyâ ve’l-âhireti)*

(Allah’ım! Şüphesiz ben senden kendim için ve onun için din, dünya ve ahirette af (bağışlama) ve afiyet (esenlik, sağlık) istiyorum.)

رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَ قِنَا عَذَابَ النَّارِ

*(Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe’n-nâr)*

(Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ve güzellik ver, ahirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi cehennem azabından koru.)

gibi câmi’ (kapsamlı, toplayıcı) dualarla dua etmek hem hulus (samimiyet) ve huşû (Allah karşısında boyun eğme, derin saygı) ve huzur-u kalp (kalbin Allah ile beraber olması, gönül açıklığı) ile dua etmek hem namazın sonunda, bilhassa (özellikle) sabah namazından sonra hem mevâki-i mübarekede (mübarek yerlerde), hususan (özellikle) mescidlerde hem cumada, hususan (özellikle) saat-i icabede (dualara icabet edilen özel vakitte) hem şuhur-u selâsede (üç aylarda), hususan (özellikle) leyali-i meşhurede (meşhur, mübarek gecelerde) hem ramazanda, hususan (özellikle) leyle-i kadirde (Kadir Gecesi’nde) dua etmek kabule karin olması (kabul edilmeye yakın olması) rahmet-i İlahiyeden (Allah’ın rahmetinden) kaviyyen (kuvvetle) me’muldür (ümit edilir).

O makbul (kabul edilmiş) duanın ya aynen dünyada eseri (etkisi) görünür veyahut dua olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi (ebedi hayatı) cihetinde (yönünden) makbul olur. Demek, aynı maksat (amaç) yerine gelmezse dua kabul olmadı denilmez; belki daha iyi bir surette (şekilde) kabul edilmiş, denilir.

İkinci Sualiniz: Sahabe-i kiram (Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı O’nun üzerine olsun) ashabı, yüce sahabeler) hazeratına (efendilerine) radıyallahu anh (Allah ondan razı olsun) denildiğine binaen (dayanarak), başkalara da bu manada söylemek muvafık mıdır (uygun mudur)?

Elcevap (Cevap olarak): Evet, denilir. Çünkü Resul-i Ekrem’in (Peygamber Efendimiz’in) bir şiarı (alameti, sembolü) olan aleyhissalâtü vesselâm (Allah’ın salât ve selamı O’nun üzerine olsun) kelâmı (sözü) gibi radıyallahu anh (Allah ondan razı olsun) terkibi (terimi, birleşimi), sahabeye mahsus (özgü) bir şiar (alamet) değil belki sahabe gibi veraset-i nübüvvet (Peygamberlik mirası) denilen velayet-i kübrada (büyük velilik makamında) bulunan ve makam-ı rızaya (Allah’ın rızasına ulaşma makamına) yetişen Eimme-i Erbaa (Dört Büyük Mezhep İmamı: Ebu Hanife, Malik, Şafii, Ahmed İbn Hanbel), Şah-ı Geylanî (Abdülkadir Geylanî), İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi zatlara (şahsiyetlere) denilmeli. Fakat örf-ü ulemada (âlimler arasındaki yaygın kullanışta) sahabeye radıyallahu anh (Allah ondan razı olsun), tabiîn (sahabeden sonra gelen nesil) ve tebe-i tabiîne (tabiînden sonra gelen nesil) rahimehullah (Allah ona rahmet etsin), onlardan sonrakilere gaferehullah (Allah onu bağışlasın) ve evliyaya (Allah dostlarına) kuddise sırruhu (sırrı mukaddes olsun, ruha kutsiyet bahşedilsin) denilir.

Üçüncü Sualiniz: Başta müçtehidîn-i izam (büyük müçtehitler, dini konularda içtihat yeteneği olan büyük âlimler) imamları mı efdal (daha faziletli, üstün), yoksa hak tarîkatların şahları, aktabları (tasavvufi yolların büyük liderleri, kutupları) mı efdaldir?

Elcevap (Cevap olarak): Umum (genel) müçtehidîn (müçtehitler) değil; belki Ebu Hanife, Mâlik, Şafiî, Ahmed İbn-i Hanbel; şahların, aktabların fevkindedirler (üstündedirler). Fakat hususi (özel) faziletlerde Şah-ı Geylanî gibi bazı hârika (olağanüstü) kutublar, bir cihette (yönde) daha parlak makama sahiptirler. Fakat küllî (genel, kapsamlı) fazilet imamlarındır. Hem tarîkat şahlarının bir kısmı, müçtehidlerdendir; onun için umum (genel) müçtehidîn (müçtehitler), aktabdan (kutuplardan) daha efdaldir (üstündür), denilmez. Fakat Eimme-i Erbaa (Dört Büyük Mezhep İmamı), sahabeden (Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı O’nun üzerine olsun) ashabından) ve Mehdi’den sonra en efdallerdir (en üstün kişilerdir), denilir.

Dördüncü Sualiniz: اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖينَ *(İnnallâhe meas’sâbirîn)* (Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir) de hikmet ve gaye (amaç) nedir?

Elcevap (Cevap olarak): Cenab-ı Hak (Yüce Allah), Hakîm (her şeyi hikmetle yapan) ismi muktezası (gereği) olarak vücud-u eşyada (varlıkların yaratılışında), bir merdivenin basamakları gibi bir tertip (düzen) vaz’etmiş (koymuştur). Sabırsız adam teenni (ağırdan alma, ihtiyatla davranma) ile hareket etmediği için basamakları ya atlar, düşer veya noksan (eksik) bırakır; maksud (amaçlanan) damına (çatısına, hedefine) çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete (yoksunluğa) sebeptir. Sabır ise müşkülatın (zorlukların) anahtarıdır ki

اَلْحَرٖيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ § وَالصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ

*(El-harîsu hâibun hâsirun § Ve’s-sabru miftâhu’l-feraci)*

(Hırslı olan hayal kırıklığına uğrayan, kaybeden olur. § Sabır ise ferahlığın (rahatlamanın) anahtarıdır.)

durub-u emsal (atasözleri) hükmüne geçmiştir. Demek, Cenab-ı Hakk’ın inayet (yardım) ve tevfiki (başarı nasip etmesi), sabırlı adamlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür:

Biri: Masiyetten (günah işlemekten) kendini çekip sabretmektir. Şu sabır takvadır (Allah’tan korkup sakınma) اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقٖينَ *(İnnallâhe mea’l-muttakîn)* (Şüphesiz Allah takva sahipleriyle beraberdir) sırrına mazhar eder (eriştirir).

İkincisi: Musibetlere (felaketlere, sıkıntılara) karşı sabırdır ki tevekkül (Allah’a güvenip dayanma) ve teslimdir (Allah’ın hükmüne razı olma) اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلٖينَ ۞ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الصَّابِرٖينَ *(İnnallâhe yuhibbu’l-mütevekkilîn. İnnalâhe yuhibbu’s-sâbirîn.)* (Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever. Şüphesiz Allah sabredenleri sever.) şerefine mazhar ediyor (eriştiriyor).

Ve sabırsızlık ise Allah’tan şikayeti tazammun eder (içine alır, gerektirir). Ve ef’alini (fiillerini, işlerini) tenkit (eleştirme) ve rahmetini ittiham (suçlama) ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet, musibetin darbesine karşı şekva (şikayet) suretiyle (şeklinde) elbette âciz (güçsüz) ve zayıf insan ağlar fakat şekva (şikayet) ona olmalı, ondan olmamalı. Hazret-i Yakub (aleyhisselâm – Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun) aleyhisselâmın اِنَّمَا اَشْكُوا بَثٖى وَ حُزْنٖى اِلَى اللّٰهِ *(İnnemâ eşkû bessî ve huznî ila’llâh)* (Ben ancak kederimi ve hüznümü Allah’a arz ederim) demesi gibi olmalı. Yani musibeti Allah’a şekva (şikayet) etmeli, yoksa Allah’ı insanlara şekva (şikayet) eder gibi “Eyvah! Of!” deyip “Ben ne ettim ki bu başıma geldi?” diyerek, âciz (güçsüz) insanların rikkatini (ince duygularını, acıma hissini) tahrik (harekete geçirmek) etmek zarardır, manasızdır.

Üçüncü Sabır: İbadet üzerine sabırdır ki şu sabır onu makam-ı mahbubiyete (Allah katında sevilen, dost olunan makama) kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile (tam kulluk) canibine (yönüne) sevk ediyor.

Beşinci Sualiniz: Sinn-i mükellefiyet (dini sorumluluk yaşı) on beş sene kabul ediliyor. Hazret-i Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı O’nun üzerine olsun), nübüvvetten (peygamberlikten) evvel nasıl ibadet ederdi?

Elcevap (Cevap olarak): Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm – Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun) aleyhisselâmın, Arabistan’da çok perdeler altında cereyan eden (gerçekleşen) bakiyye-i dini (kalan dinî hükümleri) ile fakat farziyet (farz olma) ve mecburiyet suretiyle (şeklinde) değil belki ihtiyarıyla (kendi isteğiyle) ve mendubiyet (sevap kazanma niyetiyle yapılan ibadet) suretiyle (şeklinde) ibadet ederdi. Şu hakikat uzundur, şimdilik kısa kalsın.

Altıncı Sualiniz: Sinn-i kemal (olgunluk yaşı) itibar olunan (kabul edilen) kırk yaşında nübüvvetin (peygamberliğin) gelmesi ve ömr-ü saadetlerinin (mutlu ömrünün) altmış üç olmasındaki hikmet nedir?

Elcevap (Cevap olarak): Hikmetleri çoktur. Birisi şudur ki: Nübüvvet (peygamberlik), gayet ağır ve büyük bir mükellefiyettir (sorumluluktur). Melekât-ı akliye (akli yetenekler) ve istidadat-ı kalbiyenin (kalbi yeteneklerin) inkişafı (gelişmesi) ve tekemmülü (olgunlaşması) ile o ağır mükellefiyet tahammül edilir (dayanılır, üstesinden gelinir). O tekemmülün (olgunlaşmanın) zamanı ise kırk yaşıdır.

Hem hevesat-ı nefsaniyenin (nefsin heveslerinin) heyecanlı zamanı ve hararet-i gariziyenin (fıtrî sıcaklığın, gençlik enerjisinin) galeyanlı (coşkulu) hengâmı (zamanı) ve ihtirasat-ı dünyeviyenin (dünya hırslarının) feveranlı (coşkulu) vakti olan gençlik ve şebabiyet (gençlik dönemi) ise sırf İlahî ve uhrevî (ahirete yönelik) ve kudsî (kutsal) olan vezaif-i nübüvvete (peygamberlik görevlerine) muvafık düşmüyor (uygun düşmüyor). Kırktan evvel ne kadar ciddi ve hâlis (samimi) bir adam olsa da şöhret-perestlerin (şöhret düşkünlerinin) hatırlarına belki dünyanın şan ve şerefi için çalışır vehmi (kuruntusu) gelir. Onların ittihamından (suçlamasından) çabuk kurtulamaz. Fakat kırktan sonra, madem kabir tarafına nüzul (iniş) başlıyor ve dünyadan ziyade (daha çok) âhiret ona görünüyor. Harekât ve a’mal-i uhreviyesinde (ahirete yönelik işlerinde ve amellerinde) çabuk o ittihamdan (suçlamadan) kurtulur ve muvaffak (başarılı) olur. İnsanlar da sû-i zandan (kötü düşünmekten, zandan) kurtulur, halâs (kurtuluş) olur.

Amma (fakat) ömr-ü saadetinin (mutlu ömrünün) altmış üç olması ise çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Şer’an (şeriate göre) ehl-i iman (iman edenler), Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı O’nun üzerine olsun) aleyhissalâtü vesselâmı gayet derecede (çok fazla) sevmek ve hürmet (saygı) etmek ve hiçbir şeyinden nefret etmemek ve her halini güzel görmekle mükellef olduğundan (sorumlu olduğundan); altmıştan sonraki meşakkatli (zahmetli) ve musibetli (sıkıntılı) olan ihtiyarlık zamanında, Habib-i Ekrem’ini (en sevgili dostunu, Peygamber Efendimiz’i) bırakmıyor; belki imam olduğu ümmetin ömr-ü galibi (çoğunlukla görülen ömrü) olan altmış üçte Mele-i A’lâ’ya (yüce âleme, en yüce meclise) gönderiyor, yanına alıyor; her cihette (yönde) imam olduğunu gösteriyor.

Yedinci Sualiniz: خَيْرُ شَبَابِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِكُهُولِكُمْ وَ شَرُّ كُهُولِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِشَبَابِكُمْ

*(Hayru şebâbikum men teşebbehe bi küûliküm ve şerrü küûliküm men teşebbehe bi şebâbikum)*

(Gençlerinizin hayırlısı, yaşlılarınıza benzeyendir. Yaşlılarınızın şerlisi ise gençlerinize benzeyendir.)

hadîs midir, bundan murad (maksat) nedir?

Elcevap (Cevap olarak): Hadîs olarak işitmişim. Murad (maksat) da şudur ki: “En hayırlı genç odur ki ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine (ahiretine) çalışarak, gençlik hevesatına (heveslerine) esir olmayıp gaflette (dikkatsizlik, vurdumduymazlıkta) boğulmayandır. Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki gaflette (dikkatsizlikte) ve hevesatta (heveslerde) gençlere benzemek ister, çocukçasına hevesat-ı nefsaniyeye (nefsin arzularına) tabi (tabi) olur.”

Senin levhanda (yazılı tabelanda) gördüğün ikinci parçanın sahih (doğru) sureti (şekli) şudur ki ben başımın üstünde onu bir levha-i hikmet (hikmet levhası, ibret tahtası) olarak ta’lik etmişim (asmışım). Her sabah ve akşam ona bakarım, dersimi alırım:

Dost istersen Allah yeter. Evet, o dost ise her şey dosttur.

Yârân (dost, arkadaş) istersen Kur’an yeter. Evet, ondaki enbiya (peygamberler) ve melaike (melekler) ile hayalen (hayal yoluyla) görüşür ve vukuatlarını (olaylarını) seyredip ünsiyet (yakınlık, dostluk) eder.

Mal istersen kanaat (elindekine razı olma, yetinme) yeter. Evet kanaat eden, iktisat eder (tutumluluk yapar, dengeli harcar); iktisat eden, bereket bulur.

Düşman istersen nefis (insanın kendi benliği, arzuları) yeter. Evet kendini beğenen, belayı bulur, zahmete (sıkıntıya) düşer; kendini beğenmeyen, safayı (huzur ve neşeyi) bulur, rahmete gider.

Nasihat istersen ölüm yeter. Evet ölümü düşünen, hubb-u dünyadan (dünya sevgisinden) kurtulur ve âhiretine (ahiretine) ciddi çalışır.

Yedinci meselenize bir sekizinciyi ben ilâve ediyorum. Şöyle ki:

Bir iki gün evvel bir hâfız (Kur’an’ı ezberlemiş kişi), Sure-i Yusuf’tan bir aşr (Kur’an’dan okunan on ayet veya ayetler grubu), tâ تَوَفَّنٖى مُسْلِمًا وَ اَلْحِقْنٖى بِالصَّالِحٖينَ *(Teveffenî müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn)* (Canımı Müslüman olarak al ve beni salihlere (iyilere) kat.) e kadar okudu. Birden âni bir surette (şekilde) bir nükte (ince mana, latife) kalbe geldi:

Kur’an’a ve imana ait her şey kıymetlidir, zahiren (dış görünüş itibarıyla) ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye (ebedi saadete, sonsuz mutluluğa) yardım eden küçük değildir. Öyle ise “Şu küçük bir nüktedir (ince manadır), şu izaha ve ehemmiyete (öneme) değmez.” denilmez. Elbette şu çeşit mesailde (meselelerde) en birinci talebe ve muhatap (hitap edilen kişi) olan ve nüket-i Kur’aniyeyi (Kur’anî incelikleri) takdir eden (değer veren) İbrahim Hulusi, o nükteyi işitmek ister. Öyle ise dinle:

En güzel bir kıssanın (hikayenin) güzel bir nüktesidir (ince manasıdır). Ahsenü’l-kasas (kıssaların en güzeli) olan Kıssa-i Yusuf (aleyhisselâm – Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun) hâtimesini (sonunu) haber veren تَوَفَّنٖى مُسْلِمًا وَ اَلْحِقْنٖى بِالصَّالِحٖينَ *(Teveffenî müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn)* (Canımı Müslüman olarak al ve beni salihlere (iyilere) kat.) âyetinin, ulvi (yüce) ve latîf (nazik, hoş) ve müjdeli ve i’cazkârane (mucizevi bir üslupla) bir nüktesi (ince manası) şudur ki:

Sair (diğer) ferahlı (neşeli) ve saadetli (mutlu) kıssaların (hikayelerin) âhirindeki (sonundaki) zeval (yok oluş) ve firak (ayrılık) haberlerinin acıları ve elemi (üzüntüsü), kıssadan alınan hayalî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bâhusus (özellikle) kemal-i ferah ve saadet (tam bir neşe ve mutluluk) içinde bulunduğunu ihbar ettiği (haber verdiği) hengâmda (anda), mevtini (ölümünü) ve firakını (ayrılığını) haber vermek daha elîmdir (acı vericidir); dinleyenlere “Eyvah!” dedirtir.

Halbuki (oysa ki) şu âyet, Kıssa-i Yusuf’un (aleyhisselâm – Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun) en parlak kısmı ki Aziz-i Mısır (Mısır’ın hükümdarı, yöneticisi) olması, peder (baba) ve validesiyle (annesiyle) görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saadetli ve ferahlı (mutlu) bir hengâmda (anda), Hazret-i Yusuf’un mevtini (ölümünü) şöyle bir surette (şekilde) haber veriyor ve diyor ki:

Şu ferahlı (neşeli) ve saadetli (mutlu) vaziyetten daha saadetli (mutlu), daha parlak bir vaziyete mazhar (erişmek) olmak için Hazret-i Yusuf kendisi Cenab-ı Hak’tan (Yüce Allah’tan) vefatını istedi ve vefat etti; o saadete (mutluluğa) mazhar oldu (erişti). Demek, o dünyevî lezzetli saadetten (mutluluktan) daha cazibedar (çekici) bir saadet (mutluluk) ve ferahlı (neşeli) bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm – Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun) gibi hakikatbîn (gerçekleri gören, anlayışlı) bir zat (şahsiyet), o gayet (çok) lezzetli dünyevî vaziyet içinde gayet (çok) acı olan mevti (ölümü) istedi, tâ öteki saadete (mutluluğa) mazhar olsun.

İşte Kur’an-ı Hakîm’in (hikmet dolu Kur’an’ın) şu belâgatına (üstün ve etkileyici anlatımına) bak ki Kıssa-i Yusuf’un hâtimesini (sonunu) ne suretle (şekilde) haber verdi. O haberde dinleyenlere elem (acı) ve teessüf (üzüntü) değil belki bir müjde ve bir sürur (sevinç) ilâve ediyor.

Hem irşad (doğru yolu gösterme, rehberlik etme) ediyor ki: Kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet (gerçek mutluluk) ve lezzet ondadır.

Hem Hazret-i Yusuf’un âlî (yüce) sıddıkıyetini (doğruluğunu, dürüstlüğünü) gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürurlu (sevinçli) haleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun (kendine hayran) etmiyor, yine âhireti (ahireti) istiyor.

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى *(El-bâkî hüve’l-Bâkî)*

(Baki olan (daimi, sonsuz var olan) ancak O’dur.)

Said Nursî

Risale-i Nur Külliyatından

Yirmi Üçüncü Mektup

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِكَ وَذَرَّاتِ وُجُودِكَ

Aziz, gayretli, ciddi, hakikatli, hâlis, dirayetli kardeşim!

Bizim gibi hakikat ve âhiret kardeşlerin, ihtilaf-ı zaman ve mekân sohbetlerine ve ünsiyetlerine bir mani teşkil etmez. Biri şarkta, biri garpta, biri mazide, biri müstakbelde, biri dünyada, biri âhirette olsa da beraber sayılabilirler ve sohbet edebilirler. Hususan bir tek maksat için bir tek vazifede bulunanlar, birbirinin aynı hükmündedirler. Sizi her sabah yanımda tasavvur edip kazancımın bir kısmını, bir sülüsünü (Allah kabul etsin) size veriyorum. Duada, Abdülmecid ve Abdurrahman ile berabersiniz. İnşâallah her vakit hissenizi alırsınız.

Sizin dünyaca bazı müşkülatınız, senin hesabına beni bir parça müteessir etti. Fakat madem dünya bâki değil ve musibetlerinde bir nevi hayır vardır, senin bedeline “Yahu bu da geçer!” kalbime geldi. لَا عَيْشَ اِلَّا عَيْشُ الْاٰخِرَةِ düşündüm اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖينَ okudum اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ dedim. Senin yerine teselli buldum. Cenab-ı Hak bir abdini severse dünyayı ona küstürür, çirkin gösterir. İnşâallah sen de o sevgililerin sınıfındansın.

Sözler’in neşrine manilerin çoğalması sizi müteessir etmesin. İnşâallah neşrettiğin miktar bir rahmete mazhar olduğu zaman, pek bereketli bir surette o nurlu çekirdekler, kesretli çiçekler açacaklar.

Bazı sualler soruyorsunuz. Aziz kardeşim, yazılan galip Sözler ve Mektuplar; ihtiyarsız, def’î ve âni bir surette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp cevap versem sönük düşer, noksan olur. Bir miktardır ki tulûat-ı kalbiye tevakkuf etmiş, hâfıza kamçısı kırılmış fakat cevapsız kalmamak için gayet muhtasar birer cevap yazacağız:

Birinci Sualiniz: Mü’minin mü’mine en iyi duası nasıl olmalıdır?

Elcevap: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünkü bazı şerait dâhilinde dua makbul olur. Şerait-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir.

Ezcümle, dua edileceği vakit, istiğfar ile manevî temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan salavat-ı şerifeyi şefaatçi gibi zikretmeli ve âhirde yine salavat getirmeli. Çünkü iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur. Hem بِظَهْرِ الْغَيْبِ yani “gıyaben ona dua etmek” hem hadîste ve Kur’an’da gelen me’sur dualarla dua etmek. Mesela

اَللّٰهُمَّ اِنّٖى اَسْئَلُكَ الْعَفْوَ وَ الْعَافِيَةَ لٖى وَ لَهُ فِى الدّٖينِ وَ الدُّنْيَا وَ الْاٰخِرَةِ

رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَ قِنَا عَذَابَ النَّارِ

gibi câmi’ dualarla dua etmek hem hulus ve huşû ve huzur-u kalp ile dua etmek hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra hem mevâki-i mübarekede, hususan mescidlerde hem cumada, hususan saat-i icabede hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede hem ramazanda, hususan leyle-i kadirde dua etmek kabule karin olması rahmet-i İlahiyeden kaviyyen me’muldür.

O makbul duanın ya aynen dünyada eseri görünür veyahut dua olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek, aynı maksat yerine gelmezse dua kabul olmadı denilmez; belki daha iyi bir surette kabul edilmiş, denilir.

İkinci Sualiniz: Sahabe-i kiram hazeratına radıyallahu anh denildiğine binaen, başkalara da bu manada söylemek muvafık mıdır?

Elcevap: Evet, denilir. Çünkü Resul-i Ekrem’in bir şiarı olan aleyhissalâtü vesselâm kelâmı gibi radıyallahu anh terkibi, sahabeye mahsus bir şiar değil belki sahabe gibi veraset-i nübüvvet denilen velayet-i kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şah-ı Geylanî, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemada sahabeye radıyallahu anh, tabiîn ve tebe-i tabiîne rahimehullah, onlardan sonrakilere gaferehullah ve evliyaya kuddise sırruhu denilir.

Üçüncü Sualiniz: Başta müçtehidîn-i izam imamları mı efdal, yoksa hak tarîkatların şahları, aktabları mı efdaldir?

Elcevap: Umum müçtehidîn değil; belki Ebu Hanife, Mâlik, Şafiî, Ahmed İbn-i Hanbel; şahların, aktabların fevkindedirler. Fakat hususi faziletlerde Şah-ı Geylanî gibi bazı hârika kutublar, bir cihette daha parlak makama sahiptirler. Fakat küllî fazilet imamlarındır. Hem tarîkat şahlarının bir kısmı, müçtehidlerdendir; onun için umum müçtehidîn, aktabdan daha efdaldir, denilmez. Fakat Eimme-i Erbaa, sahabeden ve Mehdi’den sonra en efdallerdir, denilir.

Dördüncü Sualiniz: اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖينَ de hikmet ve gaye nedir?

Elcevap: Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak vücud-u eşyada, bir merdivenin basamakları gibi bir tertip vaz’etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için basamakları ya atlar, düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebeptir. Sabır ise müşkülatın anahtarıdır ki

اَلْحَرٖيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ § وَالصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ

durub-u emsal hükmüne geçmiştir. Demek, Cenab-ı Hakk’ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür:

Biri: Masiyetten kendini çekip sabretmektir. Şu sabır takvadır اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقٖينَ sırrına mazhar eder.

İkincisi: Musibetlere karşı sabırdır ki tevekkül ve teslimdir اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلٖينَ ۞ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الصَّابِرٖينَ şerefine mazhar ediyor.

Ve sabırsızlık ise Allah’tan şikayeti tazammun eder. Ve ef’alini tenkit ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet, musibetin darbesine karşı şekva suretiyle elbette âciz ve zayıf insan ağlar fakat şekva ona olmalı, ondan olmamalı. Hazret-i Yakub aleyhisselâmın اِنَّمَا اَشْكُوا بَثّٖى وَ حُزْنٖى اِلَى اللّٰهِ demesi gibi olmalı. Yani musibeti Allah’a şekva etmeli, yoksa Allah’ı insanlara şekva eder gibi “Eyvah! Of!” deyip “Ben ne ettim ki bu başıma geldi?” diyerek, âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, manasızdır.

Üçüncü Sabır: İbadet üzerine sabırdır ki şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile canibine sevk ediyor.

Beşinci Sualiniz: Sinn-i mükellefiyet on beş sene kabul ediliyor. Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, nübüvvetten evvel nasıl ibadet ederdi?

Elcevap: Hazret-i İbrahim aleyhisselâmın, Arabistan’da çok perdeler altında cereyan eden bakiyye-i dini ile fakat farziyet ve mecburiyet suretiyle değil belki ihtiyarıyla ve mendubiyet suretiyle ibadet ederdi. Şu hakikat uzundur, şimdilik kısa kalsın.

Altıncı Sualiniz: Sinn-i kemal itibar olunan kırk yaşında nübüvvetin gelmesi ve ömr-ü saadetlerinin altmış üç olmasındaki hikmet nedir?

Elcevap: Hikmetleri çoktur. Birisi şudur ki: Nübüvvet, gayet ağır ve büyük bir mükellefiyettir. Melekât-ı akliye ve istidadat-ı kalbiyenin inkişafı ve tekemmülü ile o ağır mükellefiyet tahammül edilir. O tekemmülün zamanı ise kırk yaşıdır.

Hem hevesat-ı nefsaniyenin heyecanlı zamanı ve hararet-i gariziyenin galeyanlı hengâmı ve ihtirasat-ı dünyeviyenin feveranlı vakti olan gençlik ve şebabiyet ise sırf İlahî ve uhrevî ve kudsî olan vezaif-i nübüvvete muvafık düşmüyor. Kırktan evvel ne kadar ciddi ve hâlis bir adam olsa da şöhret-perestlerin hatırlarına belki dünyanın şan ve şerefi için çalışır vehmi gelir. Onların ittihamından çabuk kurtulamaz. Fakat kırktan sonra, madem kabir tarafına nüzul başlıyor ve dünyadan ziyade âhiret ona görünüyor. Harekât ve a’mal-i uhreviyesinde çabuk o ittihamdan kurtulur ve muvaffak olur. İnsanlar da sû-i zandan kurtulur, halâs olur.

Amma ömr-ü saadetinin altmış üç olması ise çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Şer’an ehl-i iman, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı gayet derecede sevmek ve hürmet etmek ve hiçbir şeyinden nefret etmemek ve her halini güzel görmekle mükellef olduğundan; altmıştan sonraki meşakkatli ve musibetli olan ihtiyarlık zamanında, Habib-i Ekrem’ini bırakmıyor; belki imam olduğu ümmetin ömr-ü galibi olan altmış üçte Mele-i A’lâ’ya gönderiyor, yanına alıyor; her cihette imam olduğunu gösteriyor.

Yedinci Sualiniz: خَيْرُ شَبَابِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِكُهُولِكُمْ وَ شَرُّ كُهُولِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِشَبَابِكُمْ hadîs midir, bundan murad nedir?

Elcevap: Hadîs olarak işitmişim. Murad da şudur ki: “En hayırlı genç odur ki ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesatına esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki gaflette ve hevesatta gençlere benzemek ister, çocukçasına hevesat-ı nefsaniyeye tabi olur.”

Senin levhanda gördüğün ikinci parçanın sahih sureti şudur ki ben başımın üstünde onu bir levha-i hikmet olarak ta’lik etmişim. Her sabah ve akşam ona bakarım, dersimi alırım:

Dost istersen Allah yeter. Evet, o dost ise her şey dosttur.

Yârân istersen Kur’an yeter. Evet, ondaki enbiya ve melaike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını seyredip ünsiyet eder.

Mal istersen kanaat yeter. Evet kanaat eden, iktisat eder; iktisat eden, bereket bulur.

Düşman istersen nefis yeter. Evet kendini beğenen, belayı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen, safayı bulur, rahmete gider.

Nasihat istersen ölüm yeter. Evet ölümü düşünen, hubb-u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddi çalışır.

Yedinci meselenize bir sekizinciyi ben ilâve ediyorum. Şöyle ki:

Bir iki gün evvel bir hâfız, Sure-i Yusuf’tan bir aşr, tâ تَوَفَّنٖى مُسْلِمًا وَ اَلْحِقْنٖى بِالصَّالِحٖينَ e kadar okudu. Birden âni bir surette bir nükte kalbe geldi:

Kur’an’a ve imana ait her şey kıymetlidir, zahiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden küçük değildir. Öyle ise “Şu küçük bir nüktedir, şu izaha ve ehemmiyete değmez.” denilmez. Elbette şu çeşit mesailde en birinci talebe ve muhatap olan ve nüket-i Kur’aniyeyi takdir eden İbrahim Hulusi, o nükteyi işitmek ister. Öyle ise dinle:

En güzel bir kıssanın güzel bir nüktesidir. Ahsenü’l-kasas olan Kıssa-i Yusuf aleyhisselâm hâtimesini haber veren تَوَفَّنٖى مُسْلِمًا وَ اَلْحِقْنٖى بِالصَّالِحٖينَ âyetinin, ulvi ve latîf ve müjdeli ve i’cazkârane bir nüktesi şudur ki:

Sair ferahlı ve saadetli kıssaların âhirindeki zeval ve firak haberlerinin acıları ve elemi, kıssadan alınan hayalî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bâhusus kemal-i ferah ve saadet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda, mevtini ve firakını haber vermek daha elîmdir; dinleyenlere “Eyvah!” dedirtir.

Halbuki şu âyet, Kıssa-i Yusuf’un (as) en parlak kısmı ki Aziz-i Mısır olması, peder ve validesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saadetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yusuf’un mevtini şöyle bir surette haber veriyor ve diyor ki:

Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için Hazret-i Yusuf kendisi Cenab-ı Hak’tan vefatını istedi ve vefat etti; o saadete mazhar oldu. Demek, o dünyevî lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki Hazret-i Yusuf aleyhisselâm gibi hakikatbîn bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde gayet acı olan mevti istedi, tâ öteki saadete mazhar olsun.

İşte Kur’an-ı Hakîm’in şu belâgatına bak ki Kıssa-i Yusuf’un hâtimesini ne suretle haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve teessüf değil belki bir müjde ve bir sürur ilâve ediyor.

Hem irşad ediyor ki: Kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır.

Hem Hazret-i Yusuf’un âlî sıddıkıyetini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürurlu haleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun etmiyor, yine âhireti istiyor.

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

Said Nursî

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir