Yirmi Yedinci Söz



İzahlı Metin

Yirmi Yedinci Söz

İçtihat Risalesi

Beş altı yıl önce, Arapça bir risalede içtihada dair yazdığım bir konuyu, iki kardeşimin isteği üzerine ve bu konuda haddini aşanlara hadlerini bildirmek amacıyla, içtihada dair bu Söz kaleme alındı.

*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

*Ve lev reddûhu ile’r-resûli ve ilâ uli’l-emri minhum lealimehu’llezîne yestenbitûnehu minhum* (Eğer onu Peygamber’e ve aralarındaki yetki sahiplerine götürselerdi, içlerinden hüküm çıkarabilenler onu anlardı.)

İçtihat kapısı açıktır. Fakat günümüzde o kapıdan girmeye altı engel vardır.

Birincisi: Nasıl ki kışın, fırtınaların şiddetli olduğu bir zamanda en dar delikler bile kapatılır; böyle bir vakitte yeni kapılar açmak, hiçbir şekilde akıllıca bir iş değildir. Yine nasıl ki büyük bir sel baskını sırasında, tamir amacıyla duvarlarda delikler açmak boğulmaya sebep olur. İşte aynen öyle de, dinen yasaklanan ve çirkin görülen şeylerin yaygınlaştığı bu zamanda, yabancı âdetlerin istilası anında, dine sonradan sokulan bidatların çoğaldığı vakitte ve sapkınlığın sebep olduğu yıkım esnasında, içtihat adı altında İslamiyet sarayından yeni kapılar açıp duvarlarından yıkıcı düşmanların girmesine sebep olacak delikler açmak, İslamiyet’e karşı bir cinayettir.

İkincisi: Dinin temel ve kesin hükümlerini oluşturan zaruriyatına içtihat giremez. Çünkü bu hükümler kesin ve bellidir. Ayrıca bu zorunlu esaslar, manevi hayat için ekmek ve gıda gibidir. Günümüzde ise bunlar terk ediliyor ve sarsıntı geçiriyorlar. Bütün gayret ve çabanın bu esasları ayakta tutmaya ve canlandırmaya harcanması gerekirken, İslamiyet’in teorik kısmında ve geçmiş büyük âlimlerin (selefin) saf ve samimi içtihatlarıyla bütün zamanların ihtiyaçlarına cevap veren düşünceleri varken, bunları bir kenara bırakıp heveskâr bir şekilde yeni içtihatlar yapmak, dine sonradan sokulan zararlı yenilikler şeklinde bir ihanettir.

Üçüncüsü: Nasıl ki çarşıda mevsimlere göre belli bir ürün rağbet görür ve zaman zaman farklı bir mal revaç bulursa, aynen öyle de dünya sergisinde, insanlığın sosyal hayatı ve medeniyet çarşısında her asırda belli bir konu ön plana çıkarak revaç bulur. O asrın pazarında sergilenir, ilgi ona yönelir, bakışlar ona çevrilir ve fikirler onun tarafından cezbedilir. Mesela günümüzde siyaset, dünya hayatının güvence altına alınması ve felsefe gibi konular revaçtadır. Hâlbuki Selef-i Salihin (ilk dönem İslam büyükleri) devrinde ve o zamanın pazarında en revaçta olan şey, göklerin ve yerin Yaratıcısının rızasını ve bizden isteklerini O’nun kelamından çıkarmak (istinbat etmek) ve peygamberlik ve Kur’an nuruyla açılan ahiret âlemindeki ebedî saadeti kazandıracak vesileleri elde etmekti.

İşte o zamanda zihinler, kalpler ve ruhlar bütün güçleriyle yerlerin ve göklerin Rabbinin rızasını anlamaya yöneldiği için; insanların sohbetleri, konuşmaları, olayları ve durumları hep bu amaca yönelikti. Hayat bu eksende aktığı için, kimin güzel bir yeteneği varsa, onun kalbi ve yaratılışı farkında olmadan her şeyden bir marifet dersi alırdı. O dönemde yaşanan durumlardan, olaylardan ve konuşmalardan sürekli öğreniyordu. Sanki her şey ona bir öğretmen kesiliyor ve onun fıtratına ve kabiliyetine içtihat için bir hazırlık yeteneği telkin ediyordu. Hatta bu fıtri ders onu o kadar aydınlatıyordu ki neredeyse hiçbir çaba sarf etmeden içtihat yapabilecek kabiliyete sahip olacak, ateşsiz alev alacak gibiydi. İşte bu şekilde fıtri bir ders alan yetenekli bir kişi, içtihat için çalışmaya başladığında, bir kibrit gibi olan kabiliyeti *“nurun alâ nur”* (nur üstüne nur) sırrına mazhar olur, kısa zamanda ve hızla müçtehit olurdu.

Fakat bu zamanda, Avrupa medeniyetinin hâkimiyetiyle, tabiat felsefesinin baskısıyla ve dünya hayatı şartlarının ağırlaşmasıyla fikirler ve kalpler dağılmış, gayret ve ilgi bölünmüştür. Zihinler manevi konulara karşı yabancılaşmıştır.

İşte bu sebepledir ki günümüzde birisi, dört yaşında Kur’an’ı ezberleyip âlimlerle tartışabilen Süfyan İbn-i Uyeyne gibi bir müçtehidin zekâsına sahip olsa bile, Süfyan’ın içtihat seviyesine ulaşmak için harcadığı zamana kıyasla on kat daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Eğer Süfyan on senede içtihat mertebesini elde etmişse, bu zamandaki kişi aynı seviyeye ulaşmak için yüz seneye muhtaçtır. Çünkü Süfyan’ın fıtri eğitiminin başlangıcı, temyiz (iyiyi kötüden ayırma) yaşıyla başlar. Yavaş yavaş yeteneği hazırlanır, aydınlanır, her şeyden ders alır ve bir kibrit gibi ateş almaya hazır hale gelir.

Ancak onun benzeri olan günümüzdeki kişinin zihni felsefeyle boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi dünya hayatında sersemlemiş ve yeteneği içtihattan uzaklaşmıştır. Elbette günümüz fen bilimleriyle ne kadar meşgul olursa, şer’î içtihat kabiliyetinden o kadar uzaklaşmış ve dünyevi ilimlerde ne kadar derinleşirse içtihadı kabul etmekten o kadar geri kalmıştır. Bu yüzden, “Ben de onun gibi zekiyim, neden ona yetişemiyorum?” diyemez, demeye hakkı yoktur ve zaten yetişemez.

Dördüncüsü: Nasıl ki bir bedenin büyümesi ve gelişmesi için içinde bir genişleme eğilimi bulunur ve bu eğilim içeriden geldiği için beden için bir olgunlaşmadır. Fakat eğer dışarıdan genişletmek için bir eğilim olursa, bu, bedenin derisini yırtmak, onu tahrip etmektir; genişletmek değildir. Aynen öyle de, İslamiyet dairesine geçmişteki Salih Alimler gibi tam bir takva kapısıyla ve dinin temel esaslarına uyma yoluyla dâhil olanlarda bir genişleme meyli ve içtihat iradesi bulunsa, bu bir olgunluktur ve kemale ermektir. Yoksa dinin temel esaslarını terk eden, dünya hayatını ahiret hayatına tercih eden ve materyalist felsefeyle kirlenmiş olanlarda görülen o genişleme meyli ve içtihat iradesi, İslamiyet’in yapısını tahrip etmeye ve boynundaki şeriat zincirini çıkarmaya bir vesiledir.

Beşincisi: Üç bakış açısı, bu zamanın içtihatlarını dünyevileştirir, semavilikten (ilahi kaynaktan gelme özelliğinden) çıkarır. Hâlbuki şeriat semavidir; şeriata dair içtihatlar da onun gizli kalmış hükümlerini ortaya çıkardığı için semavidirler.

Birincisi: Bir hükmün hikmeti başkadır, illeti (gerekçesi) başkadır. Hikmet ve maslahat (fayda), tercihe sebeptir; ancak bir şeyin varlığına veya zorunluluğuna sebep değildir. İllet ise o hükmün varlık sebebidir. Mesela, yolculukta namaz kısaltılır, iki rekât kılınır. Bu şer’î ruhsatın illeti yolculuktur, hikmeti ise meşakkattir (zorluktur). Yolculuk durumu varsa, hiç zorluk olmasa bile namaz kısaltılır. Çünkü illet mevcuttur. Fakat yolculuk yokken yüz tane zorluk olsa bile, bu durum namazın kısaltılmasına illet olamaz. İşte bu gerçeğin aksine, günümüzün bakış açısı, fayda ve hikmeti illet yerine koyarak ona göre hüküm vermektedir. Elbette böyle içtihatlar dünyevidir, semavi değildir.

İkincisi: Günümüzün bakış açısı, öncelikle ve özellikle dünya saadetine bakar ve hükümleri ona göre yönlendirir. Hâlbuki şeriatın bakışı ise öncelikle ve özellikle ahiret saadetine yöneliktir, ikinci derecede –ahirete bir vesile olması dolayısıyla– dünyanın saadetine bakar. Demek ki bu zamanın bakış açısı, şeriatın ruhuna yabancıdır. Öyleyse şeriat adına içtihat yapamaz.

Üçüncüsü: *İnne’d-darûrâti tubîhu’l-mahzûrât* (Zaruretler, yasakları mubah kılar) kaidesi, yani “Zaruret, haramı helal derecesine getirir” kuralı, mutlak ve genel geçer değildir. Zaruret, eğer haram bir yolla meydana gelmemişse, haramı helal kılmaya sebep olabilir. Yoksa kişinin kendi kötü tercihiyle, gayrimeşru sebeplerle ortaya çıkan bir zaruret, haramı helal kılamaz, ruhsat içeren hükümlere dayanak olamaz ve bir mazeret teşkil edemez.

Mesela, bir adam kendi kötü tercihiyle, haram bir yolla kendini sarhoş etse, şeriat âlimlerine göre yaptığı işler kendi aleyhine geçerlidir ve mazur sayılmaz. Boşama yapsa boşaması geçerli olur. Bir cinayet işlese ceza görür. Fakat kendi iradesi dışında sarhoş olsa, boşaması geçerli olmaz, ceza da görmez. Yine mesela, bir içki bağımlısı, zaruret derecesinde bağımlı olsa bile, “Bu bir zarurettir, bana helaldir” diyemez.

İşte günümüzde zaruret derecesine ulaşan ve insanları bağımlı kılan genel bir bela halini almış pek çok durum vardır ki bunlar, kişinin kötü tercihlerinden, gayrimeşru eğilimlerinden ve haram işlemlerden doğdukları için ruhsatlı hükümlere dayanak olamazlar ve haramı helal etmeye gerekçe olamazlar. Hâlbuki bu zamanın içtihat ehli, bu tür zaruretleri şer’î hükümlere dayanak yaptıkları için, içtihatları dünyevidir, heves kaynaklıdır, felsefidir; semavi olamaz, şer’i değildir. Hâlbuki göklerin ve yerin Yaratıcısının ilahi hükümlerinde tasarrufta bulunmak ve kullarının ibadetlerine müdahale etmek, eğer o Yaratıcının manevi izni olmazsa, o tasarruf ve müdahale reddedilmiştir.

Mesela bazı gafiller, hutbe gibi bazı İslami sembolleri Arapçadan çıkarıp her milletin kendi diliyle söylenmesini iki sebeple güzel görüyorlar:

Birincisi: “Böylece günümüz siyaseti Müslüman halka da anlatılsın.” Hâlbuki günümüz siyasetinin içine o kadar çok yalan, hile ve şeytanlık girmiştir ki şeytanların vesveseleri hükmüne geçmiştir. Oysa minber, ilahi vahyin tebliğ makamı olduğundan, o siyasi vesveselerin o yüce makama çıkmaya hakkı yoktur.

İkinci sebep: “Hutbe, bazı Kur’an surelerindeki nasihatlerin anlaşılması içindir.” Evet, eğer İslam milleti, İslamiyet’in temel esaslarını, herkesçe kabul edilen hükümlerini ve bilinen kurallarını çoğunlukla uygulayıp yerine getirseydi, o zaman şeriatın teorik konularını, ince meseleleri ve gizli nasihatleri anlamak için bilinen dilde hutbe okunması ve Kur’an surelerinin –eğer mümkün olsaydı– tercümesi (Haşiye[1]) belki güzel görülebilirdi.

Fakat namaz, zekât, orucun farz oluşu ve adam öldürme, zina ve şarabın haramlığı gibi İslam’ın bilinen kesin hükümleri ihmal ediliyor. Halk tabakası, bunların farz veya haram olduğunu öğrenmeye muhtaç değildir. Aksine, teşvik ve hatırlatma ile o kutsal hükümleri hatırlatıp İslamiyet damarını ve iman hissini harekete geçirerek onları uygulamaya teşvik edilmeye, hatırlatılmaya ve uyarılmaya muhtaçtırlar.

Hâlbuki bir avam insan ne kadar cahil de olsa, Kur’an’dan ve Arapça hutbeden şu özet manayı anlar: “Hatip ve hafız, herkesin ve benim bildiğim imanın şartlarını ve İslam’ın temellerini hatırlatıyor, ders veriyor, okuyor” der ve kalbinde onlara karşı bir arzu uyanır. Acaba kâinatta, Arş-ı A’zam’dan gelen Kur’an-ı Hakîm’in mucizevi, her şeyi anlatan hatırlatmalarına, uyarılarına ve teşviklerine denk gelebilecek hangi ifade vardır?

Altıncısı: Geçmişteki büyük müçtehitler (Selef-i Salihin), nur ve hakikat asrı olan sahabe dönemine yakın oldukları için saf bir nur alıp, halis bir içtihat yapabilirlerdi. Bu zamanın içtihat ehli ise o kadar çok perdenin arkasından ve uzak bir mesafeden hakikat kitabına bakıyor ki en açık bir harfini bile zorlukla görebilirler.

Eğer desen: Sahabeler de insandır; hatadan ve ihtilaftan uzak olamazlar. Hâlbuki içtihatların ve şeriat hükümlerinin dayanağı, sahabelerin adaletli ve doğru sözlü olmalarıdır ki hatta ümmet, “Sahabeler umumen adildirler, doğru söylerler” diye ittifak etmiştir.

Cevap: Evet, sahabeler ezici bir çoğunlukla hakka âşık, doğruluğa tutkun ve adalete isteklidirler. Çünkü yalanın çirkinliği bütün çirkinliğiyle ve doğruluğun güzelliği bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir şekilde gösterilmişti ki aralarındaki mesafe, arştan yeryüzüne kadar açılmıştı. En aşağı mertebedeki Yalancı Müseylime’nin seviyesinden, en yüce mertebedeki Hazreti Peygamber Aleyhissalatu Vesselam’ın doğruluk derecesine kadar bir ayrılık görülmüştür.

Evet, Müseylime’yi en aşağıların aşağısına düşüren yalan olduğu gibi, Muhammedü’l-Emin Aleyhissalatu Vesselam’ı en yücelerin yücesine çıkaran da doğruluktur.

İşte, yüce duygular taşıyan, güzel ahlaka hayran olan ve Peygamberlik Güneşi’nin sohbetinin ışığıyla aydınlanan sahabelerin, o derece çirkin, düşüşe sebep olan ve Müseylime’nin soytarılık dolu uydurma dükkânındaki yalana kendi iradeleriyle ellerini uzatmamaları ve küfürden sakındıkları gibi küfrün arkadaşı olan yalandan da sakınmaları kesindir. Ve yine o derece güzel, övünç ve iftihar vesilesi, yükseliş ve ilerleme merdiveni olan, Peygamberlik Makamı’nın yüce hazinesinde en revaçta bulunan ve parlak güzelliğiyle insanlık topluluklarını aydınlatan doğruluğa ve hakka –özellikle de şeriat hükümlerini rivayet ve tebliğ etme konusunda– elbette ellerinden geldiğince istekli, uyumlu ve âşık olmaları kesindir, zorunludur ve şüphesizdir.

Hâlbuki günümüzde, yalan ile doğrunun arasındaki mesafe o kadar kısalmış ki adeta omuz omuza vermişler. Doğruluktan yalana çok kolay geçiliyor. Hatta siyasi propaganda vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte en çirkin şeyin, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda aynı fiyata satıldığı bir ortamda, elbette çok yüce olan ve hakikat cevherine ulaştıran doğruluk ve hak pırlantası, o dükkâncının bilgisine ve sözüne güvenilip körü körüne satın alınmaz.

*

Sonuç

Asırlara göre şeriatlar değişir. Hatta bir asırda, farklı kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar ve peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Peygamberlerin Sonuncusu’ndan (Hatemü’l-Enbiya) sonra O’nun büyük şeriatı, her asırda her kavme yeterli geldiğinden farklı şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruat konularında, bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç devam etmiştir.

Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilaçlar farklılaşırsa; aynen öyle de asırlara göre şeriatlar değişir, milletlerin kabiliyetlerine göre hükümler dönüşür. Çünkü şeriat hükümlerinin teferruat kısmı, insanların hallerine bakar; ona göre gelir ve bir ilaç olur.

Geçmiş peygamberler zamanında, insan toplulukları birbirinden çok uzak, karakterleri bir derece kaba ve sert, düşünce bakımından ilkel ve bedeviliğe yakın olduklarından, o zamandaki şeriatlar onların durumuna uygun bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hatta bir kıtada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şeriatlar bulunmuştur.

Daha sonra Ahir Zaman Peygamberi’nin gelmesiyle insanlar, adeta ilköğretim seviyesinden lise seviyesine terakki ettiğinden, pek çok devrim ve karışıklıkla insanlık toplulukları tek bir ders alacak, tek bir öğretmeni dinleyecek ve tek bir şeriatla amel edecek bir duruma geldiğinden, ayrı ayrı şeriata ihtiyaç kalmamış, ayrı ayrı öğretmenlere de lüzum görülmemiştir.

Fakat insanlar tamamen aynı seviyeye gelmediği ve tek tip bir sosyal hayat tarzını benimsemediği için mezhepler çoğalmıştır.

Eğer insanlığın ezici çoğunluğu, bir yüksekokulun öğrencileri gibi tek bir sosyal hayat tarzını benimseyip aynı seviyeye gelse, o zaman mezhepler birleştirilebilir. Fakat dünyanın şu anki durumu o hale izin vermediği gibi, mezhepler de bir olmaz.

Eğer desen: Hak bir tanedir; nasıl olur da dört veya on iki mezhebin farklı hükümleri hak olabilir?

Cevap: Bir su, beş farklı mizaçtaki hastaya göre nasıl beş farklı hüküm alır, şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su ilaçtır, tıbben vaciptir. Diğer birine hastalığı için zehir gibi zararlıdır, tıbben ona haramdır. Diğer birine az zarar verir, tıbben ona mekruhtur. Diğer birine zararsız fayda verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birine ne zararı ne de faydası vardır, afiyetle içsin; tıbben ona mubahtır. İşte burada hak çoğaldı. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su sadece ilaçtır, sadece vaciptir, başka hükmü yoktur.”

İşte bunun gibi, ilahi hükümler de ilahi hikmetin sevkiyle mezheplere uyanlara göre değişir; hem de hak olarak değişir ve her biri de hak olur, faydalı olur.

Mesela, ilahi hikmetin takdiriyle İmam-ı Şafiî’ye uyanlar, çoğunlukla Hanefilere göre köylülüğe ve bedeviliğe daha yakın olup cemaati tek bir vücut haline getiren sosyal hayatta eksik olduklarından, her biri bizzat İhtiyaçları Gideren Allah’ın dergâhında kendi derdini söylemek ve özel isteğini dile getirmek için imamın arkasında Fatiha’yı teker teker okurlar. Bu da tamamen hak ve sırf hikmettir.

İmam-ı A’zam’a uyanlar ise, ezici bir çoğunlukla –İslam devletlerinin çoğu bu mezhebi benimsediği için– medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve sosyal hayata daha yatkın olduklarından, bir cemaat bir kişi hükmüne girer. Bir tek kişi herkes adına konuşur; cemaatin tamamı kalben onu tasdik eder ve ona kalben bağlanır, böylece onun sözü herkesin sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî mezhebine göre imamın arkasında Fatiha okunmaz. Okunmaması da tamamen hak ve sırf hikmettir.

Yine mesela, mademki şeriat, tabiatın aşırılıklarına set çekerek onu dengeler ve insanı kötülüğe teşvik eden nefsi (nefs-i emmareyi) terbiye eder. Elbette çoğunluğu köylü, yarı-bedevi ve işçilikle meşgul olan Şafiî mezhebine göre, “Kadına dokunmak abdesti bozar, az bir necaset zarar verir.” Çoğunlukla sosyal hayata girmiş, yarı-medeni bir şekil almış insanların uyduğu Hanefî mezhebine göre ise, “Kadına dokunmak abdesti bozmaz, bir dirhem (yaklaşık 3 gram) kadar necaset için ruhsat vardır.”

İşte bir işçi ile bir efendiyi göz önüne alalım. İşçi, yaşam tarzı gereği yabancı kadınlarla bir arada bulunmaya, onlara dokunmaya, bir ocak başında oturmaya ve kirli şeylere bulaşmaya yatkındır. Sanatı ve geçimi gereği, tabiatı ve nefs-i emmaresi meydanı boş bulup aşırılığa kaçabilir. Bu yüzden şeriat, onların hakkında bu aşırılıklara set çekmek için manevi kulağında, “Abdestin bozulur, dokunma! Namazını bozar, bulaşma!” şeklinde semavi bir ses çınlatır. Ama o efendi, (namuslu olmak şartıyla) sosyal âdetleri ve genel ahlak gereği yabancı kadınlara dokunmaya yatkın değildir ve medeni temizlik adına kendini kirli şeylere o kadar bulaştırmaz. Bu yüzden şeriat, Hanefî mezhebi adıyla ona şiddet ve zorluk göstermemiş, ruhsat yönünü gösterip hafifletmiştir. “Elin dokunmuşsa abdestin bozulmaz. Kalabalık içinde utanıp su ile taharetlenmemenin zararı yoktur. Bir dirhem kadar ruhsat vardır” der, onu vesveseden kurtarır.

İşte denizden iki damla sana misal; diğerlerini bunlara kıyas et. Mizan-ı Şa’ranî’nin ölçüsüyle, şeriatın ölçülerini bu şekilde karşılaştırabilirsen karşılaştır.

*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü ve işi hikmetli olansın.)

*Allâhümme salli ve sellim alâ men temessele fîhi envâru muhabbetike li-cemâli sıfâtike ve esmâike bi-kevnihî mir’âten câmiaten li-tecelliyâti esmâike’l-hüsnâ ve men temerkaze fîhi şuââtu muhabbetike li-san’atike fî masnûâtike bi-kevnihî ekmele ve ebda’a masnûâtike ve sayrûretihî enmûzece kemâlâti san’atike ve fihristete mehâsini nukûşike ve men tezâhara fîhi letâifu muhabbetike ve rağbetike li-istihsâni san’atike bi-kevnihî a’lâ dellâlî mehâsini san’atike ve erfa’a’l-müstahsinîne savten fî i’lâni hüsni nukûşike ve ebde’ihim na’ten li-kemâlâti san’atike ve men tecemme’a fîhi aksâmu muhabbetike ve istihsânike li-mehâsini ahlâkı mahlûkâtike ve letâifi evsâfı masnûâtike bi-kevnihî câmi’an li-mehâsini’l-ahlâkı kâffeten bi-ihsânike ve li-letâifi’l-evsâfı kâtıbeten bi-fadlike ve men sâra misdâkan sâdıkan ve mikyâsen fâikan li-cemî’i men zekerte fî Furkânike inneke tuhibbuhum mine’l-muhsinîne ve’s-sâbirîne ve’l-mü’minîne ve’l-müttakîne ve’t-tevvâbîne ve’l-evvâbîne ve cemî’i’l-esnâfi’llezîne ahbebtehum ve şerreftehum li-muhabbetike fî Furkânike hattâ sâra imâme’l-habîbîne leke ve seyyide’l-mahbûbîne leke ve reîse eviddâike ve alâ âlihî ve ashâbihî ve ihvânihî ecma’îne âmîn bi-rahmetike yâ erhamerrâhimîn*

(Allah’ım! Sıfatlarının ve isimlerinin güzelliğine yönelik sevginin nurlarının kendisinde tecelli ettiği, en güzel isimlerinin yansımaları için toplayıcı bir ayna olan; sanatının mükemmelliğinin bir örneği ve nakışlarının güzelliklerinin bir fihristesi olmasıyla, yarattıkların içindeki en mükemmel ve en harika eserin olan ve böylece yarattıklarındaki sanatına yönelik sevginin ışıklarının kendisinde odaklandığı; sanatının güzelliklerinin en yüce dellalı ve nakışlarının güzelliğini ilan etmede sesi en yüksek, sanatının mükemmelliklerini vasfetmede en eşsiz kişi olmasıyla, sanatını beğenmene yönelik sevginin ve rağbetinin inceliklerinin kendisinde ortaya çıktığı; senin ihsanınla bütün güzel ahlakı ve senin lütfunla bütün ince vasıfları kendinde toplamasıyla, yarattıklarının güzel ahlakına ve eserlerinin ince vasıflarına yönelik sevginin ve beğeninin bütün kısımlarının kendisinde toplandığı; ve Furkan’ında zikrettiğin “Senin sevdiklerin” olan muhsinler, sabredenler, müminler, takva sahipleri, tövbe edenler, Allah’a yönelenler ve sevginle şereflendirdiğin bütün sınıflar için en doğru bir örnek ve en üstün bir ölçü olan; nihayet Senin habiblerinin imamı, sevdiklerinin efendisi ve dostlarının reisi olan O zata ve onun bütün âline, ashabına ve kardeşlerine salât ve selam eyle. Âmin. Rahmetinle ey merhametlilerin en merhametlisi!)

*

Yirmi Yedinci Söz’ün Eki

Sahabeler Hakkındadır

Mevlana Câmî’nin dediği gibi derim:

*Yâ Resûlallah, çi bâşed çün seg-i Ashâb-ı Kehf*

*Dâhil-i cennet şevem der zümre-i ashâb-ı tû*

*Û reved der cennet men der cehennem key revâst*

*Û seg-i Ashâb-ı Kehf men seg-i ashâb-ı tû*

(Ey Allah’ın Resulü! Ne olur, Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi ben de senin ashâbının arasında cennete girsem. O cennete gitsin de benim cehenneme gitmem hiç uygun olur mu? O Ashab-ı Kehf’in köpeği, ben ise senin ashâbının köpeğiyim.)

*Bismillâhirrahmânirrahîm* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

*Bismîhî Subhânehu ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdihî* (Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

*Muhammedun Resûlullâh, vellezîne meahû eşiddâu ale’l-kuffâri ruhamâu beynehum… ilâ âhiri’l-âyeh* (Muhammed Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametlidirler… ayetin sonuna kadar.)

Soru soruyorsunuz: Bazı rivayetlerde “Bidatların yayıldığı bir zamanda, iman ve takva ehlinden bazı salih kimseler, sahabe derecesinde veya onlardan daha üstün olabilir” şeklinde ifadeler var. Bu rivayetler sahih midir? Eğer sahih iseler, gerçek anlamları nedir?

Cevap: Peygamberlerden sonra insanlığın en faziletlisinin sahabeler olduğu, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in icmasıyla (görüş birliğiyle) kesin bir delildir. O rivayetlerin sahih olan kısmı, cüz’i (kısmî) fazilet hakkındadır. Çünkü belirli bir fazilette ve özel bir mükemmellikte, daha az üstün olan, daha üstün olana tercih edilebilir. Yoksa Fetih Suresi’nin sonunda Allah’ın övgü dolu vasıflarına mazhar olan, Tevrat, İncil ve Kur’an’ın övgüsünü kazanan sahabelere, külli (genel) fazilet noktasında yetişilemez.

Bu gerçeğin pek çok sebep ve hikmetinden, şimdilik üç sebebi içeren üç hikmeti açıklayacağız:

Birinci Hikmet: Peygamber Aleyhissalatu Vesselam ile sohbet etmek öyle bir iksirdir ki, bir dakika bile olsa ona kavuşan bir kimse, yıllarca süren manevi yolculuklara (seyr ü sülûk) bedel, hakikatin nurlarına kavuşur. Çünkü sohbette boyanma (insibağ) ve yansıma (in’ikas) vardır. Bilindiği gibi, yansıma ve tabi olma yoluyla, o en büyük peygamberlik nuruyla birlikte en yüce mertebeye çıkılabilir. Tıpkı bir padişahın hizmetkârının, ona bağlılığı sayesinde bir şahın bile çıkamayacağı bir makama yükselmesi gibi. İşte bu sırdandır ki en büyük veliler bile sahabe derecesine çıkamazlar.

Hatta Celaleddin-i Süyûtî gibi uyanıkken pek çok defa Peygamber sohbetine mazhar olan veliler, Resul-i Ekrem (Aleyhissalatu Vesselam) ile uyanık halde görüşseler ve bu dünyada sohbetiyle şereflenseler bile, yine de sahabelere yetişemezler. Çünkü sahabelerin sohbeti, Ahmediye (Aleyhissalatu Vesselam) peygamberliğinin nuruyla, yani Nebi (Peygamber) olarak onunla sohbet etmektir. Evliyaların ise Peygamber’in vefatından sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ı görmeleri, Ahmediye (Aleyhissalatu Vesselam) velayetinin nuruyla sohbettir. Demek ki Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın onların nazarlarına bir surette görünmesi ve belirginleşmesi, velayet yönüyledir; peygamberlik yönüyle değil. Mademki öyledir; peygamberlik derecesi velayet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet arasında da o derece fark olması gerekir.

Peygamber sohbetinin ne derece nurlu bir iksir olduğu şununla anlaşılır ki: Kızını diri diri gömecek kadar vahşi bir katı kalpliliğe sahip bedevi bir adam, gelip bir saat Peygamber sohbetiyle şereflenir, ardından karıncaya bile basamayacak derecede merhametli bir şefkat kazanırdı. Yine cahil, vahşi bir adam, bir gün Peygamber sohbetine mazhar olur; sonra Çin ve Hindistan gibi memleketlere gider, o medeni kavimlere hakikatleri öğreten bir muallim ve olgunluğa ulaştıran bir rehber olurdu.

İkinci Sebep: Yirmi Yedinci Söz’ün içtihat bahsinde açıklandığı ve ispat edildiği gibi, sahabeler ezici çoğunluk itibarıyla insani mükemmelliklerin en yüksek derecesindedirler. Çünkü o zamanda, o büyük İslami devrimde, hayır ve hak bütün güzelliğiyle; şer ve batıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiştir. Şer ile hayır arasında öyle bir ayrılık, yalan ile doğruluk arasında öyle bir mesafe açılmıştı ki araları küfür ile iman kadar, belki cehennem ile cennet kadar uzaklaşmıştı.

Yalanın, şerrin ve batılın temsilcisi ve numunesi, Yalancı Müseylime ve onun maskaraca sözleri olduğundan, yaratılıştan yüce duygulara sahip, ahlakın zirvesine hayran, izzet ve şerefe düşkün olan sahabeler, elbette kendi iradeleriyle yalan ve şerre ellerini uzatıp Müseylime’nin derekesine düşmemişlerdir.

Doğruluğun, hayrın ve hakkın temsilcisi ve numunesi olan Habibullah’ın (Aleyhissalatu Vesselam) mükemmelliklerin en yüce zirvesindeki makamına bakarak, bütün güç ve gayretleriyle o yöne koşmaları, onların karakterlerinin bir gereğidir.

Mesela, nasıl ki bazen öyle bir zaman olur ki insanlık medeniyeti çarşısında ve sosyal hayat dükkânında, bazı şeylerin doğurduğu müthiş sonuçlar ve çirkin eserler, öldürücü bir zehir gibi olur da herkes onu satın almak şöyle dursun, bütün gücüyle ondan nefret edip kaçar. Bazı şeylerin ve manevi değerlerin verdiği güzel neticeler ve kıymetli eserler ise şifalı bir panzehir ve bir pırlanta gibi herkesin ilgi ve beğenisini çeker. Herkes elinden geldiğince onları satın almaya çalışır.

İşte aynen öyle de, Asr-ı Saadet’te (Peygamber dönemi) insanlığın sosyal hayat çarşısında yalan, şer ve küfür gibi maddeler, ebedî bir bedbahtlık gibi neticeler ve Yalancı Müseylime gibi alçak soytarılar doğurduğundan, yüce karakterli ve yüksek ahlaka hayran olan sahabelerin öldürücü bir zehirden kaçar gibi onlardan kaçmaları ve nefret etmeleri apaçıktır. Ebedî saadet gibi bir netice veren ve Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam gibi nurlu meyveler gösteren doğruluğa, hakka ve imana ise en faydalı bir panzehir, en kıymetli bir elmas gibi bakan o saf fıtratlı ve yüce karakterli sahabelerin, bütün güçleriyle, duygularıyla ve latifeleriyle onlara müşteri ve istekli olmaları zorunludur.

Hâlbuki o zamandan sonra, zamanla doğruluk ile yalan arasındaki mesafe azala azala omuz omuza geldi. Bir dükkânda ikisi beraber satılmaya başlayınca sosyal ahlak bozuldu. Siyasi propaganda yalana fazlasıyla revaç verdi. Yalanın müthiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı bir zamanda, kimin haddine ki sahabelerin adalet, doğruluk, yücelik ve hakkaniyet hususundaki kuvvetlerine, metanetlerine ve takvalarına yetişebilsin veya onların derecelerini geçebilsin?

Bu konuyu bir derece aydınlatacak, başıma gelmiş bir halimi anlatıyorum. Şöyle ki:

Bir zaman kalbime geldi, neden Muhyiddin-i Arabî gibi harika zatlar sahabelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde *“Subhâne Rabbiye’l-A’lâ”* (En Yüce olan Rabbim her türlü noksanlıktan münezzehtir) derken, bu kelimenin manası açıldı. Tam manasıyla değil, fakat hakikatinden bir parça göründü. Kalben dedim ki: “Keşke tek bir namazda bu kelimeyi bu şekilde söylemeye muvaffak olsaydım, bir senelik ibadetten daha iyi olurdu.” Namazdan sonra anladım ki o hatıra ve o hal, sahabelerin ibadetteki derecelerine yetişilemeyeceğine dair bir işarettir.

Evet, Kur’an-ı Hakîm’in nurlarıyla gerçekleşen o büyük sosyal devrimde, zıtlar birbirinden ayrılırken; şerler bütün sonuçları, karanlıkları ve detaylarıyla, hayır ve mükemmellikler de bütün nurları ve neticeleriyle karşı karşıya gelip, heyecan verici bir zamanda, her bir zikir ve tesbih, bütün mana katmanlarını taptaze, canlı ve genç bir surette ifade ediyordu. Aynı şekilde, o büyük devrimin sarsıntısı altında bulunan insanların bütün hissiyatını, manevi latifelerini uyandırmış; hatta vehim, hayal ve sır gibi duygular bile uyanık ve tetikte bir şekilde o zikir ve tesbihlerdeki çok katmanlı manaları kendi zevklerine göre alıyor, emiyordu. İşte bu hikmete dayanarak, bütün hissiyatları uyanık ve latifeleri tetikte olan sahabeler, imanın ve tesbihin nurlarını içeren mübarek kelimeleri söyledikleri zaman, o kelimeyi bütün manasıyla söyler ve bütün latifeleriyle ondan hisse alırlardı.

Hâlbuki o büyük devrimden sonra, zamanla latifeler uykuya, hisler o hakikatler noktasında gaflete düşüp o mübarek kelimeler, meyveler gibi zamanla alışkanlık perdesi altında letafetini ve tazeliğini kaybeder. Adeta yüzeysellik havasıyla kuruyor gibi, içinde az bir ıslaklık kalır ki ancak kuvvetli ve tefekküre dayalı bir çabayla önceki haline döndürülebilir. İşte bu sebepledir ki bir sahabenin kırk dakikada kazandığı fazilete ve makama, bir başkası kırk günde, hatta kırk senede ancak yetişebilir.

Üçüncü Sebep: On İkinci, Yirmi Dördüncü ve Yirmi Beşinci Sözlerde ispat edildiği gibi, peygamberliğin velayete oranı, güneşin kendisi ile aynalarda görülen güneşin yansıması gibidir. İşte peygamberlik dairesi, velayet dairesinden ne kadar yüksekse, peygamberlik dairesinin hizmetkârları ve o güneşin yıldızları olan sahabelerin de velayet dairesindeki salih kimselerden o derece üstün olmaları gerekir. Hatta bir veli, peygamberliğin varisliği ve sıddıklık olan en büyük velayet makamını kazansa bile, yine de ilk safta yer alan sahabelerin makamına yetişemez. Bu üçüncü sebebin birçok yönünden üçünü açıklayacağız:

Birinci Yön: İçtihatta, yani hüküm çıkarmada, yani Cenab-ı Hakk’ın rızasını O’nun kelamından anlamada sahabelere yetişilemez.

Çünkü o zamandaki o büyük ilahi devrim, Allah’ın rızasını ve ilahi hükümleri anlamak ekseninde dönüyordu. Bütün zihinler, hüküm çıkarmaya yönelmişti. Bütün kalpler, “Rabbimizin bizden istediği nedir?” diye merak ediyordu. Zamanın şartları, bu durumu hissettirecek ve ima edecek bir tarzda akıyordu. Konuşmalar, bu manaları içerecek şekilde gerçekleşiyordu. İşte bu yüzden her şey, her hal, her konuşma, her sohbet ve her hikâye, bütün bu manaları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden, sahabelerin yeteneğini olgunlaştırıp fikirlerini aydınlatıyordu. Bu sebeple, içtihat ve hüküm çıkarma yeteneği, bir kibrit gibi aydınlanmaya hazır olduğundan, bir günde veya bir ayda kazandığı hüküm çıkarma ve içtihat mertebesini, o sahabenin zekâ ve kabiliyet derecesinde olan günümüzdeki bir adam, on senede, belki yüz senede kazanamayacaktır.

Çünkü şimdi ebedî saadet yerine dünya saadeti ön plandadır. İnsanlığın dikkati başka hedeflere yönelmiştir. Tevekkülsüzlük içindeki geçim derdi ruha sersemlik, tabiat ve materyalist felsefe ise akla körlük verdiğinden, günümüzün sosyal çevresi, o şahsın zihnine ve kabiliyetine içtihat konusunda kuvvet vermediği gibi, onu dağıtıp parçalamaktadır. Yirmi Yedinci Söz’ün içtihat bahsinde, Süfyan İbn-i Uyeyne ile onun zekâ seviyesindeki bir kişinin karşılaştırmasında ispat ettiğimiz gibi, Süfyan’ın on senede kazandığını, diğeri yüz senede kazanamıyor.

İkinci Yön: Sahabelerin Allah’a yakınlık noktasındaki makamlarına velayet ayağıyla yetişilemez.

Çünkü Cenab-ı Hak bize çok yakındır ve her şeyden daha yakındır. Biz ise O’ndan sonsuz uzağız. O’nun yakınlığını kazanmak iki şekilde olur:

Birincisi, yakınlığının ortaya çıkmasıyladır ki peygamberlikteki yakınlık buna bakar ve peygamberliğin varisliği ve sohbeti yoluyla sahabeler bu sırra mazhardırlar.

İkincisi, bizim uzaklığımız noktasında mesafeler kat ederek bir derece yakınlığa ulaşmaktır ki velayet yolculuklarının çoğu buna göredir ve enfüsi (içsel) ve afaki (dışsal) seyir bu şekilde gerçekleşir.

İşte birinci yol, tamamen vehbîdir (Allah vergisidir), kesbî (çalışarak kazanılan) değildir; bir cezbedilmedir, Rahman’ın çekmesidir ve sevilmişliktir. Yol kısadır fakat çok sağlam, çok yüksek, çok saf ve gölgesizdir. Diğeri ise kesbîdir, uzundur ve gölgelidir. Olağanüstü harikaları çok olsa da kıymet ve yakınlık bakımından birincisine yetişemez.

Mesela, nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol vardır:

Birincisi: Zamanın akışına tabi olmadan, kutsal bir güçle zamanın üstüne çıkıp dünü, bugün gibi hazır görmektir.

İkincisi: Bir sene mesafe kat edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir. Fakat yine de dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor.

İşte aynen öyle de, zahirden hakikate geçmek iki şekildedir:

Biri: Doğrudan doğruya hakikatin cazibesine kapılıp, tarikat berzahına girmeden hakikati zahirin tam içinde bulmaktır.

İkincisi: Pek çok mertebeden manevi yolculukla geçmektir. Veliler, her ne kadar nefislerini yok etmeye (fena-i nefse) muvaffak olsalar, kötülüğü emreden nefislerini öldürseler de yine sahabelere yetişemiyorlar. Çünkü sahabelerin nefisleri arındırılıp temizlendiğinden, nefsin mahiyetindeki sayısız donanımla kulluğun çeşitlerine, şükür ve hamdin kısımlarına daha fazla mazhar olurlar. Nefsin fani olmasından sonra, velilerin kulluğu sadelik kazanır.

Üçüncü Yön: Amellerin fazileti, fiillerin sevabı ve ahiret fazileti yönünden sahabelere yetişilemez.

Çünkü nasıl ki bir asker, belirli şartlar altında, önemli ve tehlikeli bir mevkide bir saatlik nöbetle bir senelik ibadet kadar fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşun yiyerek, en az kırk günde kazanılabilecek velayet derecesi gibi bir makama çıkıyorsa;

İşte aynen öyle de, sahabelerin İslamiyet’i kurma ve Kur’an hükümlerini yayma hizmetleri ve İslamiyet için bütün dünyaya savaş ilan etmeleri o kadar yücedir ki bir dakikalarına başkaları bir senede yetişemez. Hatta denilebilir ki onların kutsal hizmetteki bütün dakikaları, o şehit olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müthiş tehlikeli bir makamda bir saat nöbet tutan fedakâr bir askerin nöbeti gibidir ki amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.

Evet, sahabeler mademki İslamiyet’in kuruluşunda ve Kur’an nurlarının yayılmasında ilk safta yer alıyorlar, *“es-Sebebu ke’l-fâil”* (sebep olan, yapan gibidir) sırrınca, bütün ümmetin iyiliklerinden onlara da bir pay çıkar. Ümmetin *“Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbihî”* (Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e, onun ailesine ve arkadaşlarına salât eyle) demesi, sahabelerin bütün ümmetin iyiliklerinden pay sahibi olduğunu gösterir. Hem nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir özellik, ağacın dallarında büyük bir suret alır ve büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki başlangıçtaki küçük bir yükseklik, zamanla büyük bir toplam oluşturur. Hem nasıl ki merkez noktasına yakın bir iğne ucu kadar bir fazlalık, dairenin çevresinde bazen bir metre kadar bir fazlalığa denk gelir.

İşte aynen bu dört misal gibi sahabeler, İslamiyet’in nurlu ağacının köklerinden ve esaslarından oldukları; hem İslamiyet binasının nurlu çizgilerinin başlangıcında bulundukları; hem İslam cemaatinin önderleri ve ilkleri oldukları; hem de Peygamberlik Güneşi ve Hakikat Kandili’nin merkezine yakın oldukları için, az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakiki sahabe olmak gerekir.

*Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedini’llezî kâl: “Ashâbî ke’n-nucûm, bi-eyyihim iktedeytum ihtedeytum” ve “Hayru’l-kurûni karnî” ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.* (Allah’ım! “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız hidayete erersiniz” ve “Asırların en hayırlısı benim asrımdır” diyen Efendimiz Muhammed’e, onun ailesine ve ashabına salât ve selam eyle.)

*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü ve işi hikmetli olansın.)

Sual: Deniliyor ki: Sahabeler Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ı gördüler, sonra iman ettiler. Biz ise görmeden iman ettik. Öyleyse bizim imanımız daha kuvvetlidir. Hem imanımızın kuvvetine işaret eden rivayet var?

Cevap: Sahabeler, o zamanda bütün dünyanın genel düşüncesi İslam hakikatlerine karşı ve muhalif iken, yalnızca insan suretindeki Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ı görüp, bazen bir mucize bile görmeden öyle bir iman getirmişlerdi ki bütün dünyanın genel düşüncesi onların imanlarını sarsmıyordu. Bırakın şüpheyi, bazılarına vesvese bile vermiyordu.

Sizler ise kendi imanınızı, sahabelerin imanlarıyla karşılaştırıyorsunuz. Bütün İslam âleminin genel düşüncesi imanınıza kuvvet ve dayanak olduğu halde; Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın Tuba ağacı gibi olan peygamberliğinin çekirdeği olan beşeri yönünü ve cismani suretini değil, aksine bütün İslami nurlar ve Kur’ani hakikatlerle nurlanmış, binlerce mucizeyle kuşatılmış muhteşem manevi şahsiyetini akıl gözüyle gördüğünüz halde, bir Avrupalı filozofun sözüyle vesveseye ve şüpheye düşen imanınız nerede? Bütün küfür âleminin, Hristiyanların, Yahudilerin ve filozofların saldırılarına karşı sarsılmayan sahabelerin imanları nerede? Hem sahabelerin imanlarının kuvvetini gösteren ve imanlarından sızan takvalarının şiddeti ve salih amellerinin mükemmelliği nerede? Ey iddia sahibi! Senin zayıflığının şiddetinden, farzları bile tam olarak yerine getiremediğini gösteren sönük imanın nerede?

Hadiste geçen, “Ahir zamanda beni görmeden iman edenler daha makbuldür” anlamındaki rivayete gelince, bu özel bir fazilete dairdir ve belirli bazı şahıslar hakkındadır. Bizim konumuz ise genel fazilet ve çoğunluk itibarıyladır.

İkinci Sual: Diyorlar ki: Velayet ehli ve kemalat sahipleri dünyayı terk etmişlerdir. Hatta hadiste “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır” denilmiştir. Hâlbuki sahabeler dünyaya oldukça fazla girmişler; dünyayı terk etmek bir yana, bir kısmı o zamanın medeni insanlarından daha ileri gitmişlerdi. Nasıl oluyor da böyle sahabelerin en aşağı derecede olanının, en büyük bir veli kadar kıymeti var diyorsunuz?

Cevap: Otuz İkinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında kesin olarak ispat edilmiştir ki: Dünyanın ahirete bakan yüzünü ve Allah’ın isimlerine ayna olan yüzünü sevmek, bir noksanlık sebebi değil, aksine bir olgunluk vesilesidir. İnsan bu iki yüzde ne kadar ileri giderse, Allah’a kulluk ve marifetullahta o kadar ileri gider. Sahabelerin dünyası ise işte o iki yüzden ibarettir. Onlar dünyayı ahiretin tarlası olarak görüp ekip biçmişler. Varlıkları, Allah’ın isimlerinin bir aynası olarak görüp hayranlıkla seyretmişler. Terk edilmesi gereken dünya ise, dünyanın insanın heveslerine bakan fani yüzüdür.

Üçüncü Sual: Tarikatlar, hakikatlere giden yollardır. Tarikatlar içinde en meşhur, en yüksek ve en geniş yol olduğu iddia edilen Nakşibendî tarikatı hakkında, o tarikatın kahramanlarından ve imamlarından bazıları, tarikatın esasını şöyle tarif etmişlerdir:

*Der tarîk-i Nakşibendî lâzim âmed çâr terk:*

*Terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk*

Yani, Nakşî yolunda dört şeyi bırakmak gerekir: Dünyayı terk etmek, nefis hesabına ahireti bile asıl hedef yapmamak, kendi varlığını unutmak ve kibre, övünmeye kapılmamak için bu terkleri dahi düşünmemektir. Demek ki, hakiki marifetullah (Allah’ı tanıma) ve insani mükemmellikler, Allah’tan başka her şeyi (mâsivayı) terk etmekle olur?

Cevap: Eğer insan sadece bir kalpten ibaret olsaydı, Allah’tan başka her şeyi, hatta O’nun isim ve sıfatlarını bile bırakıp, sadece Cenab-ı Hakk’ın zatına kalbini bağlaması gerekirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok görevli latifesi ve hissi vardır.

Kâmil insan odur ki: Bütün o latifelerini, kendilerine özgü farklı kulluk yollarında hakikate yönelterek, sahabeler gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalp bir komutan gibi latifelerden oluşan askerleriyle kahramanca hedefe yürüsün. Yoksa kalbin, sadece kendini kurtarmak için askerlerini bırakıp tek başına gitmesi bir övünç vesilesi değil, belki bir çaresizlik neticesidir.

Dördüncü Sual: Sahabelere karşı üstünlük iddiası nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Bu zamanda bu konuyu tartışma konusu yapmak nedendir? Ayrıca büyük müçtehitlere karşı eşitlik davası gütmek neden ileri geliyor?

Cevap: Bu meseleyi dile getirenler iki kısımdır:

Bir kısmı, samimi dindarlar ve ilim ehlidir ki bazı hadisleri görmüşler ve bu zamanda takva ve salih amel sahibi insanları teşvik etmek için böyle konular açıyorlar. Bu kısma karşı bir sözümüz yok. Zaten onlar azdırlar ve çabuk uyanırlar.

Diğer kısım ise, son derece gururlu insanlardır ki mezhepsizliklerini, büyük müçtehitlerle eşitlik davası altında yaymak ve dinsizliklerini, sahabelere karşı eşitlik davası altında uygulamak istiyorlar. Çünkü:

Evvelen: O sapkınlık ehli, sefahate dalmış, sefahatin tiryakisi olmuş; sefahate engel olan şeriatın yükümlülüklerini yerine getiremiyor. Kendine bir bahane bulmak için der ki: “Bu meseleler içtihadidir. Bu konularda mezhepler birbirine zıt görüşler belirtiyor. Hem onlar da bizim gibi insandır, hata edebilirler. Öyleyse biz de onlar gibi içtihat ederiz, ibadetimizi istediğimiz gibi yaparız. Onlara uymak zorunda değiliz.” İşte bu bedbahtlar, bu şeytani hile ile başlarını mezheplerin zincirinden çıkarıyorlar. Bu iddialarının ne kadar çürük ve esassız olduğu Yirmi Yedinci Söz’de kesin bir şekilde gösterildiğinden, konuyu oraya havale ediyoruz.

Sâniyen: O sapkınlık ehli baktılar ki müçtehitlerle iş bitmiyor. Onların omuzlarında taşıdığı sadece dinin teorik meseleleridir. Hâlbuki bu sapkınlık ehli, dinin temel ve zorunlu esaslarını terk etmek ve değiştirmek istiyorlar. “Onlardan daha iyiyiz” deseler, meseleleri tamamlanmıyor. Çünkü müçtehitler, teorik konulara ve kesin olmayan teferruata karışabilirler.

Hâlbuki bu mezhepsiz sapkınlık ehli, dinin temel esaslarına bile kendi fikirlerini karıştırmak, değiştirilemez meseleleri değiştirmek ve İslam’ın kesin rükünlerine karşı gelmek istediklerinden, elbette dinin temel esaslarının taşıyıcıları ve direkleri olan sahabelere ilişmek zorunda kalacaklar.

Heyhat! Değil bunlar gibi insan suretindeki hayvanlar, belki hakiki insanlar ve hakiki insanların en kâmilleri olan büyük evliyalar bile, sahabelerin en aşağı derecedekilerine karşı eşitlik davasını kazanamadıkları, gayet kesin bir surette Yirmi Yedinci Söz’de ispat edilmiştir.

*Allâhümme salli ve sellim alâ Resûlikellezî kâl:*

*Lâ tesubbû ashâbî, lev enfeka ehadukum misle uhudin zeheben mâ beleğa nısfe muddin min ashâbî.*

*Sadaka Resûlullâh.*

(Allah’ım! “Ashabıma sövmeyin! Sizden biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, ashabımdan birinin yarım ölçek sadakasına bile ulaşamaz” diyen Resulüne salât ve selam eyle. Allah’ın Resulü doğru söyledi.)

*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü ve işi hikmetli olansın.)

*

[1] Haşiye: Mucizelik konusunu işleyen Yirmi Beşinci Söz, Kur’an’ın hakiki tercümesinin mümkün olmadığını göstermiştir.

Lügatçeli Metin

Yirmi Yedinci Söz

İçtihad Risalesi

Beş altı sene mukaddem (önce), Arabî bir risalede, içtihada dair yazdığım bir mesele, iki kardeşimin arzularıyla, o meseleye dair haddinden tecavüz edenin haddini bildirmek için şu söz, o mesele-i içtihadiyeye (içtihada dair) dair yazıldı.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Bismillahirrahmanirrahim – Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla)

وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَ اِلٰٓى اُولِى الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذٖينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ

(Ve lev reddûhu ilâ’r-resûli ve ilâ ulî’l-emri minhum le’alimehu’llezîne yestenbitûnehû minhum – Eğer onu [haber veya meseleyi] Resûl’e ve içlerinden ulü’l-emre [emir sahiplerine, yetkililere] arz etselerdi, onların arasından onu [meseleleri] açıklayıp hüküm çıkarma kabiliyetine sahip olanlar, elbette onu bilip anlarlardı. [Nisâ Sûresi, 4:83’ten alıntı])

İçtihad (dini konularda hüküm çıkarma) kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mani (engel) vardır.

Birincisi: Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir (kapatılır). Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl (akıl kârı) değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir (boğulmaya sebeptir). Öyle de şu münkerat (kötülükler, haramlar) zamanında ve âdât-ı ecanibin istilası anında (yabancı âdetlerin yayılması zamanında) ve bid’aların kesreti (bid’atların çokluğu) vaktinde ve dalaletin tahribatı hengâmında (zamanında), içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten (İslamiyet sarayından) yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin (tahrip edicilerin) girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet’e cinayettir.

İkincisi: Dinin zaruriyatı (temel ve zorunlu hükümleri) ki içtihad onlara giremez. Çünkü kat’î (kesin) ve muayyendirler (belirlenmişlerdir). Hem o zaruriyat, kut (azık, gıda) ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler (sarsıntı içindedirler). Ve bütün himmet (çaba, gayret) ve gayreti, onların ikamesine (yerine getirilmesine) ve ihyasına (canlandırılmasına) sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyet’in nazariyat (teorik, detay) kısmında ve selefin (öncekilerin, salih selefin) içtihadat-ı safiyane (saf, katıksız içtihatları) ve hâlisanesiyle (halis, samimi içtihatlarıyla), bütün zamanların hâcatına (ihtiyaçlarına) dar gelmeyen efkârları (düşünceleri) olduğu halde, onları bırakıp heveskârane (hevesle, keyfi bir şekilde) yeni içtihadlar yapmak, bid’akârane (bid’atçıya yakışır bir şekilde) bir hıyanettir.

Üçüncüsü: Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer meta (ticaret malı) mergub (rağbet edilen, beğenilen) oluyor. Vakit be-vakit (zaman zaman) birer mal revaç (tutulma, gözde olma) buluyor. Öyle de âlem meşherinde (sergisinde), içtimaiyat-ı insaniye (insan toplumları) ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer meta mergub olup revaç buluyor. Sûkunda (çarşısında) yani çarşısında teşhir ediliyor (sergileniyor), rağbetler (ilgi, istekler) ona celboluyor (çekiliyor), nazarlar ona teveccüh ediyor (yöneliyor), fikirler ona müncezib (çekilmiş) oluyor. Mesela, şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi… Ve selef-i salihîn (salih selef, hayırlı öncekiler) asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı semavat ve arzın (göklerin ve yerin Yaratıcısının) marziyatlarını (rızalarını, hoşnutluklarını) ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek (hüküm çıkarmak) ve nur-u nübüvvet (peygamberlik nuru) ve Kur’an ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi (sonsuz mutluluğu) kazandırmak vesailini (vasıtalarını, araçlarını) elde etmek idi.

İşte o zamanda zihinler, kalpler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle, yerler ve gökler Rabb’inin marziyatını anlamaya müteveccih (yönelmiş) olduğundan; içtimaiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri (karşılıklı konuşmaları), vukuatları (meydana gelen olayları), ahvalleri (halleri) ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden (aktığından) her kimin güzelce bir istidadı (kabiliyeti) bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak her şeyden bir ders-i marifet (Allah’ı tanıma dersi) alır. O zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu (öğreniyordu). Güya her bir şey, ona bir muallim hükmüne geçip onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir istidad-ı ihzarî (hazırlayıcı bir kabiliyet) telkin ediyordu (aşıyordu). Hattâ o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu (aydınlatıyordu) ki yakın idi ki kesbsiz (çabasız, kendiliğinden) içtihada kabiliyeti ola, ateşsiz nurlana… İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid (kabiliyetli kişi), içtihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı “nurun alâ nur” (Nur üzerine Nur) sırrına mazhar olur; çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.

Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle (egemenliğiyle), felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla (tabiat felsefesinin musallat olmasıyla), şerait-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla (dünya hayatı şartlarının ağırlaşmasıyla), efkâr (fikirler) ve kulûb (kalpler) dağılmış, himmet (çaba, gayret) ve inayet (yardım, ilgi) inkısam etmiştir (parçalanmıştır). Zihinler maneviyata karşı yabanileşmiştir.

İşte bunun içindir ki şu zamanda birisi; dört yaşında Kur’an’ı hıfzedip (ezberleyip), âlimlerle mübahase eden (tartışan) Süfyan İbn-i Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan’ın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan, on senede içtihadı tahsil etmiş (öğrenmiş) ise şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünkü Süfyan’ın iptida-i tahsil-i fıtrîsi (fıtri, doğal öğrenmeye başlaması) sinn-i temyiz (iyi ile kötüyü ayırma yaşı, ergenlik öncesi yaş) zamanından başlar. Yavaş yavaş istidadı müheyya (hazır) olur, nurlanır, her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer.

Amma onun naziri (benzeri), şu zamanda çünkü zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istidadı içtihaddan uzaklaşmış. Elbette fünun-u hazırada tevaggulü (güncel bilimlerle meşguliyeti) derecesinde istidadı, içtihad-ı şer’î (şeriat içtihadı) kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede tefennünü (dünya bilimlerinde uzmanlaşması) derecesinde içtihadın kabulünden geri kalmıştır. Onun için “Ben de onun gibi zekiyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.

Dördüncüsü: Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nema (büyüme ve gelişme) için tevessü (genişleme) meyli bulunur. O meyl-i tevessü (genişleme eğilimi) ise –çünkü dâhildendir (içeridendir)– vücud ve cisim için bir tekemmüldür (olgunlaşmadır). Fakat eğer hariçte tevsi (genişletme) için bir meyil ise o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir; tevsi değildir. Öyle de İslâmiyet’in dairesine selef-i salihîn (salih selef) gibi takva-yı kâmile (kâmil takva, tam Allah korkusu) kapısıyla ve zaruriyat-ı diniyenin imtisali tarîkıyla (dinin zaruri hükümlerini yerine getirme yoluyla) dâhil olanlarda (girenlerde), meylü’t-tevessü (genişleme eğilimi) ve irade-i içtihad (içtihat etme isteği) bulunsa o, kemaldir ve tekemmüldür. Yoksa zaruriyatı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye (maddeci felsefe) ile âlûde (kirlenmiş) olanlardan olan o meylü’t-tevsi ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip (İslamiyetin varlığını yıkma) ve boynundaki şer’î zincirini (şeriat zincirini) çıkarmaya vesiledir.

Beşincisi: Üç nokta-i nazar (bakış açısı), şu zamanın içtihadatını (içtihatlarını) arziye (dünyevi, yere ait) yapar, semavîlikten (göklerden gelen olma özelliğinden) çıkarıyor. Halbuki şeriat semaviyedir ve içtihadat-ı şer’iye (şer’i içtihatlar) dahi onun ahkâm-ı mestûresini (gizli, örtülü hükümlerini) izhar ettiğinden (açığa çıkardığından) semaviyedirler.

Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat (fayda) ise tercihe sebeptir, icaba (gerekli kılmaya), icada (var etmeye) medar (dayanak) değildir. İllet ise vücuduna (varlığına) medardır. Mesela, seferde (yolculukta) namaz kasredilir (kısaltılır), iki rekat kılınır. Şu ruhsat-ı şer’iyenin (şer’i ruhsatın) illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir (zorluktur). Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı (bakışı) ise maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edip (koyup) ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihadat arziyedir, semavî değildir.

İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvela ve bizzat (doğrudan doğruya) saadet-i dünyeviyeye (dünya mutluluğuna) bakıyor ve ahkâmları (hükümleri) ona tevcih ediyor (yöneltiyor). Halbuki şeriatın nazarı ise evvela ve bizzat saadet-i uhreviyeye (âhiret mutluluğuna) bakar, ikinci derecede –âhirete vesile olmak dolayısıyla– dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, ruh-u şeriattan (şeriatın ruhundan) yabanidir. Öyle ise şeriat namına içtihad edemez.

Üçüncüsü: اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبٖيحُ الْمَحْظُورَاتِ (İnne’d-darûrâtı tubîhu’l-mahzûrât – Zaruretler, haramları mubah kılar) kaidesi (kuralı), yani “Zaruret, haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise küllî (genelgeçer) değil. Zaruret eğer haram yoluyla olmamış ise haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû-i ihtiyarıyla (kötü, yanlış tercihiyle), gayr-ı meşru (meşru olmayan) sebeplerle zaruret olmuş ise haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara (ruhsat verilmiş hükümlere) medar olamaz (dayanak olamaz), özür teşkil edemez.

Mesela, bir adam sû-i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse; tasarrufatı (fiilleri, sözleri), ulema-i şeriatça (şeriat âlimlerince) aleyhinde caridir (geçerlidir), mazur sayılmaz. Tatlik etse (boşasa) talakı (boşaması) vaki olur (gerçekleşir). Bir cinayet etse ceza görür. Fakat sû-i ihtiyarıyla olmazsa talak vaki olmaz, ceza da görmez. Hem mesela, bir içki müptelası (bağımlısı) zaruret derecesinde müptela olsa da diyemez ki: “Zarurettir, bana helâldir.”

İşte şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptela eden bir beliyye-i âmme (genel musibet, yaygın bela) suretine giren çok umûrlar (işler, durumlar) vardır ki sû-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd ettiklerinden (doğduklarından), ruhsatlı ahkâmlara medar olup, haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki şu zamanın ehl-i içtihadı (içtihat ehli), o zaruratı ahkâm-ı şer’iyeye (şer’i hükümlere) medar yaptıklarından içtihadları arziyedir (dünyevidir), hevesîdir (hevese dayalıdır), felsefîdir; semavî olamaz, şer’î değil. Halbuki semavat ve arzın Hâlık’ının (Yaratıcısının) ahkâm-ı İlahiyesinde (ilahi hükümlerinde) tasarruf (davranma, hükmetme) ve ibadının ibadatına müdahale (kullarının ibadetlerine karışma), o Hâlık’ın izn-i manevîsi (manevi izni) olmazsa; o tasarruf, o müdahale merduddur (reddedilmiştir).

Mesela bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeair-i İslâmiyeyi (İslam’ın alametleri, şiarları), Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi, iki sebep için istihsan ediyorlar (güzel görüyorlar):

Birincisi: “Tâ siyaset-i hazıra (güncel siyaset) avam-ı müslimîne (Müslüman halka) de o suretle tefhim edilsin (anlatılsın).” Halbuki siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet (şeytanlık) içine girmiş ki vesvese-i şeyatîn (şeytanların vesvesesi) hükmüne geçmiştir. Halbuki minber, vahy-i İlahînin tebliğ makamı (ilahi vahyin duyurulma yeri) olduğundan o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âlîye (yüce makama) çıkabilsin.

İkinci sebep: “Hutbe, bazı suver-i Kur’aniyenin (Kur’an surelerinin) nasihatleri anlaşılmak içindir.” Evet, eğer millet-i İslâm (İslam milleti), İslâmiyet’in zaruriyatı ve müsellematı (tartışmasız kabul edilmiş gerçekleri) ve malûm olan ahkâmını, ekseriyet itibarıyla (çoğunlukla) imtisal edip (uyup) yerine getirseydi, o vakit nazariyat-ı şer’iye (şer’i teorik meseleler) ve mesail-i dakika (ince meseleler) ve nasayih-i hafiye (gizli, derin nasihatler) anlamak için bildiği lisan ile hutbe okunması ve suver-i Kur’aniyenin –eğer mümkün olsaydı– tercümesi (Hâşiye[1]) belki müstahsen (güzel, beğenilen) olurdu.

Fakat namaz, zekât, orucun vücubu (farz olması) ve katl (öldürme), zina ve şarabın haramiyeti (haram olması) gibi malûm olan ahkâm-ı kat’iye-i İslâmiye (İslam’ın kesin hükümleri) mühmel kalıyor (ihmal ediliyor). Avam-ı nâs (halk tabakası, sıradan insanlar), onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki teşvik (özendirme) ve ihtar (hatırlatma) ile o ahkâm-ı kudsiyeyi (kutsal hükümleri) hatırlatıp İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle (harekete geçirmekle) imtisallerine (uymalarına) teşvik ve tezkire (hatırlatma) ve ihtara muhtaçtırlar.

Halbuki bir âmî (halktan, okumamış kimse) ne kadar cahil dahi olsa, Kur’an’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meal-i icmaliyeyi (özet manayı) anlar ki: “Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyet’in umdelerini (temellerini, esaslarını) hatip ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor.” der; kalbinde onlara karşı bir iştiyak (özlem, arzu) hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat (ifadeler) var ki arş-ı a’zamdan (en büyük arştan) gelen Kur’an-ı Hakîm’in i’cazkârane (mu’cizevî bir şekilde), müfehhimane (anlatır, kavratır bir şekilde) ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin (karşılık verebilsin)?

Altıncısı: Selef-i salihînin müçtehidîn-i izamı (salih selefin büyük müçtehitleri), asr-ı nur (nur asrı) ve asr-ı hakikat (hakikat asrı) olan asr-ı sahabeye (sahabe asrına) yakın olduklarından safi (katıksız) bir nur alıp, hâlis (samimi, saf) bir içtihad edebilirlerdi. Şu zamanın ehl-i içtihadı (içtihat ehli) ise o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesafede hakikat kitabına bakar ki en vâzıh (açık) bir harfini de zor ile görebilirler.

Eğer desen: Sahabeler de insandırlar, hatadan, hilaftan (yanlışlıktan) hâlî olmazlar (uzak olmazlar). Halbuki içtihadatın ve ahkâm-ı şeriatın medarı (dayanağı), sahabelerin adaleti ve sıdkıdır (doğruluğudur) ki hattâ ümmet “Sahabeler umumen (genel olarak) âdildirler (adil kişilerdir), doğru söylerler.” diye ittifak etmişler.

Elcevap (Cevap): Evet, sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibarıyla (mutlak çoğunlukla) hakka âşık, sıdka müştak (doğruluğa özlem duyan), adalete hâhişgerdirler (isteklidirler). Çünkü yalanın ve kizbin (yalanın) çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki ortalarındaki mesafe arştan ferşe (yere) kadar açılmış. Esfel-i safilîndeki (aşağıların en aşağısında olan) Müseylime-i Kezzab’ın derekesinden (düşük mertebesinden), a’lâ-yı illiyyînde (yücelerin en yücesinde) olan Hazret-i Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm – ona salât ve selam olsun) derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.

Evet, Müseylime’yi esfel-i safilîne düşüren kizb (yalan) olduğu gibi Muhammedü’l-Emin (aleyhissalâtü vesselâm – Emin Muhammed) aleyhissalâtü vesselâmı a’lâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.

İşte, hissiyat-ı ulviyeyi (yüce duyguları) taşıyan ve mehasin-i ahlâkiyeye perestiş eden (güzel ahlâka hayran olan) ve Şems-i Nübüvvet’in ziya-i sohbetiyle (Peygamberlik Güneşinin sohbet nuruyla) nurlanan sahabeler, o derece çirkin ve sukuta (düşüşe) sebep ve Müseylime’nin maskara-âlûd muzahrefat dükkânındaki (maskaralıkla karışık saçmalıklar dükkânındaki) kizbe (yalana), ihtiyarıyla (isteyerek) ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medar-ı fahir (övünç sebebi) ve mübahat (övünme) ve mi’rac-ı suud (yükselme mi’racı) ve terakki ve Fahr-i Risalet’in (Risalet iftiharının, Peygamberliğin övüncü) hazine-i âliyesinde (yüce hazinesinde) en revaçlı bulunan ve şaşaa-i cemaliyle (güzelliğinin parıltısıyla) içtimaat-ı insaniyeyi (insan toplumlarını) nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka –ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivayetinde (şer’i hükümlerin rivayetinde) ve tebliğinde– elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık (uygun) ve âşık olmaları kat’îdir (kesin), zarurîdir (zorunlu), şüphesizdir.

Halbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa elbette pek âlî (yüce) olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının marifetine (bilgisine) ve sözüne itimat edip (güvenip) körü körüne alınmaz.

*

Hâtime (Sonuç)

Asırlara göre şeriatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l-Enbiya’dan (Peygamberlerin sonuncusundan) sonra şeriat-ı kübrası (büyük şeriatı), her asırda, her kavme kâfi geldiğinden muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruatta (ayrıntılarda), bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmıştır.

Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilaçlar tebeddül eder (değişir). Öyle de asırlara göre şeriatlar değişir, milletlerin istidadına (kabiliyetine) göre ahkâm (hükümler) tahavvül eder (değişir). Çünkü ahkâm-ı şer’iyenin teferruat kısmı (şer’i hükümlerin ayrıntı kısmı), ahval-i beşeriyeye bakar (insan hallerine bakar). Ona göre gelir, ilaç olur.

Enbiya-i sâlife (geçmiş peygamberler) zamanında, tabakat-ı beşeriye (insan tabakaları) birbirinden çok uzak ve seciyeleri (huy ve karakterleri) hem bir derece kaba hem şiddetli ve efkârca (fikirce) iptidaî (ilkel) ve bedeviyete yakın (çöl hayatına yakın) olduğundan, o zamandaki şeriatlar, onların haline muvafık (uygun) bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıtada bir asırda, ayrı ayrı peygamberler ve şeriatlar bulunurmuş.

Sonra Âhir Zaman Peygamberinin (Hz. Muhammed’in aleyhissalâtü vesselâm) gelmesiyle, insanlar güya iptidaî derecesinden idadiye (ortaokul) derecesine terakki ettiğinden (yükseldiğinden) çok inkılabat (devrimler, büyük değişimler) ve ihtilatat (karışıklıklar, birbirine karışmalar) ile akvam-ı beşeriye (insan kavimleri) bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum (gereklilik) görülmemiştir.

Fakat tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimaiye (toplumsal yaşam tarzı) de giymediğinden mezhepler taaddüd etmiştir (çoğalmıştır).

Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası (mutlak çoğunluğu) bir mekteb-i âlînin (yüksekokulun) talebesi gibi bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyeyi giyse, bir seviyeye girse o vakit mezhepler tevhid edilebilir (birleştirilebilir). Fakat bu hal-i âlem (dünyanın hali), o hale müsaade etmediği gibi (izin vermediği gibi) mezahib (mezhepler) de bir olmaz.

Eğer desen: Hak bir olur, nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelif (çeşitli, farklı) ahkâmları hak olabilir?

Elcevap (Cevap): Bir su, beş muhtelif (çeşitli, farklı) mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır; şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su ilaçtır, tıbben vâcibdir (yapılması zorunludur). Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır (zararlıdır), tıbben ona haramdır (yasaktır). Diğer birisine az zarar verir, tıbben ona mekruhtur (hoş görülmeyen, kerih görülen). Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir (Hz. Peygamber’in aleyhissalâtü vesselâm tatbikatıdır). Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle (sağlıkla) içsin, tıbben ona mubahtır (serbesttir). İşte hak burada taaddüd etti (çoğaldı). Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilaçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur.”

İşte bunun gibi ahkâm-ı İlahiye, mezheplere hikmet-i İlahiyenin sevkiyle (İlahi hikmetin yönlendirmesiyle) ittiba edenlere (uyanlara) göre değişir hem hak olarak değişir ve her birisi de hak olur, maslahat (fayda, uygunluk) olur.

Mesela, hikmet-i İlahiyenin tensibiyle (uygun görmesiyle) İmam-ı Şafiî’ye ittiba eden, ekseriyet itibarıyla Hanefîlere nisbeten köylülüğe ve bedevîliğe (çöl hayatına) daha yakın olup cemaati bir tek vücud hükmüne getiren hayat-ı içtimaiye (toplumsal hayat) de nâkıs (eksik) olduğundan, her biri bizzat (şahsen) dergâh-ı Kādıyü’l-Hâcat’ta (ihtiyaçları gideren Allah’ın dergâhında) kendi derdini söylemek ve hususi matlubunu (özel isteğini) istemek için imam arkasında Fatiha’yı birer birer okuyorlar. Hem ayn-ı hak (hakkın ta kendisi) ve mahz-ı hikmettir (hikmetin özüdür).

İmam-ı A’zam’a ittiba edenler, ekseriyet-i mutlaka itibarıyla, İslâmî hükûmetlerin ekserisi, o mezhebi iltizam etmesiyle (benimsemesiyle) medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimaiyeye müstaid (kabiliyetli) olduğundan; bir cemaat, bir şahıs hükmüne girip, bir tek adam umum namına söyler; umum kalben onu tasdik ve rabt-ı kalp edip (kalben bağlanıp), onun sözü umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî mezhebine göre imam arkasında Fatiha okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.

Hem mesela, madem şeriat, tabiatın tecavüzatına (sınır aşmalarına, taşkınlıklarına) set çekmekle (engel olmakla) onu ta’dil edip (düzeltip) nefs-i emmareyi (kötülüğü emreden nefsi) terbiye eder. Elbette ekser etbaı (çoğu takipçisi), köylü ve nim-bedevî (yarı bedevi) ve amelelikle (işçilikle) meşgul olan Şafiî mezhebine göre “Kadına temas ile abdest bozulur, az bir necaset (pislik) zarar verir.” Ekseriyet itibarıyla hayat-ı içtimaiyeye giren, nim-medeni (yarı medeni) şeklini alan insanlar, ittiba ettikleri mezheb-i Hanefîye göre “Mess-i nisvan (kadına dokunma) abdesti bozmaz, bir dirhem kadar necasete fetva var.”

İşte bir amele (işçi) ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz-ı maişet (yaşam tarzı) itibarıyla ecnebi kadınlarla ihtilata (karışmaya, bir arada bulunmaya), temasa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves (kirli) şeylerin içine karışmaya müptela olduğundan; sanat ve maişet itibarıyla, tabiat ve nefs-i emmaresi meydanı boş bulup tecavüz edebilir (sınır aşabilir). Onun için şeriat onların hakkında, o tecavüzata set çekmek için “Abdest bozulur, temas etme! Namazını iptal eder, bulaşma!” manevî kulağında bir sadâ-yı semavî (semavi ses) çınlattırır (çınlatır). Amma o efendi, (namuslu olmak şartıyla) âdât-ı içtimaiyesi (toplumsal âdetleri) itibarıyla, ahlâk-ı umumiye (genel ahlak) namına, ecnebi kadınlara temasa müptela değil, mülevves şeylerle nezafet-i medeniye (medeniyet temizliği) namına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şeriat, mezheb-i Hanefî namıyla ona şiddet ve azîmet (zorluk ve kesin hüküm) göstermemiş; ruhsat tarafını (kolaylık tarafını) gösterip, hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuş ise abdestin bozulmaz. Hicab edip (utanıp) kalabalık içinde su ile istinca etmemenin (temizlenmemenin) zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetva vardır.” der, onu vesveseden kurtarır.

İşte denizden iki katre (damla) sana misal, onlara kıyas et (benzet, ölçü al). Mizan-ı Şa’ranî (Şa’ranî terazisi – İmam Şa’ranî’nin mezhepleri karşılaştırma metodu) mizanıyla, şeriat mizanlarını bu suretle muvazene edebilirsen et (denk tutabilirsen, karşılaştırabilirsen et).

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

(Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm – Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü hikmetli olansın.)

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ تَمَثَّلَ فٖيهِ اَنْوَارُ مَحَبَّتِكَ لِجَمَالِ صِفَاتِكَ وَ اَسْمَائِكَ بِكَوْنِهٖ مِرْاٰةً جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى وَ مَنْ تَمَرْكَزَ فٖيهِ شُعَاعَاتُ مَحَبَّتِكَ لِصَنْعَتِكَ فٖى مَصْنُوعَاتِكَ بِكَوْنِهٖ اَكْمَلَ وَ اَبْدَعَ مَصْنُوعَاتِكَ وَ صَيْرُورَتِهٖ اَنْمُوذَجَ كَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ وَ فِهْرِسْتَةَ مَحَاسِنِ نُقُوشِكَ وَ مَنْ تَظَاهَرَ فٖيهِ لَطَائِفُ مَحَبَّتِكَ وَ رَغْبَتِكَ لِاِسْتِحْسَانِ صَنْعَتِكَ بِكَوْنِهٖ اَعْلٰى دَلَّالٖى مَحَاسِنِ صَنْعَتِكَ وَ اَرْفَعَ الْمُسْتَحْسِنٖينَ صَوْتًا فٖى اِعْلَانِ حُسْنِ نُقُوشِكَ وَ اَبْدَعِهِمْ نَعْتًا لِكَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ وَ مَنْ تَجَمَّعَ فٖيهِ اَقْسَامُ مَحَبَّتِكَ وَ اِسْتِحْسَانِكَ لِمَحَاسِنِ اَخْلَاقِ مَخْلُوقَاتِكَ وَ لَطَائِفِ اَوْصَافِ مَصْنُوعَاتِكَ بِكَوْنِهٖ جَامِعًا لِمَحَاسِنِ الْاَخْلَاقِ كَافَّةً بِاِحْسَانِكَ وَ لِلَطَائِفِ الْاَوْصَافِ قَاطِبَةً بِفَضْلِكَ وَ مَنْ صَارَ مِصْدَاقًا صَادِقًا وَ مِقْيَاسًا فَائِقًا لِجَمٖيعِ مَنْ ذَكَرْتَ فٖى فُرْقَانِكَ اِنَّكَ تُحِبُّهُمْ مِنَ الْمُحْسِنٖينَ وَ الصَّابِرٖينَ وَ الْمُؤْمِنٖينَ وَ الْمُتَّقٖينَ وَ التَّوَّابٖينَ وَ الْاَوَّابٖينَ وَ جَمٖيعِ الْاَصْنَافِ الَّذٖينَ اَحْبَبْتَهُمْ وَ شَرَفْتَهُمْ لِمَحَبَّتِكَ فٖى فُرْقَانِكَ حَتّٰى صَارَ اِمَامَ الْحَبٖيبٖينَ لَكَ وَ سَيِّدَ الْمَحْبُوبٖينَ لَكَ وَ رَئٖيسَ اَوِدَّائِكَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ وَ اِخْوَانِهٖ اَجْمَعٖينَ اٰمٖينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ

(Allahümme salli ve sellim alâ men temessel fîhi envâru mahabbetike li cemâli sıfâtike ve esmâike bi kevnihî mir’âten câmi’aten li tecelliyâtı esmâike’l-hüsnâ. Ve men temerkeze fîhi şuââtü mahabbetike li san’atike fî masnû’âtike bi kevnihî ekmele ve ebde’a masnû’âtike ve sayrûratihî enmûzece kemâlâtı san’atike ve fihristete mehâsini nukûşike. Ve men tezâhara fîhi letâifu mahabbetike ve rağbetike li istihsâni san’atike bi kevnihî a’lâ dellâlî mehâsini san’atike ve erfe’a’l-müstahsinîne savten fî i’lâni husni nukûşike ve ebde’ihim na’ten li kemâlâtı san’atike. Ve men tecemme’a fîhi aksâmu mahabbetike ve istihsânike li mehâsini ahlâkı mahlûkâtike ve letâifi evsâfı masnû’âtike bi kevnihî câmi’an li mehâsini’l-ahlâkı kâffeten bi ihsânike ve li’l-letâifi’l-evsâfı kâtıbeten bi fadlike. Ve men sâra misdâkan sâdıkan ve mıkıyâsen fâikan li cemîi men zekerte fî Furkânike inneke tuhıbbuhum mine’l-muhsinîne ve’s-sâbirîne ve’l-mu’minîne ve’l-muttakîne ve’t-tevvâbîne ve’l-evvâbîne ve cemîi’l-asnâfi’llezîne ahbebtahum ve şerraftehum li mahabbetike fî Furkânike hattâ sâra imâme’l-habîbîne leke ve seyyide’l-mahbûbîne leke ve reîse eviddâike ve alâ âlihî ve ashâbihî ve ihvânihî ecme’îne. Âmîn bi rahmetike yâ erhame’r-râhimîn – Allah’ım! Sıfatlarının ve isimlerinin cemâline olan sevgisinin nurları kendisinde tecelli eden, Senin güzel isimlerinin tecellilerini kapsayan bir ayna olması sebebiyle, Sana salât ve selâm eyle! Sanatındaki sevgisinin şuaları yaratıklarında kendisinde odaklanan, Senin yaratıklarının en mükemmeli ve en eşsizi olması, sanatının kemâllerinin bir numunesi ve nakışlarının güzelliklerinin bir fihristesi haline gelmesi sebebiyle, Sana salât ve selâm eyle! Sanatının güzelliğini beğenme konusundaki sevgisinin ve rağbetinin incelikleri kendisinde açığa çıkan, sanatının güzelliklerini en yüce şekilde ilan eden ve nakışlarının güzelliğini duyurmada en yüksek sesli olan, sanatının kemâllerini tasvirde en eşsiz olan olması sebebiyle, Sana salât ve selâm eyle! Yaratıklarının ahlâk güzelliklerine ve yaratılanların latif vasıflarına olan sevgisinin ve beğenisinin bütün kısımları kendisinde toplanan, Senin ihsanınla ahlâk güzelliklerinin tamamını, fazlınla da bütün latif vasıfları kendinde toplayan olması sebebiyle, Sana salât ve selâm eyle! Ve Furkan’ında (Kur’an’da) Şüphesiz Sen, onları seversin buyurduğun muhsinlerin (iyilik edenlerin), sabredenlerin, mü’minlerin, muttakilerin (Allah’tan korkup sakınanların), tevvâbîn’in (tevbe edenlerin), evvâbîn’in (Allah’a çokça yönelenlerin) ve sevip şereflendirdiğin bütün sınıfların doğru bir tasdik edicisi ve üstün bir ölçüsü haline gelen Efendimiz Muhammed’e, Senin sevilenlerinin imamı, Sana sevdiklerinin efendisi ve dostlarının reisi olan O’na, âl ve ashabına (ailesine ve arkadaşlarına) ve bütün kardeşlerine salât ve selâm eyle! Âmin, rahmetinle Ey merhametlilerin en merhametlisi!)

*

Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli

Sahabeler hakkındadır

Mevlana Câmî’nin dediği gibi derim:

يَا رَسُولَ اللّٰهِ چِه بَاشَدْ چُونْ سَگِ اَصْحَابِ كَهْفْ

دَاخِلِ جَنَّتْ شَوَمْ دَرْ زُمْرَۀِ اَصْحَابِ تُو

اُو رَوَدْ دَرْ جَنَّتْ مَنْ دَرْ جَهَنَّمْ كَىْ رَوَاسْتْ

اُو سَگِ اَصْحَابِ كَهْفْ مَنْ سَگِ اَصْحَابِ تُو

(Ya Resûlallah çih bâşed çun seg-i Ashâb-ı Kehf / Dâhil-i cennet şevem der zümre-i Ashâb-ı tu / O reved der cennet men der cehennem key revâst / O seg-i Ashâb-ı Kehf men seg-i Ashâb-ı tu – Ey Allah’ın Resulü! Kehf Ashabı’nın köpeği gibi olsam ne olur ki? Senin Ashabının zümresinde Cennet’e girsem. O [köpek] Cennet’e gitsin de ben Cehennem’e mi gideyim, hiç yakışır mı? O Kehf Ashabı’nın köpeği, ben ise Senin Ashabının köpeğiyim.)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

(Bismihî Sübhânehû ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdihî – O’nun adıyla, O yücedir. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Bismillahirrahmanirrahim – Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla)

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ … اِلٰى اٰخِرِ الْاٰيَة

(Muhammedün Resûlullahi vellezîne me’ahû eşiddâu ale’l-küffâri ruhâmâu beynehum… ilâ âhiri’l-âye – Muhammed Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametlidirler… (Fetih Sûresi, 48:29’dan itibaren ayetin sonuna kadar))

Sual ediyorsunuz: Bazı rivayetlerde vardır ki “Bid’aların revacı hengâmında (yaygınlaştığı zamanda) ehl-i iman ve takvadan (iman ve takva ehlinden) bir kısım suleha (salihler, dindarlar), sahabe derecesinde veya daha ziyade efdal (üstün) olabilir.” diye rivayetler vardır. Bu rivayetler sahih (doğru) midir? Sahih ise hakikatleri nedir?

Elcevap (Cevap): Enbiyadan (peygamberlerden) sonra nev-i beşerin (insan türünün) en efdali (üstünü) sahabe olduğu, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in icmaı (Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in görüş birliği) bir hüccet-i kātıadır (kesin bir delildir) ki o rivayetlerin sahih kısmı, fazilet-i cüz’iye (kısmi fazilet) hakkındadır. Çünkü cüz’î (kısmi) fazilette ve hususi (özel) bir kemalde (olgunlukta), mercuh (tercih edilmeyen, daha az üstün) racihe (tercih edilen, daha üstün) tereccuh edebilir (tercih edilebilir, üstün gelebilir). Yoksa Sure-i Feth’in âhirinde (Fetih Sûresi’nin sonunda) sitayişkârane tavsifat-ı Rabbaniyeye mazhar (övgüye layık Rabbin vasıflarına mazhar olmuş) ve Tevrat ve İncil ve Kur’an’ın medh ü senasına (övülmesine ve yüceltilmesine) mazhar olan sahabelere, fazilet-i külliye (genel fazilet) nokta-i nazarında yetişilemez.

Şu hakikatin pek çok esbab (sebepler) ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden (içeren) üç hikmeti beyan edeceğiz:

Birinci Hikmet: Sohbet-i Nebeviye (Peygamberin sohbeti) öyle bir iksirdir ki bir dakikada ona mazhar bir zat, senelerle seyr ü sülûka (manevi yolculuğa) mukabil (karşılık), hakikatin envarına (nurlarına) mazhar olur. Çünkü sohbette insibağ (boyanma, renk alma) ve in’ikas (yansıma) vardır. Malûmdur ki in’ikas ve tebaiyetle (tabi olmakla), o nur-u a’zam-ı nübüvvetle (peygamberliğin en büyük nuruyla) beraber en azîm (büyük) bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyetiyle öyle bir mevkiye çıkar ki bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki en büyük veliler sahabe derecesine çıkamıyorlar.

Hattâ Celaleddin-i Süyûtî gibi uyanık iken çok defa sohbet-i Nebeviyeye mazhar olan veliler, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm – ona salât ve selam olsun) ile yakazaten (uyanıkken) görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar (şereflenseler), yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünkü sahabelerin sohbeti, nübüvvet-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm – Hz. Muhammed’in peygamberliği) nuruyla, yani Nebi olarak onunla sohbet ediyorlar. Evliyalar ise vefat-ı Nebevîden (Peygamberin vefatından) sonra Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) görmeleri, velayet-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm – Hz. Muhammed’in velayeti) nuruyla sohbettir. Demek, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’ın onların nazarlarına temessül (cisimlenme, görünme) ve tezahür etmesi (ortaya çıkması), velayet-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) cihetindedir; nübüvvet itibarıyla (peygamberlik yönüyle) değil. Madem öyledir; nübüvvet derecesi, velayet derecesinden ne kadar yüksek ise o iki sohbet de o derece tefavüt etmek (farklı olmak) lâzım gelir.

Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksir-i nurani (nurani iksir) olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî (çölde yaşayan, göçebe) adam, kızını sağ olarak defnedecek derecede bir kasavet-i vahşiyanede (vahşi bir katılıkta) bulunduğu halde, gelip bir saat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur (şereflenir), daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmaneyi (rahmani şefkati) kesbederdi (kazanırdı). Hem cahil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hint gibi memleketlere giderdi, o mütemeddin (medenîleşmiş) kavimlere muallim-i hakaik (hakikatlerin öğretmeni) ve rehber-i kemalât (olgunlukların rehberi) olurdu.

İkinci Sebep: Yirmi Yedinci Söz’deki içtihad bahsinde beyan ve ispat edildiği gibi sahabeler, ekseriyet-i mutlaka itibarıyla (mutlak çoğunlukla) kemalât-ı insaniyenin (insani olgunlukların) en a’lâ (yüce) derecesindedirler. Çünkü o zamanda, o inkılab-ı azîm-i İslâmîde (büyük İslami inkılabda) hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb (yalan) ve sıdk (doğruluk) mabeyninde (arasında) öyle bir mesafe açılmıştı ki küfür ve iman kadar, belki cehennem ve cennet kadar beynleri uzaklaştı (araları uzaklaştı).

Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı (aracısı) ve numunesi olan Müseylime-i Kezzab ve maskaraca kelimeleri olduğundan (maskaraca sözler söylediğinden), fıtraten hissiyat-ı ulviye sahibi (fıtraten yüce duygulara sahip) ve maâlî-i ahlâka meftun (ahlakî yüceliklere düşkün) ve izzet (şeref) ve mübahata (övünmeye) meyyal (eğimli) olan sahabeler, elbette ihtiyarlarıyla (kendi iradeleriyle), kizb ve şerre ellerini uzatıp Müseylime derekesine (düşük mertebesine) düşmemişler.

Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve numunesi olan Habibullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın sevgilisi Hz. Muhammed’in) a’lâ-yı illiyyîn-i kemalâtındaki (kemalatın yücelerinin en yücesindeki) makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle (gayretleriyle) o tarafa koşmak, mukteza-yı seciyeleridir (huylarının gereğidir).

Mesela, nasıl ki zaman oluyor; medeniyet-i beşeriye çarşısında ve hayat-ı içtimaiye-i insaniye dükkânında (insan toplumsal hayatının dükkanında), bazı şeylerin verdiği müthiş neticeleri ve çirkin eserleri zehr-i kātil (öldürücü zehir) gibi herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip (tiksiniip) kaçar. Ve bazı şeylerin ve manevî metaların verdikleri güzel neticeler ve kıymettar eserler, bir tiryaki nâfi’ (faydalı ilaç) ve bir pırlanta gibi herkesin nazar-ı rağbetini (ilgi bakışını) kendine celbeder (çeker). Herkes elinden geldiği kadar onları satın almaya çalışır.

Öyle de asr-ı saadette (saadet asrında) hayat-ı içtimaiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şakavet-i ebediye (sonsuz bedbahtlık) gibi neticeleri ve Müseylime-i Kezzab gibi süflî maskaraları (aşağılık maskaraları) tevlid ettiğinden (doğurduğundan), secaya-yı âliye (yüce huylar) ve hubb-u maâlîye (yücelik sevgisine) meftun olan (düşkün olan) sahabelerin zehr-i kātilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedihîdir (apaçık ortadadır). Ve saadet-i ebediye gibi netice veren ve Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) gibi nurani meyveler gösteren sıdk ve hakka ve imana en nâfi’ (faydalı) bir tiryak, en kıymettar bir elmas gibi o fıtratları safiye (saf fıtratlar) ve seciyeleri sâmiye (yüce huylar) olan sahabeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letaifleriyle (ince duygularıyla), onlara müşteri ve müştak (özlem duyan) olması zarurîdir.

Halbuki o zamandan sonra, gitgide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesafe azala azala, omuz omuza geldi. Bir dükkânda, ikisi beraber satılmaya başladığı gibi ahlâk-ı içtimaiye (toplumsal ahlak) bozuldu. Propaganda-i siyaset (siyasi propaganda), yalana fazla revaç (tutulma) verdi. Yalanın müthiş çirkinliği gizlenip doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki sahabenin adalet ve sıdk ve ulviyet ve hakkaniyet (haklılık, doğruluk) hususundaki kuvvetlerine, metanetlerine (sağlamlıklarına), takvalarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin.

Geçen meseleyi bir derece tenvir edecek (aydınlatacak), başıma gelmiş bir halimi beyan ediyorum. Şöyle ki:

Bir zaman kalbime geldi, niçin Muhyiddin-i Arabî gibi hârika (olağanüstü) zatlar sahabelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde سُبْحَانَ رَبِّىَ الْاَعْلٰى (Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ – En Yüce Rabbimi tesbih ederim) derken, şu kelimenin manası inkişaf etti (ortaya çıktı). Tam manasıyla değil fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: “Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım bir sene ibadetten daha iyi idi.” Namazdan sonra anladım ki o hatıra ve o hal, sahabelerin ibadetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşaddır (doğru yolu göstermedir).

Evet, Kur’an-ı Hakîm’in envarıyla hasıl olan o inkılab-ı azîm-i içtimaîde (büyük toplumsal inkılabda), ezdad (zıtlar) birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevabiiyle (tabi olanlarıyla), zulümatıyla (karanlıklarıyla) ve teferruatıyla (ayrıntılarıyla) ve hayır ve kemalât bütün envarıyla (nurlarıyla) ve netaiciyle (neticesiyle) karşı karşıya gelip, bir vaziyette ve müheyyic (heyecan verici) bir zamanda, her zikir ve tesbih, bütün manasının tabakatını (katmanlarını) turfanda (yeni, ilk çıkan) ve taravetli (taze) ve taze ve genç bir surette ifade ettiği gibi; o inkılab-ı azîmin tarrakası (gürültüsü, şimşeği) altında olan insanların bütün hissiyatını, letaif-i maneviyesini (manevi latifelerini, ince duygularını) uyandırmış; hattâ vehm ü hayal (kuruntu ve hayal) ve sır gibi duygular hüşyar (uyanık) ve müteyakkız (uyanık, dikkatli) bir surette o zikir, o tesbihlerdeki müteaddid (birçok) manaları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte şu hikmete binaen bütün hissiyatları uyanık ve letaifleri hüşyar olan sahabeler, envar-ı imaniye (iman nurları) ve tesbihiyeyi (tesbihle ilgili) câmi’ olan (toplayan, içeren) kelimat-ı mübarekeyi (mübarek kelimeleri) dedikleri vakit, kelimenin bütün manasıyla söyler ve bütün letaifiyle hisse alırlardı.

Halbuki o infilak (patlama) ve inkılabdan sonra, gitgide letaif uykuya ve havas (duygular, hisler) o hakaik noktasında gaflete (dikkatsizliğe, umursamazlığa) düşüp o kelimat-ı mübareke, meyveler gibi gitgide, ülfet (alışkanlık) perdesiyle letafetini (inceliğini) ve taravetini (tazeliğini) kaybeder. Âdeta sathîlik (yüzeysellik) havasıyla kuruyor gibi az bir yaşlık kalıyor ki kuvvetli, tefekkürî (düşünsel) bir ameliyatla ancak evvelki hali iade edilebilir (geri getirilebilir). İşte bundandır ki kırk dakikada bir sahabenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.

Üçüncü Sebep: On İkinci ve Yirmi Dördüncü ve Yirmi Beşinci Sözlerde ispat edildiği gibi nübüvvetin velayete nisbeti, güneşin ayn-ı zatıyla (öz varlığıyla), âyinelerde (aynalarda) görülen güneşin misali gibidir. İşte daire-i nübüvvet (peygamberlik dairesi), daire-i velayetten (velayet dairesinden) ne kadar yüksek ise daire-i nübüvvetin hademeleri (hizmetkârları) ve o güneşin yıldızları olan sahabeler dahi daire-i velayetteki sulehaya (salihlere) o derece tefevvuku (üstünlüğü) olmak lâzım geliyor. Hattâ velayet-i kübra (en büyük velayet) olan veraset-i nübüvvet (peygamberlik varisliği) ve sıddıkıyet (doğruluk, dürüstlük) ki sahabelerin velayetidir, bir veli kazansa yine saff-ı evvel (ilk saf, öncü) olan sahabelerin makamına yetişmez. Şu üçüncü sebebin müteaddid vücuhundan (birçok yönünden) üç vechini beyan ederiz:

Birinci Vecih: İçtihadda yani istinbat-ı ahkâmda (hüküm çıkarmada), yani Cenab-ı Hakk’ın marziyatını (rıza ve hoşnutluğunu) kelâmından anlamakta sahabelere yetişilmez.

Çünkü o zamandaki o büyük inkılab-ı İlahî (İlahi inkılab), marziyat-ı Rabbaniyeyi (Rabbin rızasını) ve ahkâm-ı İlahiyeyi (İlahi hükümleri) anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhan (zihinler), istinbat-ı ahkâma (hüküm çıkarmaya) müteveccih (yönelmiş) idi. Bütün kalpler “Rabb’imizin bizden istediği nedir?” diye merak ederdi. Ahval-i zaman (zamanın halleri), bu hali işmam (sezdirme) ve ihsas (hissettirme) edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhaverat (karşılıklı konuşmalar), bu manaları tazammun ederek (içererek) vuku buluyordu (meydana geliyordu). İşte bunun için her şey ve her hal ve muhavereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o manaları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden, sahabenin istidadını tekmil (tamamlama) ve fikirlerini tenvir ettiğinden (aydınlattığından), içtihad ve istinbatta istidadı kibrit derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbat ve içtihadı (hüküm çıkarma ve içtihat mertebesini), o sahabenin derece-i zekâvetinde (zekâ derecesinde) ve istidadında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanmayacaktır.

Çünkü şimdi saadet-i ebediyeye (sonsuz mutluluğa) bedel, saadet-i dünyeviye (dünya mutluluğu) medar-ı nazardır (dikkat merkezidir). Beşerin nazar-ı dikkati (dikkat nazarı), başka maksatlara müteveccihtir (yöneliktir). Tevekkülsüzlük içinde derd-i maişet (geçim derdi), ruha sersemlik ve felsefe-i tabiiye ve maddiye (tabiatçı ve materyalist felsefe) akla körlük verdiğinden beşerin muhit-i içtimaîsi (toplumsal çevresi), o şahsın zihnine ve istidadına, içtihad hususunda kuvvet vermediği gibi teşettüt veriyor (dağınıklık veriyor), dağıtıyor. Yirmi Yedinci Söz’ün içtihad bahsinde, Süfyan İbn-i Uyeyne ile onun zekâveti derecesinde birinin muvazenesinde (karşılaştırmasında) ispat etmişiz ki Süfyan’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.

İkinci Vecih: Sahabelerin kurbiyet-i İlahiye (Allah’a yakınlık) noktasındaki makamlarına velayet ayağıyla (velilik yoluyla) yetişilmez.

Çünkü Cenab-ı Hak bize akrebdir (daha yakındır) ve her şeyden daha ziyade yakındır. Biz ise ondan nihayetsiz uzağız. Onun kurbiyetini (yakınlığını) kazanmak iki suretle olur.

Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır (yakınlığın açığa çıkmasıyladır) ki nübüvvetteki kurbiyet (yakınlık) ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahabeler o sırra mazhardırlar (ulaşmışlardır).

İkinci suret: Bu’diyetimiz (uzaklığımız) noktasında kat’-ı meratib edip (makamları katedip) bir derece kurbiyete müşerref olmaktır (şereflenmektir) ki ekser seyr ü sülûk-u velayet (velayet yolculuğu, manevi yükseliş) ona göre ve seyr-i enfüsî (nefis içinde yolculuk) ve seyr-i âfakî (dış dünyada yolculuk) bu suretle cereyan ediyor.

İşte birinci suret sırf vehbîdir (Allah vergisi, ilahî bağış), kesbî (kazanılmış, çabayla elde edilen) değil; incizabdır (cezbedilme), cezb-i Rahmanîdir (Rahman’ın çekmesidir) ve mahbubiyettir (sevilen olma halidir). Yol kısadır fakat çok metin (sağlam) ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri; kesbîdir, uzundur, gölgelidir. Acayip hârikaları (hayret verici mucizeleri) çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.

Mesela, nasıl ki dünkü güne, bugün yetişmek için iki yol var:

Birincisi: Zamanın cereyanına tabi olmayarak, bir kuvvet-i kudsiye (kutsal bir kuvvet) ile fevka’z-zaman (zamanın ötesine) çıkıp dünü, bugün gibi hazır görmektir.

İkincisi: Bir sene kat’-ı mesafe edip (mesafe katedip), dönüp dolaşıp düne gelmektir. Fakat yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor.

Öyle de zahirden hakikate geçmek iki suretledir:

Biri: Doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp (çekimine kapılıp), tarîkat berzahına (tarikatın geçit yerine, ara aşamasına) girmeden hakikati ayn-ı zahir (zahirin ta kendisi) içinde bulmaktır.

İncisi: Çok meratibden (mertebelerden) seyr ü sülûk suretiyle geçmektir. Ehl-i velayet (velayet ehli), çendan (her ne kadar) fena-i nefse (nefsi yok etmeye) muvaffak olurlar, nefs-i emmareyi (kötülüğü emreden nefsi) öldürürler. Yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünkü sahabelerin nefisleri tezkiye (arındırma) ve tathir (temizleme) edildiğinden; nefsin mahiyetindeki (özündeki) cihazat-ı kesîre (çok sayıda cihazlar, donanımlar) ile ubudiyetin envaına (ibadetin çeşitlerine) ve şükür ve hamdin aksamına (kısımlarına) daha ziyade mazhardırlar (erişmişlerdir). Fena-i nefisten (nefsi yok ettikten) sonra, ubudiyet-i evliya (evliyanın ibadeti) besatet (sadelik) peyda eder (kazanır).

Üçüncü Vecih: Fazilet-i a’mal (amellerin fazileti) ve sevab-ı ef’al (fiillerin sevabı) ve fazilet-i uhreviye (uhrevi fazilet) cihetinde sahabelere yetişilmez.

Çünkü nasıl bir asker bazı şerait (şartlar) dâhilinde, mühim ve mahuf (korkulu) bir mevkide, bir saat nöbette, bir sene ibadet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall (en az) kırk günde ancak kazanılacak velayet derecesi gibi bir makama çıkıyor.

Öyle de sahabelerin tesis-i İslâmiyet’te (İslamiyet’i kurmada) ve neşr-i ahkâm-ı Kur’aniyede (Kur’an hükümlerini yaymada) hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilan-ı harp etmeleri (savaş ilan etmeleri), o kadar yüksektir ki bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki bütün dakikaları –o hizmet-i kudsiyede (kutsal hizmette)– o şehit olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müthiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedakâr bir neferin nöbeti gibidir ki amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.

Evet, sahabeler madem İslâmiyet’in tesisinde ve envar-ı Kur’aniyenin neşrinde (Kur’an nurlarının yayılmasında), saff-ı evvel (ilk saf) teşkil ediyorlar. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ (Es-sebebü ke’l-fâili – Sebep olan, yapan gibidir) sırrınca bütün ümmetin hasenatından (iyiliklerinden) onlara hisse çıkar. Ümmetin اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖ (Allahümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbihî – Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına salât eyle) demesiyle sahabelerin, bütün ümmetin hasenatından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet; ağacın dallarında büyük bir suret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki mebdede (başlangıçta) küçük bir irtifa (yükseklik), gittikçe bir yekûn (toplam) teşkil eder. Hem nasıl ki nokta-i merkeziyeye (merkez noktaya) yakın bir iğne ucu kadar bir ziyadelik; daire-i muhitada (çevrelenen dairede), bazen bir metre kadar ziyadeye mukabil geliyor.

Aynen şu dört misal gibi sahabeler, İslâmiyet’in şecere-i nuraniyesinin (nurani ağacının) köklerinden, esaslarından oldukları hem bina-yı İslâmiyet’in hutut-u nuraniyesinin (İslam binasının nurani hatlarının) mebdeinde (başlangıcında) hem cemaat-i İslâmiyenin (İslam cemaatinin) imamlarından ve adetlerinin evvellerinde hem Şems-i Nübüvvet (Peygamberlik Güneşi) ve Sirac-ı Hakikat’in (Hakikat Kandilinin) merkezine yakın olduklarından; az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için hakiki sahabe olmak lâzım geliyor.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذٖى قَالَ :

(Allahümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedinillezî kâle: – Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e salât eyle ki o şöyle buyurmuştur:)

اَصْحَابٖى كَالنُّجُومِ بِاَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ وَ خَيْرُ الْقُرُونِ قَرْنٖى

(Ashâbî ke’n-nucûm, bi eyyihim iktedeytüm ihtedeytüm. Ve hayru’l-kurûni karnî – Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayete erersiniz. Ve asırların en hayırlısı benim asrımdır.)

وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ

(Ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim – Ve O’nun âline ve ashabına selam eyle.)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

(Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm – Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü hikmetli olansın.)

*

Sual: Deniliyor ki: Sahabeler Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) gördüler, sonra iman ettiler. Biz ise görmeden iman ettik. Öyle ise imanımız daha kavîdir (güçlüdür). Hem kuvvet-i imanımıza (imanımızın gücüne) delâlet eden rivayet var?

Elcevap (Cevap): Sahabeler o zamanda, efkâr-ı âmme-i âlem (dünyanın genel düşünceleri) hakaik-i İslâmiyeye (İslami hakikatlere) muarız (karşıt) ve muhalif (aykırı) iken –sahabeler– yalnız suret-i insaniyede Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) görüp, bazen mu’cizesiz (mucizesiz) olarak öyle bir iman getirmişler ki bütün efkâr-ı âmme-i âlem, onların imanlarını sarsmıyordu. Şüphe değil, bazısına vesvese (kuşku, kuruntu) de vermezdi.

Sizler iseniz kendi imanınızı, sahabelerin imanlarıyla muvazene ediyorsunuz (karşılaştırıyorsunuz). Bütün efkâr-ı âmme-i İslâmiye (İslami kamuoyu), imanınıza kuvvet ve senet (dayanak) olduğu halde; Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’ın şecere-i tûba-i nübüvvetinin (nübüvvetin cennet ağacının) çekirdeği olan beşeriyeti (insanlığı) ve suret-i cismaniyesini (cismani görünüşünü) değil belki umum envar-ı İslâmiye (İslami nurlar) ve hakaik-i Kur’aniye (Kur’ani hakikatler) ile nurani muhteşem şahs-ı manevîsini (muhteşem manevi şahsiyetini) bin mu’cizat (mucizeler) ile muhat olarak (kuşatılmış olarak) akıl gözüyle gördüğünüz halde, bir Avrupa feylesofunun (filozofunun) sözüyle vesveseye ve şüpheye düşen imanınız nerede? Bütün âlem-i küfrün (küfür aleminin) ve Nasâra (Hristiyanlar) ve Yehud’un (Yahudiler) ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan sahabelerin imanları nerede? Hem sahabelerin kuvvet-i imanlarını (imanlarının gücünü) gösteren ve imanlarının tereşşuhatı (sızıntıları, tezahürleri) olan şiddet-i takvaları (aşırı takvaları) ve kemal-i salahatleri (tam dindarlıkları) nerede? Ey müddeî (iddia sahibi)! Senin şiddet-i zaafından (aşırı zayıflığından), feraizi (farzları) tamamıyla senden göstermeyen sönük imanın nerede?

Amma hadîste vârid olan (gelen) ki “Âhir zamanda beni görmeyen ve iman getiren, daha ziyade makbuldür (kabul edilmiştir).” mealindeki (manasındaki) rivayet, hususi fazilete (özel fazilete) dairdir. Has (özel) bazı eşhas (şahıslar) hakkındadır. Bahsimiz ise fazilet-i külliye (genel fazilet) ve ekseriyet itibarıyladır (çoğunluk itibarıyla).

İkinci Sual: Diyorlar ki: Ehl-i velayet (veli zatlar) ve ashab-ı kemalât (olgunluk sahipleri), dünyayı terk etmişler. Hattâ hadîste var ki: “Dünya muhabbeti bütün hataların başıdır.” Halbuki sahabeler dünyaya pek çok girmişler; terk-i dünya değil belki bir kısım sahabe, o zamanın ehl-i medeniyetinden (medeniyet ehlinden) daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki böyle sahabelerin en ednasına (aşağı derecede olanına), en büyük bir veli kadar kıymeti var, diyorsunuz?

Elcevap (Cevap): Otuz İkinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında gayet kat’î (kesin) ispat edilmiştir ki: Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, esma-i İlahiyeye mukabil olan (İlahi isimlere karşılık gelen) yüzünü sevmek; sebeb-i noksaniyet (eksiklik sebebi) değil belki medar-ı kemaldir (olgunluk sebebidir) ve o iki yüzde ne kadar ileri gitse daha ziyade ibadet ve marifetullahta (Allah’ı tanımada) ileri gider. Sahabelerin dünyası ise işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası (tarlası) görüp ekip biçmişler. Mevcudatı (varlıkları), esma-i İlahiyenin âyinesi (İlahi isimlerin aynası) görüp müştakane (özlemle, istekle) temaşa edip (seyredip) bakmışlar. Fena-i dünya (dünyanın fena yüzü) ise fâni (gelip geçici) yüzüdür ki insanın hevesatına (nefis isteklerine) bakar.

Üçüncü Sual: Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır. Tarîkatların içerisinde en meşhur ve en yüksek ve cadde-i kübra (büyük cadde) iddia olunan tarîk-ı Nakşibendî hakkında, o tarîkatın kahramanlarından ve imamlarından bazıları esasını böyle tarif etmişler. Demişler ki:

دَرْ طَرٖيقِ نَقْشِبَنْدٖى لَازِمْ اٰمَدْ چَارْ تَرْكْ :

تَرْكِ دُنْيَا تَرْكِ عُقْبٰى تَرْكِ هَسْتٖى تَرْكِ تَرْكْ

(Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk: / Terk-i dünyâ terk-i ukbâ terk-i hestî terk-i terk – Nakşibendî tarikatında dört şeyi terk etmek lazımdır: Dünyayı terk, âhireti terk, varlığı terk, terki terk.)

Yani, tarîk-ı Nakşî’de dört şeyi bırakmak lâzım. Hem dünyayı hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakiki (hakiki maksat) yapmamak hem vücudunu unutmak hem ucbe (kendini beğenmeye), fahre (övünmeye) girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek, hakiki marifetullah (gerçek Allah bilgisi) ve kemalât-ı insaniye (insani olgunluklar) terk-i mâsiva (Allah’tan gayrısını terk) ile olur?

Elcevap (Cevap): Eğer insan yalnız bir kalpten ibaret olsaydı bütün mâsivayı (Allah’tan gayrı her şeyi) terk, hattâ esma (isimler) ve sıfâtı (sıfatlar) dahi bırakmak, yalnız Cenab-ı Hakk’ın zatına rabt-ı kalp etmek (kalbini bağlamak) lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazifedar letaifi (görevli duyguları, ince halleri) ve hâsseleri (hassasiyetleri) vardır.

İnsan-ı kâmil (kâmil insan) odur ki: Bütün o letaifi; kendilerine mahsus ayrı ayrı tarîk-ı ubudiyette (kulluk yolunda), hakikat canibine (tarafına) sevk etmek ile sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalp bir kumandan gibi letaif askerleriyle kahramanane (kahramanca) maksada yürüsün. Yoksa kalp, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medar-ı iftihar (övünç sebebi) değil belki netice-i ıztırardır (zaruret, mecburiyet neticesidir).

Dördüncü Sual: Sahabelere karşı iddia-yı rüçhan (üstünlük iddia etme) nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medar-ı bahis etmek (tartışma konusu yapmak) nedendir? Hem müçtehidîn-i izama (büyük müçtehitlere) karşı müsavat (eşitlik) dava etmek neden ileri geliyor?

Elcevap (Cevap): Şu meseleyi söyleyen iki kısımdır:

Bir kısmı, safi ehl-i diyanet (saf dindarlar) ve ehl-i ilimdir (ilim ehlidir) ki bazı ehadîsi (hadisleri) görmüşler, şu zamanda ehl-i takva ve salahati (takva ve dindarlık ehlini) teşvik ve tergib için (özendirmek ve rağbet ettirmek için) öyle mebhaslar (araştırma konuları, meseleler) açıyorlar. Bu kısma karşı sözümüz yok. Zaten onlar azdırlar, çabuk da intibaha gelirler (uyanırlar, farkına varırlar).

Diğer kısım ise gayet müthiş mağrur (gururlu) insanlardır ki mezhepsizliklerini, müçtehidîn-i izama müsavat davası altında neşretmek (yaymak) istiyorlar ve dinsizliklerini, sahabeye karşı müsavat davası altında icra etmek (uygulamak) istiyorlar. Çünkü:

Evvelen (Öncelikle): O ehl-i dalalet (sapıklık ehli) sefahate (günahlara, zevk ve eğlenceye aşırı düşkünlüğe) girmiş, sefahette tiryaki olmuş (bağımlı olmuş); sefahate mani olan tekâlif-i Şer’iyeyi (şer’i yükümlülükleri) yapamıyor. Kendine bir bahane bulmak için der ki: “Şu mesail (meseleler), içtihadiyedirler. O mesailde, mezhepler birbirine muhalif (aykırı) gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hata edebilirler. Öyle ise biz de onlar gibi içtihad ederiz, istediğimiz gibi ibadetimizi yaparız. Onlara tabi olmaya ne mecburiyetimiz var?” İşte bu bedbahtlar (talihsizler), bu desise-i şeytaniye (şeytanca hile) ile başlarını mezahibin (mezheplerin) zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu davaları ne kadar çürük, ne kadar esassız (dayanaksız) olduğu Yirmi Yedinci Söz’de kat’î (kesin) bir surette gösterildiğinden ona havale ederiz (yönlendiririz).

Sâniyen (İkinci olarak): O kısım ehl-i dalalet baktılar ki müçtehidînlerde iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki yalnız nazariyat-ı diniyedir (dini teorik meselelerdir). Halbuki bu kısım ehl-i dalalet, zaruriyat-ı diniyeyi (dinin temel, zorunlu hükümlerini) terk ve tağyir etmek (değiştirmek) istiyorlar. “Onlardan daha iyiyiz.” deseler, meseleleri tamam olmuyor. Çünkü müçtehidîn, nazariyata ve kat’î olmayan teferruata (kesin olmayan ayrıntılara) karışabilirler.

Halbuki bu mezhepsiz ehl-i dalalet, zaruriyat-ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kabil-i tebdil olmayan (değiştirilemez olan) mesaili tebdil etmek (değiştirmek) ve kat’î erkân-ı İslâmiyeye (İslam’ın kesin esaslarına) karşı gelmek istediklerinden; elbette zaruriyat-ı diniyenin hameleleri (taşıyıcıları) ve direkleri olan sahabelere ilişecekler (dokunacaklar, sataşacaklar).

Heyhat! (Ne yazık ki, imkânsız!) Değil bunlar gibi insan suretindeki hayvanlar, belki hakiki insanlar ve hakiki insanların en kâmilleri olan evliyanın büyükleri; sahabenin küçüklerine karşı müsavat davasını kazanamadıkları, gayet kat’î bir surette Yirmi Yedinci Söz’de ispat edilmiştir.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الَّذٖى قَالَ :

(Allahümme salli ve sellim alâ Resûlike’llezî kâle: – Allah’ım, Resulüne salât ve selam eyle ki o şöyle buyurmuştur:)

لَاتَسُبُّوا اَصْحَابٖى لَوْ اَنْفَقَ اَحَدُكُمْ مِثْلَ اُحُدٍ ذَهَبًا مَا بَلَغَ نِصْفَ مُدٍّ مِنْ اَصْحَابٖى

(Lâ tesubbû ashâbî. Lev enfeka ehadüküm misle Uhudin zeheben mâ beleğa nısfe muddi’n min ashâbî – Ashabıma sövmeyiniz! Sizden biriniz Uhud dağı kadar altın harcasa, onlardan birinin yarım ölçek [sadaka verdiği] mertebesine ulaşamaz.)

صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ

(Sadaka Resûlullah – Allah Resulü doğru söyledi.)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

(Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm – Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü hikmetli olansın.)

*

[1] Hâşiye: İ’caza (mucize oluşuna) dair olan Yirmi Beşinci Söz, Kur’an’ın hakiki tercümesi mümkün olmadığını göstermiştir.

Risale-i Nur Külliyatından

Yirmi Yedinci Söz

İçtihad Risalesi

Beş altı sene mukaddem, Arabî bir risalede, içtihada dair yazdığım bir mesele, iki kardeşimin arzularıyla, o meseleye dair haddinden tecavüz edenin haddini bildirmek için şu söz, o mesele-i içtihadiyeye dair yazıldı.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَ اِلٰٓى اُولِى الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذٖينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ

İçtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mani vardır.

Birincisi: Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecanibin istilası anında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalaletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet’e cinayettir.

İkincisi: Dinin zaruriyatı ki içtihad onlara giremez. Çünkü kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyasına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyet’in nazariyat kısmında ve selefin içtihadat-ı safiyane ve hâlisanesiyle, bütün zamanların hâcatına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp heveskârane yeni içtihadlar yapmak, bid’akârane bir hıyanettir.

Üçüncüsü: Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer meta mergub oluyor. Vakit be-vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de âlem meşherinde, içtimaiyat-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer meta mergub olup revaç buluyor. Sûkunda yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Mesela, şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi… Ve selef-i salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı semavat ve arzın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’an ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesailini elde etmek idi.

İşte o zamanda zihinler, kalpler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle, yerler ve gökler Rabb’inin marziyatını anlamaya müteveccih olduğundan; içtimaiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden her kimin güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak her şeyden bir ders-i marifet alır. O zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu. Güya her bir şey, ona bir muallim hükmüne geçip onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir istidad-ı ihzarî telkin ediyordu. Hattâ o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu ki yakın idi ki kesbsiz içtihada kabiliyeti ola, ateşsiz nurlana… İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, içtihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı “nurun alâ nur” sırrına mazhar olur; çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.

Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerait-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inayet inkısam etmiştir. Zihinler maneviyata karşı yabanileşmiştir.

İşte bunun içindir ki şu zamanda birisi; dört yaşında Kur’an’ı hıfzedip, âlimlerle mübahase eden Süfyan İbn-i Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan’ın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan, on senede içtihadı tahsil etmiş ise şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünkü Süfyan’ın iptida-i tahsil-i fıtrîsi sinn-i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş istidadı müheyya olur, nurlanır, her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer.

Amma onun naziri, şu zamanda çünkü zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istidadı içtihaddan uzaklaşmış. Elbette fünun-u hazırada tevaggulü derecesinde istidadı, içtihad-ı şer’î kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede tefennünü derecesinde içtihadın kabulünden geri kalmıştır. Onun için “Ben de onun gibi zekiyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.

Dördüncüsü: Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nema için tevessü meyli bulunur. O meyl-i tevessü ise –çünkü dâhildendir– vücud ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat eğer hariçte tevsi için bir meyil ise o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir; tevsi değildir. Öyle de İslâmiyet’in dairesine selef-i salihîn gibi takva-yı kâmile kapısıyla ve zaruriyat-ı diniyenin imtisali tarîkıyla dâhil olanlarda, meylü’t-tevessü ve irade-i içtihad bulunsa o, kemaldir ve tekemmüldür. Yoksa zaruriyatı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meylü’t-tevsi ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boynundaki şer’î zincirini çıkarmaya vesiledir.

Beşincisi: Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadatını arziye yapar, semavîlikten çıkarıyor. Halbuki şeriat semaviyedir ve içtihadat-ı şer’iye dahi onun ahkâm-ı mestûresini izhar ettiğinden semaviyedirler.

Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise tercihe sebeptir, icaba, icada medar değildir. İllet ise vücuduna medardır. Mesela, seferde namaz kasredilir, iki rekat kılınır. Şu ruhsat-ı şer’iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihadat arziyedir, semavî değildir.

İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvela ve bizzat saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Halbuki şeriatın nazarı ise evvela ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar, ikinci derecede –âhirete vesile olmak dolayısıyla– dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, ruh-u şeriattan yabanidir. Öyle ise şeriat namına içtihad edemez.

Üçüncüsü: اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبٖيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesi, yani “Zaruret, haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise küllî değil. Zaruret eğer haram yoluyla olmamış ise haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû-i ihtiyarıyla, gayr-ı meşru sebeplerle zaruret olmuş ise haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medar olamaz, özür teşkil edemez.

Mesela, bir adam sû-i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse; tasarrufatı, ulema-i şeriatça aleyhinde caridir, mazur sayılmaz. Tatlik etse talakı vaki olur. Bir cinayet etse ceza görür. Fakat sû-i ihtiyarıyla olmazsa talak vaki olmaz, ceza da görmez. Hem mesela, bir içki müptelası zaruret derecesinde müptela olsa da diyemez ki: “Zarurettir, bana helâldir.”

İşte şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptela eden bir beliyye-i âmme suretine giren çok umûrlar vardır ki sû-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup, haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer’iyeye medar yaptıklarından içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir; semavî olamaz, şer’î değil. Halbuki semavat ve arzın Hâlık’ının ahkâm-ı İlahiyesinde tasarruf ve ibadının ibadatına müdahale, o Hâlık’ın izn-i manevîsi olmazsa; o tasarruf, o müdahale merduddur.

Mesela bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeair-i İslâmiyeyi, Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi, iki sebep için istihsan ediyorlar:

Birincisi: “Tâ siyaset-i hazıra avam-ı müslimîne de o suretle tefhim edilsin.” Halbuki siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki vesvese-i şeyatîn hükmüne geçmiştir. Halbuki minber, vahy-i İlahînin tebliğ makamı olduğundan o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âlîye çıkabilsin.

İkinci sebep: “Hutbe, bazı suver-i Kur’aniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir.” Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyet’in zaruriyatı ve müsellematı ve malûm olan ahkâmını, ekseriyet itibarıyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyat-ı şer’iye ve mesail-i dakika ve nasayih-i hafiyeyi anlamak için bildiği lisan ile hutbe okunması ve suver-i Kur’aniyenin –eğer mümkün olsaydı– tercümesi (Hâşiye[1]) belki müstahsen olurdu.

Fakat namaz, zekât, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat’iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avam-ı nâs, onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar.

Halbuki bir âmî ne kadar cahil dahi olsa, Kur’an’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meal-i icmaliyeyi anlar ki: “Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyet’in umdelerini hatip ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor.” der; kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki arş-ı a’zamdan gelen Kur’an-ı Hakîm’in i’cazkârane, müfehhimane ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?

Altıncısı: Selef-i salihînin müçtehidîn-i izamı, asr-ı nur ve asr-ı hakikat olan asr-ı sahabeye yakın olduklarından safi bir nur alıp, hâlis bir içtihad edebilirlerdi. Şu zamanın ehl-i içtihadı ise o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesafede hakikat kitabına bakar ki en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.

Eğer desen: Sahabeler de insandırlar, hatadan, hilaftan hâlî olmazlar. Halbuki içtihadatın ve ahkâm-ı şeriatın medarı, sahabelerin adaleti ve sıdkıdır ki hattâ ümmet “Sahabeler umumen âdildirler, doğru söylerler.” diye ittifak etmişler.

Elcevap: Evet, sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibarıyla hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünkü yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki ortalarındaki mesafe arştan ferşe kadar açılmış. Esfel-i safilîndeki Müseylime-i Kezzab’ın derekesinden, a’lâ-yı illiyyînde olan Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.

Evet, Müseylime’yi esfel-i safilîne düşüren kizb olduğu gibi Muhammedü’l-Emin aleyhissalâtü vesselâmı a’lâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.

İşte, hissiyat-ı ulviyeyi taşıyan ve mehasin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve Şems-i Nübüvvet’in ziya-i sohbetiyle nurlanan sahabeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime’nin maskara-âlûd muzahrefat dükkânındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medar-ı fahir ve mübahat ve mi’rac-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risalet’in hazine-i âliyesinde en revaçlı bulunan ve şaşaa-i cemaliyle içtimaat-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka –ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivayetinde ve tebliğinde– elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat’îdir, zarurîdir, şüphesizdir.

Halbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa elbette pek âlî olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının marifetine ve sözüne itimat edip körü körüne alınmaz.

*

 

Hâtime

Asırlara göre şeriatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l-Enbiya’dan sonra şeriat-ı kübrası, her asırda, her kavme kâfi geldiğinden muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruatta, bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmıştır.

Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilaçlar tebeddül eder. Öyle de asırlara göre şeriatlar değişir, milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü ahkâm-ı şer’iyenin teferruat kısmı, ahval-i beşeriyeye bakar. Ona göre gelir, ilaç olur.

Enbiya-i sâlife zamanında, tabakat-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba hem şiddetli ve efkârca iptidaî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şeriatlar, onların haline muvafık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıtada bir asırda, ayrı ayrı peygamberler ve şeriatlar bulunurmuş.

Sonra Âhir Zaman Peygamberinin gelmesiyle, insanlar güya iptidaî derecesinden idadiye derecesine terakki ettiğinden çok inkılabat ve ihtilatat ile akvam-ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.

Fakat tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimaiye de giymediğinden mezhepler taaddüd etmiştir.

Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası bir mekteb-i âlînin talebesi gibi bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyeyi giyse, bir seviyeye girse o vakit mezhepler tevhid edilebilir. Fakat bu hal-i âlem, o hale müsaade etmediği gibi mezahib de bir olmaz.

Eğer desen: Hak bir olur, nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?

Elcevap: Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır; şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su ilaçtır, tıbben vâcibdir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır, tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir, tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mubahtır. İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilaçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur.”

İşte bunun gibi ahkâm-ı İlahiye, mezheplere hikmet-i İlahiyenin sevkiyle ittiba edenlere göre değişir hem hak olarak değişir ve her birisi de hak olur, maslahat olur.

Mesela, hikmet-i İlahiyenin tensibiyle İmam-ı Şafiî’ye ittiba eden, ekseriyet itibarıyla Hanefîlere nisbeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup cemaati bir tek vücud hükmüne getiren hayat-ı içtimaiye de nâkıs olduğundan, her biri bizzat dergâh-ı Kādıyü’l-Hâcat’ta kendi derdini söylemek ve hususi matlubunu istemek için imam arkasında Fatiha’yı birer birer okuyorlar. Hem ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.

İmam-ı A’zam’a ittiba edenler, ekseriyet-i mutlaka itibarıyla, İslâmî hükûmetlerin ekserisi, o mezhebi iltizam etmesiyle medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimaiyeye müstaid olduğundan; bir cemaat, bir şahıs hükmüne girip, bir tek adam umum namına söyler; umum kalben onu tasdik ve rabt-ı kalp edip, onun sözü umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî mezhebine göre imam arkasında Fatiha okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.

Hem mesela, madem şeriat, tabiatın tecavüzatına set çekmekle onu ta’dil edip nefs-i emmareyi terbiye eder. Elbette ekser etbaı, köylü ve nim-bedevî ve amelelikle meşgul olan Şafiî mezhebine göre “Kadına temas ile abdest bozulur, az bir necaset zarar verir.” Ekseriyet itibarıyla hayat-ı içtimaiyeye giren, nim-medeni şeklini alan insanlar, ittiba ettikleri mezheb-i Hanefîye göre “Mess-i nisvan abdesti bozmaz, bir dirhem kadar necasete fetva var.”

İşte bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz-ı maişet itibarıyla ecnebi kadınlarla ihtilata, temasa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya müptela olduğundan; sanat ve maişet itibarıyla, tabiat ve nefs-i emmaresi meydanı boş bulup tecavüz edebilir. Onun için şeriat onların hakkında, o tecavüzata set çekmek için “Abdest bozulur, temas etme! Namazını iptal eder, bulaşma!” manevî kulağında bir sadâ-yı semavî çınlattırır. Amma o efendi, (namuslu olmak şartıyla) âdât-ı içtimaiyesi itibarıyla, ahlâk-ı umumiye namına, ecnebi kadınlara temasa müptela değil, mülevves şeylerle nezafet-i medeniye namına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şeriat, mezheb-i Hanefî namıyla ona şiddet ve azîmet göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuş ise abdestin bozulmaz. Hicab edip kalabalık içinde su ile istinca etmemenin zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetva vardır.” der, onu vesveseden kurtarır.

İşte denizden iki katre sana misal, onlara kıyas et. Mizan-ı Şa’ranî mizanıyla, şeriat mizanlarını bu suretle muvazene edebilirsen et.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ تَمَثَّلَ فٖيهِ اَنْوَارُ مَحَبَّتِكَ لِجَمَالِ صِفَاتِكَ وَ اَسْمَائِكَ بِكَوْنِهٖ مِرْاٰةً جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى وَ مَنْ تَمَرْكَزَ فٖيهِ شُعَاعَاتُ مَحَبَّتِكَ لِصَنْعَتِكَ فٖى مَصْنُوعَاتِكَ بِكَوْنِهٖ اَكْمَلَ وَ اَبْدَعَ مَصْنُوعَاتِكَ وَ صَيْرُورَتِهٖ اَنْمُوذَجَ كَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ وَ فِهْرِسْتَةَ مَحَاسِنِ نُقُوشِكَ وَ مَنْ تَظَاهَرَ فٖيهِ لَطَائِفُ مَحَبَّتِكَ وَ رَغْبَتِكَ لِاِسْتِحْسَانِ صَنْعَتِكَ بِكَوْنِهٖ اَعْلٰى دَلَّالٖى مَحَاسِنِ صَنْعَتِكَ وَ اَرْفَعَ الْمُسْتَحْسِنٖينَ صَوْتًا فٖى اِعْلَانِ حُسْنِ نُقُوشِكَ وَ اَبْدَعِهِمْ نَعْتًا لِكَمَالَاتِ صَنْعَتِكَ وَ مَنْ تَجَمَّعَ فٖيهِ اَقْسَامُ مَحَبَّتِكَ وَ اِسْتِحْسَانِكَ لِمَحَاسِنِ اَخْلَاقِ مَخْلُوقَاتِكَ وَ لَطَائِفِ اَوْصَافِ مَصْنُوعَاتِكَ بِكَوْنِهٖ جَامِعًا لِمَحَاسِنِ الْاَخْلَاقِ كَافَّةً بِاِحْسَانِكَ وَ لِلَطَائِفِ الْاَوْصَافِ قَاطِبَةً بِفَضْلِكَ وَ مَنْ صَارَ مِصْدَاقًا صَادِقًا وَ مِقْيَاسًا فَائِقًا لِجَمٖيعِ مَنْ ذَكَرْتَ فٖى فُرْقَانِكَ اِنَّكَ تُحِبُّهُمْ مِنَ الْمُحْسِنٖينَ وَ الصَّابِرٖينَ وَ الْمُؤْمِنٖينَ وَ الْمُتَّقٖينَ وَ التَّوَّابٖينَ وَ الْاَوَّابٖينَ وَ جَمٖيعِ الْاَصْنَافِ الَّذٖينَ اَحْبَبْتَهُمْ وَ شَرَفْتَهُمْ لِمَحَبَّتِكَ فٖى فُرْقَانِكَ حَتّٰى صَارَ اِمَامَ الْحَبٖيبٖينَ لَكَ وَ سَيِّدَ الْمَحْبُوبٖينَ لَكَ وَ رَئٖيسَ اَوِدَّائِكَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ وَ اِخْوَانِهٖ اَجْمَعٖينَ اٰمٖينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ

*

 

Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli

Sahabeler hakkındadır

Mevlana Câmî’nin dediği gibi derim:

يَا رَسُولَ اللّٰهِ چِه بَاشَدْ چُونْ سَگِ اَصْحَابِ كَهْفْ

دَاخِلِ جَنَّتْ شَوَمْ دَرْ زُمْرَۀِ اَصْحَابِ تُو

اُو رَوَدْ دَرْ جَنَّتْ مَنْ دَرْ جَهَنَّمْ كَىْ رَوَاسْتْ

اُو سَگِ اَصْحَابِ كَهْفْ مَنْ سَگِ اَصْحَابِ تُو

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ … اِلٰى اٰخِرِ الْاٰيَة

Sual ediyorsunuz: Bazı rivayetlerde vardır ki “Bid’aların revacı hengâmında ehl-i iman ve takvadan bir kısım suleha, sahabe derecesinde veya daha ziyade efdal olabilir.” diye rivayetler vardır. Bu rivayetler sahih midir? Sahih ise hakikatleri nedir?

Elcevap: Enbiyadan sonra nev-i beşerin en efdali sahabe olduğu, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in icmaı bir hüccet-i kātıadır ki o rivayetlerin sahih kısmı, fazilet-i cüz’iye hakkındadır. Çünkü cüz’î fazilette ve hususi bir kemalde, mercuh racihe tereccuh edebilir. Yoksa Sure-i Feth’in âhirinde sitayişkârane tavsifat-ı Rabbaniyeye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur’an’ın medh ü senasına mazhar olan sahabelere, fazilet-i külliye nokta-i nazarında yetişilemez.

Şu hakikatin pek çok esbab ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden üç hikmeti beyan edeceğiz:

Birinci Hikmet: Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki bir dakikada ona mazhar bir zat, senelerle seyr ü sülûka mukabil, hakikatin envarına mazhar olur. Çünkü sohbette insibağ ve in’ikas vardır. Malûmdur ki in’ikas ve tebaiyetle, o nur-u a’zam-ı nübüvvetle beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyetiyle öyle bir mevkiye çıkar ki bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki en büyük veliler sahabe derecesine çıkamıyorlar.

Hattâ Celaleddin-i Süyûtî gibi uyanık iken çok defa sohbet-i Nebeviyeye mazhar olan veliler, Resul-i Ekrem (asm) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar, yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünkü sahabelerin sohbeti, nübüvvet-i Ahmediye (asm) nuruyla, yani Nebi olarak onunla sohbet ediyorlar. Evliyalar ise vefat-ı Nebevîden sonra Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı görmeleri, velayet-i Ahmediye (asm) nuruyla sohbettir. Demek, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın onların nazarlarına temessül ve tezahür etmesi, velayet-i Ahmediye (asm) cihetindedir; nübüvvet itibarıyla değil. Madem öyledir; nübüvvet derecesi, velayet derecesinden ne kadar yüksek ise o iki sohbet de o derece tefavüt etmek lâzım gelir.

Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksir-i nurani olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek derecede bir kasavet-i vahşiyanede bulunduğu halde, gelip bir saat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmaneyi kesbederdi. Hem cahil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hint gibi memleketlere giderdi, o mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemalât olurdu.

İkinci Sebep: Yirmi Yedinci Söz’deki içtihad bahsinde beyan ve ispat edildiği gibi sahabeler, ekseriyet-i mutlaka itibarıyla kemalât-ı insaniyenin en a’lâ derecesindedirler. Çünkü o zamanda, o inkılab-ı azîm-i İslâmîde hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk mabeyninde öyle bir mesafe açılmıştı ki küfür ve iman kadar, belki cehennem ve cennet kadar beynleri uzaklaştı.

Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve numunesi olan Müseylime-i Kezzab ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyat-ı ulviye sahibi ve maâlî-i ahlâka meftun ve izzet ve mübahata meyyal olan sahabeler, elbette ihtiyarlarıyla, kizb ve şerre ellerini uzatıp Müseylime derekesine düşmemişler.

Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve numunesi olan Habibullah’ın (asm) a’lâ-yı illiyyîn-i kemalâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle o tarafa koşmak, mukteza-yı seciyeleridir.

Mesela, nasıl ki zaman oluyor; medeniyet-i beşeriye çarşısında ve hayat-ı içtimaiye-i insaniye dükkânında, bazı şeylerin verdiği müthiş neticeleri ve çirkin eserleri zehr-i kātil gibi herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Ve bazı şeylerin ve manevî metaların verdikleri güzel neticeler ve kıymettar eserler, bir tiryak-ı nâfi’ ve bir pırlanta gibi herkesin nazar-ı rağbetini kendine celbeder. Herkes elinden geldiği kadar onları satın almaya çalışır.

Öyle de asr-ı saadette hayat-ı içtimaiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şakavet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime-i Kezzab gibi süflî maskaraları tevlid ettiğinden, secaya-yı âliye ve hubb-u maâlîye meftun olan sahabelerin zehr-i kātilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedihîdir. Ve saadet-i ebediye gibi netice veren ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm gibi nurani meyveler gösteren sıdk ve hakka ve imana en nâfi’ bir tiryak, en kıymettar bir elmas gibi o fıtratları safiye ve seciyeleri sâmiye olan sahabeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letaifleriyle, onlara müşteri ve müştak olması zarurîdir.

Halbuki o zamandan sonra, gitgide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesafe azala azala, omuz omuza geldi. Bir dükkânda, ikisi beraber satılmaya başladığı gibi ahlâk-ı içtimaiye bozuldu. Propaganda-i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müthiş çirkinliği gizlenip doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki sahabenin adalet ve sıdk ve ulviyet ve hakkaniyet hususundaki kuvvetlerine, metanetlerine, takvalarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin.

Geçen meseleyi bir derece tenvir edecek, başıma gelmiş bir halimi beyan ediyorum. Şöyle ki:

Bir zaman kalbime geldi, niçin Muhyiddin-i Arabî gibi hârika zatlar sahabelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde سُبْحَانَ رَبِّىَ الْاَعْلٰى derken, şu kelimenin manası inkişaf etti. Tam manasıyla değil fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: “Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım bir sene ibadetten daha iyi idi.” Namazdan sonra anladım ki o hatıra ve o hal, sahabelerin ibadetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşaddır.

Evet, Kur’an-ı Hakîm’in envarıyla hasıl olan o inkılab-ı azîm-i içtimaîde, ezdad birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevabiiyle, zulümatıyla ve teferruatıyla ve hayır ve kemalât bütün envarıyla ve netaiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette ve müheyyic bir zamanda, her zikir ve tesbih, bütün manasının tabakatını turfanda ve taravetli ve taze ve genç bir surette ifade ettiği gibi; o inkılab-ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, letaif-i maneviyesini uyandırmış; hattâ vehm ü hayal ve sır gibi duygular hüşyar ve müteyakkız bir surette o zikir, o tesbihlerdeki müteaddid manaları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte şu hikmete binaen bütün hissiyatları uyanık ve letaifleri hüşyar olan sahabeler, envar-ı imaniye ve tesbihiyeyi câmi’ olan kelimat-ı mübarekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün manasıyla söyler ve bütün letaifiyle hisse alırlardı.

Halbuki o infilak ve inkılabdan sonra, gitgide letaif uykuya ve havas o hakaik noktasında gaflete düşüp o kelimat-ı mübareke, meyveler gibi gitgide, ülfet perdesiyle letafetini ve taravetini kaybeder. Âdeta sathîlik havasıyla kuruyor gibi az bir yaşlık kalıyor ki kuvvetli, tefekkürî bir ameliyatla ancak evvelki hali iade edilebilir. İşte bundandır ki kırk dakikada bir sahabenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.

Üçüncü Sebep: On İkinci ve Yirmi Dördüncü ve Yirmi Beşinci Sözlerde ispat edildiği gibi nübüvvetin velayete nisbeti, güneşin ayn-ı zatıyla, âyinelerde görülen güneşin misali gibidir. İşte daire-i nübüvvet, daire-i velayetten ne kadar yüksek ise daire-i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahabeler dahi daire-i velayetteki sulehaya o derece tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hattâ velayet-i kübra olan veraset-i nübüvvet ve sıddıkıyet ki sahabelerin velayetidir, bir veli kazansa yine saff-ı evvel olan sahabelerin makamına yetişmez. Şu üçüncü sebebin müteaddid vücuhundan üç vechini beyan ederiz:

Birinci Vecih: İçtihadda yani istinbat-ı ahkâmda, yani Cenab-ı Hakk’ın marziyatını kelâmından anlamakta sahabelere yetişilmez.

Çünkü o zamandaki o büyük inkılab-ı İlahî, marziyat-ı Rabbaniyeyi ve ahkâm-ı İlahiyeyi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhan, istinbat-ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalpler “Rabb’imizin bizden istediği nedir?” diye merak ederdi. Ahval-i zaman, bu hali işmam ve ihsas edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhaverat, bu manaları tazammun ederek vuku buluyordu. İşte bunun için her şey ve her hal ve muhavereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o manaları bir derece ders verecek bir tarzda cereyan ettiğinden, sahabenin istidadını tekmil ve fikirlerini tenvir ettiğinden, içtihad ve istinbatta istidadı kibrit derecesinde nurlanmaya hazır olduğundan bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbat ve içtihadı, o sahabenin derece-i zekâvetinde ve istidadında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanmayacaktır.

Çünkü şimdi saadet-i ebediyeye bedel, saadet-i dünyeviye medar-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati, başka maksatlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maişet, ruha sersemlik ve felsefe-i tabiiye ve maddiye akla körlük verdiğinden beşerin muhit-i içtimaîsi, o şahsın zihnine ve istidadına, içtihad hususunda kuvvet vermediği gibi teşettüt veriyor, dağıtıyor. Yirmi Yedinci Söz’ün içtihad bahsinde, Süfyan İbn-i Uyeyne ile onun zekâveti derecesinde birinin muvazenesinde ispat etmişiz ki Süfyan’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.

İkinci Vecih: Sahabelerin kurbiyet-i İlahiye noktasındaki makamlarına velayet ayağıyla yetişilmez.

Çünkü Cenab-ı Hak bize akrebdir ve her şeyden daha ziyade yakındır. Biz ise ondan nihayetsiz uzağız. Onun kurbiyetini kazanmak iki suretle olur.

Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahabeler o sırra mazhardırlar.

İkinci suret: Bu’diyetimiz noktasında kat’-ı meratib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki ekser seyr ü sülûk-u velayet ona göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfakî bu suretle cereyan ediyor.

İşte birinci suret sırf vehbîdir, kesbî değil; incizabdır, cezb-i Rahmanîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri; kesbîdir, uzundur, gölgelidir. Acayip hârikaları çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.

Mesela, nasıl ki dünkü güne, bugün yetişmek için iki yol var:

Birincisi: Zamanın cereyanına tabi olmayarak, bir kuvvet-i kudsiye ile fevka’z-zaman çıkıp dünü, bugün gibi hazır görmektir.

İkincisi: Bir sene kat’-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir. Fakat yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor.

Öyle de zahirden hakikate geçmek iki suretledir:

Biri: Doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp, tarîkat berzahına girmeden hakikati ayn-ı zahir içinde bulmaktır.

İkincisi: Çok meratibden seyr ü sülûk suretiyle geçmektir. Ehl-i velayet, çendan fena-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmareyi öldürürler. Yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünkü sahabelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden; nefsin mahiyetindeki cihazat-ı kesîre ile ubudiyetin envaına ve şükür ve hamdin aksamına daha ziyade mazhardırlar. Fena-i nefisten sonra, ubudiyet-i evliya besatet peyda eder.

Üçüncü Vecih: Fazilet-i a’mal ve sevab-ı ef’al ve fazilet-i uhreviye cihetinde sahabelere yetişilmez.

Çünkü nasıl bir asker bazı şerait dâhilinde, mühim ve mahuf bir mevkide, bir saat nöbette, bir sene ibadet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velayet derecesi gibi bir makama çıkıyor.

Öyle de sahabelerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr-i ahkâm-ı Kur’aniyede hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilan-ı harp etmeleri, o kadar yüksektir ki bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki bütün dakikaları –o hizmet-i kudsiyede– o şehit olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müthiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedakâr bir neferin nöbeti gibidir ki amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.

Evet, sahabeler madem İslâmiyet’in tesisinde ve envar-ı Kur’aniyenin neşrinde, saff-ı evvel teşkil ediyorlar. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca bütün ümmetin hasenatından onlara hisse çıkar. Ümmetin اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖ demesiyle sahabelerin, bütün ümmetin hasenatından hissedarlıklarını gösteriyor. Hem nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet; ağacın dallarında büyük bir suret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki mebdede küçük bir irtifa, gittikçe bir yekûn teşkil eder. Hem nasıl ki nokta-i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyadelik; daire-i muhitada, bazen bir metre kadar ziyadeye mukabil geliyor.

Aynen şu dört misal gibi sahabeler, İslâmiyet’in şecere-i nuraniyesinin köklerinden, esaslarından oldukları hem bina-yı İslâmiyet’in hutut-u nuraniyesinin mebdeinde hem cemaat-i İslâmiyenin imamlarından ve adetlerinin evvellerinde hem Şems-i Nübüvvet ve Sirac-ı Hakikat’in merkezine yakın olduklarından; az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için hakiki sahabe olmak lâzım geliyor.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذٖى قَالَ :

اَصْحَابٖى كَالنُّجُومِ بِاَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ وَ خَيْرُ الْقُرُونِ قَرْنٖى

وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

 

Sual: Deniliyor ki: Sahabeler Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı gördüler, sonra iman ettiler. Biz ise görmeden iman ettik. Öyle ise imanımız daha kavîdir. Hem kuvvet-i imanımıza delâlet eden rivayet var?

Elcevap: Sahabeler o zamanda, efkâr-ı âmme-i âlem hakaik-i İslâmiyeye muarız ve muhalif iken –sahabeler– yalnız suret-i insaniyede Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı görüp, bazen mu’cizesiz olarak öyle bir iman getirmişler ki bütün efkâr-ı âmme-i âlem, onların imanlarını sarsmıyordu. Şüphe değil, bazısına vesvese de vermezdi.

Sizler iseniz kendi imanınızı, sahabelerin imanlarıyla muvazene ediyorsunuz. Bütün efkâr-ı âmme-i İslâmiye, imanınıza kuvvet ve senet olduğu halde; Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın şecere-i tûba-i nübüvvetinin çekirdeği olan beşeriyeti ve suret-i cismaniyesini değil belki umum envar-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur’aniye ile nurani muhteşem şahs-ı manevîsini bin mu’cizat ile muhat olarak akıl gözüyle gördüğünüz halde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şüpheye düşen imanınız nerede? Bütün âlem-i küfrün ve Nasâra ve Yehud’un ve feylesofların hücumlarına karşı sarsılmayan sahabelerin imanları nerede? Hem sahabelerin kuvvet-i imanlarını gösteren ve imanlarının tereşşuhatı olan şiddet-i takvaları ve kemal-i salahatleri nerede? Ey müddeî! Senin şiddet-i zaafından, feraizi tamamıyla senden göstermeyen sönük imanın nerede?

Amma hadîste vârid olan ki “Âhir zamanda beni görmeyen ve iman getiren, daha ziyade makbuldür.” mealindeki rivayet, hususi fazilete dairdir. Has bazı eşhas hakkındadır. Bahsimiz ise fazilet-i külliye ve ekseriyet itibarıyladır.

İkinci Sual: Diyorlar ki: Ehl-i velayet ve ashab-ı kemalât, dünyayı terk etmişler. Hattâ hadîste var ki: “Dünya muhabbeti bütün hataların başıdır.” Halbuki sahabeler dünyaya pek çok girmişler; terk-i dünya değil belki bir kısım sahabe, o zamanın ehl-i medeniyetinden daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki böyle sahabelerin en ednasına, en büyük bir veli kadar kıymeti var, diyorsunuz?

Elcevap: Otuz İkinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında gayet kat’î ispat edilmiştir ki: Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, esma-i İlahiyeye mukabil olan yüzünü sevmek; sebeb-i noksaniyet değil belki medar-ı kemaldir ve o iki yüzde ne kadar ileri gitse daha ziyade ibadet ve marifetullahta ileri gider. Sahabelerin dünyası ise işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası görüp ekip biçmişler. Mevcudatı, esma-i İlahiyenin âyinesi görüp müştakane temaşa edip bakmışlar. Fena-i dünya ise fâni yüzüdür ki insanın hevesatına bakar.

Üçüncü Sual: Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır. Tarîkatların içerisinde en meşhur ve en yüksek ve cadde-i kübra iddia olunan tarîk-ı Nakşibendî hakkında, o tarîkatın kahramanlarından ve imamlarından bazıları esasını böyle tarif etmişler. Demişler ki:

دَرْ طَرٖيقِ نَقْشِبَنْدٖى لَازِمْ اٰمَدْ چَارْ تَرْكْ :

تَرْكِ دُنْيَا تَرْكِ عُقْبٰى تَرْكِ هَسْتٖى تَرْكِ تَرْكْ

Yani, tarîk-ı Nakşî’de dört şeyi bırakmak lâzım. Hem dünyayı hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakiki yapmamak hem vücudunu unutmak hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek, hakiki marifetullah ve kemalât-ı insaniye terk-i mâsiva ile olur?

Elcevap: Eğer insan yalnız bir kalpten ibaret olsaydı bütün mâsivayı terk, hattâ esma ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenab-ı Hakk’ın zatına rabt-ı kalp etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazifedar letaifi ve hâsseleri vardır.

İnsan-ı kâmil odur ki: Bütün o letaifi; kendilerine mahsus ayrı ayrı tarîk-ı ubudiyette, hakikat canibine sevk etmek ile sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalp bir kumandan gibi letaif askerleriyle kahramanane maksada yürüsün. Yoksa kalp, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medar-ı iftihar değil belki netice-i ıztırardır.

Dördüncü Sual: Sahabelere karşı iddia-yı rüçhan nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu meseleyi medar-ı bahis etmek nedendir? Hem müçtehidîn-i izama karşı müsavat dava etmek neden ileri geliyor?

Elcevap: Şu meseleyi söyleyen iki kısımdır:

Bir kısmı, safi ehl-i diyanet ve ehl-i ilimdir ki bazı ehadîsi görmüşler, şu zamanda ehl-i takva ve salahati teşvik ve tergib için öyle mebhaslar açıyorlar. Bu kısma karşı sözümüz yok. Zaten onlar azdırlar, çabuk da intibaha gelirler.

Diğer kısım ise gayet müthiş mağrur insanlardır ki mezhepsizliklerini, müçtehidîn-i izama müsavat davası altında neşretmek istiyorlar ve dinsizliklerini, sahabeye karşı müsavat davası altında icra etmek istiyorlar. Çünkü:

Evvelen: O ehl-i dalalet sefahete girmiş, sefahette tiryaki olmuş; sefahete mani olan tekâlif-i Şer’iyeyi yapamıyor. Kendine bir bahane bulmak için der ki: “Şu mesail, içtihadiyedirler. O mesailde, mezhepler birbirine muhalif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hata edebilirler. Öyle ise biz de onlar gibi içtihad ederiz, istediğimiz gibi ibadetimizi yaparız. Onlara tabi olmaya ne mecburiyetimiz var?” İşte bu bedbahtlar, bu desise-i şeytaniye ile başlarını mezahibin zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu davaları ne kadar çürük, ne kadar esassız olduğu Yirmi Yedinci Söz’de kat’î bir surette gösterildiğinden ona havale ederiz.

Sâniyen: O kısım ehl-i dalalet baktılar ki müçtehidînlerde iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki yalnız nazariyat-ı diniyedir. Halbuki bu kısım ehl-i dalalet, zaruriyat-ı diniyeyi terk ve tağyir etmek istiyorlar. “Onlardan daha iyiyiz.” deseler, meseleleri tamam olmuyor. Çünkü müçtehidîn, nazariyata ve kat’î olmayan teferruata karışabilirler.

Halbuki bu mezhepsiz ehl-i dalalet, zaruriyat-ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kabil-i tebdil olmayan mesaili tebdil etmek ve kat’î erkân-ı İslâmiyeye karşı gelmek istediklerinden; elbette zaruriyat-ı diniyenin hameleleri ve direkleri olan sahabelere ilişecekler.

Heyhat! Değil bunlar gibi insan suretindeki hayvanlar, belki hakiki insanlar ve hakiki insanların en kâmilleri olan evliyanın büyükleri; sahabenin küçüklerine karşı müsavat davasını kazanamadıkları, gayet kat’î bir surette Yirmi Yedinci Söz’de ispat edilmiştir.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الَّذٖى قَالَ :

لَاتَسُبُّوا اَصْحَابٖى لَوْ اَنْفَقَ اَحَدُكُمْ مِثْلَ اُحُدٍ ذَهَبًا مَا بَلَغَ نِصْفَ مُدٍّ مِنْ اَصْحَابٖى

صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*

[1] Hâşiye: İ’caza dair olan Yirmi Beşinci Söz, Kur’an’ın hakiki tercümesi mümkün olmadığını göstermiştir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir